
7.462 kelime · ~37 dk okuma
Bu gribi İspanyol gribi dememizin sebebini birçok kişi gribin İspanya'dan başlaması zannedebilir ama bu grip İspanya'dan başlamıyor. Bu grip İspanyollar tarafından dünyaya duyuruluyor. Bunun sebebi de ilk defa İspanyolların bu gribi keşfetmesi, bu virüsü keşfetmesi değil. diğer ülkelerin dünya savaşı içinde olduklarından dolayı halklarının morali bozulmasın diye sansürlemesi devlet eliyle.
Yani böyle bir grip var, görünmedik bir grip ve insanları kırıp geçiriyor ama kimse bunun hakkında bir şey yazamıyor, kimse bunun adını koyamıyor, telaffuz edemiyor. Neden? Çünkü halkımızın morali bozulmasın, işte birlik ve beraberliği en çok ihtiyaç duyduğumuz bu savaş günlerinde vs. Hiç bitmeyen slogan.
Aynen öyle. Hoş geldiniz flarsızlar. Umarım iyisinizdir. Serdar Kuzuloğlu ile olan muhabbetin ikinci yarısı bu.
Şimdi orijinal planım aslında bunu daha kısa parçalara bölüp daha sık yayınlamaktı ama vazgeçtim. O format YouTube için biraz daha uygun bir format. Podcast'ta ise biraz üçkağıtçılık hissi veriyor işin açıkçası. Hani madem Serdar gibi birini yakaladık, etinden sütünden faydalanalım gibi.
O yüzden muhabbetin kalanını tek parça halinde yayınlıyorum. Biraz uzun olacak dolayısıyla. Böyle madde madde işte covid sonrası şu değişimler olacak diye analiz yapmadık, öyle bilgiler vermedik. Onu ben bilahare tek başıma yapacağım.
Hatta bir sonraki bölüm öyle olacak. Daha bilim kurgu tarzında diyebilirim ona. Oturduğumuz yerden osurup osurup ipe dizeriz. Onun yerine biz biraz dağınık bir biçimde değişik şeylerden bahsettik.
Mistisizm var, hedonizm var, lale borsası, insan sevgisi ve huysuzlaşma, elitizm, iklim değişikliği, uzaktan eğitim, et yemek ve siyah kuğular. Acaba ne alaka? Göreceğiz. Tekrara düştüğümüz yerler olsa da ben gerçekten bu muhabbetten keyif aldım.
Umarım sizin de işinize yarar. İleride Serdar Kuzuloğlu'nu yakaladıkça böyle köşeye sıkıştırır. Değişik konularda muhabbet ederiz. Şimdi neden başlangıç klibini İspanyol gribi hakkında yaptım?
Hatırlayacaksanız ilk bölümü o soruyla bitirmiştim. Ve sorunun bağlamı şuydu. Serdar bu krizden ders almamız üstüne konuşuyordu. Ders alma ihtimalimiz.
Ben de birazcık böyle şeytanın avukatlığını yapıp, ya biz ne ders aldık ki bugüne kadar dedim. Ve İspanyol gribini hatırlattım. Çok büyük bir kriz yaşamıştık. Ama gerçekten bir şeyler öğreniyor muyuz?
Şimdi o soru sonrasında konuşmalarımız ayrı bir yere gittiği için ben ufak bir monologla buna değineyim istedim. Biliyorsunuz İspanyol gribi 50 milyon en az can aldı. Dünya nüfusunun %2'si veya 3'üydü. O günleri birazcık düşünmek lazım.
Şimdiyle çok farklıydı. Yani 1918'de oluyor bu. 1918'de bu işle alakalı teknolojiler yoktu. Yani antibiyotik yok, antiviral yok.
Antivirali bırak, virüsün ne olduğu daha yeni yeni anlaşılmış. Penicillin 1928'de keşfediliyor, 10 senesi var daha. Test yok, aşı yok, hiçbir şey yok. Saçma sapan bir dünya.
Ama teknolojinin ötesinde bir anlayış farkı da var. Bu anlayış farkı hastalığın tekil bir şey olduğu, salgın hastalığın aslında toplumsal bir sorun olmadığı, tekil tekil kişileri ilgilendirdiği anlayışı. Yani fakirler, fukaralar ölüyorsa bu onların suçudur. Elitler, daha zenginler hak ettikleri için tepedeler ve hastalıktan da daha az etkileniyorlar.
Etkilenirlerse de onu da hak etmişlerdir. Biraz işte bu sosyal darwinizm, eugenics bunların revaçta olduğu zamanlar sonuçta. toplumsal mücadele hissiyatı yok hastalıklarla. Sağlık sektörünün kendisi de öyle zaten.
Kamu sağlığı diye bir şey yok. Şimdi dolayısıyla İspanyol gribinin etkileri nedir dersek bu büyük bir küme olur. Bir sürü şeyden bahsetmemiz gerekir. Mesela Birinci Dünya Savaşı'nı bile daha erken bitirdiğini söyleyebiliriz.
Ama İspanyol gribinden ne öğrendik diye soruyorsak, o zaman sağlığın bir kamu hizmeti olması gerektiğini öğrendi insanlık. 20'lerde ilkin Rusya, daha sonra da çeşitli Batı Avrupa ülkeleri, Almanya, Fransa, İngiltere bir temel sağlık sigortası sistemi kurdular. ABD bile bu kervana katıldı ama onlar biraz farklı bir şekilde katıldılar. Devlet üstünden değil de işveren üstünden bu sigortayı yaptılar.
Daha sonra devlet kısmı biraz yama gibi geldi. İşte Medicare, Medicaid denen sistemler aracılığıyla. Dolayısıyla devletler bu işi organize ettiler bir kere. Ondan sonra devletler arası bir koordinasyon gereğinin de olduğu anlaşıldı, Dünya Sağlık Örgütü'nün temelleri atıldı.
Yani hastalıktan insanlar bir şey öğrendi ama sonra ne oldu? Dünya Sağlık Örgütü neredeyse parasız ve bir gücü olmayan bir örgüt, yaptırım gücü yok. Yani bir şeyler söylüyorlar, bir takım tavsiyelerde bulunuyorlar. Takan olursa olur, olmazsa olmaz.
Takmayacaklarını bildikleri için de kendi tavsiyelerini ona göre ayarlamak zorunda kalıyorlar. O da kötü bir durum. Sen birine güç vermezsen onun bilimsel tavsiyelerinin hem önemi kalmıyor hem de tavsiyelerin doğasını değiştirmiş oluyorsun bu güçsüzlük yüzünden. Sadece uluslararası örgütleri olan güvensizliğin tavan yaptığı bir çağda değiliz.
Aynı zamanda bu zamanda kurulan devlet sistemleri, kamu sistemleri de çözülmeye başladı. İngiltere mesela kendi sistemini, NIH'i parasız bırakmaya çalışıyor. Birçok ülke sağlığı özelleştirmeye çalışıyor. Türkiye'de zaten böyle bir akım var.
Sonuçta nüfuslar yaşlanıyor ve tıp masrafları artıyor. Sağlık-sigorta sistemleri de yıkılma noktasına geldi. Tam böyle bir süreçte ortaya çıktı koronavirüsü. Bir şeyler öğrenmiştik ama unutulmaya yüz tutmuştu.
Şimdi bundan sonra da benzer bir döngü yaşanacak bence. Obama'nın geçirmeye çalıştığı ve sonradan Trump tarafından dinamitlenmeye çalışılan bu sağlık reformunun bir benzeri veya daha hormonlusu önümüzdeki birkaç yıl içinde kurulabilir. Seçimleri kimin kazandığına bağlı tabii. Dünya Sağlık Örgütü güçlendirilebilir.
Ama insan doğası bu ve daha ziyade sistemlerin de doğası sadece bireysel olarak insanın değil. Bir tehdit ortadan kalktığı zaman veya ona alıştığın zaman daha sonra günlük hesapların peşine düşüyorsun tekrar ve onu unutuyorsun. O yüzden bir krizden ders alıp almak böyle siyah beyaz bir şey değil. Ya oldu ya olmadı diye bir şey değil.
Evet madem bu kısmı ekledik şimdi muhabbetimize başlayalım ve Serdar'a sözü verelim. Şimdi şunu söyleyeyim, insanlar rehavet anlarında ister istemez bütün her şey yolunda giderken mistik bir şey arıyor hayatında. Ben biraz böyle düşünmeye başladım. Geçen sene tarikatlarla ilgili çok belgesel izledim.
Yerli, yabancı vesaire ve orada şeyi fark ettim. İşler iyiye gittikten sonra insanlarda doğan rehavet göremediği, bilemediği daha üst bir yapılanmaya meyletmeyi getiriyor. Yani her şey düzgün giderken insan diyor ki ya bizim tek başımıza böyle bir düzeni bu hale getirmiş olma ihtimalimiz yok. Hani günün sonunda korkunç varlıklarız biz.
