Podcast

Kapitalizm Öldü mü 2: Osmanlı Ekonomisi

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kapitalizmin ve küreselleşmenin gelmişi geçmişi ve geleceği. İkinci kısım: Osmanlı neden kapitalizmi kotaramadı.

***



Konular:


(00:15) Bir şikayet ve özet

(08:15) Klasik dönem genel şartları

(10:15) 3 temel prensip

(14:15) Tımar

(18:00) Loncalar

(22:00) Vakıflar

(24:05) Sermaye nasıl birikir

(28:05) Özet

(31:45) "Tek Sebep" psikolojisi

(34:00) Gelecek bölüm




Kaynaklar:


Bunu Herkes Bilir - Emrah Safa Gürkan

http://tarih34.com/klasik-donem-osmanlilarda-ekonomik-yapi_h819.html

http://www.osmanlidevleti.gen.tr/klasik-donem-osmanli-ekonomisi/


.

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski



.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.795 kelime · ~24 dk okuma

Selam flarsızlar, nasılsınız? Ben iyiyim, fena değilim diyeyim. Size bir şikayetle başlayacağım. Şikayet de bu başladığımız kapitalizm serisiyle alakalı.

Ve şikayetin sonunda bizim konumuza öyle bir bağlayacağım ki... ...diyeceksiniz, vay işte bu yüzden bu podcast'ı takip ediyorum. Şimdi belki söylemiştim, bu önceki bölümü ben aslında tek seferlik kaydettim.

Ve orijinal fikrim bunu Covid serisinin bir parçası yapmaktı. Hani herkes bu salgından bahsediyor, artık içiniz şişmiştir gerçekten ama... ...ben farklı yaklaşıyorum diye kendimi kandıra kandıra... ...değişik şeylerden bahsediyordum.

Transkriptin tamamını oku

İşte gelecekte neler olacak... Yok efendim blockchain'e neler olacak? Onların son bölümü olarak da kapitalizm öldü mü? Salgın yüzünden sosyalizm bu kış gelecek mi?

Bu sorulara cevap verecektik değil mi? Onun için ben gittim bir buçuk saatlik bir kayıt kaydettim. İlkinde işte geçen bölümde bahsettiğimiz şeyleri. İkinci kısmında da küreselleşme ve nihayet hayır kapitalizm ölmeyecek dedim.

Bu kadar değil mi? Haa değil. Şimdi bu arada benim içime bir kurt düştü. Dedim ki ya Osmanlı ne yapıyordu bu aralarda?

Bu kurdu düşüren de bizim birkaç bölümümüzde konuk olmuş olan Gürman. Karantina yüzünden bir kendini kitaplara gömmüş, gaza gelmiş, bana Osmanlı ekonomisini anlatıyor. Benim de podcast'ten etkilenmiş birazcık. Kıyasını yapıyor yani.

Ya benim de ilgimi çekti. Kendisi zaten ayrı bir podcast açtı. Bizim kardeş podcastımız olsun. Hani bizim yapımcı şirketiyle alakasız ama PodB Media ile.

Ruhen kardeşimiz olsun. Bu 42 dakikada bunlardan uzun uzun bahseder o. Ama bizim muhabbetimiz sonucunda ben dedim ki ya bu işe merak saldım. Bir araştırma yapayım.

Bak, Google'a aynen şunu yazdım. Hatta benim tarihçemden etkilenmemesi için incognito bir tab açtım. Klasik dönem Osmanlı ekonomisi. Karşıma ilk çıkan neydi biliyor musunuz?

3 dakikalık bir YouTube slide show. Yani video bile değil, adam slide show'u koymuş oraya. Slide'lar da hızlı hızlı geçiyor. Ve sanki bir sınav hazırlığı gibi.

Makalelere bakıyorum, Wikipedia'ya bakıyorum. Ya bir Wikipedia'de Osmanlı ekonomik tarihi diye bir başlık var. Genel olarak Wikipedia entry'lerine göre uzun. Ama içine bakıyorsun hiçbir şey yok.

Yarısı vergi çeşitleri hakkında. Asıl işin felsefesini anlatan kısım iki cümle. Fizikalizm diye bir şeyden bahsetmiş mesela. Fizikalizm tanımı manımı yok.

Hiçbir bağlam yok. Linklediği başka bir makale yok. YouTube'a daldım. Karşıma çıkan tek şeyler en fazla 5 bin, 10 bin kez izlenmiş.

Sınav hazırlıkları, yani bir zavallıyı koymuşlar. Konuyu gayet iyi biliyor, ondan şüphem yok. Beyaz tahtanın önüne koymuşlar. Anlat kardeşim demişler.

Bir tane de kamera. Arkadaşlar, işte sınavda bunlar çıkacak. Arkadaşlar, adamın canı çıktı orada. Aradım, aradım.

Şöyle, hani nasıl diyeyim, CourseGad tadında, School of Life tadında. 10 dakika. 15 dakikalık, sıkı, iyi prodüksiyon kalitesine sahip bir video aradım ve bulamadım. Bu konuda bile bulamadım ya.

Ya artık Osmanlı ekonomisi hakkında, Osmanlı tarihi hakkında hatta genel olarak böyle bir şey olmayacaksa ne hakkında olacak Türkçe internette? Şunun için söylemiyorum size, yani gömelim Türkçeyi de işte ondan sonra İngilizce bilenler olarak kendimizle gurur duyalım demek için söylemiyorum. Şunun için de söylemiyorum, hiç yok da demiyorum. Zaten bunu Twitter'dan duyurdum, bir sürü insan bana işte çeşitli makaleler, hoca isimleri söyledi.

Tamam, eyvallah. Ama bunların yığınlara ulaşması lazım. Yığınlara ulaşabilecek bir formatta olması lazım. Niye işte demin dediğim gibi School of Life tadında böyle 10 dakikalık bir video olmuyor mesela?

