
8.611 kelime · ~43 dk okuma
Selam flarsızlar, İmmanuel Tolstoyevski ben. Öncelikle dün yaptığımız Discord muhabbetine katılan herkese teşekkür ederim. Dün dediğim yani Mayıs 2. Tam 2 saat canlı konuştuk.
Ben ilk defa bu muhabbeti aynı anda YouTube Live ile de yayınladım. Flarsızentellik kanalında duruyor. 2 saat maymun maskesi altında terledim. O maske yüzünden de ses biraz boğuk olabilir.
Bir eksikliği de tabi Discord üzerinden bana sesli soru soran insanlar oluyor, Patreon destekçileri. O sesler YouTube yayında yok. O yüzden uzun boşluklar var. Dolayısıyla zamanı bol olan şimdiden oradan bakar.
Ama ben bu boşlukları kesip daha rafine bir halini, konu başlıklarının da ayrılmış olduğu düzenli bir şekilde o halini hem podcastten hem YouTube'dan yayınlayacağım tekrar. Bilmeyenler için de söyleyeyim bu muhabbeti her ay yapıyoruz. Şimdi gelelim bugüne. Bu pazar sizi güzel bir söyleşiyle rahatlatacağım.
Konuğum Hasan Söylemez. Kendini yollara vuran ve bisiklet üstünde Afrika'yı gayet filtresiz bir şekilde bize tanıtan acayip bir adam. Eğer kim olduğunu hiç bilmiyorsanız Nasıl Olunur isimli bir podcast var Nihal Örneğin sunduğu. Oraya konuk olmuştu.
İlgili bölümü dinlersiniz. Linkinde koyacağım ben zaten. Ben konuklarımla daha patladanak sohbete giriyorum. Tanıtım manıtım yok kardeşim.
Bam bam bam. İşin komik yanı bu sohbeti aylar önce yapmıştık. Zaten ses kalitesinden de anlayacaksınız. Bazı yerlerde çok kötü çünkü.
İnternet üstünden kaydediyorduk. O sırada da düzgün bir çözüm bulamamıştım. Bu sohbet çok uzun sürdüğü için editlemeye de üşenmiştim. Şimdi o sohbetten beri neler oldu?
Hasan Söylemez galalara katıldı. Tenere filmi ödüller aldı. Benim için daha komiği bir dizi tesadüf sonucu. Hayatımın ilk WhatsApp grubuna, aslında ikincisi sayılır.
Okul arkadaşlarımda da bir tane vardı. İkinci WhatsApp grubuna katıldım ve grupta Hasan var. Zaten normal bir insan yok. Tek görece normal olan benim sanırım.
Arada bakıyorum mesela muhabbetin ortasına dahil oluyorum. Tam kolunun başını bilmiyorum. Pat bir söz. Togo'da kaldığım otelden kaçırılmamda onların parmağı olduğunu düşünüyoruz.
Bir insan niye böyle bir cümle kurar? Daha doğrusu niye böyle bir cümle kurabilecek bir hayat yaşar? Biraz onu konuşacağız bugün. Hoşunuza giderse daha da güncel bir söyleşi yaparız.
Bana sormamı istediniz ama bu söyleşide unuttuğum, atladığım konuları iletirsiniz. Her zamanki gibi e-mail olur, Twitter olur, Patreon olur. İkinci roundda da onları sorarız zamanı gelirse. Şimdilik kolay gelsin.
Şimdi senin yaptığın ilk söyleşi benim dinlediklerim arasında Nilay Örnek ile olandı. Bu çünkü Journey to Dreams belgesellerini izlememiştim ben. Tenere'yi izlemiştim. Ondan sonra Nilay Örnek ile söyleşini duydum.
Bunun da aslında sebebi o Tenere'de kendini hiç ön plana çıkarmamış olman. Buna sen ne zaman karar verdin? Niye böyle yapmak istedin? Şimdi Journey to Dreams belgesel serisinde Yolculukta ben varım.
Kendi yolculuğumu anlatıyorum bir taraftan. Öteki taraftan da Afrika'da karşılaştığım insanların hayallerini soruyorum. Onlarla röportajlar yapıyorum. Dolaylı bir şekilde benim Journey to Dreams belgeselinin içinde olmam gerekiyor.
Ama Tenerhe uzun metraj bir belgesel film. Orada hiçbir şekilde hiçbir şeye müdahale etmek istemedim. Tamamen ne görüyorsam, oradakiler ne yaşıyorsa Onların gözünden, onların anlatımıyla anlatmak istedim. Bu yüzden John Richardson ve Tenere çok farklı belgeseller.
Filmin içine girmiş olsaydım farklı bir film olurdu, değiştirirdi. O samimiyetini o kadar hissetmeyebilirdik. Aslında çok zor şeyler yaşadım orada, çok değişik şeyler yaşadım. Gerçekten sadece benim orada yaşadıklarım ayrı bir belgesel olabilirdi.
Tenerihe daha sonradan dönelim. Bu arada hakikaten şimdi lafı geçmişken söyleyeyim, çok beğendim. Yönetmenlik stilini de çok beğendim. Benim istediğim gibi böyle insanları içine çeken, seni sarıp sarmalayan, o dünyanın içine hapseden bir belgeseldi.
Kendini göstermemiş olman da zaten o yüzden güzel bir şey. Çünkü insanlar seni görünce onun bir prodüksiyon olduğunu bilinçaltı anlıyor. Ama sen olmayınca sanki sen gerçekten oradaymışsın gibi sanıyor insan. Öyle bir sahne vardı ki o sahneden kendimi nasıl çıkartacağım diye bayağı bir uğraştık.
Birçok eleştirmenle görüştüm, birçok yönetmenle görüştüm ama ne yapıyorsak kendimi çıkartamıyorum. 15 gün falan sürdü sadece 2-3 dakikalık bir sahne. Evet, inanılmaz. Emek harcadığın belli yani.
İnsanlar da anlamıyorlar bunu, görmüyorlar ne kadar sürdüğünü. Sanki o anda çekmişsin, gitmiş gibi görünüyor. O kadar doğal ki çünkü geçişler. Aklımda olan şöyle bir şey vardı.
Nilay ile olan sohbetini dinlerken yolcu ile gezgin farkından bahsettin biraz ama tam da açmadın orayı. Oradan merak ettim. Sen kendine yolcu mu diyorsun, gezgin mi diyorsun, bu ayrım senin için önemli mi? Ben kendimi yolcu olarak tanımlıyorum.
Yani gezgin farklı bana göre, yolcu farklı. Yolcunun tanımını yapayım. Sürekli yol halinde olmak, yolu hissetmek, yolu yaşamak. Ne zamanla, ne kendinle, ne de bir başkasıyla bir yarış halinde olmak.
Tamamen bulunmuş olduğun koşulları iliklerine kadar hissetmek diye tanımlıyorum ben yolculuğu. Gezginde ise biraz daha farklı. Bir yeri gezip görmek, tamam oradaki insanların içine de karışmak. Ama bana göre biraz daha turistik gezilere yakın bir anlam taşıyor.
Yani bir hiyerarşi yaparsak turist, gezgin, yolcu mu dersin? Ya o benim haddime değil ama... Tamam, senin yerine ben diyorum. Benim haddime, benim podcast'im kardeşim.
Peki ilk yolculuğun neydi diye soruyorlar sana ve sen de evden kaçtığını, Muş'tayken, Manda gördüğünü ilk defa onları anlatıyorsun. Şimdi benim aklıma şöyle bir soru geldi. Bir kere o hikaye zaten güzel yani beş parasız ve daha doğrusu hiçbir fikrin de ipucun da olmadan kalkıp yollara düşmüşsün. Ondan sonra da bir at arabasının içinde geldin galiba değil mi?
Bir at arabasının arkasına asılarak At arabasının sürücüsü beni görmesin diye at arabasının arkasında o tekerleri birbirine bağlayan makasın üzerine oturarak gelmiştim. Sonra ne yaptın? Atladın mı bir noktada böyle filmlerdeki gibi hareket halindeki arabadan? Evet evet daha sonra atladım.
Zaten at arabası çok yavaş gidiyor. Öyle ayaklarımın altından yol akıp gidiyordu. Şimdi bu ilk tecrübeni ben merak ediyorum. Bunu yaşadın, geldin, belki biraz korktun, eve geldin.
Ondan sonra o akşam veya ertesi gün bu konu hakkında düşündün mü, ya ben bunu bir daha yapmam gerekiyor? Ortaokul 1. sınıfa bile gitmiyordum. İlkokul 5.
sınıfın sonlarıydı, yanılmıyorsam. Ben sadece o yolculuğun muhteşemliğini hatırlıyorum. Sonrasında ne oldu onları hatırlamıyorum. Ama şöyle bir parantez açmak istiyorum.
Ortaokul 3. sınıfta ben bir daha evden kaçtım. İyi en azından bir 3 sene ara vermişsin. Onu anlatayım mı?
Bak evden kaçmaya karar verdim. İstanbul'a gideceğim. Muş'ta yaşıyorum. Şey diye düşündüm.
Dedim ki şimdi evden kaçarsam bizimkiler polise haber verecekler. Ondan sonra yollarda kontroller falan yapılacak. Ve yakalanacağım. Beni geri getirecekler.
En iyisi ben şehir şehir dolaşarak İstanbul'a gideyim dedim. Yani yolumun üzerinde İstanbul'a giderken ilk şehir neresi? Harita bilgim bile tam olarak bir şey yok yani hiçbir şey bilmiyorum. Van dedim.
Dedim ki önce Van'a gideyim. Van'dan sonra diğer şehre geçerim. Oradan diğer şehre geçerim. Öyle o şekilde İstanbul'a varırım ve... Abi İstanbul sol tarafta.
Harita üzerinde. Van sağ tarafta. Ben ters yöne gidiyorum. Bindim otobüse.
Bitlis'in Tatvan ilçesine geldim. Kaç kilometre? Yaklaşık bir 80 kilometre Muş'a uzak. Sonra telefon açtım bizimkilere.