O zaman göklerden gelen bir karar vardır gibisinden başka bir şeyler arıyor. Kimileri için din oluyor mesela, kimileri için okültizm oluyor, kimileri için komple teorileri oluyor. Mesela hep muhabbetleri var. Dünyayı 13 aile yönetiyor falan.
Ya kardeşim ben burada bir evimi idare edemiyorum. Bulguruydu, pirinciydi. Yani 13 aile dünyayı yönetiyor. Bu nasıl bir fantezidir bugünün dünyasında?
O komploları gerçekten de hiçbir iş yapmamış, bir organizasyona girmemiş, bir şeyde çalışmamış insanlar inanıyor. Çünkü dünyanın içine girdiğin zaman, iş dünyasının içine her şeyi nasıl hasbelkader işlediğini anlıyorsun. Bir de bunları anlatan insanların bir kısmı akademisyen falan, dünyada çok gücü kudreti yerinde ve bizden çok daha fazla hakimiyet alanına ve yaptırım gücüne sahip insanlar, aileler olabilir elbette ama dünyayı yönetiyor falan neyse şimdi bu apayrı konu dağıtmayalım veya işte dine yöneliyor vesaire ve sonrasında gerçekten bir musibet ortaya çıktığında yüzünü bunlara dönüyor ediyor tamam hadi sen şimdi bütün bu güzelliklerin ya da bütün bu kötülüklerin kaynağıydın hadi çöz, hadi yap ama olmuyor, karşılık bulamıyor ve bu sefer kriz doğuyor. Zihni, ekonomik, siyasi, entelektüel bir kriz ortamı doğuyor.
Bugün yaşadığımız şey bu esasında. Böyle okumak lazım. Yani biz birbirine uç uca bağlı tesbih tanesi gibi bir dünya düzeni yarattık. Bazı ülkeler bundan çok palazlanırken bazıları bunun çok acısını çekti ve çekmeye devam ediyor.
Zannettik ki Las Vegas'ta Nevada'daki askeri üste elindeki joystick ile Afganistan'ı insansız silahlı aracıyla bombalayan bir askerin orada yarattığı şey, atıyorum, Danimarka'yı etkilemeyecek zannettik. Bunun böyle olmadığını gördük. Bunun aslında böyle olmadığını bize dünya çok farklı şekillerde gösterdi. Mesela göç dalgasıyla gösterdi, iklim kriziyle gösterdi, ekonomik krizlerle gösterdi.
Fakat biz bunları görmezden geldik. Çünkü bunları hep tolere edebiliyorduk. İşte göç krizi oluyordu, sınırlarımızı kapatıyorduk. Mesela Avrupa bize 3-5 kuruş para veriyordu, biz de o insanların seyahat hakkını engelliyorduk.
Hayır kardeşim, sen bir yere gidemezsin diyorduk. Niye gidemez? Bir insan istediği ülkeye iltica edebilir. Biz bunu engelleme hakkını bulduk.
Niye? Para kazandık. Ama en sonunda sahiden kontrol edemediğimiz bir şey var. Para basarak bunu aşamıyorsun, efendim maske taksan olmuyor, evine kapansan olmuyor, ilaç geliştiremiyorsun.
Bir çaresizlik hali var ve bu çaresizlik sırasında sadece hastalık, sağlıkla ilgili değil, kurduğumuz bütün düzen duruyor. Bütün düzen. Bakın geçenlerde bir çiftçi forumunda şeyi okuyordum. 65 yaş üstü sokağa çıkma yasağı kararı sonrasında özellikle bandıralarda süt taşınması, süt sağımı vs.
korkunç bir sekteye uğramış. Çünkü yaşlılar daha çok çalışıyor. Bugün çiftçi dediğimiz kesim yaşlı kesim. Çocukları bırakıp ineği, kuzuyu şehre göçtüler.
Başka işlerin derdine, başka hayallerin peşine düştüler. dediğim şey yaşlardan oluşuyor. Onlar işlerini yapamıyor. Onlar işini yapamayınca senin buradaki ekmeğinin buğdayını üreten kalmıyor.
İşte San Sebastian Cheesecake'inin bilmem nenin kreması çıkmıyor. Ve bu birbirine küresel ölçekle bağlı. Kendi yayınımda cümle arasında söylediğim bir şey vardı. Bence kilit nokta o.
Şimdi bu virüs canlı hayvan pazarından çıktı. Hayvanlardan insanlara virüs geçiyor. O zaman bunu kontrol etmek lazım. Tamam, kabul.
500 binin üzerinde hayvandan insana geçebilecek virüs var ve çoğuna daha maruz kalmadık bile. Neyse, Çin bunu engelleyebilir. Tayland engelleyebilir mi? Görmüşsündür mutlaka orayı.
Sen Tayland'da merkezi yönetimin bir şey yapmaya muktedir olacağına ihtimal veriyor musun? Evet, o tespitin önemli hakikaten. Yani Çin gibi otoriter ve biraz daha yetkin iktidarların yapabileceği şeyleri koskoca Doğu Asya'nın hepsinde yapılacağını düşünmek imkansız. Ben benim gördüğüm 4-5 ülkeyi gözümün önüne getiriyorum.
Yani orada insanları bir uygun adımda yürütmek bile mümkün değil. Adamın kültürü yani ne yesin taş mı yesin? Yani bugün unutmayalım. Mesela İsviçre zamanında referandum yaptı ya, İsviçre biliyorsunuz her şeyi halka soruyor referandumla.
Afrika'daki aç çocuklara gıda ve süt tozu yardımı yapalım mı dedi, yapmayalım dediler, yapmadılar. Bu ne ya? Düşünebiliyor musun? Yapmayalım dediler.
Ne olurdu acaba? İsviçre'nin taşı mı dökülürdü? Hani meşhur hikayeler vardır ya Haydin'in ayakları niye çıplaktı bilmem neydi. Yakın tarihimiz hatta bugünümüz böyle adı konulmamış bir sürü arka planda korkunçluğa tabi.
Yani bizim cicili bicili mağazalarda aldığımız kılık kıyafetlerimizin dikilip kesilip biçildiği veya onların işte sezon sonrasında iade edildiği yerleri gördük. Lüks giyin markası Burberry her yıl 150 milyon eurolu kıyafet yakıyor. Basın toplantısıyla. Düşünebiliyor musunuz?
Yakıyor. Neden? Kimsenin eline geçmesin bunlar iade, outletlere düşmesin, ucuza alınmasın diye yakıyor. İşte ürettiğimiz gıdanın üçte ikisi çöpe gidiyor.
Vesaire böyle örnekler uzatmak mümkün. Biz çok acayip bir düzendeyiz. Sahiden Pompei'nin son yemeği gibi hedonist bir Roma partisi gibi çok acayip gözümüze perde inmiş durumda daha ötesinde sahiden korkunç kıyımlar beklemeliyiz. Hep geçmişe gidiyorum.
Acaba diyorum, ne kadar değiştik geçmişe göre? Yani onu düşünüyorum. Bizim buradaki konuştuğumuz temalardan önemli bir tanesi hep bu yabancılaşma, soyutlaşma ya. Ama şunu düşünsene, eski bir Morta Çağı'da veya hatta Antik Çağı'da, atıyorum Roma'dasın.
Roma'da zengin, asil bir ailenin çocuğusun, sokaklarda dolanıyorsun ve her yerde pislik görüyorsun. Her yerde aç, sakat, şunlar bunlar. Yani insanlar birçok çağda bu kötülüklerle, fakirlikle, fukaralıkla zaten iç içe yaşadılar ve ona rağmen gidip de saraylarında vur patlasın çal oynasın oynadılar. Bence bizim durumumuz ahlaken daha kötü değil yani bunların durumundan.
Bunun sebebi şu, insanoğlu öleceğini bilen tek canlı türü. Yani biz öleceğimize dair bir bilgiyle kodlanmış olarak dünyaya geliyoruz. ve aldığımız nefesin sayılı olduğunu biliyoruz, bir kısmını geride bıraktığımız şu hayatın sonunun geleceğini biliyoruz fakat bir yandan da bu en unutmak istediğimiz özellik yani bu en iyi bildiğimiz şeyi unutmaya çalışıyoruz sürekli. her şekilde hayatımızdan ötelemeye çalışıyoruz.