Niye her şey sınav için? Yani bakın Osmanlı Ekonomisi diye yazın, karşınıza üç tane şey çıkacak. İaşecilik, gelenekselcilik, fiskalizm. Hiçbirini doğru düzgün anlatmıyorlar.

Ondan sonra dirlik sistemi vardır. Bunlar üçe ayrılır. Has, zeyamet, tımar. Ya hep böyle ezber ezber ezber şeyler.

Sıfır sentez. Sıfır yorum. Anlamanıza imkan yok. İlla ya gerçekten kitap okuyacaksınız, ona da zamanınız olmayabilir veya herhangi bir kitapta da bunlar sentezlenmemiş olabilir.

Bir sürü uzmanlık kitapları var. Onlar arasında bir sentez yapılması lazım. Veya gerçekten utanç verici bir şekilde bu konuda bile İngilizce kaynak arayacaksınız ki artık bıktım yani. Biraz rahatladım size şikayet ettikçe.

Bu konuda düşünürken dedim niye olmuyor? Yani şikayet etmek kolay. Bunun bir adım ötesine geçelim. Asıl bizim işimiz o entellik mentellik diyorsak... ...Türkler bu işi bilmiyor diye kestirip atamayız.

Sorgulamak lazım. Şunu düşünün, iyi bir prodüksiyon kalitesine sahip bir video için ne lazım? Önceki bölümde kapitalizm tarihini kapitalizm hakkındaki belli temel öğeler aracılığıyla görmüştük ya... Tek tek onlara bakalım şimdi.

Bir, mülkiyet hakkı lazım. Bu konuda mülkiyet hakkı nasıl? Ya bir kere insanlar videoları, içerikleri çalıyorlar. Yani herhangi bir referans kültürü pek gelişmiş değil.

Ama en azından YouTube gibi platformlar birazcık bu kültürün gelişmesini zorluyorlar. Tamam. Fakat biz orada mülkiyet hakkında kalmamıştık. Asıl Marxist terimlerle konuşursak üretim araçlarının mülkiyeti hakkında konuşuyorduk.

Bu konuda durum nasıl? Bu herkesin elinde aslında. Herkes bunun videosunu yapabilir. Kimin hangi videoyu göreceğine karar veren bir platform var, evet.

Ama bu algoritma sizin sınıfınızı umursamıyor, sizin sermaye miktarınızı umursamıyor. Birçok konuda agnostik. Bu bakımdan aslında iyi bir durum. Başka ne lazım?

Emek lazım. Bu da sermaye demek. Çünkü boş zamanda yapılacak bir iş değil. Birileri buna yatırım yapacak.

E şimdi bunu iki şekilde yapıyorsun. Ya hiçbir finansal fizibilitesi olmadan, doğru düzgün bir proje yapmadan parayı gömüyorsun. Bunu yapacak şey de devlet aygıtları, resmi ideoloji oluyor genelde. E onlardan da tarih mari öğrenemezsin.

Kapitalizm tarihini hiç öğrenemezsin. Osmanlı'da neler olup bitiyor, onu da hiç öğrenemezsin. İkinci çeşit ise özel teşebbüs olarak yapacaksın. Bunun için de kar amacı lazım.

Youtube artık reklam geliri pek getirmiyor. İzlenme sayısı çok çok yüksek olmadığı sürece. Patreon lazım mesela. Patreonunu destekleyen insan az Türkiye'de.

Yani finansal altyapı sağlam değil. Hadi tamam diyelim bir hayırseverin kurduğu bir vakıf var. O vakıfta insanları temel konularda eğitmek için para harcasın. Devlet gibi ama resmi ideolojisi olmayan.

E tabi devletle bağlantısız vakıfta artık pek kalmadı. Ama diyelim öyle bir şey olsun, o da yetmiyor. Bir başka öğe neydi geçen hafta gördüğümüz? Rekabet.

Rekabet lazım yani iyi bir video için bin tane kötü video gerekiyor. İyi bir kanal için, eğitim kanalı için yüz tane kötü eğitim kanalı gerekiyor. Bunlar böyle deneme yanılma yoluyla birbirlerinden çala çala veya ilham ala ala diyelim, gelişecekler, bir know-how oluşacak, bir birikim oluşacak. Aslında bakın bu rekabet konusu önemli çünkü Bu konuda Adam Smith açısından ideal bir senaryo yaşanıyor.

Serbest piyasa kritiğimizin en büyüğü neydi? Externality kavramıydı. Negative externality. Yani bir şey üretiyorsun veya tüketiyorsun ve bunun maliyetinin bir kısmı bu alışverişle alakası olmayanlarca ödeniyor.

Hava kirliliği gibi. Ama burada sadece positive externality var. Sen bir şey yaptın diye bunun yararı o videoyu finance etmeyenlere geliyor. Bu podcast da aynı aslında.

Bir kısmını kurumsal sponsor karşılıyor, büyük kısmını Patreon destekçileri karşılıyor. Ama çok daha büyük bir kısım Patreon destekçisi olmayan bunlardan faydalanıyor. Yani bir positive externality var. Sonuçta bunların hepsinin bir arada olması lazım ve bunca potansiyel var.

Türkiye'de teknik altyapısı olan milyonlarca insan var interneti kullanan ve bu konuda düzgün kaynak yok. Yani ironik olarak, konuya şöyle bağlayayım, Osmanlı ekonomisi hakkında kolay erişilecek yığınlara yönelik kaynak eksikliği aslında Osmanlı ekonomisinin geri kalma sebebiyle de aynı kapıya çıkıyor. Nasıl? Şimdi gerçek anlamda bu bölüme başlayabiliriz.

