
3.533 kelime · ~18 dk okuma
Önce telefonların GPS vericisini kapatmak yasaklandı. Amaç, sağlık tehdidi oluşturacak kalabalıkların oluşmasını baştan engellemek ve kısa sürede müdahale etmekti. Muhalifler bu durumda her türlü toplanmanın sağlık tehdidi olarak yaftalanacağını söylediler. Karşı çıkmaya çalıştılar ama hükümet ısrarcıydı.
Bu önlemin geçici olduğunu, verilerin tamamen anonim biçimde kullanıldığını yani kişisel bilgilerden arındırılıp toplu biçimde analiz edildiğini savunuyorlardı. Fakat bu geçici önlemler bir türlü geçemedi. Kimsenin çevresinde hasta olan yoktu artık ama televizyonlardan sürekli hastalık ve ölüm raporları duyuluyordu. Her üç ayda bir uzatılan olağanüstü haller kısa sürede olağanlaştı.
Henüz kısa dönem hafızasını yitirmemiş olanlar bir plan yaptılar. Telefonlarını evde bırakarak gelişmeleri protesto edeceklerdi. Ama devlet onların bir adım önündeydi. Normal hareketlerine kıyasla anormal biçimde statik olanların telefonları tespit edildi, kimlikleri belirlendi ve geniş bir insan avı başladı.
Anonim veri bahanesine artık devlet kullanmaya dahi yeltenmiyordu. Gözaltına alınanlar arasında aylardır evinden çıkamamış yatalaklar bile vardı. Ama istisnasız tüm muhaliflere biyoterörizm suçlaması getirildi. Ve tabii ki TV'lerdeki satılık kafalar tarafından bol bol vatan hainliklerinden bahsedildi, İsrail'le aşı şirketleriyle olsun Soros'la olsun bağları konuşuldu.
Devlet bir daha bu zahmete girmemek için herkesin telefonuna bir sağlık aplikasyonu indirilmesini zorunlu koştu. Her türlü mesajı okuyacak, her hareketinizi kaynağından izleyecek ve size bir sağlık ve vatanseverlik skoru atayacaktı. 2.0 güncellemesiyle birlikte tüm bunların yanında herkesin dinlemesi gereken ve sonunda içerik üzerinden test edildiği 5'er dakikalık günlük açıklamalar eklendi.
Önceleri sağlık uzmanları ve siyasiler konuşuyorlardı. Sonra bu açıklamalar onar dakikaya çıktı. Siyasiler daha çok konuşmaya başladılar. 15-20-30 dakika.
Süre arttıkça konuşan insan sayısı azaldı ve sonunda sadece bire indi. Artık herkes günde bir saat büyük biraderi dinliyordu. Hastalık hem hiçbir yerde yoktu hem de her haberde, her sloganda, her yerde vardı. Bir süre sonra o hastalığın ne olduğu bile unutuldu.
Ama dış güçlerin bir oyunu olduğu kesindi. Bu olağanüstü hal sırasında doğan her çocuk, olağanüstü hal sırasında ve büyük biradere aşık bir biçimde öldü. Merak etmeyin yanlış gelmediniz. Ben İmmanuel Tolstoyevski.
Full Artsız Enteryalik podcastinde pandemi serisinin son bölümündeyiz. Değişik bir giriş yapayım dedim. Geçen hafta söylediğim gibi bu bölüm biraz daha distopik, daha bilimkurgusal olacak. Ana konu salgın sonrası olabilecek değişimler.
Biraz bariz olanlardan da bahsedeceğiz tabii ki ama onları zaten her yerde okursunuz. Zaten ben de birkaç bölüm önce evrensel temel gelir hakkında konuşmuştum epey hatırlarsanız. Birkaç bölümde dediğim bayağı oldu aslında. O yüzden ağırlığı biraz daha az konuşulan şeylere, biraz daha uçuk fikirlere verelim.