Bir tane hayat yaşıyoruz şu dünyada, onu da keyifle, eğlenceyle geçirmeyi istiyoruz. Mesela bakın bugün canlı kalmaya çalıştığımız bu hayattan daha düne kadar hepimiz son derece şikayetçiydik değil mi? Ama bugün kıymete bindi. Tuvalet kağıdı için birbirini süpermarkette tekmeleyen insanlar da o hayatın devamı için uğraşıyordu.
veya işte distopik filmlerdeki kıyamet sonrasını andıran dünyadaki o yokluk ve tekinsizlik hali bile insana yaşanılası, hayatta kalınası bir yer gibi gözüküyor. Bu yüzden işte insanın bütün bunlara rağmen hayatını bir şekilde kabullenip eyvallah deyip devam ettirme eğilimi anlaşılabilir ama en azından bu konularda gücü yeten, aklı fikri yeten insanların da Ha böyle olmadan da olabilir mi diye düşünmesi, dillendirmesi en azından aklının bir kenarında tutması gerekir. En basit bir örneği vereyim. Bir blog yazıma sebep olan birkaç bilgiye erişmiştim.
Açıkçası o zamana kadar hiç bilmiyordum. Kastüyünün nasıl elde edildiğini gördüm. sahiden hiç tahmin bile edemezdim yani benim kaz tüyü birkaç tane montum vardı kazlar sahiden mi hiç üşümüyor falan gibisini araştırırken bunları buldum ve sonrasında o videoları izlerken hayvanların canlı canlı bağırtıla bağırtıla kanata kanata o tüylerinin yolunduğunu görünce gerçekten yoluyorlar yani hayvanları ya şöyle izle mi diyeyim izleme mi diyeyim bilmiyorum ama ben blogumda da o videoları koymuştum Sahiden bir canlıya daha fazla acı çektirilemez. Tarif edemem.
Neyse. Sonra dedim ki ya bu benim sahip olduğum son kastüyü kıyafette. Hala o montum biraz da aksi gibi kaliteli bir şey çıktı. Hala var, hala giyiyorum.
Hala her sırtıma geçirdiğimde o görüntüler aklıma geliyor ama o benim satın aldığım son kastüyü. Ve bu hareket sayesinde insani mi desem? veya hayvana yaraşır, canlıya yaraşır bir şekilde kastüyü üreten tesisler de çıktı. Bunda benim payım var mı bilmiyorum.
Şart da değil. En azından ben artık bu şeyin parçası olmak istemiyorum. Böyle basit basit birkaç prensip sahibi olsak sahiden dünya değişebilir ya. Çünkü ne diyorum ben, dünya küresel.
Sadece Danimarkalıların protesto ettiği, sadece Türklerin protesto ettiği, Yunanların protesto ettiği bir şey gibi değil artık dünya. Sahiden bir kelebeğin kanat çırpışı öbür kıtada fırtına yaratabiliyor artık. Ama bugünün insanı sürdürmek istediği yaşamın şartları gereği sersemleşmiş durumda. Bizi dinleyen biri diyebilir ki ya ev taksidim var, muhtasar var, KDV var falan filan.
Yaşam bize sürekli olarak bu gerçekleri hatırlatıyor ve sırtımıza kırbacı indiriyor bunları düşünmeye başladığımız anda. Bir yandan hakikaten binlerce senelik medeniyet sonucunda hala 3 dakika, 5 dakika bile bu ilginç konular hakkında düşünecek lüksümüz olmaması gerçekten korkunç bir şey. Yani insanların %99'un böyle bir lüksü yok. Bir yandan da ama hani bunu globalleşmeye veya kapitalizme bağlarken birazcık tereddüt ediyorum.
Çünkü eskiden de insanların çok büyük kısmı bunu yapamıyorlardı. Yani birim adamlarının rahiplerden çıkmasının ne sebebi? Karnı doyan tek ruhun rahipler olması, işi gücü olmayan başta. Tabii ve eğitim alabilen.
Eğitim alabilen, evet. Zaten bu çağlardan geldik, çok yavaş ilerliyoruz ama ben yine de totalde daha iyiye doğru gittiğimizi düşünüyorum, şu bakımdan düşünüyorum. Kesinlikle ben de. Senin benim gibi insanların mesela 50 sene önce böyle lüksleri yoktu.
İkimiz de evden çalışabiliyoruz. Bir sürü milyonlarca insan bunu yapabiliyor. Bu bakımdan birazcık ilerleme var ama bir yandan da kötümserim. O kötümserliğimde şu tekrar şeye değineyim hani hep bu eski felaketlerden bahsediyoruz.
Çok eskiye gitmeyelim. 2008 bankacılık krizi. Onu hatırlıyorsunuzdur. Tabii ki.
Şimdi biz de onu yaşadık. Büyükte para kaybettim ben orada. Canım yandı yani bizzat. Öyle mi?
Tabii. Geçmiş olsun. Sorun şu oluyor, şimdi benim paraya o sırada ihtiyacım yoktu çünkü gençtim görece, yani emeklilik yaşına yakın değildim. O yüzden de değer kaybeden hisseleri, tahvilleri, şunları bunları nakde dönüştürmem gerekmedi.
Öte yandan bir sürü emeklilik fonunun, atıyorum Kanadalı itfaiyecilerin emeklilik fonu bilmem nerede ki emlak projesine bağlı. O emlak projesinin de olup olmayacağı veya işte ev sahiplerinin paralarını ödeyip taksitlerini ödeyip ödeyemeyecekleri üstüne bahisler yapılıyor. Yani kaldıraçlı işlemler görülüyor. Sigortalıyor hatta bir de onların sigorta fonları var.
Evet, şimdi bu kadar bağlantılı bir dünya tam demin dediğin şeye geliyor aslında. Bilmem neredeki emekli öğretmenler, emekli olacak öğretmenlerin geleceği Japonya'daki, şuradaki, buradaki, Amerika'daki saçma bir emlak projesinin çöküşüne bağlı. Yani kelebeğin kanatları çıkması şeklinde o dalga dalga yayılıyor ekonomide. Bundan da insanlar biraz ders aldılar.
ABD'de bir reform yapıldı. Sonra ne oldu? Aynı şeyi şu anda yaşıyoruz. Tam geçen gün benim bir çıkacak kitabım var da bir türlü çıkmayan safsatalar hakkında.
Safsataların sonu da gelmiyor değil mi? Dur şunu da yazayım, dur bunu. Ekle ekle bitiyor ya. Oraya şöyle bir ekleme yaptım dün.
Hollanda'da lale çılgınlığı vardı ya zamanında. Bir tane lale soğanının değeri Ne kadar olmuş biliyor musun onun zirvesinde? Karşılaştırmalar olarak söyleyeceğim tabii. Bir tane kalifiye işçinin 10 yıllık kazancına denk.
Bu adamlar hem bu lalenin borsasını kurmuşlar, yetmemiş bir de lale futures piyasası kurmuşlar. Yani 6 ay sonra bir laleyi şu fiyattan alma hakkını satın almak istiyorum diye ikinci bir borsa çıkıyor ortaya. Şimdiki futures piyasası gibi. Ve o zaman tabii ki herkesin bildiği gibi ilk patlayan borsa speculative balon.
Şimdi o tarihlerden 2008'deki balona bir çizgi çek. Tabii arada Great Depression falan da var onları geçiyorum. 2008'den de bugüne, 2019'da, 2020'ye bir çizgi çek. Yani insanlar çok da ders almıyorlar.
İlk senelerde ders alıyorlar, ondan sonra o döngüsel tren devam ediyor gibi düşünüyorum ben. Bu koronada da, sen bunu kritik bir eşik olarak görmek istiyorsun anladığım kadarıyla ben bir tık daha kötümserim senden. Biraz değişikliğe yol açar sonra biz tekrar bildiğimizi okumaya devam ederiz diye düşünüyorum. Elbette.
Sahiden bugün 8 milyara yaklaşan nüfuslu bir gezegende düzen, entelektüel seviye vs. veya böyle incelikler bunları düşünmek pek mümkün değil ben mesela sürekli toplu taşıma kullanıyorum ve sürekli insanların bu insanlık dışı hallerine maruz kalıyorum ve içimden düşünüyorum bu insanları eğitmek mümkün değil ki yani kapalı bir ortam düşünün bu asansör olabilir metro olabilir çıkanlara yol vermenin mantığını kimse anlatmamış yani kardeşim bak burası zaten sınırlı bir alan içinin boşalması lazım ki sen gir otur diye Birisi söylediğinde onun mantığını karşıdaki anlamamış vesaire ve bu insanlar beş bin değil, yüz bin değil, milyon değil, yirmi milyonluk bir şehirde yaşıyorum ben. Yirmi milyonluk bir şehir böyle oluyor. Böyle yaşımı aldıkça, hayatımda ilerledikçe biraz böyle Chopin'a var gibi insandan yana ümidimi kestim.