Evden kaçtığımı haber vermem gerekiyor. Beni merak etmesinler. Beni aramasınlar diyeceğim. O ergen kafayla.
Ablama dedim ki beni artık merak etmeyin. Artık eve gelmeyeceğim. İstanbul'a gidiyorum. Benden umudunuzu kesin dedim.
Aradan bir yarım saat geçti. O sırada ben de şeyi bekliyorum. Otobüs değiştireceğim tatvandan bana geçmek için otobüs bekliyorum biletimi de almışım dedim ki ya bir daha arayayım bunları bakalım ne yapıyorlar abi aradım evde kızıl kıyamet herkes ağlıyor dedim ya ben şaka yaptım dedim ya çarşıdayım birazdan geleceğim dedim sonra vazgeçtim tekrar otobüse bindim Muş'a geri döndüm eve gittim bana baya kızdılar niye böyle şakalar yapıyorsun diye oysa evden kaçmıştım ama kaçamamıştım Benim Muş'tan ayrılmam, üniversiteye İstanbul'a gelmem o da bir kaçış. Yani üniversiteyi bir köprü olarak kullandım.
Muş'tan İstanbul'a bir köprü olarak kullandım. Bir kaçış köprüsü olarak kullandım. O yüzden İstanbul'da okumaya geldim. Yaşayamıyordum.
Muş'ta kendimi oraya ait hissetmiyordum. Çok dar geliyordu bana. Çok küçük geliyordu. Kafamda farklı bir dünya vardı.
Ben biraz daha keşfetmek istiyordum. Biraz daha farklı dünyalara açılmak istiyordum. Ama Muş'ta bir istasyon caddesi var. Bir mecburiyet caddesi var her şehirde olduğu gibi.
Oradan yukarı çıkıyorsun. Yukarıdan aşağı çıkıyorsun. Bitiyor abi. Farklı insanlar tanımak istiyorum.
Farklı kültürler görmek istiyorum. Biraz doğayı keşfetmek istiyorum. Biraz kendimi keşfetmek istiyorum. O yüzden... Uzaklaşmam gerekiyor.
Farklı yerler görmem gerekiyor. Farklı insanlarla iç içe olmam gerekiyor. Bu yüzden Muş'tan çıkmak istiyordum. Çıktım geldim İstanbul'a.
İstanbul bu defa dar gelmeye başladı. Çıktım bisikletle Türkiye'nin çevresini dolaştım. Bu defa Türkiye bana dar gelmeye başladı. Daha büyük neresi var diye bir kıta buldun bu sefer de.
Dünyanın birçok ülkesine gidebilirdim. Avrupa'ya gidebilirdim, Amerika'ya gidebilirdim, Asya'ya gidebilirdim. Ama Afrika'ya gitmeyi tercih ettim. Afrika da çok büyük bir kıta.
Dünyanın en büyük ikinci kıtası. Sürekli televizyonlarda, gazetelerde Afrika ile ilgili çok farklı haberler okuyoruz. Çok kötü şeyler okuyoruz, görüyoruz. Genelde iç savaştan bahsediliyor, oradaki hastalıklardan bahsediliyor.
Afrika'nın hep kötü taraflarından bahsediliyor. Oysa Bütün bunlar anlatılırken perde arkasında farklı bir Afrika'nın olabileceğini hissediyordum. Ve hani kutsal kitapta insanoğlu topraktan yaratılmış deniliyor ya. ben... Eğer insanoğlu topraktan yaratılmışsa o toprağın Afrika toprağı olduğuna inanıyorum ben.
Oraya gittiğimde kendi özüme dönebileceğime inanıyorum. Bu duygularla Afrika'ya gelmeyi tercih ettim. Uzun zaman bunun hayalini kurdum. Kendimi oraya ait hissediyordum, hiç görmediğim halde.
Tıpkı İstanbul'u hiç görmediğim halde, Muş'tan yaşadığım odanın duvarlarında İstanbul fotoğrafları varken, İstanbul'da yaşarken de odamın duvarında dev bir Afrika haritası var. Sürekli o haritayı inceleyerek zamanlar geçirdim. Sonra kalktım gittim ve gerçekten ait olduğum yer orası gibi hissediyorum hala. Yanlış bir yerde değilim.
Ama ne kadar sürer bu, muhtemelen o duygularım da değişecek. sürekli yeni şeyler öğreniyorsun yol öğretiyor ama ne öğrettiğini yaşayarak zamanla görüyorsun bana soruyorlar hangi konularda fikrin değişti yolculuğu yaptıktan sonra sende ne tür değişimler oldu benden ne tür değişimler olduğunu böyle aniden söyleyemem ben beni tanıyan insanlar ancak bendeki değişimi fark edebilirler eğer sende hiçbir değişim görünmüyorsa yolculuğun sende hiçbir faydası yoktur Ben şeyde, Liberya'da bir Japonla karşılaştım. Bisikletle dolaşıyordu. Senin Japonya'daki kuzenin, ruh ikizin gibi.
Yok, çok farklı insanlardık. Ben Fas'tan Liberya'ya iki yılda gittim abi. Bu çocuk Barcelona'dan Liberya'ya bir ayda gelmişti. Dedi ki benim zamanım yok o yüzden acele gitmem gerekiyor.
Dedim sürekli bisiklet sürüyorsun günde 200 kilometre bisiklet sürmek ne demek ya git spor salonuna o zaman dedim ya. Bu senin başta bahsettiğin aslında gezgin yolcu ayrımını andırıyor birazcık değil mi? Onun yaptığı biraz daha gezginlik gibi. Bilmiyorum ya.
Benim Journey to Dreams'de ben nerede ne yenilir, ne içilir, nereye gidilir, neresi görülür, ne yapılması gerekir vs. falan. Ben bu tarz konulara hiç takılmıyorum, bir plan yapmıyorum, bir program yapmıyorum. Nerede akşam olacağını bilmiyorum, nerede sabah olacağını bilmiyorum.
Her gün güneş farklı bir yerden doğuyor, her gün güneş farklı bir yerden batıyor. İçtiğim suyun tadı her yerde farklı. Sabah karşılaştığım bir insanda iki saat sonra karşılaşma ihtimalim çok düşük. Aynı zamanda İnsanlarla iletişim kurmaya çalışıyorum.
Kendi dillerinde iletişim kurmaya çalışıyorum. Onlarla kendi dillerinde röportajlar yapıyorum. Bugüne kadar 20'nin üzerinde dilde insanlarla röportajlar yaptım. İnsanların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlıyorum bir taraftan da.
Bu da beni mutlu ediyor. Yani yolculuğa bu beni daha çok bağlıyor. Bir taraftan da zorluğu seviyorum. Afrika'yı tercih etmemin sebeplerinden bir tanesi de zor olması.
İnsanların bilin altında zor olarak kodlanmış olması ki haksız da değiller. Gerçekten çok zor. İç savaşlar var bazı yerlerde, bazı yerlerde haydutlar var ama çok güzel şeyler de var. Zaten zorlukları, tepeleri, dağları, çölleri açtıktan sonra hep sana vaat edilen bir cennete ulaşabileceğin düşüncesiyle o yolculuğu yapıyorsun.
ve o zorluğu aşıp, küçük de olsa seni mutlu edebilecek bir detayla karşılaştığın zaman, o küçük şey sana bir cennet oluyor. Bazı zorlukları cennete giden anahtar olarak görüyorum ben. Evet, bu işler göreceli. Hemen öncesinde yaşadığın tecrübeye göre değerlendiriyorsun daha sonra yaşadığın güzel bir şeyi.
Mesela aklıma şu örnek geliyor hep. Ben uzun bir yolculuk yapmıştım. Oradan dönünce, tırnak içinde medeniyete dönünce diyeyim, İlk yaptığım şey musluğu açıp suyu içmekti. Başka şeyler de var yani konforuna zarar veren, yani sağda solda hamam böceği çıkıyor, yok senin dediğin gibi işte etrafta bazı haydutlar maydutlar da olabiliyor ama benim kafamın takıldığı nokta nedense geldim ve o musluk suyunu açtım, o suyu içtim.
O bana dünyadaki en güzel şeymiş gibi gözüküyor. Beni şehrin en pahalı restoranına götürüp biftek yedirsen anca o kadar belki mutlu olacaktım. Özlüyorsun. Bir noktadan sonra bazı alışkanlıklarına özlem duyuyorsun.
Bazı alışkanlıklarını arıyorsun. Ama çıktığın yolculukta hiçbir beklentin olmadan başına gelebilecek bütün zorlukları, bütün kötülükleri kabul ederek yolculuğa çıktığın zaman dünyanın en rahat yolculuğunu yapıyorsun. Her an başıma bir iş gelecek endişesi taşıdığın zaman yolculuktan bir keyif alamıyorsun. O yolculuk sana bir işkenceye dönüşüyor.
Çünkü sürekli korkuyorsun, etrafına sürekli bakınıyorsun. Aman buradan bir şey gelecek mi? Aman ben buradan sağa çıkacak mıyım diye korkularla yaşadığın zaman korkular senin hayallerine ulaşmana engel olabilecek kocaman duvarlar örmeye başlıyor karşına. Ancak onun da söylediği gibi korkularla dolu bir kafada hayallere yer yok abi.
Çok güzel, çok güzel söylemiş o da. Ben şeyi merak ettim. Şimdi birazcık geri dönersek, aslında en başa bir dönelim. Ya bu Muş bana dar geliyor, benim İstanbul'a gitmem lazım dediğinde, onun dar geldiğini nasıl anladın?
Şu yüzden soruyorum. Bir noktada sen Afrika'dan bahsederken, oradaki insanların mutluluğundan bahsederken şunu diyordun. Oradaki insanlar daha zor şartlarda yaşıyorlar. Genel olarak tabii Afrika diye genelleştirmemek lazım da ortalaması.
