
4.732 kelime · ~24 dk okuma
Selam flarsızlar. 38. bölüme hoş geldiniz. Başlamadan bir durum raporu vereyim.
Nisan ayının ilk bölümü bu. Biraz önce Spotify'dan e-mail geldi. 1 milyon rakamını geçmişiz toplamda. Ama bu rakam da biraz anlamsız.
Kim ne kadar dinledi o da belli değil. Ben size daha sağlıklı bir rakam vereyim. Geçen ay, Mart ayında ilk defa toplam 200.000 dinlenmeye ulaştık.
Yani her bölüm 200.000 kez dinlenmiyor. Tüm bölümler 200.000 kez dinleniyor.
YouTube standartlarına göre çok ufak bir rakam. Ama podcast standartlarına göre özellikle de bizimki gibi geyik muhabbeti değil de pratik felsefe, ben gündelik felsefe olarak tanımlıyorum bunu. Bu konulardaki bir podcast için bence gayet iyi. Yani ilginç bir noktadayız aslında.
Hem popüler sayılırız hem de hala ufak bir komünite sayılırız. Bunun da hissiyatını birkaç gün önce tekrar yaşadım. Discord üzerinden canlı muhabbet yaptık. Hala haberi olmayanlar varsa ayda bir kez yapıyorum onu.
Geçen aykini sarkıtmıştım. İki buçuk saat oturduk konuştuk. Birkaç yüz kişi geldi. Onlar yazıyla soruyorlardı.
Patreon destekçilerine de ilk defa sesle yarışın verdik. O da güzel oldu. Kimse cıvıtmadı. Ama çok kasmadı da kendini.
Tam ayarındaydı. Lagalun arkadaşımız da destekçilerimden biri zaten moderasyon yardımında bulundu. Bu sayede düzgün soruları seçebilmiş oldum kolayca. Buna devam edeceğiz.
Ben bu arada o bölümün tamamını kaydetmeyi unuttum. Bölümün ortasındayken, muhabbetin ortasındayken aklıma geldi. Bir saatten biraz daha fazla bir kayıt var ve cevaplamadığım birçok soru var. Hepsini birleştirip bir podcast bölümü çıkaracağım oradan.
Başka ne var? Son iki bölüm komploculuktan bahsetmiştik. Daha doğrusu tek tek bu popüler koronavirüs komplolarını çökertmeye çalışmak yerine, hani bir anlamda balık vermek yerine, ben balık tutmasını öğretmeye odaklanmak istedim. Bu işin psikolojisi ve argümentasyon.
O yüzden dinlemediyseniz onlara bir bakın. Ya çünkü oturup da şimdi 5G'nin neden virüse yol açamayacağını vs. bunları anlatamam. Aslında bunu anlatabilirim.
Tam olarak da bunu anlatabilirim. Çünkü telekom mühendisiyim. şöyle söyleyeyim elektromanyetik dalgalarla virüs yaratılmaz bitti bu kadar tamam yani yaratan varsa beri gelsin Süleyman Demirel usulü çağırıyorum beri gelsin yaratırım diyen varsa beri gelsin Şimdi bugünkü konumuza gelelim o zaman. Bugün Serdar Kozuloğlu'nu, nam-ı diğer internet ekipler amiri konuk ettik.
Yani bugün konuk etmedik tabii ki, birkaç gün önce konuk ettik. Tam 2 saat, 2 saate aşkın muhabbet ettik. Ve size samimiyetle söylüyorum, sormak istediğim soruların yarısını bile işleyemedik. 2 saat yetmedi yani.
Ben o bölüme hazırlık için tam da şansına birkaç gün öncesinden Serdar'ın koyduğu videoları izledim. Şansına diyorum çünkü yıllardır YouTube kanalına video koymuyordu. Sağda solda çıkıyordu. Oradan görüyorduk.
İlk defa evinde oturmuş çekmiş. Linklerini podcast bölümünün açıklamasında bulacaksınız. Programınızdan bakın. Bir kere inanılmaz bir meziyet adamdaki.
Hiçbir kesinti olmadan kameraya bakıp takır takır konuşuyor. Metin de okumuyor yani. Yani profesyonel konuşmacı tamam da bu kadar da olmasın artık. Ben podcast da yapamıyorum bunu.
Kıskandım. Neyse bir süredir zaten takip ediyordum. Bu kadar popüler olup da bir şeyler kazandığım, daha doğrusu fazla ortalamaya oynadığını sanmadığım az sayıdaki insandan biriydi benim için. O yüzden konuşmak iyi oldu.
İnşallah bir daha yaparız, devamını getiririz. Bunu daha ziyade bir beyin fırtınası olarak düşünebilirsiniz. Çünkü o da daldan dala atlamayı seviyor ve zaten konuştuğumuz konu da koronavirüs çerçevesinde bir sürü şeyden bahsediyoruz. Her yere bağlantılı.
Yani biz bu bölümde vebadan, Afrika hakkındaki belgesellerden, Robinson Crusoe'dan, kapitalizmin bizi çeşitli süreçlerden soyutlamasından, Vietnam Savaşı'ndan, efendime söyleyeyim simülasyon ve simülakra'dan ve psikolojik savunma mekanizmalarından bahsettik. Ki bu sadece ilk kısmı. Bunun gibi en az bir tane daha bölüm gelecek. Devam bölümü.
Sığdıramazsam bir üçüncüsünü yapacağım. Editlemesi çok uzun sürüyor hakikaten. Harıl harıl çalıştım. Anca bu kadarını yetiştirebildim.