Maksat eğlence, biraz da hayal gücü egzersizi. Bundan sonra da bir süreliğine artık salgın işini bırakırız, başka konulara geçeriz. Şimdi bu bölümün başında bahsettiklerim aslında ya şu anda gerçekleşiyorlar ya da onları çoktan geride bıraktık. Yani gelecekten falan bahsetmiyoruz.
Örneğin İsrail ve Avusturya dahil birçok başka ülkede telekom şirketleriyle devlet işbirliği içinde. Maksatları anonimleştirilmiş lokasyon verilerini kullanarak kalabalıkların oluşmasını önceden anlamak, gerektiğine müdahale etmek ve tabii karantina kaçaklarını da tespit etmek. Hindistan'da hem low-tech hem high-tech çözümler getirmiş. Mesela haftalarca yıka yıka çıkmayan bir mürekkep kullanıyorlar pozitif çıkanları tespit etmek için bazı yerlerde.
Bir tane güney eyaletinde ise eve kapanacaksın, saat başı selfie'ni çekeceksin ve bir otoriteye göndereceksin bu fotoğrafı GPS koordinatlarına birlikte. Şimdi, bu geçici önlemlerin kalıcı olmaları ve yaygınlaşmaları önünde hiçbir teknik engel yok. Bugün telekom şirketinin anonimize ederek işlediği veriler, yarın gayet de rahat bir biçimde kimlik bilgileriyle eşlenebilir, o şekilde otoritelerle paylaşılabilir. Aslında bunun için de zaten yığırını beklememize gerek yok.
Bugün yine olan bir şey. Çin bunu çoktan yaptı. Hatta birkaç bölüm önce Yurmani'yle yaptığımız söyleşiden hatırlayacaksınız. Xi Jinping düşüncesi diye bir aplikasyondan bahsetmiştik.
Bu uygulamanın hali hazırda 100 milyondan fazla aktif kullanıcısı var. İnanabiliyor musunuz? 100 milyondan fazla. Çin Komünist Partisi üyeleri için neredeyse zorunlu gibi bir şey.
Yani şöyle hayal edin. Atatürkçülük aplikasyonu olduğunu düşünün Türkiye'de veya biraz daha böyle giderse Reis App neyse artık. Bunu yüklüyorsunuz ve bu aplikasyon kimlik bilgilerinizi, alışveriş tarihçeninizi, lokasyonunuzu hatta sildiklerinizi bile öğreniyor. Ve tabii ki de sağlık bilgilerinizi.
Yani bakın bir siyasi ideoloji aplikasyonu ile sağlık bilgisinin ne alakası var diyeceksiniz ama var. Bu devirde her şeyin her şeyle alakası var. Big Data, Big Brother hepsi el ele gidiyor. Biz hep eskiden beri ensemize çip takacaklar diye dolanıyorduk.
Daha doğrusu biz derken yaygın bir komplo teorisiydi bu. Günün birinde olabilir bu arada. Yani bugün elektronik kelepçe yarın çip. Arasında çok da büyük bir uçurum yok.
Ama önemli olan şunu anlayabilmek. Aynı şeyi zaten bugün yaşıyoruz. Tek fark çip yerinde telefon var. Daha doğrusu çip bizim derimizin altında değil de telefonun içinde.
Ve çok daha fazla veri sağlıyor. Şimdi kiminle ne konuştunuz, mesajlarınızın ne olduğu filan işin birazcık da 1984 vari kısmı. Orayı biraz geçelim. Ama özellikle de bu lokasyon ve sağlık karnesi kombinasyonu, sağlık bilgileri kombinasyonu benim ilgimi çekiyor.
Çünkü bu en özgürlükçü rejimlerin bile kullanmak isteyeceği bir kombinasyon. Yani bunlar sayesinde telefon bir nevi pasaport haline geliyor. Hatta şehir içi pasaportu haline geliyor. Ülkeden ülkeye değil, şehirden şehire değil, mahalleden mahalleye geçerken bile göstermeniz gereken bir pasaport.