Fakat daha mutlular çünkü bizim kadar dış etkenlere maruz kalmıyorlar. Neyi kaçırdıklarını, başka yerlerde ne olduğunu bilmiyorlar. Biz ise sürekli bunları görüyoruz ve o şeylere erişimimiz olmadığı için mutsuz oluyoruz. Şimdi sen Muş'tayken mesela sürekli İstanbul hakkında filmler mi izliyordun da kafanda oraya kaçmam gerekiyor, burası çok dar, dedin veya başka bir gezgin veya yolcu mu geldi de sana anlattı dışarıdaki dünyayı yoksa tamamen kendi içinden mi ya burası çok darmış ben orta ikinci sınıftayım üçüncü sınıftayım ama şimdiden anladım bu işi böyle mi oldu?
İstanbul'u tercih etmemin sebebi televizyonda sürekli İstanbul görüntülerini görüyorduk İstanbul'un ne kadar güzel olduğunu televizyonlarda gazetelerde zaten görüyorduk benim duvarımdaki fotoğraflar da o İstanbul fotoğraflarıydı şimdi aklıma ne geldi biliyor musun beni hep fotoğraflar etkiliyor ve ben hep fotoğrafların peşinden gidiyorum ya. Tenere filmini yine bir fotoğrafın peşine düşerek çektim. Şimdi çekeceğim ikinci film, yine bir fotoğraftan etkilendim, o fotoğrafın peşine düşüyorum. Evet ya o fotoğraflar beni çok etkiliyor.
Böyle görür görmez beyninden vurulmuşa mı dönüyorsun yoksa yavaş yavaş o senin içinde bir sinsi sinsi yayılıyor mu? Seni ele mi geçiriyor yani o yola yönlendirmek için? Yoksa anında, görür görmez biliyor musun? Beni bir anda hayallere sürüklüyor.
Ama bu hayalleri gerçekleştirmek için de peşinden koşuyorum. Sadece hayali kurup bir hayal baloncuğu halinde bir köşeye bırakmak istemiyorum. Toz pembe bile olsa... Onun hayalini kurmak beni motive ediyorsa, beni mutlu ediyorsa, o hayalin gerçek olamayacağını bilsen bile, onunla ilgili bir şeyler yapma çabası beni motive ediyorsa, ben bunu yapmaya devam ederim.
O yüzden belki de hayalperestim biraz. Evet, güzel bir şey söyledin. Hayalperest olmakla illa tost pembe hayaller kurmak aynı şey değil ama biz günlük hayatta bu ikisini hep aynıymış gibi kullanıyoruz. Hep eş anlamlı gibi kullanıyoruz.
Ama seninki biraz daha farklı bir şey. Yani sen hem gerçekçi planlarını da yaparak hem de hayal kurarak bu yolculuğa çıkıyorsun. Benimle ilgili BBC Arapça'da geçen sene bir makale yayınlandı. Şey yazıyordu orada, Arabistanlı Lawrence ile karşılaştırmıştı beni.
Şöyle bir cümle vardı tam olarak, aynısını belki söyleyemem de. Diyor ki, gece sürekli hayal kuran insanlardan korkmalısınız. Çünkü onlar hayallerini gerçekleştirmek için sürekli hayal kuranlar bunun peşinden koşarlar. ama gündüz gözleri açık bir şekilde hayal kuran insanlardan daha çok korkmalısınız beni de bir hayalperest olarak tanımlamışlar hem gece hem gündüz sürekli hayal kuranlar beni daha tehlikeli bir sınıfa koymuşlardı Şeyi merak ediyorum, bu söylediğin hayalperestlik, aynı zamanda zamanında Muş'un dar gelmesi, bu senin ailenin herhangi bir ferdinde var mıydı senden başka yoksa tek sen mi çıktın böyle zıpçıktı gibi?
Bir tek ben çıktım. Ailem hala Muş'ta yaşıyor. Akrabalarımız çocuklarını, halalarım özellikle çocuklarını benim yanıma göndermiyorlardı. Onunla takılmayın diyorlardı.
Ben İstanbul'a geldiğimde de babama bayağı laf söylemişlerdi. Niye çocuğu gönderdin? Niye izin verdin? Niye bu çocuk dönmüyor memlekete?
Aradan yıllar geçti, o akrabalarımın hepsi çocuklarını tek tek İstanbul'a göndermeye başladılar. Kısmen senin yüzünden mi sence yoksa daha ziyade ekonomik nedenlerle? Artık idrak etmeye başladılar. Biraz açılmaları gerektiğini, dünyanın muştan ibaret olmadığını anlamaya başladılar.
Bütün dünyayla aram çok iyi. Herkeste aram çok iyi. Bir tek akrabalarımla aram iyi değil. Hiçbir akrabanla görüşmüyorum.
Bir elim parmaklarını geçmez görüştüğüm, sevdiğim akraban sayısı. Rahmetli babanla da iyiydi galiba Aran. Evet ya, babam destekliyordu beni. Deli Meli diyordu bana.
Üzülüyordu bazen. Çünkü çok laf söylüyorlardı ona. Küçük bir yerde yaşıyorsan mahalle baskısı dediğimiz şey zaten tam olarak bu. Her şeyden seni sorumlu tutuyorlar.
Aile deve olup biten her şeyden anne baba sorumlu tutuluyor. Ya ben şeyi merak ediyordum. Yani böyle değişik şeyler yapan insanlar gördüğüm zaman ya bunun kaçta kaçı çevreyle alakalı, kaçta kaçı genetikle alakalı? Yani bunların kanında bir şey var.
O yüzden de birazcık sordum sana hani eğer ailede başka birileri var mı? Veya bu ailedeki, o spesifik ailedeki eğitimle alakalı bir şey mi? Orada gördüğün eğitimle alakalı bir şey mi? Belki işte eve giren kitaplarla filan alakalıdır.
Bizim ailede üniversiteye giden tek kişi benim. Benim annemin okuma-yazması yok mesela. İnanılmaz bir değişim bu ya. Bir nesildeki değişime bak.
Yani okuma-yazması olmayan Muş'taki anneden... Ama annem başlıyor okuma-yazma öğrenmeye çalışıyor kadını. Ne güzel. 60'lı yaşlarında.
O da bazen Türkçe konuşmaya çalışıyor, çok komik oluyor. Yeni konuşmaya başlayan çocukların böyle tatlı bir üslubu var ya, aynen öyle konuşuyor, çok gülüyor. Ama çok güzel yani insanın öğrenmeyi durdurmaması güzel bir şey. Senden etkilenmiş herhalde, ilham almış.
Geçen gün annem aradı, dün değil, önceki gün. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, içinde bir şeyler var söylemek istiyor ama sürekli farklı şeyler anlatıyor. Anne dedim, bir şeyler anlatacaksın, anlat dedim, dinliyorum seni. Oğlum dedi ya, dün akşam annemi rüyamda gördüm.
Bize geldi ve dedi ki, sen niye Hasan'ı evlendirmiyorsun? dedi ki ben de ona dedim ki o ne zaman evlenmek isterse onun kendi kararı ben bir şey diyemem sonra anneannem anneme kızmış rüyasında hep senin yüzünden sen evlendirmiyorsun bu çocuğu deyip ondan sonra arkasını dönüp gitmiş annem duygusal bir şekilde bunu bana anlatıyor bu çok yaratıcı bir evlilik baskısı ama bu anneannem benim annem beni rüyanda darladı çok üzülüyorum ama ben yine seni savundum rüyamda Canım anam ya, o çok yaşasın, çok yaşasın da. Şimdi peki, bu gerçek yolculuk hikayesi değil mi? Hani Muş'ta evden kaçtığın değil de, hakikaten de işini, gücünü bırakıp o askerden döndükten sonra paranı da dağıtıp etrafa bir çıktığın yolculuk var.
Evet, Türkiye yolculuğu. Beş parasız bisikletle. Şimdi bunca yaşadığın şeyden sonra, gördüğün şeyden sonra o yaptığın hareketi nasıl değerlendiriyorsun? Yani tekrar aynı şeyleri yaşasan şu anki kafanla, Yani şu anda ikinci bir Türkiye yolculuğu değil.
Şöyle düşün, zamanda geriye gittin, o yaşa geri döndün ama şu anki perspektifin var. Aynı şeyi yapar mısın tekrar? Aynı şeyi yaparım. Aslında insanlar tanıyorlar, biliyorlar ve sosyal medya çok büyüdüğü için herkes sosyal medyadan takip ediyor.
Şu an yaklaşık 200 bin takipçi var. Eğer beni tanımayacaklarını bilsem aynı yolculuğu tekrar yapmak isterim. Ama seni tanıdıkları için bambaşka bir tecrübe mi olacak, birazcık bozulacak mı o tecrübe? Evet, ben zaten bisikletle Türkiye'yi beş parasız dolaşırken, 8,5 ay 10 bin kilometre sürdü.
Beni tanımayan insanların kapılarını çalıp beni misafir etmelerini yiyecek ve içecek karşılığında onlara çalışma teklifinde bulunuyordu. Bazen bana tanıdıklar aracılığıyla falanca şehirde arkadaşlarımız var, onlar seni misafir etsin diye talepler geliyordu. Arkadaşlardan öyle öneriler geliyordu. Onu da kabul etmiyordum.
Beni tanıyan insanları istemiyorum, beni tanımayan insanlarla görüşmek istiyorum diyordum. Yani bu senin zaten en baştan beri amacındı, öyle mi? Sonradan gelişmedi bu. En baştan beri amacımdı o.
O yolculuk çok kıymetli bir yolculuktu benim için. Çok masum, çok gerçekçi ve içgüdüsel olarak eğer cebinde paran varsa sana bir özgüven ve güç duygusu kazandırıyor para. Ama paradan biraz uzaklaştığın zaman yapayalnız kalıyorsun. Etrafında seni koruyabilecek o zırhtan arınmış oluyorsun.
Kafandaki o zırhtan arınmış oluyorsun. O zaman daha bir gerçek yaşayabiliyorsun. Yani şimdi böyle bir yolculuğu tekrar yapmak ister miyim? Evet yapmak isterim ama önce Afrika yolculuğunu bitirmem gerekiyor.