Umarım işinize yarar. En azından keyifli bir lak lak olur. domuz gribi geçirmişti ben kubadayken böyle için için düşünüyorum şimdi o zamanlar tabi bu covid movid bu kadar gündemde değildi zaten teslimesi de yoktu muhtemelen hani domuz gribi falan teşhisi de acaba o yüzden mi kondu ne oldu gerçi tahlille yaptırmıştı ama Ya bir tane böyle belirgin ayrıştırıcı bir semptomu olsa gözaltlarında sararma olur falan gibi bir şey olsa herkes teşhisi koyacak da şimdiki belirtilerin çoğu bu mevsimde hepimizin yaşadığı şeyler yani ne bileyim ateş arada öksürük möksürük fukara hastalığı gibi geldiğinden insan anlayamıyor yani. Ya şeyi düşünüyordum ben de bir 20 sene 20 sene belki çok erken de hani bir 50 sene önce olsaydı bu kimsenin fark etmeyecekti bu yeni bir hastalık olduğunu.
Mümkün değil ya mümkün e zaten şeyi düşün Avrupa'yı da demeyelim dünyayı kasıp kavuran vebanın ne olduğunun anlaşılması ne kadar sürmüş düşünsene insanlar bunun ne olduğunu anlayana kadar zaten nüfusun 4'te 3'ü veya yarısı gitmiş. Aslında sen baya bir araştırma yapmışsın O konu hakkında o kısmını dinledim ilk videodaki. O günlerden kalan bir yorum var mı? Güncel yorum.
Yani hani herhalde Allah'ın bize gönderdiği beladır falan demişlerdir. Başka daha seküler bir açıklama yapmaya çalışanlar olmuş mu acaba? Ya esasında bugünle mukayese edildiğinde çok da farklı şeyler yaşanmamış. Yalan yanlış oranı çok değişmekle birlikte bugün olaylar hakkında daha fazla bilgiye sahibiz.
Doğrudur yanlıştır yine şey şer koyuyorum o noktaya ama birbirimizi daha fazla haberdar edebiliyoruz. O dönemlerde bilginin değil yani fiziki varlığın dahi transferi çok zor. Londra haritalarına baktım mesela, izotronik haritalara. Londra'dan yola çıkarak örneğin İstanbul'a ulaşman günler alıyor.
Avustralya'ya ulaşman üç buçuk haftadan önce gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey mesela. ki bu elinle haritan yolun yordamın rotan olduğu şey. Bilgi tabii çok daha az sayıda seyrek ulaşıyor ve birbiriyle kontrol edilemiyor. Bir yandan bakıyorsunuz işte aynen şimdiki gibi din adamları dua edelim diyor, öbürü işte efendim evlere kapanalım diyor, öbürü şunlardan geçiyor, şunlardan uzak durun diyor, öcüler yaratıyorlar vesaire.
Bugün bilgi hacmi açısından daha fazla kaynağımız var, daha fazla şeye sahibiz ama davranış şekillerimiz çok da değişmiş gibi görünmüyor açıkçası. Panik hala aynı, panik. çözüm önerileri ve o önerilerin sahipleri, unvanları aşağı yukarı aynı vs. Ama bundan sonrası aynı olacak mı?
En çok açıkçası içimden düşündüğüm bu. Şöyle söyleyeyim, belgesel izlemeyi çok seviyorum ben ve mümkün olduğunca çok farklı konularda şeyler seyretmeye çalışıyorum. Bir dönem Afrika temalı belgesellere çok kafayı takmıştım. Mesela bu Ruanda'da yaşananlar veya bu Victoria Gölü'ndeki mevzular vesaire, bunlara baktığımızda korkunç travmalar bunlar.
Toplumları kuşaklar boyunca etkileyecek, toplumsal bilinçaltına korkunç tohumlar ekecek şeyler. Ama bu koronavirüs döneminde küresel ölçekte sahiden bir travma yaşadık ve herkes birbirinin derdini ve acısını küçümseme derdinde. Beni en çok şaşırtanlardan biri de o. Yine aynı örnekten yola çıkayım.
Bir belgesel seyrediyordum. Orada şeyi fark ettim. Bizim gündelik hayatımızda hiç bir nimet olarak görmeden kullandığımız, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz şeylerin %99'u dünyanın hiç azımsanmayacak bir kesimi için korkunç lüksler. Ama biz bunları hani bu Franklerin take it for granted dediği şekilde almışız.
Onunla doğmuşuz. Bizim için sıra dışı bir şey değil. Atıyorum tuvalet kağıdının kaybı bile veya tuvalet kağıtsız kalabilme endişesinin modern insanın en büyük kabusu olduğunu öğrendik bu dönemde. bu yerel vakalarda da kendini gösteriyordu ama küresel çapta insanların ekmekten sudan önce tuvalet kağıdına saldırması bence sahiden geçiştirilmemesi gereken bir detay.
Ya bu mutlaka birey psikolojisi ve toplumsal bellek adına bize anlatmak istediği çok şey vardır. Şu an açıkçası böyle reçete gibi bir şey aklıma gelmiyor ama üzerinde çok düşüneceğim konulardan biri bu. Bunu ben de kişisel olarak yaşamıştım. Birkaç sene önce uzun süreli yolculuklara çıkmıştık.
Gönüllülük yapıyorduk. Bir yere gidiyorsun, bir ay kalıyorsun. Orada çalışıyorsun. Karşılığında kalacak yer veriyorlar.
Yiyecek veriyorlar. Ondan sonra başka bir yere. Saçma sapan yerlere gittik. Hakikaten çok kötü yerlerdi bazı yerler.