Bunun kalıcı hale gelmesi çok olası. Hele bir de biyometrik verilerinizi ölçen bileziklerin de işin içine girdiğini düşünün. Şahane bir tablo ortaya çıkıyor. Mesela ancak bu sanal pasaporta bağlı olarak bir maça, bir konsere veya bir iş görüşmesine gireceksiniz.
AVM'lerde metal dedektörleri yerine bu verileri ölçen dedektörler olacak mesela. Bir devlet dairesine veya bir zengin mahallesine girmeden önce kanınızdaki antibody sayısını, miktarını ölçecekler veya hatta stres seviyeniz belki. Böyle bir gelecekte getto kavramının da anlamı değişecek ki şu anda da zaten değişmiş bir anlamıyla kullanıyoruz. Herhalde her 30-40 senede bir bu kelimenin anlamı değişiyor.
Öyle bir gelecekte de getto dediğimiz yerler, bu izlemenin olmadığı, herkesin az çok serbest bırakıldığı, fakat belki de hastalıkların hakikaten kol gezdiği yerler olacak. Şimdi benim aklıma tabi direkt olarak şey geliyor, Gattaca diye bir bilim kurgu filmi vardı. İzlemediyseniz tavsiye ederim. Sanırım İngiliz bilim adamları için mi yapmışlardı?
Bir anket yapmışlardı. Ve bu Gattaca en gerçekçi bilim kurgu filmi seçilmişti. DNA üstünden, genlerimiz üstünden kaslaşmayı ve hatta determinizmi işliyordu. Zira film 1997 yapımı ve o zamanlar bu konu Zeitgeist'in önemli bir parçasıydı.
Hatırlarsanız aynı sene Dolly isimli bir tane koyun vardı. Klonlanan ilk memeli olmuştu. Gataca filminde genomunuz kaderinizdi bir nevi. Mesela iş mülakatları bir kan testinden ibaretti.
Bu tabii biraz abartı. Ben çekseydim o filmi şu andaki aklımla, çekseydim demeyeyim de senaryosunu yazsaydım, bu kadar karikatürize etmezdim. Ama bizim gerçekliğimizde o karikatür hali daha gerçekçi, daha uygun. Elektronik sağlık karneniz mesela mülakatların, iş mülakatların, okul kayıtlarının kira başvurularının, işsizlik yardımına başvurma hakkının, sigorta yaptırmanın bunların hepsinin şartı olabilir.
Yani kağıt üstünde zorunlu olmaz da hani diktatörlükte yaşamıyorsak ama pratikte o kadar çok şey için gerekli veya avantajlı olabilir ki. Zorunlu olmasından bir farkı yoktur. Bakın halen gelecekten bahsetmiyoruz aslında çünkü Çin bunu vatandaşlık skoru altında uygulamaya soktu çoktan. Yani tek yapmaları gereken, o vatandaşlık skoru denkleminin sağlık tarafına biraz daha ağırlık vermek olacak.
Ve bunu gerçek zamanlı telefon verileriyle, biyometrik verileriyle korele etmek olacak. Daha nanoteknolojiden falan konuşmadık. Onlar işin içine girdiği zaman, kanınızın içinden sizin sağlık bilgilerinizi ölçüp pasaportunuza aktarıldığı zaman bunların gerçekleşmesi olası değil, zorunlu olacak. Ama daha oraya var.
Daha o kadar uçmayalım. Şimdi biraz vites değiştireyim. Distopya aslında çok çekici bir kelime. Hemen reyting alıyor.
Ama şunun altını çizmek lazım. Şu anki halimiz bir distopya değil. Bilimkurgu yazarı Margaret Atwood var. Yakın zamanda şunu demişti.
Distopya, tasarlanmış ve içinde yaşamak istemeyeceğiniz bir toplumdur. Şu anki halimizde ise tasarlanmış bir şey yok. Ne var? Tesadüfler var, fırsatçılıklar var, kısa vadeli planlar var.