Afrika'da da parasız bir yolculuk yapmak çok zor onu da söyleyeyim. Ben zaten parasız bir hayatın yaşanılabileceğini göstermek amacıyla Türkiye'yi parasız dolaşmadım. Kendimi tanımaya çalıştım. Türkiye'yi tanımaya çalıştım.
Aslında bir keşif amaçlı bir yolculuktu o. Tatlılığı da ondan kaynaklıydı zaten. Afrika'da parasız bir yolculuk yapmak çok çok zor. Zaten oradaki insanların yaşam koşulları iyi değil.
Oradaki insanların yediği şeylere sindirim sistemin alışkın değil. Aynı şeyleri yiyemezsin. Bir de burada yürüyen dolar olarak görülüyorsun zaten. Tipine bakıp da ya bu adam diğer beyaz adamlardan birazcık farklı gibi.
Herhalde bunda o kadar para yoktur veya buna bir mal satmaya çalışmayayım, başka bir şekilde iletişim kurmaya çalışayım. Onu hissettin mi yoksa? Bak ne oluyor biliyor musun? Türkiye'de insanlar bir siyahi gördüklerinde genelde siyahileri hep yoksul, gariban olarak nitelendiriyoruz.
Yazıklar falan böyle acıyarak bakıyoruz. Orada da aynısı. Onlar da bir beyaz gördüklerinde, bunlar çok zengin, bunların çok parası var, bunlar şatafat içerisinde yaşıyorlar. O ön yargı hem bizde var, hem Afrikalılarda var.
Yani genel olarak aslında, herhalde bunu istatistiğe vurursan da belki bu ön yargı aslında doğrudur. Ama o ön yargıyı kıracak verileri gördüğün zaman, yani o kişiyi görüyorsun, detaylarını görüyorsun, Ama o detaylar önyargını kıramıyor. Sorun orada oluyor. Bak bisikletle gidiyorum.
Beni gördüklerinde çok şaşırıyorlar. Çünkü bisikletle bir adam geliyor ve bu adam beyaz adam. Bu beyaz adam onlarla konuşmaya çalışırken de onların ana dilinde onlarla konuşmaya çalışıyor. Zaten her şey şok şok şok.
bir anlam veremiyorlar bu adamın burada ne işi var ve bu adam nasıl bizim dilimizi konuşuyor yani en masum şeyler görüyorsun bisiklet dünyanın en masum ulaşım aracı onunla dolaşıyorsun tek başınasın ve onlarla aynı dili konuşmaya çalışıyorsun bir yapmacıklık yok birilerini kandırmaya çalışmak yok birilerinden bir çıkar elde etmeye çalışmak yok tamamen en saf halinle oradasın Buna rağmen seni gördükleri zaman bazı yerlerde ya bu adamda şimdi ne paralar vardır biz bunlar nasıl para koparabiliriz insanlar oluyor. Bu nerede oluyor biliyor musun? Nüfusun yoğun olduğu yerlerde oluyor genelde. Ama kırsal yerlere gittiğinde nüfusun az olduğu köylerde, kasabalarda insanlar seni gördüklerinde tıpkı Anadolu'da yabancı bir insan nasıl karşılanıyorsa aynı şekilde seni de karşılıyorlar.
olumsuz yönde dönüştürüp değiştiren koşullar genelde nüfusun yoğun olduğu yerlerde. Türkiye'de de öyleydi. Mesela ben parasız dolaşıyordum Türkiye'yi, aç kaldığım yerler genelde turizmin yoğun olduğu bölgelerde. İnsani duygular o bölgelerde daha fazla arka planda kalıyor.
Ama nüfusun az olduğu yerlerde insani duygular hep ön planda ve ağırlamak istiyorlar, seninle sohbet etmek, seni tanımaya, seni anlamaya çalışıyorlar. Yani oralara giden çok fazla insan olmayınca, daha doğrusu değişik fazla insan olmayınca diyeyim, onlardan farklı, o zaman sana vakit ayırıyorlar, sana yemek vermekten de hiç gocunmuyorlar, tam tersine mutlu oluyorlar. Adamın hiçbir şeyi yok, hiçbir şeyini benimle paylaşmak istiyor. Benim aslında biraz çelişkili bir fikrim var.
Yani seninle paylaşayım, bakalım ne dersin? Şimdi bu insanoğlu metropollerde yaşamak için evrilmiş bir canlı değil. Yani biz kabile hayatı yaşadık milyonlarca yıl boyunca ufak gruplar halinde. İşte 20 kişi olur, 40 kişi olur.
Maksimum 200 kişi olur. 200 bireyden oluşan kabileler. Bunlar birbirlerini tanıyorlar, yakın ilişkileri var tabii ki. Hadi onlar zamanla büyüdü, bin kişi oldu, işte şimdiki köyler gibi diyelim.
Onlar da sonuçta yani oradaki herkesle birbirini tanıyor en azından Simaen. Bunun ötesinde artık insan zihne pek yetişemiyor bunun ötesindeki şeylere. Yani milyonluk metropole koyduğun zaman o insanı O zaman ister istemez yabancılaşıyorsun. Yani bu senin bahsettiğin şeyler, işte yabancıdan korkma, ondan sonra efendime söyleyeyim, ondan fazla vakit geçirmeme, bencil davranma, bunlar normalleşiyor çünkü etrafında çok fazla yabancı var.
Bir metropolde, bir büyük şehirde, kırsalda davrandığın gibi davranamazsın. duygularının değişmesi gerekiyor. Eğer duygularını değiştiremezsen orada yok olup gidersin. Kırsalda da şehir hayatını kırsalda taşıyamazsın.
Şimdi benim aklımdaki çelişki şuydu. Bu genel olarak biz böyle şeylerden konuştuğumuz zaman şehir hayatı genelde kötüleniyor. Bu işte sıcak duyguları yaşayamıyorsun. Senin anlattığın gibi açsın ama seni beslemiyorlar daha fazla zenginlik olmasına rağmen.
Öte yandan insanı diğer hayvanlardan ayıran birçok şey bu şehirler sayesinde mümkün oldu. Yani bizim bu internetten üzerinden konuşmamız şu anda, kayıt yapmamız veya atıyorum büyük bir sanat eseri, bir cami, bir kilise, bir şu bu... Bunların hepsi büyük nüfuslar gerektiriyor, özelleştirme gerektiriyor, o şehir hayatını gerektiriyor. İnsanoğlunun ürettiği ne var ilginç olarak dersen bunların hepsi şehirlerden geliyor.
Ama birebir ilişkiler olarak bakarsan şehir hayatı insanı birazcık öldürüyor. Ben bunların arasındaki dengeyi tam oturtamıyorum. Yani hangisi iyi, hangisi kötü belki saçma bir soru olacak. Sen bu konu hakkında hiç düşündün mü?
Şehirle köyü kıyaslamak, bence kıyaslamaması gereken şeyler, şehirde toplum için gerekli olan bütün her şeyin üretildiği yerler, kırsal ise toplumun o şehirdeki yorgunluğunu atıp da biraz da insani olarak kendi özüne dönebileceği yerler. Şehirde insana lazım, kırsal da insana lazım. Yani o ikisi arasında bir karşılaştırma yapmamak gerektiğini düşünüyorum ben. Mesela çok yoğun bir işle çalışıyorsun, beyaz yakalısındır.
Sana göre dinlenmek, gidip bir yerde bir tatil yerinde denize girmektir. Bana göre dinlenmek, evime gelip ayaklarımı uzatıp kitabımı okumak, hiçbir şey düşünmemek ya da saçma sapan bir bilgisayar oyunu açıp bilgisayarda oyun oynamak. Tatil aslında senin kendinle baş başa kalabileceğin, kendini dinlendirebileceğin bir şeydir. Herkesin de tatil anlayışı elbette farklıdır.
Bunlar şeyi arasında alaka kurmak istiyorum aslında. Diyordun yani yiyecek verirseniz karşılığında iş yaparım diye gezdin Türkiye'yi. Şimdi ben de mesela burada bir benzerini yapmıştım. Yiyecek ve kalacak yer karşılığında, günde işte 4 saat 5 saat çalışıyorsun maksimum, sana yiyecek ve kalacak yer veriyorlar.
Bazı yerlerde hatta seni gezdiriyorlar bir de. Popüler yerlerde ise bu artık birazcık turizme dönüşmüş vaziyette. Daha doğrusu bir fabrikadaki işte üretim bandı gibi. Tamam bu ay sen geliyorsun, senden sonra atıyorum üç tane, dört tane daha gönüllü çalışan sıralanmış.
Pek böyle birebir ilişkiler olmuyor. Ama asıl geleceğim nokta şu, ben bunları yaparken değişik işte bir ay bir yerde kalıyordum, üç hafta bir yerde kalıyordum. Bir noktada sıkıldım demeyeyim de bu birazcık bana amaçsız geldi. Benim bunu uzun bir süre boyunca yapmamın tek sebebi onun hayatımın odağındaymış gibi görmemekti.
Onun yerine benim hayatımın odağında yazı yazmak vardı, değişik projeler vardı. Bu da onun yanında yaptığım bir şey gibiydi. Eğer hayatımda öyle bir şey olmasaydı, öyle bir plan olmasaydı, sırf böyle tamam önümüzdeki iki sene, üç sene böyle çalışacağım, böyle gezeceğim, gönüllülük yapacağım diye gitseydim, bir noktada sıkılabilirdim. Yani daha doğrusu amaçsız gelebilirdi bana o iş diye düşünüyorum.
Beklentilerle ilgili değil mi sence de? Tabii ki yani zaten ben bu beklentilerdeki farklılığı soruyorum. Hani sen çünkü bundan bahsederken kendimi keşfetmek, dünyayı keşfetmekten bahsettin. Bu konularda mesela hiçbir doygunluğa ulaştın ya tamam yeter artık başka şeyler arıyorum dediğin bir nokta oldu mu yoksa daha mı acıktın?