İnsanlar çok iyi fakat şartlar çok kötü. Sıcak su zaten hak getiriyor yani. Aylarca sıcak su olmadan da yaşadık. Ama tuvalet kağıdımız vardı.
Nereye gitsek? Kötü yere gitmeden önceki son medeniyet durağında, artık neresiyse orası, süpermarkete gidip yeterince bir tuvalet kağıdı stokluyorduk. Ondan bir türlü vazgeçemedik. Şey gibi, Robinson Crusoe romanı hepimiz biliriz.
Belki bizi dinleyenlerin büyük bir bölümü de okumuştur. Ama ne yazık ki, bir parantez açayım, böyle bazı romanlar var ya, bize çocuk eseri olarak okutuldu ve artık ziyan mı oldu, hoş mu oldu bilmiyorum. Mesela Jules Verne gibi falan. Bize de Robinson Crusoe'yu çocuk romanı olarak okuttular.
Ondan sonra orijinalini görünce ve okuyunca çok üzülmüştüm. Yani hem üzülmüş hem sevinmiştim. Neyse orada anlatılan şey nedir? Uygar, Hristiyan, kudretli, kültürlü, beyaz adamın vahşi yaşamla yüzleşmesidir aslında.
Biraz da kolonyal, sömürgeci bakış açısıyla medeniyetin kendine yabancı olanla yüzleşmesi gibi. Mesela nasıl bir adaya gider, işte hiçbir lüzumu yokken kendisine bir arazi çevirir, bir ev yapar, adayı keşfetmek istemez, işte karşısına bir yerli çıkar, onun ismini sormaz da takvimdeki günün ismini verir, sürekli romanda onu itip kakar, sen niye İngilizce öğrenmiyorsun, ne ilkelsin falan diye onun dilini öğrenmek için uğraşmaz vesaire. Şimdi medeniyetin de anladığım kadarıyla böyle bir yaşam formu, geliştirme eğilimi var. Yani tuvalet alışkanlığı var, mutfak alışkanlığı var, televizyon izleme alışkanlığı var, seyahat alışkanlığı var ve bu konfora dini gibi sahip çıkıyor.
O kadar bağımlı hale geliyor ki. Ben kendi yayınımda da ona değinmeye çalıştım. Bugünün modern insanının iki temel dayanağı var, kredi kartı limiti ve süpermarket rafları. Bunun dışında hiçbir yaşam alanı kalmamış durumda kendisine.
Süpermarket rafları boşaldığında sahiden ne yapabileceğine dair en ufak bir fikri yok gasp dışında, yağma dışında. bir kere bir şey ekip içelim desek öyle bir toprak yok. Toprağı bulsak ne ekeceğimizi bilmiyoruz. Zaten tohumları da yasakladılar biliyorsun.
Ben bu ayın bir kısmı ve Şubat'ın sonunu Küba'da geçirdim. Çok uzun süreli bir hayalimdi. Gerçekleştirdim ilk defa bu sene. Çok da iyi oldu benim için birçok farklı anlamda.
Orada hep şeyi sorguladım. Ekonomik ve siyasi ambargonun altında bir anlamda mecburen içine savrulduğu diplomatik kutupta kendi başına kendi inadını ve inançlarını sürdürerek ayakta kalmaya çalışan ve bunu bir şekilde kendince başarmış bir ülke. Fakat hayal edilen bu muydu? Hep bunun çelişkisini yaşadım.
Yani o insanlar acaba kendi ideolojilerini daha güzel bir şekilde yaşamak ister miydi vesaire. Oysa bu korona sonrasında şeyi fark ettim. Ne olursa olsun Küba, ekonomik ambargonun 1960'lardan beri kendisini döve döve terbiye ettiği bir düzenin içerisinde tam anlamıyla kendi kendine yetebilen bir ülke. Çok konforlu bir hayatları yok ama kimseye muhtaç kalmadan epey bir şeyi yapmayı başarmışlar.
Bu koronavirüs de biraz bize bunu hatırlattı herhalde. Yani birbirimizle bu kadar içli dışlı bir düzen geliştirdiğimiz dünyayı çok poyratça kullanıyoruz ve çok kırılgan hale getirmiş durumdayız. Yani sen bir telefonla konuşmak için İngiltere ve Amerika'nın İYİ Üniversitelerinde okumuş yazılım mühendislerinin Silikon Vadisi'nde Kaliforniya'da tasarlayıp Koreli ve Çinli üreticilerden parçalarını alıp Çin'de ürettiği bir cihaza muhtaç isen ve bunu Logistik hizmetleriyle bilmem kaç ülke gezdikten sonra depodan depoya senin mağazalarından alıyorsan o zaman şunu düşünmeli insan, ben Kaliforniya'da bu telefonu tasarlarken Liberya'da koltan madenlerinde bunun nadir elementlerini çıkartan, işte Çin'de bunun fabrikasında çalışan insanların yaşam şartlarını umursamak zorundayım. Çünkü orada benim bu madeni çıkartmak için desteklediğim iç savaş, yani dolaylı olarak elbette, diri tuttuğum iç savaşla yani ben bunu kanlı bir pazardan alıyorum ve bu kırılgan bakın mesela ticari savaşları konuşuyorduk biz koronavirüs öncesinde ve ticari savaşların gizli öznelerinden biri şuydu nadir elementler yani bugünkü elektronik sektörünün yani bir anlamda bugün
altın çağını yaşadığımızı söyleyebileceğim veya tarihinin en parlak çağını yaşayan teknolojinin birinci dereceden muhtaç olduğu nadir elementlerin neredeyse tamamı Çin'deki madenlerden çıkıyor. Yani siz bugün hiçbir devlete sırtınızı çeviremeyeceğiniz bir dünya düzeni içerisindesiniz ama Hiç de böyle yaşamıyormuşuz meğerse. Yani biz Wuhan'da insanlara virüs bulaşabilecek kadar insanlık dışı şartlarda bir canlı hayvan pazarının varlığını bilmiyorduk. Ben o hayvan pazarını incelerken meğerse Asya'nın neredeyse tamamının bu şekilde beslendiğini ve gıdalarını böyle yerlerden temin ettiğini öğrendim.