Geçen bölümde son sorumuz şuydu. Kapitalizm başarılı oldu mu? Bu soruyu unutmadım. Buna daha sonra döneceğiz.

Bu bölümde değil de daha sonra döneceğiz. Çünkü bariz cevap olan evet asıl mesele değil. Asıl mesele doğru soruları sormakta. Şimdilik biz sadece Osmanlı açısından bakalım.

Osmanlı'nın hem ekonomik hem askeri çöküşü de kapitalizmin başarısını gösteriyor. Peki niye? Asıl soru bu. Bunu anlamak için önce bu bahsettiğim YouTube'daki o zavallı ders anlatan hocalar gibi genel bir Osmanlı ekonomisi özeti yapalım.

Ama elbette ki benim bu konularda yetkin olmadığımı biliyorsunuz. Yani size burada poz kesecek değilim. Zaten bizim olayımız yetkinlik de değil, bizim olayımız sentez. Merak, soru, bilmediğimiz yerde bilmiyorum demek.

O kadar basit. Genel şartlar şunlar. Bir, verimlilik düşük. Bu aslında birçok yer için geçerli.

İki, Osmanlı zaten keşifler çağında bile bir noktaya kadar geri kalmıştı. Yani 16. yüzyılda, 1500'lü yıllarda İstanbul'daki maaşlarla Avrupa başkentlerindeki benzer işlerin maaşlarını karşılaştırıyorlar ve İstanbul'daki maaşları daha düşük buluyorlar. Büyüme diye bir şey yok.

Nüfus büyürse biraz ekonomi büyüyor, küçülürse küçülüyor. Zaten nüfus da çok yavaş bir biçimde büyüyor. böyle yatırım yapayım, ertesi sene %10 kar edeyim, o kendini kalkındırsın, böyle şeyler yok. Bizim için aslında inanılmaz bir durum değil mi?

Yani biz %3 büyüdük, %4 büyüdük deyince üzülüyoruz. Başka ne genel şartlar? Ulaştırma, ulaşım çok pahalı, taşıma çok pahalı. Bu da üretimin çoğunun yerel olarak tüketilmesine sebep oluyor.

Yani hem verimlilik düşük olunca, az şey üretilince, hem de taşıma çok pahalı olunca, güvenli de değil, Üretim senin o anki ihtiyacını karşılamak üzerine kuruluyor. Kalanların da bir kısmı vergiye gidiyor, bir kısmı da takas yoluyla sağa sola gönderiliyor. Yani sen böyle ben fazla üreteyim de artanı gideyim pazarda satayım diyemiyorsun çok. Parasal ilişki az.

Bütün bunların sonucu olarak da vergi toplamak zor. Tamam bunlar genel şartlar Osmanlı'yı da aşan şartlar zaten. Şimdi Osmanlı'ya özel genel prensipler ne? Üç tane şeyden bahsetmiştim zaten.

Bunları anladığım kadarıyla söyleyeyim size. Tanım manım yapmayacağız. İaşecilik birincisi. Bu iaşecilik aslında bizle çok alakalı çünkü ilk bölüm merkantalizm üzerineydi ya daha ziyade.

Ona tamamen ters. Ben diyor halkımın basit ihtiyaçlarını tamamen karşılayayım. Mümkün olduğunca ucuza karşılayayım. Kimse sefalet çekmesin.

Ne güzel. Sosyalizm gibi. Bu uğurda da amaç pazardaki malı bollaştırmak. Bu da şu şekilde yapılıyor.

Eğer o temel ihtiyaç malzemesi azsa ithalat yapılsın, ithalat kolaylaşsın. Ama mümkün mertebe ihracata engel olalım. Bizden mal çıkmasın. Merkantalizmde hatırlıyorsunuz tam tersiydi.

Maksimum ihracat, minimum ithalat. Bu şekilde de altın ve gümüşle hazineyi doldurmak. Şimdi bunun modern bir yorumu nasıl olabilir? Mesela petrol zengini ülkeler var.

İran gibi, Venezuela gibi. Bunlar halklarına ucuza petrol veriyorlar. Türkiye'de bu konu anlaşılmıyor. Ne güzel hizmet ediyorlar diyorlar.

Hayır, bu bence halka ihanet. Çünkü bir şey çok ucuza verirsen onun gerçek kullanım değerini tam olarak anlamıyorsun. Yani ben petrolü bol bulursam her tarafıma sürerim. Ama sen normal uluslararası piyasa fiyatında satarsan o petrolü, o parayla da gidip halkına gerçekten düzgün hizmet verirsen, özellikle de gelecekte sana getiri getirecek yatırımlar yaparsan, mesela Norveç'te de petrol çıkıyor, adamlar gidip bundan bir fon oluşturuyorlar, o fondan da Sağdan soldan şirketler satın alıyorlar, stratejik alımlar yapıyorlar.

Uzun yıllarca bu şekilde gelişiyorlar. Bugün Avrupa'daki işlem gören, borsada işlem gören bütün her şeyin %1'ine mi 2'sine mi ne sahipler. Norveç vatandaşlarının güvencesi bu. E bunun yapmak yerine sen gidip de iyi aşecilik yapıyorum diye halkına petrolü veya çıkan buğdayı bedavaya verirsen neredeyse ya da çok ucuza Bu o andaki insanlar için güzel bir hizmet olabilir ama uzun vadede iyi bir şey değil.

Şimdi ilk yorumum bu. İkinci prensipte gelenekçilik deniyor. Bu mevcut dengeyi korumak demek. Yani bir konudaki üretim atıyorum seneye beş katına çıkmasın, tüketim de çıkmasın, her şey böyle bildiğimiz gibi devam etsin.

Tamam. En az anlaşılan konu da fiskalizm. Bunu kimse anlatmıyor. İnanılmaz.