Doygunluğa ulaşabilmesi için benim artık her gün aynı şeyleri tekrarlıyor olmam gerekiyor. Ama yaptığım yolculukta hiç aynı şeyleri tekrarlamıyorum. Dedim ya, her şey değişiyor. Her gün farklı şeylerle karşılaşıyorum.
Sürekli merak içerisindeyim. Acaba yarın ne göreceğim? Acaba yarın ne tür insanlarla karşılaşacağım? Ne tür şeyler yaşayacağım?
Sürekli bunun merakı aslında beni cezvedip, beni bu kadar fazla motive etmeye devam ediyor. Bunun yanı sıra insanlardan aldığım geri dönüşümler de beni mutlu ediyor. Mesela yolda karşılaştığım bir insanın o yüzündeki tatlı şaşkınlık, beni bir sonraki karşılaşacağım insanın yüzünde göreceğim o şaşkınlığı merak etmekle geçiyor. Yani yeni şeyler öğreniyorsun insanlardan.
Herkesten farklı bir, ya bir şey gibi düşün, arı gibi düşün. Gidip her çiçekten farklı bir polen topluyorsun ya, ben de orada kendimi bir arı gibi görüyorum. Her çiçekten farklı bir tat, farklı bir polen alıyorum. O şekilde beslenmeye çalışıyorum.
Bana bu çok ilginç geliyor işte. Çünkü mesela aynı şeyleri yaşadığım zaman bende bir süre sonra şu oluşuyor, ya yarın da uyanacağız ve aynı muhabbetleri yapacağız, aynı şeyleri söyleyeceğim, aynı sorular sorulacak. Artık bıktım bunları anlatmaktan, bıktım aynı hikayeleri duymaktan. Bak kaç aydır Türkiye'deyim, Tenere filminin post prodüksiyonundan dolayı.
Yaklaşık 2 ay falan gece gündüz sürekli stüdyodaydım. Ve lanet olsun bir an önce bu iş bitsin de tekrar gidip yollara düşeyim diye kendi kendime baya bir söylendiğim oldu. Hatta geçenlerde arkadaşlarla konuşurken şunu söyledim. ya dedim yeter artık gitmek istiyorum yolda karşıma boku haram çıksın haydutlar çıksın bir şekilde bir heyecana bir aksiyona ihtiyacım var bu belki de kendimi bu zamana kadar hep bu şekilde yaşadığım bu uç şeyler beni ayakta tutuyor da olabilir Şöyle bir hayatı hayal ediyor musun?
Bu sorunun direkt devamı olarak sorayım bunu. Eğer böyle değişiklikler yoksa hayatında, böyle atraksiyonlar yoksa ama dediğin gibi işte sen dinlenebiliyorsun, kendinde baş başa da kalabiliyorsun. Atıyorum böyle daha yavaş tempoda giden bir hayat. Basit bir işin var, konforun yerinde, lüks içinde değilsin ama konforlusun.
ve ondan sonra kütüp haline çekilebiliyorsun günün, atıyorum 5 saati boyunca, kitabını okuyorsun, filmlerini izliyorsun. Böyle bir hayat bu noktadan sonra sence mümkün müdür senin için? Yani ne kadar yaparım onu? 3-5 ay, 6 ay yaparım ama bir değişiklik isterim tekrar.
Yine farklı bir atraksiyon içinde olmayı isterim yine. Daha ziyade kendim için soruyorum. Çünkü ben de aynı şeylerle mücadele ediyorum. Şimdi burada yeni bir eve taşındım dedim sana.
Şimdi bir eve taşınmak demek birazcık daha oturaklı olmak demek. Oraya bağlanmak demek. Oraya bir çapa atıyorsun. En kötü ihtimalle bir kontrat imzalıyorsun mesela bir senelik.
Ya o benim içimi böyle bir karartıyor. İşte hepimizde var bu abi. Hepimizde var. 6 aydan uzun sponsorluk sözleşmesi yapmıyorum.
Yani 6 aydan uzun hiçbir yere bağlı kalmak istemiyorum. Bu acaba bir noktada değişiyor mu? Ben bunu merak ediyorum. Yoksa artık ölene kadar böyle mi olacak?
Bu da bir huzursuzluk. Doğru bir tanımlama aslında. Bu da bir huzursuzluk. Yani kötü bir şey değil aslında.
Huzursuzluk diyorum ama. Çünkü senin açından düşünürsek, sonuçta gezecek, görecek, tanıyacak insan bitmez. Yaşanılacak şey bitmez. Yani bizim ömrümüz çok daha kısıtlı ondan.
Senin Afrika'yı bitirmen sence ne kadar zaman alacak? Geri kalan bütün bu 54 ülkeyi bitirmen. Ben yolculuk öncesi şunu söylemiştim. 3 yılda Afrika'nın 54 ülkesini bisikletimle dolaşırım, belgesellerimi çekelim, ondan sonra döner gelirim Türkiye'ye.
3 yıl bitti, 4. yıla giriyorum ve bugüne kadar Afrika'nın 54 ülkesinden sadece 17 ülkesine gidebildim. Gitmem gereken daha 37 Afrika ülkesi var. Artık şey yapmıyorum, takvim falan çizmekten vazgeçtim.
muhtemelen bu tempoyla devam ederse ömür boyu artık Afrika'da olacak. Evet, değil mi? Bir de orayı herhalde öğrendikçe daha da çok hikayeler çıkacak. Eskiden, ya ben burayı 6 ayda gezerim, öğrenirim dediğin şeyler belki, aa aslında şu da varmış diyeceksin.
2 sene sürecek sırf bir ülke. Tekrar gitmek istediğim bazı yerler var. Batı sahrayı, Moritanya'ya kadar 42 günde bisikletle çölden geçmiştim. O yolculuğu tekrar yapmak istiyorum.
O yolculuğu yapıp bitirdikten sonra lanet olsun bir daha çöle gelirsem beni bilmem ne yapayım demiştim ama 3 yıl geçti aradan hala o yolculuğu tekrar yapmak istediğimi fark ediyorum. Yine de yağmur ormanlarında 3 gün boyunca bataklıklarda bisikleti iterek götürmek zorunda kalmıştım. Dizime kadar, göbeğime kadar bazı yerlerde çamura batıyordum, suya batıyordum. Orada da bir isyan ettiğim oldu.
Sonra orayı da özlemeye başladım. En çok duygusal olarak yüksekte hissettiğim yerlerdi oralar. Ondan sonra o adrenalini tekrar özlemeye başladığımı fark ettim. Adrenalin can ki diye bir terim var.
Adrenalin bağımlısı diye çevirebiliriz herhalde. Yani ona bir noktada hani duyduğun o yüksek kalp atışına o adrenalin salgılanınca senin hayatı algılayış biçimine bağımlı oluyorsun. Çünkü her şey birazcık yavaşlıyor. Daha doğrusu zaman yavaşlıyor ve senin algın çok daha hızlanıyor.
Zamanı yavaşlatarak yaşadığın zaman yaşadığını hissediyorsun. Mesela bisiklet öyle. Bisikleti tercih etmemin en önemli nedenlerinden bir tanesi çok yavaş olmasından kaynaklanıyor. Yavaş olduğundan dolayı insanlarla, her doğayla, tabiatla, hayvanlarla, her şeyle hissederek yaşıyorsun.
Direkt kendini zamanın ortasında buluyorsun. Hızlı geçip gitmiyor o zaman. Her şeyi böyle her detayıyla hatırlıyorsun. Şöyle bir akım var slow travel diye.
Hatta slow living diye genel bir akım var. Senin bahsettiğin şeye yakın bir şey. Yani her şeyi yavaş yapın diyor. Bu hatta Budizmle ilgili misin bilmiyorum.
Orada bir kavram var. Mindfulness diye bir kavram. O anda yaptığın şeye tüm dikkatini ver diyor. Mesela ayakkabı bağlıyorsan gidip de komşunu filan düşünme.
Ayakkabı bağlamayı düşün. Yani beynin sadece o anda, zihnin o anda yaptığın işe odaklansın. Seyahatteysen mesela senin gibi bisiklet kullanıyorsan sadece o işe odaklan. Bazı noktalarda herhalde hayal kurunca işte zihnin başka yerlere doğru gidecek ama en azından nasıl söyleyeyim, gezerken, insanlarla konuşurken dikkatini tamamen o insanlara veriyorsun mesela.
Bunu öğütlüyor bu akım. Yani modern hayatın saçmalığı şu bence. Şimdi biz mesela ben geçen bir iş için iki günlüğüne şey Avrupa için bir seyahate çıktım. Orada başka arkadaşlarla buluştuk.
Oraya gittik, buraya gittik. Herkes sürekli fotoğraf çekiyor. Şudur budur. Fotoğraf çektik, çektik, çektik.
Mutlu gözüküyoruz ama yaşamadık aslında o karayı. O karayı biz fotoğraf çekerek harcadık yani o anı. O yalancı bir kare oldu bizim için. O ana dikkat ederek yaşasaydık, karşımızdakine dikkat ederek yaşasaydık daha az belki şey görecektik ama o gördüğümüz şeyler daha anlamlı olacaktı.
Ben de mesela bazen Avrupa'ya gittiğimde fotoğraf makinesi vs. hiçbir şeye götürmüyorum. Hiç fotoğraf falan çekmiyorum. Afrika'da da öyle.
Çok güzel yerlere gidiyorum, fotoğraf çekmiyorum. Ama benim kameram sürekli açık. Bisiklet yolculuğunda kameram sürekli açık olduğu için yaşadıklarımı kaydediyorum. Sana zaten o yüzden konuyu buraya getirmek istedim.
Çünkü sormak istediğim soru buydu. Senin işin sonuçta belgeselcilik. Bu ikisinin arasındaki dengeyi nasıl tutturuyorsun? Yani bir noktada hani bu Truman Show diye bir film vardı ya sürekli kameraların önünde adam.