İnsanın bir varlık olarak böyle çok önemsenmesi, ulvi şeyler beklenmesi gerekmeyen bir canlı tür olduğunu düşünüyorum. Çünkü sahiden akıl ve mantıkla ödüllendirilmiş tek canlı türü bununla her fırsatta böbürleniyor fakat bu aklı ve mantığını hiçbir zaman sahiden anlamlı sürdürülebilir bir gelecek için değil, Mümkün olduğunca kısa vadeli, bencilce çözümlerde kullanıyor. Geçenlerde bir kitap okuyordum. Nazi Almanyası sonrasında yaşanan kuşak çatışmalarıyla ilgili.
Düşünün bu Adolf Hitler'in propaganda filmlerinde, işte Nürnberg meydanındaydı sanıyorum, milyonlarca kişiyi toplamış. E ne oldu o insanlar? Kimdi ya o insanlar? Bir anda yok oldular değil mi?
Yani bakın bu kadar sömürge tarihinden bahsediyoruz. Afrika'da, Asya'da, Latin Amerika'da, bilmem nerede bir sürü zulüm, insanlık dışı şey olmuş. E ne oldu bunların müsebbipleri kimdi? Bunların muhatapları hayatta.
Peki bunların sorumluları nerede? Yok. Yani biz her şeyi o kadar çabuk unutma, o kadar çabuk üstünü örtme ve hayatı devam ettirebilme yeteneğine sahibiz ki. Böyle insanlık dediğimiz o büyük çerçevede ümide sahip değilim.
Ben insan arıyorum artık. İnsanlık derdinde değilim. İnsan arıyorum. Karşımı alıp konuşabileceğim insan arıyorum.
İşte bana ilham verecek insan arıyorum. Yoksa insanlık artık şimdiye kadar kendi çapımda yorumlamaya çalıştıklarım sonucunda çok fazla bel bağlamaması gereken bir tür. İnsanlık overrated. Sanki.
Bir de sanırım insanlar genel olarak yaşlandıkça, yani bizim doğamız da bu sanırım, biraz muhafazakarlaşıyoruz, birazcık daha huysuzlaşıyoruz. Ya biraz da ben şeye benzetiyorum, lafını unutma. Yaşlanmanın olayı şu, bir tatil köyüne gittiğinde bir açık büfe restoranı vardır ya, ilk gün gittiğinde davranış şeklini düşün. Sonrasında tatilin sonuna doğru ilk gün gelenleri de o şekilde anlarsın.
bir anda açık büfeye saldırıp iç bulandırıcı tabaklar yapar ya, işte kısır alır, yanına bilmem ne durur, onun üstüne et koyar. Sanki bir daha hiçbir şey yiyemeyecekmiş gibi ya da o ana kadar her şeye muhtaç kalmış, mahrum kalmış gibi bir tabak yapar kendine. Ondan sonra zamanla o açık büfeyi tanır, kendi damak zevki oturur, giderek seyrelir o tabağa koyduğu şeyler. Belki hani ikinci hafta tabağında bir iki çeşitten fazla bir şey olmaz, gündelik yaşamına döner.
Hayata da biraz böyle yaklaşıyoruz. Hayata gençliğimizde her şey bizim için yeni, her şey ilk, her şey sıra dışı ve zannediyoruz ki dünyada bizim dışımızda kimse bunları yaşamadı ve kimse bunları bizim gibi anlayamadı. Ve biz şimdi süpermen gibi geldik kriptondan ve bütün bunları gidişatı değiştirebileceğiz. Sonra zamanla fark ediyorsun ki etki edebileceklerin sınırlı.
Her şeye etki etmen de gerekmiyor. Dolayısıyla herkes daha rafine köşelerine çekiliyor. Kendi adıma yaşamımın böyle bir evresinde olduğumu düşünüyorum. Evet, ben bunu hep elitizm etiketiyle görüyorum ama negatif olarak değil.
Ben zaten elitistim. Tabii, aynen. Bir de bir insanın elit olma veya elit peşinde koşma çabasının yokluğu sıkıntılı bir şey. Niye yaşıyorsun kardeşim?
Ne için çabalamalıyız? Hepimiz daha seçkin, daha makbul, muteber, itibarlı, sözü dinlenen insanlar olmak için uğraşıyoruz bu hayatta. Bilmiyorum, insanın başka bir çabası olabilir mi? Veya bu çabayı haksız görebilir mi kimse?
Yani iki tane paralel etki aynı anda gerçekleşiyor. Birincisi çok yüzeysel göstergeler üstünden elitliğini sinyalleyen insanlara bir tepki var. Yani işte fularını takıp saçma sapan konuşan ama hiçbir şey söylemeyen insanlar. Bir de gerçekten bu işte en son sembolü olarak söylüyorum Trump'ın veya hatta onun öncesinde Amerika'daki bu Tea Party hareketinin sembolize ettiği, bu insanların gerçekten de ezikliğinin dışa vurumu ve kendinden daha eğitimli olanları aşağı çekme isteği de var.
Bu birazcık paralel gidiyor ekonomik eşitsizlikten. Yani çalışıyorsun, çabalıyorsun, yine de ilerleyemiyorsun. Çocukların senden daha iyi bir hayat süreceklerinin garantisi yok. Hatta senden daha kötü bir hayat sürebilirler.
Bunların yarattığı ezikliği bir yerden çıkarmak istiyorsun. İşte göçmenlere saldırıyorsun, yabancılara saldırıyorsun ve elitlere saldırıyorsun. Yani hem yüzeysel elitlere karşı haklı bir tepki var ya da elit gibi olanlara hem de gerçekten elitlere eğitime, akla, bilime, mantığa karşı da bir tepki var. Evet ama sanıyorum içinde bulunduğumuz gündem bunları da sorgulatır.
Öyle ümit ediyorum en azından. Ya ben umutlu olmak istiyorum. Sen umutlu olmak istiyorsun. Ben birazcık kötümserlikten has alıyorum ya o yüzden.
Şimdi şöyle kötümser olmak için gereken bütün donelere sahibim. Bilgi ve karakter olarak. Fakat bir yandan da dünya tarihine bakıyorum. İşte okuyup kafamda canlandırabildiğim kadarıyla.
Şey muhabbeti oluyor ya, bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. Yani öyle bir çağ olmamış zaten. Dünya çocuk getirilesi bir yer hiç olmamış. Fakat işte bir şekilde bir grup insanın çabası, inancı, azmi ve fedakarlıklarıyla bugünlere gelmişiz.
Geldiğimiz noktayı küçümseyemeyiz. Tek sorun bizim bu hayatta kalma, var olma içgüdüsünü bencilleştirdiğimiz zaman ve aynı şeyi ticari faaliyetlerimize, siyasi faaliyetlerimize yansıttığımız zaman bugün elimizde bulunan araçlar ve kaldıraçlar çok güçlü. Yani bugünün kötü niyetli bir tüccarı 100 yıl öncesinin kötü niyetli tüccarından çok daha etkili. 100 yıl öncesinin ahlaksız tüccarı en fazla kendi şehrini, ülkesini mağdur edebilirdi.
Bugün dünyayı yok edebilir. Bugün az sayıda insanın çok sayıda erdem sahibi olması gerektiği bir dönemdeyiz. Ama ne yazık ki bu kudrete sahip olan insanlar, bu tip insani erdemlerden, prensiplerden uzak kalmış olması bugünün sorunu bu. Yani hiçbir insana aslında bu kadar fazla güç verilmemeli.
Biz bunu kaldırabilecek bir canlı zaten değildik. Tabii ki. Ve teknolojimiz sayesinde aslında yeteneğimiz ve yetkinliğimiz olmadığı kararları veriyoruz şu anda. Hani haddimizi aştık her anlamda.
Aynen, haddimizi aştık. Peki sana şunu sorayım, aklımdaydı deminden beri. Bu krizi küresel ısınmaya birazcık benzetiyorum. Orada yaşadığımız bütün bu risk hesabının, daha doğrusu riskleri ötelemenin, görmezden gelmenin, dünyanın başka bir ucunda olan biten bir şeyin aslında seni ne kadar etkileyebileceğinin, tüm bu etkilerin çok hızlandırılmış bir versiyonu olarak görüyorum koronavirüs salgını.
Birinci sorum şu olur, sen böyle bir şey görüyor musun? İkinci sorum da eğer görüyorsan bu salgın sayesinde küresel ısınmaya daha koordineli adımlar atılabilir mi yakın gelecek? Kişisel bir açıdan başlayarak söyleyeyim, ilginç oldu bunu gündeme getirme. Ben profesyonel bir konuşmacıyım aslen.
ve senede 130-150 arası konuşma yapıyorum firmalara. Bu işte kim zaman avukatlar oluyor, veterinerler, çiftçiler, imalat, endüstri, otomotiv vesaire. Takip ettiğim 9 anabaşlık var ve bunlar ekseninde insanlara görüşlerimi paylaşıyorum. ve bütün bunların ışığında şöyle çok önemli birkaç maddeyi sıralayayım.