Yani hiçbir kaynakta bulamıyorsunuz. Yani kolay ulaşabileceğiniz hiçbir kaynakta bulamıyorsunuz diyeyim. Şöyle tanımlıyorlar. Hazine gelirlerini maksimize et, giderlerinde minimuma çek.

O zaman diyorsun ya merkantalizm de böyle değil miydi? Nasıl aynı anda hem anti-merkantalist oluyor hem merkantalist oluyor? Ben bunu şu şekilde yorumluyorum. Burada tamamen yanlış olabilirim ama eğitim sistemimizin suçudur.

Sorumluluğu üstüme almıyorum. Eğer ortada bir sermaye artışı varsa bunu mümkün mertebe devlet kasasına çekeyim. Piyasada bırakmayayım. İnsanların elinde sermaye birikmesin.

Ben de bu parayla gidip yatırım matırım yapmayayım. Borçlanıp harcama yapmayayım. İleride daha fazla getirisi olacak bir altyapı projesi mesela. Yok böyle şeyler.

Şimdi aslında fiskalizmi Wikipedia'da ararsanız modern anlamıyla ne olduğunu bulursunuz. Bu da gerçekten yaygın bir şekilde bilinen bir şey. Genel olarak devletin harcamalarıyla ve gelirleriyle ekonomiyi yön vermesi demek. Bunun karşılığı da yine modern hayatta monetarizmdir.

O da para politikalarıyla yön vermesi demek. Yani aman daha fazla vergi alayım, daha az vergi alayım diye değil de... ...piyasadaki parayı bollaştırarak veya kıtlaştırarak işte enflasyonu, faizleri kontrol ederek... ...dolaylı yoldan tasarruf oranlarını kontrol ederek ekonomiye yön vermek demek.

Yani Osmanlı'daki fiskalizmle arada böyle bir kesişimi var gibi diyelim. Neyse bu izimleri geçelim. Önemli olan şey zaten yapısı. Çünkü yapı izmi belirliyor.

Yapıyı anladığınız zaman artık ne izim diyorsanız deyin. Kavramsı olarak kafanıza oturmuş oluyor. Yapı da şu. Bir tarım toplumu.

Bu tarım toplumunda değişik tipte topraklar var. Bu toprakların bazılarında mülkiyet hakkı üzerinde yaşayan insanlara verilmiş. Ve onlardan vergi alınıyor. Yani senin tarlan var, sen üretip satıyorsun neyse artık.

Devlete de bir oranda vergi veriyorsun. Gayrimüslimlere de bu hak tanınmış ama onlardan biraz daha fazla vergi alınıyor. Şimdi bu genel olarak uzak eyaletlerde yapılan bir şey. Daha merkez bölgelerde ise bütün topraklar devlete ait.

Kulanım hakkı veriliyor sadece. Bazısının gelirleri işte saray kadınlarına, bazısı vezirlere, sancak beylerine, donanmaya vs. böyle ayrılmış. Şimdi daha buradan zaten patlak bir durum olduğu kesin.

Orada o toprakları işleyen köylünün daha fazla üretmesi için hiçbir teşvik yok. Niye üreteyim ben üretince orada saraydaki kadınlara gidecekse parası? Zaten Osmanlı böyle bir derdi de yok. Yani karınları doysun yeter diye bakıyor.

Ama asıl olay, bütün bu arazi işinde asıl olay tımar arazileri. Bunlar gelir düşük, küçük araziler. Memurlara ve eyalet askerlerine veriliyor. Sipahi denen eyalet askerlerine.

Yani özel teşebbüs ile alamıyorsun. Bu devlet memuriyetinin bir ödemesi. Sen buradan sorumlusun, kullanım hakkı senin, bir takım da sorumlulukların var. Ama derebeylerinden farklı yani köylü üstündeki hakkı sınırlanmış, toprak onun değil.

Köylü mesela kadıya şikayet edebiliyor, sipariği. Yani oradaki ispai bir dere beyine dönüşmesin, merkezli hükümete rakip olamasın diye bir takım önlemler alınmış. Fakat köylünün hakkı var derken köylünün hayatı güzel falan değil, seyahat hakkı falan yok. Toprağa bırakıp gidemiyor.

Babadan oğula böyle geçiyor. Yani kardeşim benim işte sanata yeteneğim var, zanaata yeteneğim var neyse, çiftçi olmayacağım deyip bırakıp gidemiyorsun. Yani nüfusun, çoğunun kaderi doğduğu yerde dedesinin dedesinin yaptığı işi yaparak ölmek. Aslında daha da kötü.

Yani ona ben tavım. Ama aynı mesleği aynı biçimde yapman gerekiyor. Yani daha iyiye götürmen de engelleniyor. İşte ben kredi bulayım da şu tarla işini büyüteyim, verimi arttırayım, komşumun arazisini alayım, başka yerlere satarım sonra yeni ürünler ekerim, başka coğrafyalara satarım, iyi kar ederim.

Bunlar hikaye, hiçbiri yok. Satacağın yer belli, ekeceğin şey belli. Şimdi köylünün durumu bu. Sipahi'nin görevlerine köylünü ekim yapmaya zorlamak, tarlayı terk etmemesini sağlamak.

Bu bir. İki, köylünün üretim için bazı ihtiyaçları var değil mi? Alet edevatı kırılıyor mesela, bozuluyor. Bunları merkeze raporluyor, merkezden bunlar tedarik ediliyor.

Yani aşırı merkeziyetçi bir yapı var. Tabii ki üçüncüsü vergiyi toplamak ama bu verginin tamamı da para olarak alınmıyormuş. Köylünün evinde kalmak da mesela vergi. Yani parasal ekonomi kısıtlı demiştik ya bu da onun bir boyutu aslında.

Verginin kendisi bile para değil bazen. Evinde kaldın vergi ama mesela üç gün üst üste kalamıyorsun o evde. Öyle de kuralları var. Şimdi sipahi bu vergiyi nasıl kullanırsa kullansın.