Kapitalizm mecburen kurduğu düzen gereği bizden sürekli bir şeyleri saklıyor. Bizi bir tüketici formunda sadece ve sadece raflarda gerçeklerle, sonuçlarla karşılaşabilecek şekilde programlıyor. Yani biz etleri, kıymaları pırıl pırıl ambalajlanmış şekilde ışıl ışıl parlayan serin iklimlendirilmiş raflarda görüyoruz. Biz o hayvanların kıyma haline gelinceye kadar çektiği, yaşadığı süreçlerin hiçbirinden bilgi sahibi değiliz.
Olmaya birazcık böyle meyil ettiğin anda da duyar kazıyor, tövbeti altında kalıyorsun. Çok ilginç bir dönemdeyiz ya bunları konuşacağız. Belki bu hastalığın, salgının insana yönelik acıları yüzünden bunlara sıra gelmiyor ama bütün bunlar konuşulacaktır eminim. O tam bahsettiğin konuda, hatta daha önce yabancılaşma kavramı içinde, bağlamı içinde bahsetmiştin sanırım bundan.
Daha da kötüsünü söyleyeyim sana, bir derece daha kötüsünü, bahsettiğin canlı hayvan pazarlarını ben bizzat gördüm bir tanesini. Ve hakikaten mezba gibi yerler. Bunu bizzat görmüş olmama rağmen senin dediğin o yabancılaşma o kadar kuvvetli ki, sanki onu görmemişim gibi, sanki böyle şeyler olmuyormuş gibi. hafızamdan tamamen silindiler.
Yani birçok insanın zaten bunlardan haberi yok ama benimkisi daha da kötüydü çünkü ben onu gördüm ve görmemiş gibi hayatıma devam ettim. böyle kurguluyor insanı. Yani biz bütün ürün ve hizmetlerle işte reklamlardaki hali ve ambalajlarındaki halleriyle karşılaşıyoruz ve bunu da istiyoruz. Çok hoşuma giden hikaye aklıma geldi.
Yüksek Ökçeler diye bilenler vardır mutlaka. Aklımda kaldığı kadarıyla zengin bir kadın büyük bir köşkte yaşamaktadır, çok disiplinlidir, çok kuralcıdır. her şeyin kendi istediği, arzuladığı şekilde olmasını zorlar. Bir sürü evde, köşkte yardımcıları vardır falan.
Bir gün ayakkabısı bir şekilde tamire mi verir, ne olur ya da çıkartmak mı ister? Evde çoraplarıyla, terlikleriyle yürür ve bir fark eder ki aslında kimse onun istediği gibi işleri yapmıyor. Sadece ayak seslerini, topuk seslerini duyduklarından dolayı o yaklaşırken herkes onun istediği gibi bir hale geliyor. Ondan sonra bunu fark edip değiştiremeyeceğini de anlayınca hemen işte çürük çarık da olsa topuklu ayakkabılarını giyip hayatına öyle devam ediyor.
Bizim yaşadığımız düzen de bu. Yani şimdi bir şeylerin aslında pek de bize göründüğü gibi olmadığını biliyoruz fakat bundan başka bir alternatifimiz de olmadığından dolayı gözümüzü kapıyoruz kulaklarımızı gözümüzü ve razı olmaya çalışıyoruz. Bunun dışında yapabileceğimiz bir şey var mı? Bence mesela bizim burada bunları en azından konuşuyor, bunların üzerinde düşünüyor olmamız bile hiçbir şey yapmamamızdan daha iyidir.
Benim elimden bu geliyor. Diğer bazıları işte bunu bir eylem pratiğine döküyor, işte bir aktivist olarak protesto eylemleri yapıyor, bununla mücadele ediyor, daha öte boyutları var. biyolojik veya ekolojik militanlar var vs. Fakat korkunç bir proje, sistem yürüyor arkada, bu şeye benziyor.
Hastanelerde yoğun bakım ve ölüme yakın insanların hep böyle uzak köşelerde bulunması gibi. mezarlıkların hiçbir zaman şehrin içinde tutulmaması çünkü ölüm mesela bizim aklımızdan hep ötede bulunması istenen bir şeydir ya mesela eski mimaride eski şehirleşmede daha doğrusu köy ortamında mezarlık köyün içindedir erişilebilir bir yerdedir hatta çoğunlukla evlerin bahçelerindedir Ama modern yaşam onları hep şehrin o an itibariyle mümkün olan en uzak tarafına öteler ki insan ölümü hatırlamasın, düşünmesin. Bir de Allah'ın cesedi için kıymetli arazileri heba etmeyelim diye biz burada AVM yaparız, bilmem ne yaparız gibisinden. Kapitalizm de biraz böyle.
Yani mesela tarımı korkunçlaştırıyor fakat bize pırıl pırıl ürünler veriyor karşılığında ve ucuza veriyor, razı geliyoruz. hayvancılık öyle, üretim öyle. E bizzat bizi dinleyenler kendi yaşam koşullarını düşünsünler. Yani bir yemek fişinin bedeli için patronuna, şefine protesto edemeyen insanlar bir bakıyorsunuz sosyal medyada en kralından cengaver gibi kükrüyorlar.