Ama bir tasarım yok. Dolayısıyla şu anki halimiz bir distopyadan ziyade kriz ve belirsizlik hali diyebiliriz. Bazılarımız bu belirsizliğe bakınca bir kristal küreğe bakarmışçasına çok keskin, çok berrak değişimler görüyor. Mesela ben bu podcast'a hazırlık için salgının yaratacağı değişimler hakkında düzünelerce makale okudum.
Belki 30 tane makale okudum. Çoğu da dramatik kıyanetlerle doluydu. Genelde etrafımız bu kehanetlerle sarılı olunca biz de bunları çok olası sanıyoruz. Her yerden aynı şeyi duyuyorsan, ya tamam diyorsun bu gerçek herhalde.
Benim bilmediğim bir şeyleri biliyor insanlar. Herkes böyle düşünüyor sanıyoruz. Ama bu bir yanılsama bence. Burada biraz dikkatli olmak lazım.
Zira ancak dramatik kehanetler editöryel filtrelerden geçebiliyorlar. Ancak dramatik kehanetler sosyal medyada çok paylaşılınca önümüze düşüyorlar. Bu yüzden ben biraz daha temkinliyim bu konuda. Yani bu kehanet seline bir hayal gücü egzersizi olarak bakıyorum, hoşuma gidiyor.
Ama çok da dramatik değişimler olacağından emin değilim. Özellikle de önümüzdeki birkaç sene içinde, yani 2-3 sene içinden. 10 sene yine orta vade. Birçok şey olabilir.
Hatta Bill Gates'in meşhur bir lafı vardır. Biz her zaman önümüzdeki 2 sene içinde olacak değişimleri abartıyoruz. Ama bir sonraki 10 sene içinde olacak değişimleri yeterince kavrayamıyoruz. Dolayısıyla biraz daha kısa vadeye odaklanırsak bunların abartılı olduğunu düşünüyorum.
Her gün tecrübe ettiğim bir konudan örnek vereyim. Uzaktan eğitim konusu. Şimdi bu uzaktan eğitim şu anda bir norm haline gelmiş vaziyette. Bu kalıcı olur mu?
Soru bu. Yani Amerikaların homeschooling dediği bir şey vardı. Şu ana kadar da biraz daha devlet karşıtı insanların, libertaryenlerin ve aşırı dincilerin tek elinde olan bir şeydi. Yani oğlumuz, kızımız seküler eğitime maruz kalmasın, biz onu evde kendi değerlerimize uygun bir şekilde eğitelim diyenlerin tek elinde olan bir kavramdı.
Bu şimdi yaygınlaşabilir, ana akıma kayabilir. Biraz bunun üstüne düşünelim. Her şeyden önce bu soruna sadece bir teknoloji sorunu olarak bakmamak lazım. Burası bariz.
Geçen bölümde Serdar Kuzuloğlu ile konuşurken de buna değinmiştik ufaktan. Biraz daha üstüne basa basa söyleyeyim. İnsanlar çocuklarının evde olmasından bıkacaklar bir noktada. Hala bıkmadılarsa.
Daha önemlisi buna zaten imkanları olmuyor. Çünkü uzaktan eğitim için bir kere hem ebeveynlerin de uzaktan çalışabilmesi lazım. Hem de herkesin kendine özel alanı, kendi odası olması lazım. Birçok kişi için işte bu imkansız.
Özellikle de düşük gelirli ailelerde. Bu açıdan bakarsak evden öğretimin genel bir politika haline gelmesini çok olası görmüyorum. daha ziyade hali vakti yerinde olanlar için bir seçenek olarak uygulanacaktır. Yani bir nevi genişletilmiş homeschooling uygulaması.
Bu aileler, daha hali vakti yerinde aileler de diyecekler ki, ya benim çocuğum artık en iyi hocalardan ders alabilir, daha da elit olabilir. Giderek açılan bir fırsat makası. Fakat kısa vadede bir teknoloji sorunumuz da var. Ben bunun pek konuşulduğunu sanmıyorum.