Geliri oranında, o arazinin geliri oranında belli bir sayıda asker yetiştirmek zorunda. Yani verginin tamamı hazineye aktarılsın da hazineden bir ordu beslensin diye bir mantık yok. Verginin çoğu orada asker beslemeye gitsin. Kalanı da artık ne kalıyorsa, bazen hiçbir şey kalmıyor, bazen biraz kalıyor, o hazineye gelsin.

Esas olan bölge idaresi ve hazır asker bulunması. Bu sipahiler de oklu yaylı süvariler. Yanlarında da işte yaya askerler yetiştiriyorlar. Orduya katılıyorlar bir sefer olduğunda.

Şimdi şöyle bir yorum var. Bu süvariler tabii bir noktada artık eskiyorlar. Yani ateşli silahlar önem kazanıyor. Bu adamların işlevi de kayboluyor.

Ateşli silah kullanan yeniçeriler de maaşlarını doğrudan hazineden alıyorlar. Böyle bir ekonomik çekişme var. Teknolojinin de birazcık değiştirdiği. Bu işin tarım kısmı, bir de işin sanayi kısmı var.

Sanayi derken fabrikalar değil de zanaatler diyelim. İşte kökeni ahilik olan, şehirlerde genelde yaşayan veya şehir merkezlerinde diyelim işçiler. Burada da bir lonca sistemi var. Lonca sistemi bildiğin kartel aslında.

Yani birbirine rekabet etmek yerine geliyorsun, diyorsun ki kardeşim biz birlik olalım, fiyatları belirleyelim. Aramıza da yeni insan almayalım fazla. İşte OPEC'in yaptığı petrol karteli. Ama tabii ona ek olarak bir de usta-çırak ilişkisi var.

Yani o zanaati öğretme görevi de var. Şimdi bu sistem o kadar merkezden planlanmış ki, o kadar anti-piyasacı ki diyeyim. Sen bir izin olmadan kalkıp da bir derici açamıyorsun mesela. O kasabada, o yerde kaç derici olacağı belli.

Daha fazlası daha azı olamaz. O lonca da, derici loncası da kendi arasında dayanışma yapıyor. Yani eğer bir tane derici batarsa, bunların bir tasarruf sandığı var, ondan destekleniyor. Bazen hibe ediyorlar, bazen kredi veriyorlar.

Artık duruma göre neyse. Dolayısıyla o dericiler de birbirleriyle rekabet etmiyorlar. Zaten aynı ortamdalar, aynı handalar. Sosyal ilişkileri de kuvvetli.

Yani bunların asıl meselesi rekabet değil. Üstüne narh diye bir şey var. Her şeyin fiyatının belli olması demek. Yapım şekli de belli.

Böyle bir komisyon kuruyorlar. İleri gelenlerden oluşan. Bunlar narhı belirliyor. Toplancılar için ayrı, perakendeciler için ayrı.

Yine düşünelim. Sen mesela yaratıcı bir insansın, geldin. Ulen dedim. Ben daha iyi deri ayakkabı üretirim.

Daha iyi bir metodu buldum. diyemiyorsun. Sana bu fikrin için kredi verecek kuruluş yok bir kere. Nereden bulacaksın parayı?

Olsa bile yapma iznin yok. Hadi diyelim onu rüşvetle hallettin bir şekilde. Bu sefer loncanın kendisi gelip, lonca üyeleri gelip seni dövecek. Hadi onları da bir şekilde silah zoruyla korkuttun.

E malı istediğin fiyattan satamıyorsun, istediğin malı satamıyorsun. Böyle farklı piyasa kesimlerini oynayayım. İşte market segmentation analizi yapayım. Yok ya hikaye.

Yani yenilik olmasın diye neredeyse ellerinden geleni yapmışlar. Bu da tesadüfi değil, işte gelenekçilik dedik ya baştan. Onun uygulanması. Maksat bireyciliği ezmek, toplum dayanışmasını öne çıkarmak, önemsemek.

Hani kimseyi aç ve açıkta bırakmayalım ama kimse de öyle öne çıkmasın, zenginleşmesin. Sefalet olmayan ama görece fakirlikte eşit olan bir anlayış. Şimdi bunların içinde özellikle narha yani bu fiyat belirlenmesine odaklanalım. Zaten geçen bölümde söylemiştim bu sadece Osmanlı'da yok başka yerlerde de var bu.

Şimdi bizimkiler şunu söylemişler zamanında diyorlar ki ya biz narhı koyuyoruz. Çünkü bu sayede arz ve talep şartlarına uygun fiyatlama yapıyoruz. E arzı talebi de biz belirliyoruz denge usulüne göre ve iyi aşıcılığa göre. Her şey güzel gidecek kardeşim siz kafayı takmayın diyor.

Adam Smith diyor ki bir şeyin fiyatı zaten otomatik olarak o alanda, o sektörde ve o dönemde arzın talebin ölçüsüdür. İhtiyaç fazlası olup olmadığının ölçüsüdür ve bu sinyal şeffaftır. Şimdi sen fiyatları merkezden belirliyorsan veya o bölgedeki belli bir komite belirliyorsa Bu sinyallemeyi kim yapacak? Oraya atadığın bürokratlar, askerler vs.

bunlar yapacak. Bunlar arasında da kişisel çıkar hesaplarının olması kaçınılmaz insan doğası. Yani müthiş bir anti piyasacılık var burada. Şimdi tarımdan bahsettik, loncalardan bahsettik.

Üçüncü bir ayakta vakıflar sermayenin toplandığı yerler olarak düşünebiliriz vakıfları. Bu bakımdan da bu geçen bölümde bahsettiğim East India Company gibi, West India Company gibi şirketlerle bir karşılaştırmasını yapabiliriz. Vakıf dediğin şey aslında anti-özel mülkiyetçilik. Yani kendi mülkiyetini kamu yararına bağışlıyorsun.