Bir noktada kendini öyle mi hissediyorsun? Yoksa yani ben normalde kamera açık olmasaydı şöyle davranırdım ama şimdi kameralar açık diye başka türlü davranıyorum. Bunu böyle kendini yakalıyor musun bu tip şeylerde yoksa alışıyor musun ona? Kamera sürekli açık olduğu için bir süre sonra alışıyorsun.
Hatta ben bazı yaşadığım zorlukları özellikle hiç göstermiyorum. Böyle oradan bir izleyici kapma derdinde değilim. Ben biraz daha pozitif taraflarından, güzel taraflarından göstermeye çalışıyorum yaşadıklarımı. Ve insanların da aslında ona ihtiyacı var diye düşünüyorum.
O tür şeyler insanlara daha çok faydalı diye düşünüyorum. Hayal konseptini takip etmemin sebebi de bu. Ben mesela Afrika'da insanlara en büyük hayalini soruyorum. Dolaylı bir şekilde izleyiciye de bu soruyu soruyorum.
Spesifik bazı sorularım var. Diyorum ki mesela en büyük hayalin ne? En büyük hayalini gerçekleştirmek için ne yapıyorsun? Daha önce gerçekleştirdiğin bir hayalin oldu mu?
Afrika hakkında en büyük hayalin ne? Ülken hakkında en büyük hayalin ne? Ben bunları yolda karşılaştığım insanlara sorarken, izleyici de bunları izlerken, o soruları izleyiciye de soruyorum. İzleyici de kendi kendine düşünmeye başlıyor.
Ya benim en büyük hayalim ne? Bu yüzden benim kayıtlarımın toplumsal olarak da insanlara bir pozitif dönüşü olduğunu bildiğimden dolayı keyif alıyorum ben bunlara. Bulunduğum ortamdaki o güzellikleri kaçırmıyorum aslında. O güzellikleri zaten yakalıyorum.
Kameranın kapalı olduğu zamanlarda ben zaten o güzellikleri yaşıyorum. Senin sorduğun bu hayalin ne sorusuna aldığın en garip cevaplar nedir? Böyle bir koleksiyonun var mı? Seni etkileyen ne oldu mesela?
Yani ya ben bunu hiç düşünmemiştim veya düşündüm ama böyle düşünmemiştim dediğin bir şey oldu mu? Enteresan diyebileceğim ve genelde hep aynı örneği veriyorum. Moritanya'da çölde bir deve çobanının en büyük hayalinin bir marangoz atölyesi kurmak olduğu beni gerçekten en çok etkileyen hayallerden bir tanesiydi bu. Çünkü çölün ortasındasın ve çölde yetişen tek ağaç ılgın ağacı.
Hayal gücü nasıl büyükse bu adamın, çölün ortasında bir marangoz atölyesi kurmak istiyor. Yani kendi hayalinde orayı yeşillendirmiş, ağaçlar ekmiş, bir sürü ağaç var, ormana dönüştürmüş çölü kendi hayalinde. Ondan sonra orada bir marangoz atölyesi açıp, o ağaçlardan artık neler yapıyor bilemiyorum. Onun hayali demek demişti.
Ne kadar hayal gücünün sınırsız olduğunu göstermişti bana. Yani aslında marangoz olması hayalinin bir sonucu. Asıl hayali oranın yeşillenmiş olması. Journey to Dreams'in her bir bölümünde anlasılan hayaller üzerinden düşünüldüğünde, hayallerin bize çok fazla ipuçları verdiğini görüyoruz.
Bir ülkenin Sosyolojisi hakkında bilgi sahibi oluyorsun. Bir ülkenin eğitimi, ekonomisi, politik durumu, o ülkenin koşulları hakkında anlatılan hayaller ipuçları veriyor. Ben de Afrika ülkelerini insanların hayalleri üzerinden anlatmaya çalışıyorum. Adam bana anlatıyor hayalini, başkasıyla konuştuğumda o da hayalini anlatıyor ve bütün bu hayalleri bir araya getirip izlediğinde acayip şeyler ortaya çıkıyor.
O toplumun kesitini görmüş gibi oluyorsun o hayallerin üzerine. Aslında bu çok daiyane bir yöntem çünkü normalde insanlara daha Teknik sorular sorarsan, asıl vermek istedikleri cevap, asıl hissettikleri şeyle vermeleri gerektiğini düşündükleri cevap farklı oluyor. Hani bana birisi mikrofonu uzattı, bir soru sordu, işte bu memleketin en büyük soru nedir diye. Kendi gerçek düşüncem yerine, ya benim konumumda biri ne demeli?
diye düşünüyorum bilinçaltında ve o benim cevaplarımı etkiliyor. Ve bu sorunun güzel tarafı bence bahsettiğim etkiden muaf olması. Direkt olarak senin karşıdaki insanın kalbine yönelik bir soru. Bence daha içten cevaplar alıyorsun.
O kadar içten cevaplar alıyorum ki bir örnek vermek istiyorum. Mali'de elbiseleri ahşap bir tokmakla ütüleyen, vurarak ütüleyen bir adamla röportaj yaptım. En büyük hayalini sordum, zengin olmak istiyorum dedi. Neden dedim?
Dedi ki, zengin olmak istiyorum, çok param olsun istiyorum, herkes Amadu'da para var desin diyor. Birçok zenginin itiraf edemediği şeyi Amadu içtenlikle itiraf ediyor ve bunda bir base de görmüyor. O zenginliğini gösterirken, Aslında bakın bende para var, ben bunları yapabiliyorum demek istiyor. Fakat hiçbir zaman bunu sözlü bir şekilde dile getirmezsen, ona söylediğin zaman da seninle kavga eder.
Bana bu soruyu ilk Endonezya'ya gittiğimde bir kadın sormuştu. Şimdi bizi orada bir ay boyunca ağırlayacaklar. İngilizce öğretmeye gittik sözde. Baktık ki okullar falan kapanmış.
Bizi aslında orada şarkıcı yapacaklar. Plan buymuş. İşte java dilinde şarkı öğrettiler. Liselerin işte 10.
yıl dönümü, 20. yıl dönümü yani mezunların buluştuğu zamanlarda sahneye çıkarıp şarkı söyletecekler. Bunlar da böyle çok turistik yerler değil. O yüzden yabancılar gidip java dilinde şarkı söyleyince büyük olay oluyor.
Şimdi böyle bir ortam. Evinde kalacağımız kadın geldi, oturdu. İlk tanıştık yani, daha 30. saniye.
Bize çay verdi. İlk sorusu bu oldu ya, hayaliniz nedir? O kadar şaşırdık ki. Bize kimse böyle bir şey sormadı.
Kimse sormadığı için biz kendimize de sormadık. Ben yıllardır bunu düşünmedim. Bunu fark ettim. Senin aynı demin dediğin şey.
Bir noktada da aslında birazcık bunu soruşturunca şu aklıma geldi. Yani benim bir hayalim olmadığı için zihin kendini birazcık koruyor bu konuları düşünmekten. Yani çünkü sen eğer şunu dersen kendi kendine itiraf edersen ya benim bir hayalim yok. En azından bu konuları daha düşünmedim dersen bir boşluğa düşüyorsun.
Bu boşluğa düşmemek için de hiç bu konuları düşünmüyorsun. Düşünmediğin için de hiç hayalin olmuyor. Böyle kendi kendini besleyen bir döngü gibi geldi bana. Bazı ülkelerde Hayal kelimesinin karşılığı yok.
İnsanlara hayallerini kendi dillerinde sormaya çalışırken, hayal ne diye soruyorum, diyorlar ki hayalin kelime anlamı yok burada. Ne yapmak istiyorsun diye soruyorsun. Sence bu kendi kültürlerinde başka bir şey işaret ediyor muydu bu? Hani o kültürde atıyorum hiçbir imkan yoksa...
Oralarda aslında çok gündelik yaşandığı için gelecekle ilgili plan yapılmıyor. Çünkü adam sadece bugünü ve yarını düşünüyor. Yarından sonrasını düşünmüyor. Ben bugün karnımı nasıl doyurabilirim?
Bu kadar yeter bana. Bir yerde bir adamla röportaj yapmıştım. Şöyle bir cevap vermişti. Eğer karnın toksa dünyadaki her şeye sahipsin demektir.
Eğer karnın açsa o zaman hiçbir şeyin yok demektir. Gelecekle ilgili çok fazla düşünmüyorlar. Adam diyor ki, ya ben tarladan şu hasadı alayım, bana yeter. Gelecekle ilgili de çocuklarım yine bu hasadı yapsınlar, çocuklarım yine bu tarlayı sürsünler, yeterli bana diyor.
Modern eğitimin görüldüğü yerlerde hayalin karşılığını, daha farklı şeyleri görebiliyorsun, duyabiliyorsun insanlardan. O zaman pilot olmak istiyorum diyenlerle karşılaşıyorsun. O zaman hostes olmak istiyorum diyen insanlarla karşılaşıyorsun. Hatta Senegal'de bir kız çocuğunu yazar olmak istiyorum, roman yazmak istiyorum deyip bana yazmak istediği roman hakkında konuşmaya başladı kız.
Böyle güzel şeylerle de karşılaşabiliyor. İşte aralarında o kadar çok fark var ki biz Afrika deyip geçiyoruz ama yani o ilk anlattığın senaryo aslında insanlar 10 bin sene önce nasıl yaşıyorlarsa aynı öyle yaşıyorlar. O endişeler var, o korkular var, o gerçeklik var, yarına aç kalma ihtimali var. İkinci anlattığın senaryo apayrı bir dünya, apayrı bir yüzyıl.
Genç öğrencilerde, çocuklarda Genelde büyüyünce ne olmak istersin diye sorulduğunda yani okula gidenlerde doktor olmak istiyorum, mühendis olmak istiyorum vs. falan deniliyor ya Sierra Leone'da bir kız çocuğuna en büyük hayalini sorduğumda avukat olmak istiyorum dedi. Neden diye sordum? Anneme yardımcı olmak istiyorum dedi çünkü.