Birincisi beni dinleyen insan mesela bir çiftçiye gidip diyorum ki güzel kardeşim bakın sizin şu anda kullanmış olduğunuz bu yöntemlerin sürdürülebilir bir tarafı yok. Dahası insanların et ihtiyacını hem lezzet hem besin değeri olarak ikame edebilecek yeni girişimler var sebze tabanlı ya da laboratuvar tabanlı şeyler var sizin işiniz başka bir noktaya gidiyor birazcık bunları düşünün ya da işte bir çiftçiye gidip kullandığı tarım tekniklerinin yanlışlığı ile ilgili ya da nasıl dünyadaki alternatiflerin var olduğu ile ilgili bir şeyler anlatıyorum, otomasyon anlatıyorum, imalatçı bilmem ne böyle bir sürü şey inşaat sektörüne, turizm sektörüne dünyada gördüklerimi aktarmaya çalışıyorum. Ve hepsinde şöyle iki gözlemim oldu. Birincisi insanların çoğu bıyık altından hep gülerek dinledi.
Yani ya hocam bunlar bizde olmaz bunlar bizi etkilemez bunlar bize gelinceye kadar madar bilmem ne işte bakın bugün bütün bunların kapımızın eşiğinde bizi beklediğini fark ettik kapıyı açar açmaz kapı çalındı açtık ve hepsi karşımızda ve hepsi gümbür gümbür karşımızda yani bugün mesela bu kadar insana dayalı bir imalatın bu kadar kırılgan bir yapının 7,5 milyara yaklaşan nüfusuyla dünya için büyük bir risk olduğunu gördük. Bu işin birinci tarafı. İkincisi, hep şunu gözlemlerdim konuşmaları yaparken, bazı yüzlerde özellikle. Hani şu meşhur Platon'un mağara alegorisi vardır ya, bir mağarada tutsak 3 kişi vardır, içlerinden birisi kurtulur dışarıya çıkıp dünyayı görür, bir bakar ki dünya hiç onların mağarada duydukları, gördükleri gibi bir yer değil.
Döner onları dışarı çıkarmak ister, gelin arkadaşlar bakın siz de gelin dışarıda çok acayip bir dünya vardır, hiçbiri çıkmak istemez ve kızarlar ona yani biz burada ne yaptığımızı bilmiyor muyuz, biz gördüğümüzü anlamıyor muyuz, sen bize cahil mi diyorsun falan diye azarlarlar. Hep şunu fark ettim bu konfor alanının getirdiği rehaveti düşünerek. İnsanların çoğu bu değişim ve dönüşüm dediğimiz şeyleri yani benim takip ederek insanlara aktarmaya aşkı içerisinde yıllarımı geçirdiğim konuyu hangi fırsatları yaratırım diye değil, bana bir şey olacak mı, beni ilgilendiriyor mu diye dinlemek istiyor. Anlatabiliyor muyum?
Çok önemli bir ayrım. Yani bunun içerisinde bir endişe var. Bana bir şey olacak mı? Olmayacaksa tamam, ne olursa olsun.
Kök hücreden efendim et üretsinler, öbürü işte damla sulama ya da yapay arı döllemesiyle bilmem ne yapsın, hepsi kabul. Ben nasılsa burada işimi devam ettiririm. Edemiyorsun kardeşim. Bugün işte bak düşünebiliyor musun?
Datçalı pansiyon sahibi, Çin'den çıkan bir virüsün derdiyle iflasın eşiğinde bugün. Kuaförü de böyle, garsonu da böyle. İşte doktoru can derdinde. Bütün bunları unutacağımıza adım gibi eminim.
Baştan onu söyleyeyim. Hep sana katılıyorum. Hiç itiraz etmedim. Sadece sessiz kalarak vicdanımı kalbime gömmeye çalıştım.
Hani şu olabilir mi acaba? Kardeşim biz sınırlarımızı kapatıyoruz. Üç ay boyunca burada neyle idare edebilsek edeceğiz. Bizim dışımızda da ne oluyorsa olsun umurumuz değil.
Ne haliniz varsa görün. Biz anca kendimizi kurtarabiliyoruz. Moduna gelecek mi? Çok korkutucu olur çünkü.
Bence de korkutucu bir durum. Bu kadar ileri gideceğini düşünmüyorum ben. Çünkü başta dediğin gibi bu ülkelerin uzun zamandır birbirlerine bağlantılı olmaları üretim tedarik zincirleriyle bunu bence biraz zor kılıyor. Çünkü tamam belki Küba 50 sene boyunca, kaç senedir ambargo altındalar?
Yani 60 sene olmuş demek ki neredeyse. 60 sene boyunca deney yürütülüyor diyebiliriz. Ambargo sonucu kendi kendine yetebiliyor musun? Tabii onun da ilk kısımları Sovyetlerden gelen yardımlardan sağlanıyordu falan.
Daha sonra o da bitti. O şahsına münasır bir örnek. Diğerlerinde öyle bir zorlama olmadığı için, birbirlerine çok bağlandıkları için sistemi tamamen reset atalım. Her endüstriyi, stratejik endüstriyi kendimiz kuralım diyecek kaynakları da yok insanların bence.
Ama şöyle değişiklikler olabilir mesela. Belki kaynak olarak verdiğin birinden duymuştum ben. Şöyle diyordu, biz maske üretimimizi Çin'den sağlıyoruz diyor, ABD açısından konuşuyordu. Şu anki üretim kapasitemizi arttırabiliriz atıyorum iki hafta içinde.
Mevcut sonuçta fabrikalarımızı maske üretecek şeklinde tekrar düzenleriz. Ama bunun ham maddesi de zaten Çin'den geliyor diyor. Ya bu Donald Trump'un Make America Great Again şapkasının Çin'de üretilmesi gibi bir durum hatırlıyorsun. O gerçek mi değil mi bilmiyorum gerçi ama gerçek olabilmesi bile, o ihtimal bile yeterli zaten benim için.
Ya şunu söyleyeyim, şimdi biz biraz önce konuştuk ya, bütün bunların pansumanı, ekonomik ve siyasi düzenin tekrar dengeye oturması olursa sahiden hem yazık olur, büyük bir fırsat kaçar, hem de çok daha büyük ölçekli bir şeyle tekrar kendisini hatırlatır diye korkuyorum. Her şeyin sonuçta bir zafer hedefi vardır. Mesela işte bir web sitesi ziyaretçi hedefi koyar, bir marka satışı hedefi koyar efendim. Bizim buradaki hedefimiz ne?
Tabii ki şüphesiz ilk başta hastalığı kontrol altına almak ve tedavi etmek ama nihai hedef ne? Yani bataklığı kurutma senaryomuz ne? Bunu küresel ölçekteki şirketler, organizasyonlar, birlikler hedefi belirleyip koyamazsa ve çözemezse Şu bakımdan umutlu değil misin sen? En azından ufak tefek bir takım değişiklikler olmayacak mı?
Mesela kendi videolarında da bahsetmiştin bu en basit örnek. Herkesin artık şu anda konuştuğu bir örnek. Uzaktan eğitim. Şunu ben gayet gerçekçi görüyorum.
Sen bunu düşünür müsün bilmiyorum. Bu tabii ki salgının ciddiyetini koruma süresine bağlı da birazcık yani. 2 ay sonra bunun ciddiyeti azalırsa bu değişimler daha az kalıcı olur. Ama 6 ay sürerse, dalga dalga gelirse veya, ki bence öyle olacak zaten, o zaman bu evden çalışma ve evden eğitim gerçek bir reforma dönüşebilir.
Okullar tamamen bir anda yok olacak demiyorum, onu düşünmüyorum. Onun da çünkü kendi kendine devindiren bir yapısı var. Ama derler ki, beş gün değil de haftanın iki günü okula gelin. Üç gün de uzaktan eğitim yapalım.
Böyle bir şeyin kalıcı olabileceğini düşünüyor musun? Mümkün, elbette mümkün. Ama şunu da unutmayalım. Aynen biraz önce bahsettiğimiz küreselleşme örneklerindeki gibi birbirine bağlı o kadar sistem var ki, bakın uzaktan eğitim dediğimiz şey öğrencinin evde bulunmasını gerektiriyor.