İdeolojik amacı da kar değil, kumpanyalarda olduğu gibi. Eşitlik, yardımseverlik, gerekirse iaşecilik. Şimdi burada ilginç bir şey var, ben bunu bilmiyordum. Vakıflar tüzel birer kişilik değillermiş.

Yani vakfı kuran ve yönetenler kararlarından bireysel olarak sorumlularmış. Bu yüzden de riskle hareket edemiyorlar. Riskle hareket etmedikleri sürece de görevlerinde kalmaları kolay oluyor. O yüzden vakıf için rekabet de yok.

Vakfın genel olarak performansını Değerlendirme, belirleme hiçbir aracı yok. Mesela kumpanyalarda bahsetmiştik ya hisse alım satımı var. Hatta daha önceki bir podcast'ta bahsetmiştim. Lale Borsası özelinde Hollanda'da futures piyasası var orada.

Yani ilerideki lalenin fiyatına göre kontrat yapıp onları alıp satabiliyorsun. Şimdi ben burada konuyu şuna bağlayayım. Önümde Emrah Safa Gürkan'ın kitabı var. Bunu herkes bilir diye.

Birkaç ay önce Türkiye'yi ziyaret ettiğimde en son bir şekilde bu kitabın lansmanına dahil olmuştum. Beni davet etmişti. Bu arada ara ara da oradan benimle fotoğraf paylaşıyorsunuz. ...lansman gününden,

aha işte seni buldum diye. Hiçbir ben değilim arkadaşlar. Ben fotoğraflarda çıkmıyorum, öyle bir özelliğim var. Orada alelacele kitabı imzalatmıştım.

O günden beri de döndüm, masamın üstünde duruyor kitap. Bir arkadaşım dedi ki, benim son bölümü izleyince, ya aç bak burada ilgili bir bölüm var, baktım. Hakikaten bunları güzel bir şekilde anlatıyor. Vakıf konusunda şunu diyor, vakfın kuruluş amacı statik olduğu için... ...o sermayeyi yeni alanlara da kaydıramıyorsun.

Yeni girişimlerde bulunamıyorsun. Yani kar amacı yok, risk toleransı yok, sektör de belli. E sermayeyi burada toplamak o zaman kapitalist kalkınma için hiç verimli değil. Şimdi konuyu şuraya getireyim.

Vakıf dışı sermaye birikimi için, yani öyle bir kültürün oluşması için diyeyim. hassas bir merkeziyetçilik ve rekabet dengesi lazım. Şimdi çok merkeziyetçi olursan, Osmanlı'daki gibi, Çin'deki gibi, Osmanlı'nın merkez eyaletlerindeki gibi diyeyim, Çin'deki gibi, herkesin başını ezersin. Yok hiç merkezi idare olmazsa, bu sefer anarşi yüzünden sermaye birikimi manasızlaşır.

Yani bir dereceye kadar bir düzen oluşturacak iktidar lazım. Sermaye birikim manasızlaşır çünkü yarın öbür gün haydutun teki gelir alır. Hiçbir güvencen yok. Bunların ikisinin arasında denge lazım.

Mesela Avrupa'da verdiğimiz örneklerde böyle bir denge var. Sen deniz aşırı yolculuk finanse edeceksen, bir sisteme bir güven var demektir. Devlet yani kral gelip bu mallara çökmeyecek demektir. Çünkü devlet sana orada diyor ki, ben seni finanse etmekle uğraşmayayım ama sen gelince bana %10'unu verirsin oradan getirdiklerinin, sattıklarının.

E diyelim ben orada buldum dünya kadar altın, gümüş neyse. Beklenilenin çok üstünde zenginlik elde ettim. Çok büyük topraklar keşfettim. Kral şey der mi acaba?

Ya ben sana %10 dedim de kardeşim sen de abartmışsın. Hepsine el koyuyorum. Şimdi bunun olmayacağına güvendiğin için sen bu yolculuğu özel bir banker olarak finanse ediyorsun. E bu söz niye tutuluyor?

İnsanlar çok mu dürüst? Avrupaların karakterleri Batı Avrupaların daha mı iyiydi? Hayır. Ortada siyasi bir denge var.

Kral çünkü o şekilde sana kazık atarsa diğer lordlarla arasındaki denge bozuluyor. Şimdi böyle olmadığı için zaten böyle mega şirketler gelişebiliyor. Yani bizdeki vakıfların gelişmesi nasıl ki kültürel bir temel üstüne inşa edilmiş. Bir padişah gelip vakfın üzerine çökemiyor.

Ama ona karşı aslında siyasi bir engeli yok. Yani bilmem ne lordu, orduyu toplayıp buna saldıracak diye düşünmüyor. Başka engeller, kültürel engeller var. Bu kumpanyaların da, bu mega şirketlerin de üzerine çökülmemesi, yarı özerk, yarı devlet teşebbüsü gibi davranabilmeleri böyle bir siyasi denge ortamında ortaya çıkmış.

Ben şimdi geçen bölümü mercantilizmden başlattım ama onun öncesinde biraz değilmiştim agraryenizm var diye. Ve İtalya'da da aile şirketleri var daha öncesinde. Bankacılık ortaya çıkıyor. Bakın Medici Bankası'nın kuruluşu 1397.

Siyana'da bir banka varmış, 1472'den beri halen ayakta ya. Dünyanın en eski fonksiyonel bankası. Siz Türkiye'de 1472'den beri ayakta olan ne biliyorsunuz? Yani kurumları bırak, yapı bile yok fazla.

Sultanahmet'e baktım, 1616'ymış. 1472'de banka kurmuş hala devam ediyor. E bunlar niye böyle? Niye İtalya'da çıkmışlar?