Sonra bir erkek çocuğuna sordum. O da avukat olmak istiyorum dedi. Neden dedim? Çünkü aileme yardımcı olmak istiyorum dedi.
Birkaç kişiye daha sordum ve genelde avukat olmak istiyorum cevabını aldım. Journey to Dreams'in Sierra Leone bölümünde var bunlar. Bütünleştirerek düşündüğün zaman ve o ülkenin biraz da geçmişiyle ilgili bilgi sahibi olduğun zaman bu insanların neden avukat olmak istediklerini daha net anlayabiliyorsun. Ülkenin şöyle bir kimliği çıkıyor ortaya.
Sierra Leone'da yakın döneme kadar yaklaşık bir 15 yıla kadar çok büyük bir iç savaş vardı. Milyonlarca insan orada yerinden yurdundan edildi. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Çevre ülkelere gittiler.
Sonra tekrar gelip ülkelerine döndüler. Ama ülkelerine döndüklerinde ne yerleri vardı ne yurtları vardı. Şehirlere yığılmaya başladılar. Şehirlerde de o kadar yığılma olunca iş bulamadılar.
Aç kaldılar ve hırsızlık olayları, gasp olayları aldı başını gitti. Birçok kişi cezaevlerinde. Ve bu toplumda avukatlar en çok para kazanan kesin. O yüzden oradaki insanların bir taraftan da avukat olmak istediğini görüyorsun.
Ama şu ilginç, bozuk bir toplum olsaydı, iş savaşı yüzünden tamamen kırılmış bir toplum olsaydı, o zaman hukuk hiç işlemeyecekti. Avukatlığın da hiçbir değeri olmayacaktı. Demek öyle bir toplum değil. Yani avukat olmak geçer akçe.
Yani şu ilginç, mesela bir Amerikalı'ya, Amerikalı bir çocuğa sorduğu zaman, en azından eski zamanlarda, çok eski değil de bir nesil önce, ilk söyleyecekleri şeyler işte, astronot olmak istiyorum mesela. En çok karşılaşılan cevaplardan biri buydu. Çünkü televizyonda görüyordun. O zamanlar astronotlar da kahramanlar da artık sıradan bir şey.
Kimse astronotların ismini bilmiyor. Bir nesil önce herkes astronotların ismini biliyordu. Astronot olmak istiyorum, itfaiyeci olmak istiyorum. İşte özellikle erkek çocuklar.
sistemle ilgili bir sıkıntı duymadıkları için, hukukla ilgili, genel olarak tabii konuşuyorum, işte avukatlık, şu, bu, budur, bu tip cevapları görmüyordun. Ama mesela aynı soruları azınlıklara sorarsan, özellikle Amerika'daki siyahilere sorarsan, şehirlerde yaşayan fakir siyahilere, onlar sana astronot olmak istiyorum falan diyemezlerdi. O kadar gerçek dışı ki onlar için. Onlar da basketçi olmak istiyorum, atlet olmak istiyorum, sporcu olmak istiyorum diyorlardı çünkü Onlar için zenginliğe ulaşmanın yolu oydu.
Şimdi başka bir ülkede de birisi bana avukat olmak istiyorum dese gayet normal. Ama sorduğun 10 kişiden 5'i sana avukat olmak istiyorum diyorsa orada bir şeyler var demektir bu. Liberya bölümünde dedin mesela altın madenlerini. Orada 50 altın arayan insanların hayaliyle, profesyonel maden ocağında, altın madeninde çalışan insanların hayalleri arasındaki farkı da görmüşsündür orada.
Bu arada oradaki insanların 1 ton toprak kazıp, tamamen kas gücüyle... 1-2 gram altın. Evet, o adam diyordu 1.5 en fazla çıkarıyorum diyordu mesela.
1-1.5 gram çıkarıyor. O altın da ondan sonra gidiyor. Onun gibi mesela 10 günlük atıyorum iş yapan insanların biriktirdikleri o altınlar gidiyor.
Uzun bir zincir sonunda ondan sonra dünyanın öbür ucunda belki birinin kolyesini süslüyor. O sahneler bana şeyi hatırlattı. Bir yanardağa gitmiştim. Kreter'in hemen etrafında sülfür madeni vardı galiba.
Çok böyle pis kokulu bir ortam orası. Bunlar oraya iniyorlar, gaz maskeleriyle de iniyorlar. Çünkü eğer o dumanlar sana gelirse ciğerlerini nasıl yakıyor biliyor musun? Biz de gaz maskesi aldık.
Öyle bakıyoruz işte bir turist olarak gidiyorsun, birkaç turist. Sabahın köründe, sabah böyle yani gece 4 gibi, 5 gibi madenciler geliyorlar, aşağı teker teker iniyorlar. Onlara maske verilmiyor. Nefeslerini tuta tuta, kocaman o sülfür yüklerini taşıyarak keçi gibi çıkıyorlar o dağlardan.
Korkunç bir şeydi yani. Oradan elde edecekleri o değerli madenler, yapacakları şeyler ne kadar değerli olabilir ki diyorsun. Ve insanların hayatı bu. Beni çok üzmüştü.
Senin altın madenindekileri görünce de aklıma direkt olarak bu geldi. Şimdi benim çekeceğim yeni belgeselin konusuna biraz değinmek istiyorum. Sültür deyince aklıma o geldi. Bir kelebek hikayesini anlatmak istiyorum.
Ben yeni çekeceğim. Uzun metraj belgeselde. Orta Afrika Cumhuriyeti'nde. Yılın sadece bir döneminde ortaya çıkan bir kelebek türü var.
Ağaçlar çiçek açtığında çıkıyor. Ve her kelebeğin takip ettiği, gittiği, konduğu bir ağaç var. Herkesin kendi ağacı var. Yani her kelebeğin kendi ağacı var.
Köpek dışkısı ve insan idrarı karışımı bir yem hazırlıyorlar. Güzelim kelebekleri o şekilde yakalayıp oradaki misyonerlere satıyorlar. Misyonerler de koleksiyonerlere satıyor ve yüzlerce dolardan bahsediliyor her bir kelebek için. İşte o kelebeklerin hikayesini çekmeyi düşünüyorum şimdi.
Allah Allah, ne kadar saçma bir ekonomi var her konuda da ya, inanılmaz bir şey. Hiç tahmin edeceğin... Sen nereden öğrendin bunu, orada birileri mi anlattı? Yine işte bir fotoğraf, evet.
Bir fotoğraf ha, kelebeğin fotoğrafını mı gördün? Evet bir kelebek fotoğrafını gördüm onu araştırdım öyle bir hikaye çıktı karşıma. Ya buna bayılıyorum işte mesela böyle şeyleri çünkü hiç daha önce düşünmediğim bir şey. Şu an Orta Afrika Cumhuriyeti'nde de bir iç karışıklık var.
Nasıl olacak bilmiyorum. Yani bir de uzun sürecek bu belgeselin çekimleri. Birkaç yıl sürebilir. Sadece kelebeğin çıkışını yakalamak uzun bir zaman alacak.
Ondan sonra onun avlanması, misyonerlere satılması, koleksiyonerlere gitmesi, koleksiyonerlerden yani Asya'da, Amerika'da, Güney Afrika'da bu kelebeğin uzun bir yolculuğu var. Şöyle diyebilirsin yani kelebeğin ömrü bir günlük belki ama senin onun hikayesini anlatmak için üç sene. Birkaç sene sürecek. Peki o zaman şey bu, TNR'e konusuna ben dönmek istiyorum.
Daha doğrusu şöyle söyleyeyim. Sen bu belgeselde, yeni çekeceğin kelebek belgeselinde farklı olarak ne yapmak istersin? Bunu sadece içerik olarak sormuyorum. Bu finansman da olabilir, değişik işte lojistik destek de olabilir.
Kameraman götürebilirim yanımda. Yani şu an koşulları bilmiyorum. Orta Afrika'ya gidip bir koşulları görmem gerekiyor. Oradaki ortamı görmem gerekiyor.
Bir keşif yapmam lazım önce. Sana şöyle bir öneride bulunabilir miyim? Ben bu mesela belgesellerin nasıl yapıldıklarını çok merak ediyorum. David Attenborough'nun bir sunduğu en yeni belgesel vardı.
Blue Planet 2 miydi? İşte Planet Earth mıydı? Bir tanesi. 7 bölüm, 6 bölümlük bir seri doğa belgeseli.
Her bölümün son 5 dakikası o bölümün çekimleri hakkında. Orada gördüğün 2 dakikalık bir kesit için mesela işte bilmem ne balığının yumurtalarından çıkışı, köpek balıkları geliyor o yumurtaları yemek için falan öyle bir şey oluyor senede bir kere. Onu çekebilmek için 3 sene aynı noktaya gidiyorlar. Çünkü ilk sene gidiyorlar, fırtına yüzünden çekemiyorlar, ikinci sene başka bir şey oluyor filan.
3 sene onu gözlemliyorlar, uğraşıyorlar. Sırf oradaki 2 dakikalık bir kesit için. Böyle bir perde arkası şeyi de çekebilirsin. Sen o belgesellerin sonundaki rollcaption'a baktın mı hiç abi?
O akan yazıya baktın mı? Orada kaç tane isim var? Çok var evet. Ya biz tenere filmini yaptık bitirdik.
Filmin sonuna koyacağımız isim yok abi. Her yere benim ismim giriyor. Sinematografer, Hasan Söylemez. Çevirmen, Hasan Söylemez.
Ben de çok isterim arka planında neler oluyor, onları çeken bir başkasının olmasını isterim ama... Yok abi, götürebileceğim bir görüntü yönetmenine ihtiyacım yok. Benim bir kameramana ihtiyacım var. Böyle savaş muhabiri gibi bir kameramana ihtiyacım var.