Yani biz en temel haklarımız için dahi mücadele edemezken karşımızdaki bu organize devasa sisteme yönelik çözüm önerilerimizde hep böyle cılız kalıyor ve günümsetiyor muhatapları. Ama işte günün sonunda ne oluyor? Bu kadar laf salatasından sonra gelmek istediğim konu Bir virüs mikroskobik ölçekte bir form geliyor ve dünyanın şu ana kadar kurduğu ve yıkılmaz bir kale gibi gururla seyrettiği bütün bu düzeni unufak ediyor. Bugün yaşadığımız budur.
Yani doğa insana muhtaç değil, insan doğaya muhtaç. Biz bunu hatırlıyoruz. Bu şeyi aklıma getirdi benim. Eğer bu virüs biraz daha yıkıcı bir virüs olsaydı, çok az daha, yani %3-5 ölüm oranına sahip olsaydı 1-2 yerine ve kuluçka dönemi atıyorum 1 hafta-2 hafta değil de 1 ay olsaydı yani semptom göstermeden yayabiliyorsun.
Bu sistem tamamen çökecekti o zaman. Şunu hatırlayın, Kırım-Kongo karamalı ateşi %50 ölüm oranına sahipti. Ebola %90. Geçenlerde oturdum epey YouTube'da Ebola'yı araştırdım.
Unutmuşum açıkçası. Okumalar yaparken hatırladım. Sonra YouTube'da Ebola vakalarına falan baktım. Bir insanın daha korkunç bir ölüm şekli olamaz ve %90 öldürücülükte.
Şimdi dikkat ederseniz modern çağın bir diğer hilesi de şu. Koronadan bir sürü kişi ölüyor. Biz bunları hiç görmüyoruz değil mi? Hatta Türkiye özelinde adlarını bile duymuyoruz.
Fight Club'daki devrim şehitleri gibi. Kendileri var adları yok. Bizim gözümüzden uzakta gerçekleşiyor. Biz ne çekildiğini bilmiyoruz.
Ne yaşandığını bilmiyoruz. Hani mesela diyorlar ki koronanın belirtisi öksürük, bilmem ateş. Öksüre öksüre mi bu insanlar hayatlarını kaybediyorlar? Böyle olmadığını da biliyoruz bir yanda.
Ya şöyle bir parantez açayım, panik ve korku ayrımını yapmak için. Korku insanın ve canlının hayatta kalma güdüsüdür değil mi? Korku bir acizlik, korku bir zaaf değildir. İnsan korkmazsa hemen ölür.
Korktuğumuz için hayattayız. Kaza yapmaktan korktuğumuz için önlemini alıyoruz, hasta olmaktan korktuğumuz için tedbirli davranıyoruz vs. Panik ise hiçbir şey yapamadan sürekli bir yanlıştan diğerine düşüren telaşı da içeriyor. Şimdi biz bu kadar fazla bilgimiz var zannettiğimiz olay hakkında esasında neredeyse hiçbir bilgimiz yok.
Belki de hiçbir zamanda olmayacak. Çünkü dediğim gibi Türkiye'deki bile vakaların bildiğimiz kısmının başka sebeplerle ölüm olarak kayıtlara geçtiğini gördük. değil mi? Covid-19 hastalığı yüzünden öldü diye geçmediler, zatürre olarak geçtiler.
Hiçbir zaman bilemeyiz fakat iki şey öğretti bize bu dönem. Birincisi, sahiden yarınlar yokmuş gibi ve hiçbir şeyin sonu gelmeyecekmiş gibi bir insan için çok anlaşılabilir ama inanması, kabullenmesi zor bir hoyratlıkla biz yaşamışız ve yaşamamızı böyle bir düzenek oturtmuşuz. Bu çılgınlığın bir yerde bir sonu gelecekti. Bence küçük de bir uyarı şu anki yaşadığımız, çok daha büyüklerini yaşayabiliriz.
İkincisi de kurduğumuz düzenin devamı başka bir şekilde de mümkünmüş. Birazcık bunu da yaşıyoruz aslında. Bir garson için, kuaför için, kasap için geçerli olmayabilir fakat bir yazılımcı için, mimar için, mühendis için, düzeni temsil eden kurumlar ve semboller olmadan da işler yürüyebiliyormuş bunu öğrendik okula gitmeden de eğitim alınabiliyormuş bunu öğrendik vesaire böyle kırılımlar da yaşattı bize çok fazla şey öğrendik ben çok korkuyorum böyle açıkçası konuşurken sen benim mümkün olduğunca lafımı kes yoksa blok böyle konuşur giderim çünkü zihnim çok karışık Çok fazla birbirine bağlı olduğunu düşündüğüm şey var ve konuşurken belki fark ediliyordur oradan oraya oradan oraya sekesim geliyor. Kendimi tutuyorum çok ızdıraplı böyle bir şeyden bahsetmek.
O zaman şöyle araya gireyim. Birkaç dakika önce bahsettiğin bir şey hakkında aklıma bir şey geldi. Biraz kendi fikrim biraz da şeytanın avukatını oynayayım. Hani dedin ya bu ölümlerin de bir kısmı bizden saklanıyor veya en azından ölüm şekli bizden saklanıyor.
Bu illa bilinçli bir şekilde yapılmıyor da olabilir böyle tek merkezden. Tabii tabii öyle bir iddiaya sahip değilim. Ayrıca şunu da söyleyeyim. Çoğumuzla bilmek istemiyoruz, görmek duymak istemiyoruz.