Benim bilmediğim bir sürü nedeni vardır elbette ama şu kesin bir neden olmalı. İtalya şehir devletleri ülkesiydi. Ayrı bölgeler ülkesiydi. Merkezi idare çok sonra geldi.

Hatta Machiavelli zaten bundan şikayet ediyor. Ya bizim merkezi ordumuz yok. Bakın Türklerinki ne güzel diyor. Ve hep temaya uygun olarak devam edelim.

Bunlarla din ve politika hep iç içe gidiyor işte. Mesela din konusuna değinirsek bu bankaların kökeninde Yahudiler var. Çünkü o zaman Hristiyanlara tıpkı Müslümanlara olduğu gibi faizle borç vermek yasak. Bu Yahudiler geliyorlar.

Ve buğday ticareti için sağa sola borç veriyorlar, borç alıyorlar. Bunlar tek tük başlıyor önce. Ondan sonra bir noktada buğdayın fiziksel ticareti yerine o çiftçiye verdikleri krediyi yani borcu başkasına alıp satıyorlar. Ondan sonra o çiftçileri sigortalamaya başlıyorlar.

Limanlarla anlaşıyorlar. Böyle bir kültür ortaya çıkıyor. Zaten banka lafı da buradan geliyor. Onların oturdukları o banklar, o pazar yerlerinde oturup bu muhabbetleri yaptıkları banklar daha sonra banka oluyor.

Bunların bir kısmı da bu Yahudilerin tabi İstanbul'a geliyorlar daha sonra. Yani Osmanlı'da da bunların hiçbiri yoktu değil ama çok güdük kalmışlar. Şimdi özetle Osmanlı'da bürokrat ve asker kökenli rantçı bir kesim var. Derebeyi gibi rantçılar ama onun siyasi ve finansal özelliğine sahip değiller.

Bu kesim yoluyla tüccar sınıfının kafası eziliyor birazcık. Şehirlerdeki zanaatkarlar da lonca sistemiyle zaten kontrolü altındalar ve başkalarını kontrol ediyorlar. Hasbelkader bir şekilde zenginleşmiş insanlar da vakıf kültürü yoluyla kamuya bahşediyorlar. Dolayısıyla babadan oğula geçen zenginlik pek yok.

O kadar yok ki yani artık vezir olmuşsun. Vezir olan aileler bile, vezir çıkaran aileler bile bunu beceremiyorlar. Korkuyorlar. Ulan çoluğum çocuğum işsiz kalır diye onları işe sokmaya çalışıyorlar.

Herkes malı her an gidebilir. Dolayısıyla burada kapitalizme dair herhangi bir temel yok. Buradan çıkarılacak en büyük ders ne? Ben bütün bunları niye anlattım?

Osmanlı kötü mü, iyi mi? Aman çok ilkerler, çok geriler falan demek değil. O tip muhabbetleri gerizekalı ideologlara bırakalım. Asıl buradaki gözlem şu, hemen her yer zaten Osmanlı'ya benziyor.

Hatta daha kötü durumdalar. Zaten 600 sene ayakta kalmış bir sistemin de dünyadaki çoğu sistemden daha iyi tasarlanmış olduğunu söyleyebiliriz. Yine burada Emrah Safa Gürkan'a referans vereyim. Gayet yalın biçimde anlatmış.

Şunu diyor, Osmanlı geri kaldı demektense, Avrupa ve özellikle Kuzeybatı Avrupa ileri gitti demek lazım. Ve bunun içine birçok ayrı faktörün bir araya gelmesi lazım. Mesela niye Kuzeybatı Avrupa? İlla tek bir sebep arıyoruz.

Sömürgeciliğe ilk onlar başladıkları için mi acaba? Akla ilk o geliyor. Geçen bölümde bahsettik. İyi de merkantilizm için ve sonrası serbest piyasa kapitalizmi için deniz aşırı koloniler gerekmiyordu ki.

Oradan gelen ne yani denizaşırı koloninin olayı ne? Ham madde, ucuza ham madde. Ham maddenin geldiği başka yerler yok mu? Osmanlı gibi koca bir imparatorlukta yok mu?

Ticaret yolları üstünde oturan yönetimlerde yok mu böyle bir imkan? Tam tersine asıl o deniz aşırı keşifleri, o yatırımları sağlayacak bir finans sistemi olması lazım. O zaten yerindeydi Avrupa'da. Hatta şöyle tersini düşünelim, Avrupa için de bir kıyas yapalım.

Zamanı en büyük sömürgeci güçleri Portekiz ve İspanya'ydı. Bunlar hatta bir ara anlaşıyorlar. Dünyayı ikiye bölüyorlar. Bir yarı küre benim, bir yarı küre senin diye.

E ne oldu bunlara? Biz şu anda İspanyolca mı konuşuyoruz? Gerçi koca bir kıta konuşuyor ama. Demek istediğim İspanya, İngiltere gibi bir imparatorluk haline gelebildi mi uzun süreliğinde?

Hayır, bunu yapamadılar. Endüstriyelleşme deyince aklınıza İngiltere'den ziyade İspanya mı geliyor? Kapitalizm deyince İspanya mı geliyor aklınıza? Portekiz mi geliyor?

Hayır. Bunlar fakir, fukara memleketlerdi. Yani 2. Dünya Savaşı'na kadar öylelerdi.

Tarım toplumlarıydı hepsi. Kilise halen baskındı. Demek ki tek sebep o değil. Yine geçen bölümdeki kalbinizin muhabbetini hatırlayın.

Bakın o kapitalizm için uygundu da yani protestan ahlakı diyelim daha bilinen tabirle. Kapitalizm için uygun da İslam mı değildi mesela? Evet tabii ki arada fark var. Ama daha doğrusu asıl soru şu olmalı.