Yani şu anki teknoloji tam zamanla eğitim için yeterli değil. Bariz biçimde yeterli değil. Birkaç haftadır ben ders anlatıyorum ve buna ikna oldum. Yani 20 senelik Skype teknolojisinin üstüne Zoom logosu basınca, efendime söyleyeyim görüntüyü HD yapınca veya arkaya bir sanal background ekleyince pek bir şey değişmiyor.
Bunlar yararlı şeyler ama bir sınıfın yerini tutacak şeyler değil. Öğrencilerin dikkati bir kere çok kolay dağılıyor. Yani ben küçük çocuklarla uğraşmıyorum. Benim eğitim verdiğim çocuklar 16-17-18 yaşındalar.
Yani artık yetişkinler diyebiliriz. Onların bile dikkati kolay dağılıyor. Ki ben çok eğlenceli bir hocayım yani. Sorun bende olamaz kesinlikle.
Tahtaya çıkıp ders anlatmak yine YouTube ile değiştirilebilir bir şey. Ama özellikle interaktif eğitim şu halde çok zor. Tartışma yönetmek mesela Zoom üstünden imkansıza yakın. Hele ki grup büyüklüğü birkaç kişinin üstüne çıkınca.
Daha genel olarak da zaten çocuklara soruyorum hep nasıl gidiyor, nasıl buluyorsunuz bu sistemi diye. Herkese eh diyor. Larry David cevabı. Veya Çernobil cevap.
Not great, not terrible. Millet arkadaşlarını özlüyor, sınıfta dalga geçmesini özlüyor vs. Bakın ben bu konuda romantik de değilim. Yani hiçbir şey kişisel temasın yerini tutamaz falan demiyorum.
Kitap romantikleri gibi. O kitabın kokusunu ciğerlerime çekeceğim, yiyeceğim o kitabı. Öyle demiyorum. Zaten bir kurum olarak ilk öğretimle derdim var.
Türkiye gibi bir yerde yetişen herkesin de vardır diye tahmin ediyorum. Ama ikincisi, nihayetinde her şey beyinde olup bitiyor. O beyine daha kaliteli bir input verirsen, beyin açısından bir fark olmaz tecrübe açısından. Bunun için de sanallaşma teknolojilerinin gelişmesi, ucuzlaması ve yayılması şart.
Bu da zaten anca 10 seneye olur. O zamana kadar insanlar okuldan kopmak yerine okulu özlediklerini fark edecekler. Daha doğrusu mevcut teknolojilerin sosyal iletişiminin yerini tutmadığını, tam anlamıyla yerini alamadığını fark edecekler. Biraz daha bir romantik akımda artış olacak diye düşünüyorum.
Ama teknoloji kritik bir eşiği aşınca o zaman çok acayip şeyler olacak. Aklımda şöyle bir hibrit sistem var mesela. Şimdi eğitimin önemli bir tarafı öğrenciye özel ilgi göstermek veya ufak gruplar halinde çalışmak değil mi? Dolayısıyla önümüzde bir sorun var, bir problem var.
İyi öğretmen ve zaman kısıtlı kaynaklar. E öğrenci gruplarını da kaliteli eğitim adına küçültürsen bu kaynaklar daha da kısılıyorlar. Nasıl aşacağız bu sorunu? Bunu aşmak için bence yapay zeka yardımı şart ve kaçınılmaz da.
Yapay zeka derken mükemmel bir, gerçek bir yapay zekadan bahsetmiyorum. Daha düşük seviyeli olabilir. Bir sınıftaki iletişimin sonuçta, atıyorum %80'i basit seviyedeki konuşmalardır. İşte bir öğrenciye ne yaptığını soruyorsun.
Şu konuda ne biliyorsun diye soruyorsun. Dersi anlattıktan sonra arada sorular soruyorsun. Yani şu anki muhabbet botlarını düşünün. Onun biraz daha ilerlemiş bir hali bu %80'lik muhabbetleri halledebilir.