Fakat öğrencinin evde bulunması, evde öğrenci dışında birinin bulunmasına da muhtaç. Oysa böyle bir düzenimiz yok. çocuğa sen haftada iki gün okula gel, üç gün evinden çalış dediğinde onun sorumluluğunu taşıyan ebeveynlerinden birine de bu hakkı vermen gerekiyor. Zaten ben büyük ölçekte şunu düşünüyorum daha çok, insanlar dışarı çıkıp normal hayatlarına dönmeye başladıklarında acaba ne kadar çok şeyi sorgulayacaklar.
Mesela okula giderken okulu sorgulayacak, işe giderken işi sorgulayacak. Diyecek ki benim buraya gelmeme ne gerek var? Ben bunu gelmeden de yapıyordum. İşe gelmeme ne gerek var?
Gelmeden de çalışıyordum. Okula gelmeme ne gerek var? Biz internetten de yapıyorduk bunu hocam. Vesaire gibi bütün geçmiş yaşamına dair kurumları sorgulayacak.
İşte uzaktan eğitim mümkün mü, verimli mi? Şimdi bunlar hep böyle teoride konuşulan şeylerdi. Benim sunumlarımda, anlattığımda çektiğim sıkıntı gibi. Konuşuyorsun, yabancı bir türkü gibi, şarkı gibi dinliyor herkes.
Herkesin kendi kafasına göre bir fikri var. Ama işte böyle bir mecburiyet anında bir bakıyorsun ki aa mümkünmüş. Fena da olmuyormuş. İnsanların sosyalleşme ihtiyacı yok mu?
Elbette var ama işte insana sosyalleşecek, gerçek anlamıyla sosyalleşecek bir fırsat da doğuruyor bu. Yani iş yerinde işi aksatarak, verimi düşürerek çal çene yapıp Instagram'da story eritmek yerine işini yapıp bitirip ondan sonra bütün bunları kendine ait o keyif zamanı, leisure time dediğimiz zamanda yapmak daha anlamlı gelecek belki insanlara. Şimdi biz hepimiz aynı gerçekliği yaşamıyoruz. Yani hepimiz şu anda bir bakımdan aynı gerçekliği yaşıyoruz.
Evet, tıkılmış vaziyetteyiz. Ama o bile aslında herkesi kapsamıyor. Biraz bu gelir seviyesine ve eğitim seviyesine bağlı bir ayrımı iyice belirginleştiriyor. Yani eğer senin beyaz yakalı uzaktan yapabileceğin bir işin varsa tamam evden çalışabilirsin.
Çocuğun da evden eğitim görebilir. Aynı evdesin, gözetebiliyorsun. Patronların sana biraz iltimas geçebilir. Esnekliklerin var yani.
Öte yandan diğer işçiler veya işi olmayanlar, onların hayatında böyle bir değişim zor. Bir yere fiziksel olarak gidip çalışmaları lazım. Çocuklarını evde bırakmayacaklar, çocukların okula gitmesi lazım. O zaman da mesela şöyle distopik fikirler geliyor aklıma.
Uzaktan verilen eğitim daha kaliteli olacak, okullar oraya daha çok kaynak harcayacaklar. Okula gelen o fakirlerin çocukları da daha kötü öğretmenlerle daha kötü şartlarda eğitilecekler. Farklar taşınmış olacak yani gelir ve servet farkları katlanarak miras bırakılmış olacak. Şunu düşünüyorum bir yandan da, şimdi çocukların işte hafta başından beri uzaktan eğitimle okullarına devam ediyorlar.
Onlar için de çok ilginç ve yeni bir tecrübe. Böyle güzel bir uygulama seçmiş okulları. Böyle sınıf gibi herkes birbirinin kafasını görüyor. Parmak kaldıranlar, söz alanlar, konuşanlar vesaire ilginç bir tecrübe ve çok kolay uyum sağladılar.
Çünkü zaten Ellerini almak için bahane aradıkları tabletlerde, bilgisayarlarda okullarını da yapıyorlar ve bittiği anda evdeler. Kılık kıyafet giyinme dertleri yok, işte sabah kalkıp okula yürüme dertleri yok vs. Fakat bunlar çocuk ve bunlar sosyalleşmek istiyor. Koşmak istiyor, oynamak istiyor, arkadaşıyla basketbol oynamak istiyor, teneffüste haylazlık yapmak istiyor, birbirine bakıp aşık olmak istiyor.
Bunlar uzaktan olmuyor yani anlatabiliyor muyum? Uzaktan eğitim okulu derse indirgeyen bir yaklaşım. Oysa okul öyle bir şey değil. Belki eşitlik şöyle sağlanabilir ama yani bu uzaktan eğitim teknolojileri okulları birbirine bağlama anlamında kullanılırsa eski tarz eğitimin içerisinde örneğin işte Türkiye'nin en iyi matematik öğretmeni şimdi bizim müfredattaki bu dersi o verecek.
30 dakika boyunca bize işte şu dersi anlatacak, sonra biz de sınıfımızda, sınıf öğretmenimizle, matematik öğretmenimizle, fiziki olarak 15-20 dakikada biz bunun üzerine ders yapacağız, konuşacağız, anlamadıklarımızı perçinleyeceğiz. Belki bu anlamda hibrit bir sistem güzel olabilir. Bu hem çocukların çocukluğunu yaşamasını, hem sosyalleşmesini, hem de eğitim almasını mümkün kılar. Ama bugünkü anlamıyla uzaktan eğitim belki en fazla hani banka çalışanlarının KVKK düzenlemeleriyle ilgili bilgilenmesi için anlamlı olabilir.
Hani bütün bunları işinden gücünden edip de bir yere toplayıp birilerine anlatmak yerine intranette bir link koyalım, tıklasınlar istediği zaman öğrensinler. Bu güzel ama şimdi ilkokul çocuğu içeride 12 silindir 24 subob motor çalışıyor, otur bilgisayar başına günde bilmem kaç saat ders yap, sonra da işte FIFA oyuna, PES oyuna öyle çocukluk. Zor. Şimdi senin dediğin bu senaryoyu ben aslında bizzat yaşıyorum.
Eğitim işindeyim çünkü ben de. Bizim okulda kapandı. Uzaktan eğitim veriyoruz. Çocuklar şimdi geliyorlar Zoom üstünden.
Aynı anlattığım gibi herkesin kafasını görüyorum. Onlardan konuşuyoruz. Ben sunumlar hazırlamıştım. Onları da paylaşıyorum.
Hatta aynı dediğin gibi çok iyi bir öğretmeni de bir 10 dakikalığını izlettim onlara. Harvard hukuk profesörüydü. Onun felsefe hakkında dersleri vardı. 10 dakikalık bir kesim buldum, izlettim.
Sonra onun üstüne tartışma yaptık. Şimdi bu çok iyi işliyor ama bunlar en basitinden şunu düşün, o en iyi ders dediğin şey, en iyi materyal, içerik genelde İngilizce oluyor. Matematik yine biraz daha öğrensel ama mesela şu da aklıma geldi, sen o örneği verince. Türkiye'nin en iyi, üçüncü matematik hocası diyelim, ailevi nedenlerden ötürü Balıkesir'de yaşıyor.
Şimdi sen bu sistemi online taşıdığın zaman ister istemez bir serbest rekabet ve piyasa ortamı yaratmış oluyorsun. Bu diyecek ya ben niye vaktimi Balıkesir'deki insanlarla harcayayım? Bana en fazla parayı verebilecek, en seçkin öğrencilere ulaşmak isterim diyebilir. Her yerden bunları toplar, onlara ders verir.
Hani süpermarketlerin bakkalları öldürmesi gibi. Şimdi her ilde birer bakkal var, birer iyi matematik öğretmeni var ama bunlar süpermarket olacaklar, Migros olacaklar mesela. Merkezden sanal olarak hizmetlerini satmaya çalışacaklar. Bu da bence bu sınıf ayrımını derinleştirebilir.
Yani işte bütün bunları düşünüyorum ve bunlar Koronavirüs salgını olmasaydı yıllarca hep teori olarak akıllarda kalacaktı. Yani küresel anlamda bütün bunların bir simülasyonunu yapmayı, denemeyi keşfettik. Artık sana kimse bıyık altından gülmez yani konuşmalarında. İstediğini söyle artık.
Aynen öyle. Ben sabırsızlıkla bekliyorum bütün bu haralagürele geçtikten sonra tekrar insanlar bir araya gelip böyle fikir alışverişi yapmaya ihtiyaç duyduklarında insanların karşısına geçip hani şey gibi de değil ya, demiştim bak, demiştim, kapatı değil. Ama şunu söylemek istiyorum. Bu anlatılanlar senin hikayendir demek istiyorum.
Hep tekrarladığım bir sıfat, tanımlama var. Kırılgan. Tamam bu düzen kırılgan ama bunun demin senin de bahsettiğin gibi öyle parmak şaklatarak eskiye dönüştürülme gibi bir ihtimali yok. Biz bu kırılganlığı eski haline döndüremeyiz.