Ana sebep olacak kadar kuvvetli bir etki mi? O kadar büyük bir fark mı vardı aralarında? Yani peygamberi, tüccar olan bir dinden bahsediyoruz Allah aşkına. Bu dini sen cihat yoluyla Avrupa'ya yayacak kadar benimsemişsin.

Böyle bir güç neden Cenevizliler gibi bir ticaret gücüne dönüşmedi mesela? Neden dünyanın en büyük ticaret filosuna sahip olmadı? Onun yerine neden ranttan geçinen bir asker bürokrasisine dönüştü? Demek ki öyle tek bir şeye indirgenemiyor din olsun, sömürgecilik olsun, başka bir şey olsun.

Bugünlük muhabbetimizi zaten psikolojiye bağlayarak bitirmek istiyordum. Çok yerinde oldu. İnsanlar karmaşık olaylarda tek bir sebep arama ihtiyacı hissediyorlar. Bunu ben sık sık dile getiriyorum.

En son belki komploculuk bölümlerinde de değinmiştim. Hep böyle tek bir sebep istiyor. Dolayısıyla demin bahsettiğim kitabın arkasında şu ibareyi görmekten çok mutlu oldum. Sizle de paylaşayım.

Tarihi bir anda değiştiren olayların... Aslında, semptomlarını kaplumbağa hızıyla gösteren süreçlerin bir sonucu olduğunu göreceksiniz, diyor. Biraz karışık bir cümle. Ben bunu kendi dediklerimle şöyle sentezleyeyim.

Önceki bölümde kapitalizm diye tek bir şeyin olmadığını, Uzun bir tarihsel süreç sonunda çeşitlendiğini görmüştük. Daha sonraki bölümlerde ayrıntıyla değineceğim ama şimdiden tahmin etmişsinizdir, bugün de kapitalizm halen evriliyor. Şimdi böyle bir yapının bir başlangıç noktası da yok doğal olarak. Adam Smith'i başlangıç almanın komikliğinden bahsetmiştim.

Dolayısıyla... Tarihsel süreçler bir dizi olayın veya kişinin anlık etkileriyle, anlık kararlarıyla belirlenmiyorlar. Veya bir tek faktörün, kültürel bir faktörün mesela kesintisiz ve kaplumbağa hızıyla hareket etmesiyle, uzun dönem etkisiyle de şekillenmiyorlar. Hayır, onun yerine hem uzun dönem süreçler hem de çok boyutlu süreçler.

E bu da tek bir insanın aklının kapasitesini aşıyor arkadaş, benim aklım almıyor. Bu ayıp değil, cehalet değil, aptallık değil. Ben bunu şöyle düşünüyorum, nasıl ki hiçbir fizikçi, en zeki fizikçi bile kuantum mekaniğini tam anlamıyla anlayamaz. Tam anlamıyla içselleştiremez, gözünde canlandıramaz.

Çünkü doğamıza çok aykırı bir şey. Ama matematiğine hakim olabilir ve o sayede onu kullanabilir. Anlamadığı, tam olarak anlamadığı bir şey kullanabilmekten bahsediyorum. Tarihçileri de böyle görüyorum.

Yahut bizim gibi fularsız entelleri de diyelim. Yani niye Osmanlı kapitalizme geçemedi gibi soruları böyle bir oturuşta anlatamayız. Anlayamayız da. Ama ideolojik saflığın ve bu basit indirgemeciliğin psikolojik tuzaklarına düşmezsek, biz de bu işin bir nevi matematiğini kullanarak, onu öğrenerek bir takım doğru tespitlerde bulunabiliriz.

Yani eksiksiz bir şekilde anlatılacak bir doğru yok ama daha az yanlış olabiliriz. Bu mükemmel tespitle de arkadaşlar bölümü nokta alıyorum. Gelecek bölümde ne yapacağız? Biraz daha modern zamanlara geleceğiz.

Özellikle bu Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan kritik değişikliklere odaklanacağız. Bu noktada da artık onları gördükten sonra da nihayet kapitalizm başarılı oldu mu olmadı mı sorusuna daha zengin bir, daha doyurucu bir cevap verebiliriz. Fakat yolculuğumuz orada da bitmeyecek. Ondan sonraki bölümde de modern küreselleşmeye ve Türkiye'deki çoğunluğun bir küfür maliyetinde kullandığı ve pek de anlamadığı neoliberalizme odaklanacağız.

Ondan sonrası da Allah kerim artık bakalım. Bu seride ve diğer önceki bölümlerde emeği geçmeyen ama cüzdanı geçen pis kapitaliklere teşekkür vaktim geldi. Sexy Spiker teşekkürleri. Can Karakuş, Umutcıkla, Alper Barkmaz, Nilüfer Gök, Uygar Polat, Ali Özbek, Ultra Süper Platinum üyeler olarak hepinize teşekkür ederim.

Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse bu ayın yenileri. Hoş geldiniz. Ve olan şüphelilerimiz Hasan Basri Keleş, Burak Erölmez, Barış Özcanlı, Nilgün Elibol, Kutlay Dede, Yannis Sabahçil, Doğan Can Bahan, Kıvanç Müçek, Samet, Yulisiz, İbrahim Fırat Dumanay, Başak Kızıldere, Orhun Emre Çelik, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal Berk, Anıl Tokdemir, İsmail Atkurt, Ece Ay Doğan, Tunç Mart, Işıl Arıcan, Özgür El Bir Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Burut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Atilla, Can Emrah Yaldız, Arnav Şevert Seneger, Refik Şekercoğlu, Kemal Akkoyun ve Onur Arpat. Sağ olun, var olun arkadaşlar.

Eğer özel bir mesajınız varsa bana iletin. Buradan bir güzellik yaparız. Yakında görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)