Fakat o %20'lik kısma girecek bir sorusu olduğunda öğrencilerin veya tartışma farklı farklı yerlere gittiğinde işte o zaman sistemin mavi ekran vermemesi lazım. Yani ben bu soruyu cevaplayamayacağım veya bu muhabbet farklı yerlere gidiyor diye önceden anlayıp çaktırmadan devreye bir insanı sokması lazım sistemin. Şimdi öğrenci açısından belki çok ufak bir gecikme dışında bir şey fark etmeyecek çünkü zaten sanal ortamdalar. Yani öğretmenin görüntüsü aynı.
Dolayısıyla platform bir sanal gerçeklik platformu. Ayak işlerini yapanlar bu yapay zeka programları, düşük seviyeli ve önceden hazırlanmış içerikler tabii ki. Tam zamanında da gerçek insanlar devreye girip durumu kurtarıyorlar. Böyle bir sistem var aklımda.
Tabii işin komik tarafı hangi insan kaynağının hangi zamanda sistemin neresine yönlendirileceğini de adaptif bir algoritma belirleyecek. Yani hiyerarşi aslında şöyle, yapay zeka, insan, yapay zeka. Şimdi böyle bir sistem olsun da olmasın, genel olarak sanal eğitimin güzel tarafı şu öğrencilerin saat ve coğrafya farkı gözetmeden gruplanabilmeleri. Bunun da her şeye etkisi var.
Yani emlak fiyatlarına da etkisi var. Nasıl? Şimdiki sistemde belli okullar çok iyi. Elit okullar ve insanlar o okullara girebilmek için saçma bir yarış içindeler.
Özel okullar için konuşuyorsak para vermek de yetmiyor artık. İlla bağlantıların olacak. Bu da demektir ki çok bağlantılı insanların, çocuklarının avantajları katlanarak büyüyecek. Devlet okulları ise çoğu sistemde oturduğunuz mahalleye bağlı.
Yani iyi devlet okullarının olduğu mahalleler revaçta ve aşırı pahalılar. Sanal eğitim de mahalle denkleme bir parçası değil artık. Herkes istediği saatte, istediği yerde başlayabilir eğitime. Hele ki yapay zeka destekli bir sistem varsa arka tarafta hangi öğretmenin olduğu bile önemsiz.
Yani sistem zaten senin kişisel bilgilerini ve öğrenim durumunu çok iyi takip ettiğinden sana kişiselleşmiş, neredeyse kişiselleşmiş diyeyim bir eğitim sunabiliyor. Bunun bir tehlikesi şu olacaktır diye düşünüyorum. Mevcut durum her ne kadar kaslaşmaya doğru gitse de Yine de değişik yetenekleri ve hobileri olan bir sürü farklı insanı alıp aynı fiziksel bina içinde hapsedip sosyalleşmelerini zorluyor. Sanal bazlı bir sistemde bu mümkün değil.
Bir kere herhangi bir sanal okulda, sanal sınıfta tüm gün kalma zorununun yok. Ortamı beğenmiyorsan başkasına gidersin. Ve zaten insanlar doğal hallerine bırakıldıklarında kendilerine benzeyenlere doğru kayıyorlar. Ama sistemin kendisi de tasarım icabı bunu sağlayacak.
Örneğin çizim dersin var mesela ve buna yeteneğin ve merakın var. Bir süre sonra kendin gibi olan insanlarla gruplanıyorsun. Yani aynı yetenek seviyesinde, aynı merak seviyesindekilerle. Zamanla herkes kendi kliklerine bölünce sınıf içi çeşitlilik azalıyor.