Bu istesek bile belki 100 yıldan fazla zaman alır. O zaman biz bu kırılgan yapıyı sürdürülebilir hale getirmek zorundayız. Yani bir oyun teorisi içerisinde herkesin kazandığı bir sistematiğe oturtmak zorundayız ve bunu yapabileceğimiz tek şey bilim ve teknoloji. Bunu başka şeylerle yapamayız ve bunu yapmaya muktedir insanlar var işte etrafımızda ve küçük ölçekte ellerine geçen fırsatlarda Bunları küçük ölçekli de olsa başarmışlar.
O zaman bu kurumlara, kişilere fırsat verip, onların önünü açıp, en azından bir şans verip ne yapabileceklerini, bize nasıl bir gelecek kurgulayabileceklerine bakmamız lazım. Ve bütün bunların yanı sıra bugüne kadar çok görmezden geldiğimiz beşeri, insani bilimleri de biraz hatırlamakta fayda var. Yani bu felsefe, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi şeyleri bugüne kadar olduğu gibi insanları daha fazla nasıl tükettiririz, nasıl daha fazla sersemleştirebiliriz gibi değil de bizim bu çabamızın sonucunda ortaya çıkan ek maliyeti anlamlı hale nasıl getirebiliriz diye kullanmaları lazım. Şimdi biz sürekli olarak işte 2 lira daha ucuza, 3 lira daha ucuza neyi nerede buluruz derdine düşersek, kaçınılmaz olarak kapitalizm de buna karşılık verebilmek için bizim görmediğimiz, bilmediğimiz bir yerlerde birilerinin emeğini, kaynaklarını sömürerek bunu gerçekleştirir.
Bu kaçınılmaz. Ama biz eğer, bak şöyle bir şey alıyorum ama huzurla kullanabileceğim bir şey alıyorum. Hani bunda benim sağlığıma tehdit oluşturan ya da bunun imalatı sırasında birilerini mağdur eden herhangi bir uygulama yok diyebilirse bu bilinci yerleştirebilirsek güzel. Yani senin kaz tüyü ceketin mesela alırken söyleselerdi bakın bu kazları canlı canlı yoluyoruz diye yani tükettiğimiz şeyin geçmişinden biraz haberimiz olsa.
Sahiden o videoyu izledikten sonra benim elim varmadı yani. Bu aynı etki şeyde de oluyor. Ben vejetaryen değilim gerçi ama eti çok azalttı mesela bu Food Incorporated gibi belgeselleri izledikten sonra. Allah'ım ne felaket.
Yani şöyle en büyük hayalim şu. Hayvan parçalayıp yemek istemiyorum. Eti seviyorum. Dolayısıyla şu ikame et dediğimiz şey Türkiye'ye gelse ilk deneyeceklerden birisi veya en fanatik tüketicilerinden birisi ben olacağım.
bu işin sonu oraya gidiyor zaten yani insanları ikna ederek davranışlarını değiştirmek çok zor yani bak bu et kötü bir şey işte çevreye zararlı küresel ısınmayı arttırıyor endüstri hayvancılık bir sürü acıya neden oluyor bunları anlatıyorsun anlatıyorsun birincisi zaten bu bilgilere erişimimiz yok aynı kas tüyündeki gibi nereden geldiğini bilmiyorsun ikincisi anlattığın zaman zorla birini de böyle tutup anlatırsan O savunma mekanizması olarak seni dinlemek istemiyor. Antipatik oluyor değil mi? Tabi antipatik oluyor ama bana mı ders veriyorsun? Şey gibi düşünüyorlar.
Greta Thunberg hani vaaz veriyor ya insanlara. Ya ne itici çocuk işte bunun arkasında kimler var bilmem ne. Bir sürü bahane üretiyorlar. Benim bir işim öğretmenlik, öğretmenlik konusu da şey, davranışsaf psikoloji ve mantıksaf safsatalar.
Uzmanlık demeyeyim de ilgi alanım olduğu için. Bu konularda insanların ne kadar kötü tasarlanmış varlıklar olduğunu görüyorum her gün. Ya ne kadar kolay istismar edilebilir canlılar ya. İnanılmaz, evet.
Şuradan umudum yok. İnsanlara tek tek konuşarak onların davranış biçimlerini değiştirmekten umudum yok. Ama istemeye de olsa birazcık ekonomist gibi davranıp teşviklerle insanları koyun sürüsü gibi gütmek biraz daha pratik. Ahlaki bir yargı vermiyorsun.
Sadece ekonomik teşviklerle azaltıp arttırmaya çalışıyorsun bir şeyi. Mümkün açıkçası ekonomik finansal modeller böyle çok bilgim olan bir şeyler söylemek istediğim konular değil ama şunu gözlemledik hepimiz bu süreçte. Yani aynı anda altın, bitcoin, dolar, euro, borsalar her şeyin bir anda çöktüğünü gördük. Aynen işte bu modern kapitalizmin birbirine bağlı sistemleri gibi bu para sistemleri de birbirine bağlı ve günün sonunda bitcoin de dezenfektan alamadığımızı fark ettik.
Ne bileyim altının akşam yemeğinde çok karın doyurmadığını fark ettik. Baya primitif şeyleri biz gözlemledik. dediğim gibi hani hemen bunları unutu vereceğiz ve ben hayret edeceğim yani benim birazcık kişisel yapım da bu şöyle hayal edin yani kalabalıkta bir şeyler oluyor ve ben sağa sola bakıyorum ve diyorum ki ya bunda niye ilgilenmiyorsunuz bak burada bir şey oluyor diyorum sonra o oradan kaldırılıyor ve herkes bir anda normale dönüyor yani bir tek bu bende mi böyle bir dert bıraktı ben mi naifim falan ya şunu görmüş olmalıyız şu ana kadar kurduğumuz yapı bu sonucu kaçınılmaz kıldı. Bu şey gibi, el bombasının pimi çekildi, ben sana atıyorum, sen bana atıyorsun.
Rus ruleti gibi, kimin elinde patlarsa o gidecek. Ama biliyoruz ki onun içinde bir fitil var, yanıyor ve patlayacak kaçınılmaz olarak. Bundan sonra aynı şeye ısrar edersek tekrar bunu göreceğiz. Yani artık elimizde patlamış bir el bombası yok.
Bazuka verilecek, başka bir şey verilecek. Daha büyüğünü taşıyacağız. Şu ana kadar ki yaptığımız şeylerin yanlış olduğunu ya da savunduğumuz kadar kusursuz ve doğru olmadığını gördük. Bu virüse sadece biyolojik olarak değil, zihni ve siyasi olarak, ekonomik olarak da bağışıklık kazanmamız gerekiyor.
Ama bununla yaşamayı öğrenerek değil, bununla bir daha karşılaşmamak nasıl mümkün olur gibisinden bir çözüm aramamız lazım. Bu sonuçta Black Swan olaylardan biri, bu siyah kuğu olaylardan biri, Nassim Taleb'in popülerleştirdiği kavram. Düşük ihtimalle gerçekleşir ama gerçekleşirse de gerçekten yıkıcı etkileri olan ihtimaller bunlar. Piyango kazanmanın tersi gibi.
Bir kere bu aslında 5 sene önce sandığımız kadar düşük ihtimalle bir olay olmadığını anlıyoruz veya anlayacağız umarım. Yani bu zamana kadar niye 10 kere çıkmadı bu? Asıl komplo bu bence. Bu hastalığı başka bir işte İsrailli bilim adamları yapmış bilmem ne falan değil de bence onlar bizi korundular.
Öyle bir komplo bence daha mantıklı olur. O komplo şeyine bir girersek sahiden bir bu kadar daha konuşuruz. Çok böyle kendimi tutuyorum, dilimi ısırıyorum vs. Fakat insanların böyle şeylere inanma ihtiyacını da meşru görüyorum.
Çünkü sahiden anlamlandıramadığı bir durum var ve basit açıklamalar arıyor insanlar. Şimdi böyle bir risk yaşadıktan sonra birincisi eskisi kadar eskiden düşündüğümüz kadar aslında düşük ihtimalle olmadığını anladık. O bir. İkincisi de eğer.
Önümüzdeki 2-3 senenin normali buysa yani bu yaşadığımız gerçekleşmiş risk sistemi çözülme noktasına yaklaştırdı birazcık ve 2 sene boyunca böyle devam edecek. O 2 senelik süreçte bir başka Black Swan olayı olursa salgından alakasız yani yeni bir salgın da olabilir bunun üstüne. Ama atıyorum büyük çapta bir terörist saldırısı da olabilir. Çok yıkıcı bir bilgisayar virüsü olabilir.