Şu anda çoğumuzun tek dileği cebimde süpermarketten alışveriş yapacak kadar para olsun, raflarda ürün olsun, şu işi kazasız belasız bir atlatalım. Küresel bir krizin içinde de esasında biraz da kaçınılmaz olarak içgüdülerimiz gereği alabildiğini bireyseliz. Bütün bu süreçleri neyle değerlendiriyoruz? Yadırgatıcı gelebilir ama yine de bir düşünmüş olalım.
Biz mesela ölüm sayılarından bahsediyoruz değil mi? Sayılar veriliyor bize, işte bazı rakamlar ortada uçuşuyor. Şu kadar kişi, şu kadar yeni vaka falan. Artık hiçbirimiz için çok da bir anlamı kalmadı bunun.
Bir istatistiğe dönüştü bu. Bayağı istatistik kurumu gibi veya seçim sonuçları, açılan sandık sayısı gibi takip ediyoruz bütün bunları. Bunun içerisindeki insani faktör yok oldu. Kapımızın dışında olan bir şeye dönüştü veya bunun hasarını neyle ölçüyoruz?
Mesela ekonomiye olan zararıyla ölçüyoruz. Dün ya da bugün bir rapor okudum. Küresel ekonomiye zararı şimdiden 50 milyar doları geçmiş vesaire gibisinden. Bana çok imsel bir rakam geldi de bu.
Yani bakıldığında muhtemelen herhangi bir devletin yıllık zararı bile bundan daha fazladır mutlaka. işte han petrol fiyatları neye düştü, altın ne oldu, bitcoin ne oldu falan. Biz hala bunların derdindeyiz. Yani koronavirüs altın döviz borsayı vurmamış olsaydı eminim çok daha az etkisi olacaktı.
Çünkü 8 milyara yaklaşan bir nüfusun içerisindeyiz dünya gezegeni olarak. Mesela Türkiye'de istatistiki olarak bu oranda her şey devam ederse en fazla 100.000 kişi ölecek. Şimdi birçok kişiye böyle söyleyince diyor ki canım ne 100.000 kişi 80 milyonluk ülkede lafı mı olur diyor ama işte o 100.000 kişinin içinde sen de olacaksın dediklerinde lafı olur.
İnsani özelliklerimizi kaybetmekten korkuyorum ben. Şimdi yine ben araya gireyim şöyle söyleyeyim. Ne zaman böyleydik ki? Benim aklıma ilk mesela gelen biraz önce konuştuğumuz birkaç şeyi birleştirecek bir örnek vereyim.
Bu Vietnam Savaşı zamanında neydi adı adamın? O zamanlar ABD savunma bakanıydı veya savunma bakan yardımcısıydı. Bu adamın bir doktrini vardı. Çok basit bir doktrin.
Savaşı şöyle kazanırız diyor. Her bir ölen Amerikan askeri başına beş tane düşman askerini öldürürsek teknolojik ve lojistik üstünlüğümüz sayesinde Bunların da sonsuz sayıda askeri olmayacağına göre bu bir matematik hesabıdır. Oraya ne kadar fazla asker gönderirsek o kadar çabuk bitiririz bu işi dedi. Ve Amerika Birleşik Devletleri içinde askere alım şartlarını gevşetti.
Bir sürü insan askere girdi. Onları da gönderdi oraya. Tabi bu hesap tutmadı yani. Vietnam Savaşı'nı, ABD'nin kazanmadığını herkes biliyor.
Üstelik bir parantez açayım bu istatistiklerin tuttuğunu gösterebilmek için epey yalan haber de yaptılar ve biliyorsun içinden Pulitzer ödülleri çıktı medya bunları açığa çıkardığı için. Benim orada sevdiğim şöyle bir detay var bu adam ekibini topluyor hatta genel kurmay başkanını sanırım topluyor veya o sırada hava kuvvetleri kurmay başkanı buna diyor ki... Bunu sadece Türkler çözebilir diyor. O zaten default zaten.
Benim diyor böyle bir planım var. Şöyle şöyle faktörler var. Her şeyi ama bir rakama indirmiş adam. Tam senin dediğin şey aslında.
Ölümü, rakamları, istatistikleri indirmiş. Burada ne eksik görüyorsun diyor. Adam da bakıyor. Burada bir tek eksik şey var.
X Factor diyor. X Factor. Nedir o? Vietnamlı köylülerin, şu anda nötr olan bu savaş için nötr olan köylülerin düşman cephesine katılması, savaşma azimleri ve kendi vatanlarını savunma hissiyatı.
Adam da bakıyor, ya diyor ben bunun rakama dökeymiyorsam böyle bir şeyi hesaplarıma katamam, o yüzden de manasız diyor. Ve o X Factor diye yazdığı, listede yazdığı şeyi silgisiyle siliyor direkt olarak. Ve savaşta o faktör yüzünden kaybediliyor değil mi? Onu da cümlenin içinde kullanmış olur. Tabii ki.
Hatta bir başka detay senin demin değindiğin. Oradan gönderilen cesetlerin, tabutlar içinde gönderilen cesetlerin mesela basına servisi, bunlar hep kısıtlı insanlar görmesin diye. Bu uygulama ta Irak Savaşı'na kadar da devam ediyor ben hatırlıyorum. Hatta yanlış değilsem 2.
Irak Savaşı'nda bile. Yani ben o dönemde gazetecilik, böyle taze gazeteciydim. Ve gömülü gazeteci diye bir şey icat ettiler biliyorsunuz. Sonra bizimkiler böyle bu lafı çok sevmediği için iliştirilmiş gazeteci falan gibisinden yumuşak ifadeler kullanmaya çalıştı.