Disiplinler arası düşünmenin öneminden bahsedip duruyoruz bakın ama teknoloji beklenmedik bir biçimde bizi farklı disiplinlerden soyutlayan ve bir nevi zihnimizi başka tipteki zihinlerle çakıştırmayan, çakışmasına engel olan bir sisteme yol açabiliyor. Eğer bu demin bahsettiğim ekonomik kaslaşmayla paralel biçimde yürürse yani hali vakti yerinde olanların bu sisteme daha çok erişebilmeleri veya daha da kendi içlerinde gruplanabilmeleri bu etkiyle paralel biçimde yürürse insanlar arasında tam anlamıyla bir kopuş yaşanacaktır. Ve bunu anlayacak bir bakış açısı bile ortada kalmayacak. Yani şunu düşünün ironik biçimde bunu anlaması gereken bilim dalı ne sosyoloji toplumun bilimi mesela.
Ama sosyoloji öğrencileri nasıl yetişiyorlar? Onlar da bu sistemde yetişiyorlar. Sadece kendileri gibi insanlarla kaynaşarak büyüyecekler. O disiplinler arası kafaya erişemeyecekler.
Yani kısacası, fularsız arkadaşlar, ben eğitimdeki değişimin sanıldığından daha uzun süreceğini düşünüyorum. Ama bir kez olunca da mevcut okulları hiç andırmayan ve toplumu bölen, dolayısıyla bilgiyi ve bakış açısında daraltan bir hale geleceğinden korkuyorum. Yeterince içinizi kararttık mı? Sanallaşmadan tabii bahsediyoruz ama bunun tek kullanım alanı eğitim olmayacak.
Salgınla ilgili akla gelen ilk alan tıp. Burada da telemedicine diye bir alan var. Uzaktan tıp hizmeti yani. Şimdi mesela bugün hastalanıyorum.
Öyle saçma bir sistem var ki herkesin gideceği bir doktor var aşağı yukarı. O seni uzmanlara yönlendiriyor değil mi? E o doktora gidiyorsun. Oraya gitmek için bir kere toplu taşıma kullanıyor bir sürü insan.
Ondan sonra o bekleme odasında oturuyorsun saatlerce bazen. Başkasını hasta etmesen veya başkasından hastalık kapmasan o gittiğin yerlerde zaten sen kötü durumdasın, iyice yorgun düşüyorsun. Doktor seni 5 dakika 10 dakika maksimum görüyor, sonra gönderiyor. Neden şöyle yapmıyor herkes?
Standart neden şu değil. Semptomlarını bir sisteme gireceksin, o sistem de sana semptomlarına göre çeşitli yüzdelerle tanı koyacak. Daha sonra da sana bir seçenek verecek, işte webcam üstünden mesela, image recognition software sayesinde veya belki de karşı tarafta canlı bir operatörün yardımıyla ekstradan bazı bilgiler verebilirsin. Böylece o tanılar daha da belirginleşebilir.
Eğer sistem bunların sonucunda tahminlerimde yeterince güvenim yok derse o zaman da gerçekten bir doktora gidersin. Ben bunu ne zaman eleştirsem bana iki şey söyleniyor. Birincisi bu zaten yapılabiliyor ama eleştirdiğim şey bunun ana akımı olmaması. İkincisi de işte uzaktan teşhis asla yeterli değil.
O doktor sana gelecek soracak. O doktorun bakıp anlaması lazım. Bu birçok insan için bir engel teşkil ediyor. İşini gücünü bırakıp da 3 saat doktoru bekleyemiyor insanlar.
O yüzden de doktora gitmiyorlar. Yine 80-20 kuralı var burada. 100 tane vaka varsa 80'i için doktora gerek yok. İlk teşhis ve tanıl için.
Telemedis'in de zaten bunu vaat ediyor birazcık. Yani hem algoritma destekli hem de uzaktan ulaşabileceğin uzmanlar var. Böylece daha fazla kişiye bakabiliyorlar. Bunlar sayesinde 100 vakanın 80'i çok daha rahat bir şekilde oturduğun yerden teşhis edilebilir, tedaviye başlanabilir.
O kalan 20'si için senin gidip, zamanına ayırıp gerçek bir doktora görünmen lazım. Fakat telemedisinin bu vaatlerinin bir de karanlık yüzü var. Her şey elektronik olunca senin sağlık kayıtların da elektronik oluyor. Bu da özel bilgilerin yayılması demek.