Buradan reklamını yapalım mı arkadaşlar? Savaş muameli gibi deli, birazcık hayal kuran ama gerçekçi kameramanlar. Yani şey yapmayacak, ya ben burada yapamıyorum, burası zor, yok başım ağrıyor, götüm ağrıyor, yok abi öyle bir şey. Elbette başın ağrıyabilir, götün ağrıyabilir, ben senin başını götünü dinlendirebileceğin zaman yaratabilirim ama biz bir çekim esnasındaysak, iş peşindeysek ben çekimlerde çok bambaşka bir insana dönüşüyorum abi.
Canavarlaşıyorum. Bana da tahammül edebilecek birisine ihtiyacım var. Şey benim için daha ilginç mesela, her şeyi senin yapman, ekstradan da olursa da bir tane kameraman olması. Bu, atıyorum David Attenborough'nun 100 kişilik ekibinin bilmem ne balığını nasıl çektiğinden daha bile ilginç gelir.
Londra'dan BBC'den bir gazeteciyle konuştum. Bana şeyi sordu, kaç kişilik ekibi? dedi. Dedim tek başımayım.
Nasıl dedi. Journey to Dreams'i tek başına mı çekiyorsun? Evet dedim. Hepsini tek başıma ben çekiyorum dedim.
Nasıl yapıyorsun dedi. Yapıyorum işte bildiğin gibi gördüğün izlediğin gibi yapıyorum abi. Eğer kendini tamamen buna vakfettiysen yapabiliyorsun. Ben yaptığım işin ne kadar zor olduğunu ne zaman anladım anlatayım.
Tenere'nin kurgusunu yapıyoruz. O sırada bir yapımcı arkadaşım beni stüdyoya davet etti. Şey sete davet etti. Film setine.
Gittim Sete abi, o kadar kalabalık bir ortam ki, çekecekleri film de bir dakikalık bir reklam filmi abi. Kaç kişi burada çalışıyor dedim. Dedi ki 150 kişi falan varız dedi. Ve benim yaptığım işin ne kadar zor olduğunu ben ilk orada anladım abi.
O zamana kadar zor olduğunu düşünmüyordum. İşte bunu şeye bağlamak istiyorum. Galayı yaptın ya, Tenere Galası'nı İstanbul'da. Bunu zaten Nila'yla da konuşmuştunuz.
O kısmı ben bayağı ilginç buldum. Hasan da kendini sattı, kapitalizme yenik düştü. Böyle saçma sapan yorumlar gördüm ben de. Benim bile bu konu hakkında bilgim yok.
Sen ne kadar gerçekten işe emek harcıyorsun? Bu işler ne kadara mal oluyor? Sırf dış masrafları ne kadar? Bu işin üstüne bir de senin belki üç kişinin yapacağı işi yapıyorsun.
Üç tam zamanlı insanın yapacağı işi yapıyorsun. O emek ne kadar? böyle perde arkasında yaşadığım zorlukları. Bakın ben böyle yaşıyorum, şöyle oluyor, şunlar başıma geliyor.
Bunları göstermeyi pek tercih etmiyorum. Sevmiyorum bunları göstermeyi. Eğer bunları gösterirsem insanların bakış açısında çok ciddi bir değişiklik olur mu onu bilemiyorum. Ben sadece yaptığım işi görüp, yaptığım işi değerlendirsinler istiyorum.
Açık ve net söylüyorum zaten, anlatıyorum. Bakın çekime gideceğim. Gideceğim çöl. 400 bin kilometre karelik bir bölge.
Birbirine en yakın iki ağaç arası mesafe 400 km. Orada ölebilirsin, başına her türlü şey gelebilir. Ve son 3 yılda ölmek üzereyken kurtarılan kişi sayısı 20.000 diyorum.
Ve ben bu bölgeyi tek başıma geçiyorum. Ben daha neyini anlatayım ki? Mesela bu verdiğin örnek artık o kadar uç bir örnek ya, o kadar zor bir şey ki bunları dinleyen bir insan hayal edemiyor. Yani ben mesela 400 bin km2 ne kadardır bilmiyorum.
Yani 40 bin km2 ile 400 bin arasında benim kafamda bir fark yok. Ha mesela bu Amerikalılar birbirlerini anlasınlar diye hep futbol sahası cinsinden verirler şeyleri. Mesafeleri ve alanları. Sen de öyle diyebilirsin.
Türkiye'ye kadar bir yere gidiyorum deyince daha rahat anlaşılıyor. İki ağaç arası mesafe mesela o örnek güzel bir örnek. Ama yine dediğim gibi işte 20.000 kişiyi buradan kurtardılar deyince, tamam diyorum yani 2.000 de desen bende aynı tepkiye yol açacak.
Bazı şeyler bizim normal tecrübe aralığımızın çok dışında olduğu için anlayamıyoruz onları. Eyvallah. Dünyanın en pahalı kıtalarından biri diyebilirim. Her şey o kadar çok pahalı ki ben hiçbir zaman bunları dile getirmiyorum.
Bilmiyorum. Belki hata yapıyorum. Anlatmam gerekiyor. O yüzden dışarıdan bakıldığında o bu adam macera peşinde geziyor, tozuyor, keyfi yerinde falan diye görünüyor olabilir.
Ama evet yaptığım iş çok zor. Gerçekten çok zor. Finansal olarak da çok zor. Orası turistik bir bölge değil.
Yani benim gittiğim Batı Afrika tarafında turistik bölge çok çok az ve Üretim yok. Üretim olmayınca her şey dışarıdan geliyor. Dışarıdan geldiği için de fiyat 1 ise 10 oluyor. Her şey parayla ölçülüyor.
Bir otelde kalmaya kalksan en az 60-70 dolar para ödüyorsun ve kaldığın oda da... Affedersin, it bağlasan it durmaz abi. O kadar kötü yerler. Elektrik istiyorsan ayrı para ödüyorsun.
Tuvalet istiyorsan ayrı para ödüyorsun. Bazen kafama file çekiyorum, file. Bunu yaptığım yerler de 50-60 dolar geceliğine ödediğim yerler. Bazı otellerde gittiğimde resepsiyona soruyorum, kaç para maaş alıyorsun diyorum.
Diyor ki 150 dolar falan maaş alıyorum diyor aylık. Yani senin iki tane sanırım endişen var benim anladığım. Bir, Afrika'nın genel olarak görmediğimiz taraflarını yani daha pozitif bir ışıkta göstermek istiyorsun. Çünkü hakikaten haberlerde hiçbirini duymuyoruz.
Bu kadar büyük bir kıta hakkında, bu kadar çeşitli bir kıta hakkında da bu kadar az bilgimizin olması gerçekten rezalet bir şey. Eğitimlilerimizin bile yani. Kendim için de konuşuyorum, ben bilmiyorum doğru düzgün. Bir diğer endişen de sanırım kendini acındırmamak.
Ya kendi reklamını yapmak istemiyorsun, o insanları ön plana çıkarmak istiyorsun. Bir şey söyleyeyim, bak şimdi 50 bin küsur abone var YouTube kanalımda. Bir yıldan uzun bir zamandır hiçbir şey paylaşmıyorum YouTube'da. Binlerce saatlik çok enteresan görüntüler de var.
İstesem her üç günde bir 10 dakikalık, 15 dakikalık videolar paylaşıp YouTube'dan gelir değerli etmeyi deneyebilirdim. İnsanların anlamadığı şey şu, ben bir Youtuber değilim. Kendimi bu şekilde ifade edip anlatmak istemiyorum. Tutkularımın peşinden gidiyorum.
Yapmak istediğim şeyi yapmak istiyorum. O kadar çok para harcadım ki, yüz binlerce dolar para harcadım diyebilirim. Youtube'dan son 3 yılda kazandığım para 400 dolar. Senin peki şu andaki finansmanın nasıl oluyor?
Yolculuğa çıkmadan önce benim çok ciddi bir birikimim vardı. Ben uzun süre televizyonculuk yaptım, danışmanlık yaptım. Birçok isme, basın danışmanlığı yaptım, ünlü isimlere. Param vardı.
Kendime burada İstanbul'da bir ev, çok iyi bir araba alıp burada hayatıma devam edebilirdim. Ama ben bütün bu yatırımımı, bütün bu birikimimi Afrika'da bu yolculuğa yatırdım. Yeterli mi? Yetmedi.
Daha sonra tek tük sponsorlar çıkmaya başladı. Hatta bazı iş adamı arkadaşlarım var benim. Karşılık beklemeden her ay şu kadar para veririz, sen yeter ki yolculuğuna devam et diyen arkadaşlarım da var benim. Yani gösterdiğim belgeselin sonunda logosunun görünen sponsorlarım da var benim.
Yetmiyor yine. Çünkü çok yüksek bütçeli bir yolculuk ve çok yüksek bütçeli bir belgesel çekiyorum ben. Yani sen birincisiniz. Bu işe başladığında zaten tamamen kendi paranla girdin.
Hiçbir garanti olmadan. Sponsor falan filan öyle sponsorsuz çıktım ben yolculuğa. Ben gittim, yolculuğumu yaptım, yolculukta belgeselimi çektim, benim işim ortaya çıktı. İnsanlar dediler, vay bu bir şeyler yapıyor.
Buna belki destek olabiliriz diyenler oldu. Çok aptalca teklifler de geldi tabii ki. Neydi en aptalca teklif? Kim verdiğini söylemek zorunda değilsin.
Türkiye'nin en büyük şirketlerinden biri. Belgeselimin Journey to Dreams'in 10 bölümünü için benimle görüştüler. Fiyat teklifi istediler. 1 yıllık telifi için.
Fiyat teklifini sundum. Daha sonra yüksek geldi, revize edebilir misin dediler. Ben de dedim ki siz kendi fiyat teklifinizi söyleyiniz, fiyat teklifiniz üzerinden revizeye gidelim o zaman dedim. Aradılar beni, dediler ki bölüm başına 1000 TL verebiliriz dediler.
Bölüm başına 1000 TL? Sen bu iş için benim tahminimce 300 bin dolar falan harcamıştındır. 300-400 bin dolar. Çünkü 2 milyon lira demiştin.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.