Yıkıcı bir deprem olabilir. Zaten sınırları zorlamış haldeyken üstüne bir tane daha felaket binerse o zaman tamamen çözüleceğiz. Ben ondan korkuyorum. Olabilecekler sıralamasında işin çok naif taraflarının etrafında gezdik bu söyleşide.
Bence bir yanlış değil. Fakat eğer ki bu işin karanlık tarafları üzerine kafa yoracaksak, Türkiye'de bile 15 milyon insanı etkileyen bu işsizlik dalgası, koronavirüs sebepli işsizlik ve ağırlaşan ekonomik şartlar, bunun küresel ölçekteki karşılığı, bunun durdurmayı böyle koronavirüs kadar kolayca beceremeyeceğimiz küresel ısınmayla birleştiğinde, susuzluk, iklim değişikliklerine bağlı göçler vesaire gibi şeylerle dünyayı bekleyen felaketler ve sosyal patlamaları düşündüğümüzde sahiden çok kaotik bir dünyanın eşiğindeyiz. Bugünkü dünyayı huzurla tutan şey, insanın geleceğe yönelik ümidi sağduysun, aklı selimi. Yoksa kağıt üzerinde baktığımızda her şey alarm veriyor, bağır bağır bağırıyor.
Bütün kırmızı ışıklar yanıyor şu anda, yanıp sönüyor. Kontrol odasında ve kafanı nereye çevirsen bir başka korkunç durum var. Yani şu anda ben varımı yoğumu satıp bir tane sığınak satın alıp, bir iki makinalı tüfek satın alıp erzak stoklayayım. Evet, güzel.
Bunu zaten yapan çok var. Bu şirketler de bayağı paraya para demiyor şu anda. Ben sığınakları mesela ilk takip etmeye başladığımda böyle 150-180 bin dolar seviyesindeydi. Bugün milyonlarca dolara çıkan sığınaklar var.
Ve umarım anlatabilirim ne demek istediğimi. Bu hoyrat kapitalizmin Tüketim çılgınlığının dünyayı getirdiği bu durum yüzünden muhtaç kalınan sığınaklar da aynen o tüketim odaklı kapitalizmin mabetlerine benziyor. İçinde ev sineması var, havuzu var, jacuzzisi var, saunası var. Sığınak ya burası.
Hani sen ilk yardım çantana şey koyuyorsun mesela ne bileyim amberli parfüm. Yok efendim hassas ciltler için tıraş kiti falan gibi. Ve diyorum ki, nereye kadar ya? Hangi sığınak seni, seni huzura kavuşturacak kadar hayatta tutabilir?
Yani günü gelip çıktığında çıktığın dünya senin için ne ifade edecek? Ne yapacaksın değil mi? Jacuzzi'ni sağlayacak su sistemi olmayacak bir noktada. Yani bu senin, videoda zaten bahsetmiştin, artık zenginlerin kendilerini soyutlayamayacağı, yalıtamayacağı, aman bize dokunmasın diyemeyeceği tarzda bir kriz veya öyle bir krizin öncüsü.
Tabii ki, çünkü şu ana kadar zenginlerin çekilebileceği yerler vardı, bugün yok. Bugün biz bu kaydı yaptığımız sırada öğrendik ki İngiltere Başbakanı da hastalık teşhisi almış. Yani Ronaldo'nun adasından da sürpriz bir şeyler duyabiliriz. Duymayalım elbette, tabii öyle bir şeyin hasretinde değilim ama sahiden hiç dünyanın şu ana kadar tecrübe etmediği yetmediği derecede çok sayıda insanı ilgilendiren ve huzursuz eden bir süreçteyiz.
Huzurumuz kalmadı. Bu önemli. Bu huzursuzluk, bu tekinsizlik, bu güvensizlik, bu tedirginlik hali çok belirleyici, tanımlayıcı ve koronavirüse has. Yani buradan son söz olarak insanlığa şunu söyleyelim, hepimiz sanıyorum acı bir tecrübeyle gördük ki şu ana kadar yaptıklarımızın içerisinde büyük hatalarımız olmuş ve bu hataların birazcık ceremesini çekiyoruz.
Koronavirüs bir şekilde hayatımızdan çıkacak, gündemimizden çıkacak ama bu risk ve benzerleri hayatımızdaki varlığını korumaya devam edecek. Bireysel anlamda ne yapabiliyorsak, kurumsal anlamda, ulusal anlamda, uluslararası anlamda kim neye gücü yetiyorsa onunla ilgili sorumluluğu taşıyıp iş yapış şekillerini, davranış şekillerini yeniden bir gözden geçirsin. Bu sahiden sonsuza kadar tekrarlayabileceğimiz, sonsuza kadar oynayabileceğimiz bir oyun değil. Çok teşekkür ederim gerçekten.
Ben teşekkür ederim. Fularsız entelliğe olan inancımız ve katkımız sürecektir. Teşekkürler. Ne zaman istersen çok sevinirim, gurur duyarım.
Evet flarsızlar, Serdar bize iki saatten fazla vakit ayırdı sağ olsun. Tekrar teşekkür ederim kendisine. Bu konunun devamı olarak ben haftaya dediğim gibi biraz daha spekülatif takılacağım. Koronavirüsün yol açacağı gerek teknolojik gerek politik değişiklikler hakkında atıp tutacağım.
Bu çıkana kadar sizi iki şeye yönlendireceğim. Bir tanesi benimle alakalı bir tanesi değil. Bizim yapımcı şirketi Podb Media yeni bir podcast'te başladı. Uzun zamandır hazırlıklarına devam ediyorlardı zaten.
Ben de pek önemsemiyordum yani ne olacak bin tane podcast çıkıyor. Geçen gün ilk defa dinledim. Bana zorla dinlettiler zaten. Karanlık Bölge ismi.
Çok orijinal bir yapım. Yani bizim podcastten anladığımız şey, ya iki kişinin bir araya gelip muhabbet etmesi, genelde Türk podcast standartı öyle oluyor. Veya benim gibi insanların gerek konuklu, gerek solo bir konudan bahsetmesi. Bunlarsa radyo programı gibi yapmışlar.
Ama aynı zamanda biraz bilim kurgu. Yani ben eskinin bu 1950'lerin filan radyo programlarını çok severim. Dedektiflik programları vardı. Şimdi onları internete koydular.
Arada sırada dinliyorum onları. İnsan böyle dinlerken gözünde hayal ediyor. O işi birazcık kaybettik, o yeteneği. Sonuçta apayrı bir çağda yaşıyoruz.
İşte bu tip podcast serileri bunu tekrar hayata getiriyor bence. İlk başta biraz distopya gibi gelse de aslında ütopik bir dünyadan bahsediyor. Yani güzel bir çelişki de var. Şu an dünyada yanlış olduğunu düşündüğünüz birçok şey değişecek.
Zamanla düzelecek. Bugünün dünyası ise bir sebepten ötürü geleceğin dünyasında bir rehabilitasyon merkezi olarak kullanılacak. Böyle bir fikir var, çerçeve var. Bir bakın.
Hepiniz beğenmezsiniz ama ben bir bölüm dinledim, yeterince ilgimi çekti. Benim gibi böyle eski radyo programlarını özleyenler Kendi çağımın da öncesindeki programları özlüyorum. O da ne demekse artık. varsa... Onlar için iyi bir program olacaktır.
Karanlık Bölge. İkinci yönlendireceğim yerde benimle biraz daha alakalı. Geçen gün tevfik uyarlan ilk defa bir video kaydı yaptım. Bazılarınız aynı kişi olduğumuzu sanıyordu, biz de dedik ki bir video kaydı yapalım.
Tabii ben oraya maymun maskesiyle çıktığım için aynı kişi olmadığımızı kanıtlayamadık. Yaklaşık iki saatlik bir sohbetti o da. Ben onu da podcast haline getireceğim, kesip biçip. Ama o zamana kadar sabredemiyorsanız, evde tıkılıp kaldıysanız... İzleyecek şey arıyorsanız Açık Bilim kanalına bakın veya Muhabbet Teorisi podcastine bakın.
Ben de buraya linkini koyacağım zaten. Tevfiğe de selamımızı gönderelim. Başka kimlere selamımızı gönderelim? Evet, çaktırmadan geçiş yapıyoruz favori bölümünüze.
Can Karakuşa, Uygar Polat'a, Ali Özbek'e, Hasan Basri Kereş'e hepinize selam. Yeni katılanlar, Kutlay Dede, Yannis, Sabah Çil ve Doğan Can Bahan, bu ay katılan patron ağababalarımız, hali hazırda destekçiler, Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Orhun Emre Çelik, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal, Berk, Hepiniz sağ olun, var olun. Gelecek hafta içinde tekrar görüşeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.