Savaş muhabirliğini dahi fabrikasyon hale getirdiler. Şunları çek, şu açıdan çek, şurada çek, şu zaman çek vesaire gibisinden. İşte bütün bunlar süpermarket rafından farklı değil. Bu Bodriar'ın simülasyon ve simülat kavramlarında bahsi geçen bir şey vardır.
Hani burada savaşla da kesişimi olduğundan bir anıp bizim konumuza yansıtmak isterim. Aynen Körfez Savaşı döneminden bir örnekle başlar kitap zaten. Televizyon kanalını değiştirirken ekranında Irak'ın bombalanmasını seyreden biri için savaş vardır. Kanalı değiştirip Müge Anlı'nın programına geçtiğinde onun için o savaş artık bitmiştir.
Artık onun hayatı Müge Anlı'nın programındaki korkunç cinayetler silsilesinin gizemli taraflarıdır diyor. Her şey kafamızda yaşanıyor. Biz isteyince başlıyor, biz isteyince bitiyor. Yani bakın en büyük korkum şu, şimdi biz bu koronavirüs salgınını bir sağlık problemi olarak ele alırsak sadece, işte bu şöyle bir virüstür, belirtileri şudur, insanda şöyle problemler yaratır, şunlar şunlar olsa bunları yapın dersek, biz sahiden bataklığa sırtımızı dönüp gözümüzün öndeki sineklerle uğraşmış oluruz.
Oysa bütün bunlar neden oldu? Ve böyle bir şeyin tekrarını ne engelleyebilir? Dünya bu tip daha kaç tane salgını kaldırabilir? Biz bir şeyleri farklı yaparak bunları değiştirebilir miyiz?
Düşünmezse büyük bir israf olacak ve bugünün insanı da şüphesiz bu travmayı çok uzun süre yaşayacak, iyiliklerinde hissedecek yani. Sosyal hayatımız bir daha eski şekline dönecek mi? Acaba huzur içerisinde diğer insanlara yaklaşabilecek miyiz? El sıkışabilecek miyiz?
Öpüşebilecek miyiz? vs. Ya bütün bu travmaları yaşayacağız ama bunları yaşarken bu dünyanın artık gerçek anlamıyla küresel hale geldiğini, hiç kimsenin kendi başına izole yaşayamayacağını öğrenmiş olmamızı ümit ediyorum. Yoksa sahiden bütün bunlar yaşanıp bitecek, sonra hepimiz tekrar dolar euro kurlarına bakacağız, ekonomik verilerden bahsedilecek, enflasyon, büyüme rakamları, işte otomotiv sektörü uzun zamandır durgunluğunu attı, bankalar kredi faizlerini indirdi falan, olay bunlara dönecek.
Ve çok da olası biliyor musunuz? Çünkü bütün etrafındaki gözlemlediğim insanlar, aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey modundalar. Ben o konuda senden çok daha kötümserim. Yani şöyle düşünüyorum, sen sanıyorum anladığım kadarıyla bunu bir fırsat olarak görüp bu işin değişimin heyecanıyla böyle şu ana kadarki biriktirdiğimiz hataları biraz düzeltelim istiyorsun.
Kendimize bir bakalım. Ya daha doğrusu şöyle söylüyorum. Bu da o fırsatı yaratmayacaksa ne bekliyor insanlar? Daha şiddetli bir şey mi bekliyorlar?
Kıyameti mi bekliyorlar? Yokuş aşağı boş vitesi aldık inceldiği yerden kopsun mu diyorlar? Hiç öyle demiyorlar gibi çünkü. Yani herkes canının korkusunda, geleceğinin korkusunda ama bütün bunları bu virüsün aşısının bulunmasına indirgemiş durumda.
Anlatabiliyor muyum? Ya korkunç bir iç kanaması olan birisine ağrı kesici vermek gibi bir şey bu. Bu biraz şeyle alakalı değil mi sence? Bu insanın kendini koruma içgüdüsü birazcık.
Daha doğrusu kendi psikolojini koruma içgüdüsü olarak görüyorum ben bunu. Birkaç dakika önce dünyanın ne kadar bağlantısallaştığına vurgu yaptığını yani birbirimizi ne kadar artık Çin'deki bir üreticiye bağlı olduğunu, bu üretim ve tedarik zincirlerinin ne kadar karmaşıklaştığını, hepimizin birbirimize bağlı olduğunu söyledin. Bütün bu bağlantılı dünyada o kadar çok bilgi var ki, o kadar çok ayrıntı var ki, bunun bizim işlememize imkan yok. Şöyle düşünürsen, ya bu dünya kötü bir yere gidiyor.
Bizi yabancılaştırdı. birbirimize bağımlı hale getirdi ve genel bir krizde bütün sistem çökecek neredeyse hale getirdi. Tüm bunların muhasebesini yapmak insanda gerçekten korkunç bir hissiyata sebep oluyor. Savunma mekanizması olarak bunları düşünmemek istiyorsun.
Kısa vade şeylere odaklanıyorsun. Çözülebilecek somut adımlara odaklanabiliyorsun. İşte o da senin dediğin gibi aşısını bulsak keyfimiz eski yerine gelecek Ali Rıza Bey. Bu bence insanın zaten genel hali.
Şöyle bir teorim var, bunu destekleyecek hiçbir kanıtım da yok gerçi. Ama mesela senin bu videolarında bahsettiğin, senin reklamında yapalım ya gelmişken. Yıllardan sonra YouTube'a kendi çektiğin, kendi kanalından videolar koyduğunda. Ya evet.
Acemi bir YouTuber olarak. Yani acemiliğin buysa profesyonelliğinde hiç şey yapmayalım. Beklemeye gerek yok. Bence gayet güzeldi.
Teşekkür ederim, teşekkür ederim. O videolarda da bahsetmiştim bu kara vebadan mesela. Avrupa nüfusunun %30'u ile %60'ı arasında bir nüfusu kırıp geçirmiş. Kelime anlamıyla.
Evet, kelime anlamıyla kırıp geçiriyor. 14. yüzyılda. Şimdi hani dedin ya, mevcut salgın da artık bizi kendimizle yüzleştirmeyecekse, ne yüzleştirecek?
E onların yaşadığını düşün, onların yaşadıkları bu travmayı. O insanlar ne kadar değiştiler? Yani o insanlar mesela şey dediler mi? Ya yıllardır, yüz yıllardır hacı hocaya gidiyoruz, kiliseye gidiyoruz, dua ediyoruz.
E öldük bittik, başımıza bu geldi. Başka bir şey yapalım diye değiştiler mi? değişmediler desek çok haksızlık etmiş oluruz. Çünkü bu süreç en fazla kilisenin otoritesini zayıflatmış.
O dönemki sınırları aşan en kudretli otorite Katolik Kilisesi ve o dönemde insanları işte duaya, dine tahmin edeceğiniz şekilde davet ederken ellerini göğe açan insanların yeryüzündeki muhatabı bu kurum. ve o iddiayı taşıyor kendine ait fakat hiçbir şey yapamıyor. Üstelik hani kendisinin payı olduğu dahi iddialar arasında almaya çalıştığı önlemler ya da uygulamaları yüzünden hiçbir şey yapamayınca insanlar diyor ki ya o zaman bunlar zannettiğimiz kadar kudretli değilmiş. İnsanın en temel içgüdüsü yaşamak ve hayatta kalmak ve yüzünüzü çevirdiğiniz kudretli insanların hiçbiri bunu sağlayamıyor.
Sağlamayı geçtim garanti bile edemiyor, size bir ümit bile veremiyor ve bütün bu otorite sarsılıyor. Bu otorite sarsıldıktan sonra işte birçok meslek grubu, siyasi otorite vs. bundan oldukça yara alıyor. 100 yılı aşıyor Avrupa'nın kendisini toparlayıp tekrar normal düzenine gelmesi bu kadar büyük bir kıyımdan sonra.
Tam çok güzel bir yer orası. Dedin ya bu değişiklikler sonrası, bu bakış açılarındaki değişiklik sonrası Avrupa 100 sene sonra toparladı ve eski haline döndü. Benim gelmek istediğim nokta zaten biraz da buydu. Bu değişimler birazcık dairesel, döngüsel oluyorlar.
İlk anlarda o kilisenin, mesela 1 nesil, 2 nesil boyunca kilisenin gücü zayıflamış olabilir. Ama şunu düşün, 1300 kaçta oldu bu? 1340'larda mıydı? 1350'lerde diyelim.
Evet, evet. Tamam, bizim modern bilimsel metoddan çalışmamız, sanayi devrimi yapmamızdan bu kara veba arasında herhalde bir 400-500 sene var. Tam olarak başlangıç noktasını modern hayatın nereden aldığına bağlı. Yani sonuçta o değişim öyle 100 sene içinde olmadı veya 200 sene içinde olmadı.
400-500 sene içinde oldu. İnsanlar yine eski hallerine döndüler gibi düşünüyorum ben. Hatta sana o zaman şunu sorayım. Bu İspanyol gribi sonrasında nasıl değişimler oldu?
Tamam arkadaşlar, burası durmak için, nefes almak için iyi bir nokta. Bir sonraki bölümde devam edeceğiz bu İspanyol gribinden ve başka başka konuları atlayacağız. Şimdi ne zamanı? Teşekkürler zamanı.
Ay başı olduğu için son bölümden itibaren irili ufaklı herhangi bir destekte bulunan insanlara bir teşekkürüm vereyim. Sadece para babalarına değil yani. İsmini atladığım olursa affola. Öykü, Heksadesimal, Arda, Sabah, Evnur, Everyman, Adil, Cem, Tuğcu, Doğancan, Özlem, Kıvanç, Çağrı, Kubilay ve Uygar.
Hoş geldiniz. Özellikle Sabah, Çil ve Doğancan bahana teşekkür ediyorum. Uygar Polat da ayrıca bir bahsi hak ediyor. Desteğini arttırdığı için teşekkürler.
Bu sefer olan şüpheleri seksi bir biçimde okuyacağım. Can Karakuş, Hasan Basri Kereş, Ali Özbek, Samet, İbrahim Fırat Dumanay, Orhun Emre Çelik, Emrah Öz, Ali Can Albayrak, Çiğdem Şahiner, Erman Korkut, Ömer Ocak, Erdem Gelal, Berk, Anıl Topdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, Sinan Yıldırım, Ecai Doğan, Tunç Mart, Nülüfer Gök, Işıl Arıcan, Atilla, Lagalun, Özgür Elbir, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Başak Pırut, Mehmet An, Mehmet Ünsal, Seküre, Can İmrah Yaldız, Arnuz Şıvar Seneger, Refik Şekercioğlu, Kemal Akkoyun da bitiriyoruz arkadaşlar. Hepinize Bu güzel karantina günlerinde esen kalın diyorum. Bir sonraki bölüm için gelecek pazara kadar bekletmeyeceğim.
Daha erken görüşmek üzere efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.