Şimdi benim ilk tepkim şu oluyor, ya kim ne yapsın benim tansiyonumuda şusunda busunda yani o kayıtlara niye ulaşsınlar diyorsun. Ama öyle değil o iş o kadar basit değil. Asıl önemlisi ilk başta da bahsettiğimiz gibi hükümetlerin bu datayı ellerine geçirmeleri ve sigorta şirketlerinin bunu ele geçirmeleri. Sigorta şirketleri yeterince büyükse, yeterince de çok paraları varsa hükümetlerle kanka olacaklar ve o bilgilere erişim sağlayacaklar.
Sonuçta senin primin çok daha pahalı olabilir, genetik bir şanssızlık yüzünden. Veya bir siyasetçisin, muhalefetten bir siyasetçisin, aday olmuşsun, politik kariyerin tam böyle hızlanmış, o sırada bir haber çıkıyor, cinsel yolla bulaşan bir hastalığın varmış meğersem. Kim öğrendi bunu? Sağlık sisteminden öğrendi, şu anki iktidarda olan kişiler.
Onu da basına sızdırdılar. Yani elektronik sağlık kayıtları şu bakımdan zorunlu, belli bir doktora bağlı değilsin. Fakat uzun vadede o kayıtların bir veri olarak işlenebilmesi demek doktorun dışındakiler tarafından. Bu sene olmaz, iki sene sonra olmaz, beş sene sonra olmaz, on sene sonra olur.
Ya kanunen bu her yere açılır ya da birileri sızdırır. İlla ki olacak, eşyanın tabiatında var. Ama benim için bu tıp konusunun daha ilginç tarafı psikolojiyle alakalı olan kısım. Çünkü o tip tedaviler için sanallaşma büyük bir devrim olur.
Bunu da eğitim için söylediğim şeylerle birleştirmek istiyorum. Çoğu insanın şu anda oturup da bir psikologla konuşacak veya belki de herhangi biriyle konuşacak imkanı yok. Öyle bir parası yok. Birinin eğitimini, birinin zamanını almak pahalı bir şey çoğu insan için.
Bunu yapacak durum olsa bile bazı kültürlerde bu kabul edilebilir bir şey değil. ABD'de herkes, ya benim işte psikoloğum şöyle, benim psikiyatrim böyle diye konuşabiliyor da Türkiye'de o kıvama gelmedi henüz insanlar. Milyonlarca, on milyonlarca insan ilaç bağımlısı olmasına rağmen, ya sen deli misin diye bir tabu var. Sanallaşınca bu hizmetler, bu tabu da ortadan kalkıyor, bu erişim de birazcık kolaylaşıyor.
Hele ki de biraz yapay zeka ile desteklenirse. İşin paradoksal tarafı da şu, genelde yeni teknolojileri ilk gençler bir denerler, bakalım nereye gidiyor bu iş diye bakarlar. Ondan sonra ana akıma geçer, ondan sonra en sonunda yaşlılara doğru kayar. Bu teknolojilerin aslında bilakis ilk önce yaşlılar tarafından benimsenmesi lazım.
Çünkü bir, bu salgın yüzünden evde kalan insanlar en çok onlar. Şu an için konuşmuyorum, şu an herkes evde ama 6 ay sonrasını düşünün, 12 ay sonrasını düşünün. Yaşlı insanlar uzun bir süre boyunca toplumdan izole edilmeye devam edecekler. Dolayısıyla o insanların yalnız kalmamaları için bu sanallaşma teknolojileri iyice önem kazanacak.
Şu anda yine Skype ile Zoom ile idare edebiliyoruz ama bana bile doğal gelmeyen, yeterli gelmeyen bir şey o insanlar için hiç zaten yeterli gelmeyecektir. Yani tıbbi destek, psikolojik destek, sosyal destek bunların hepsi birbiriyle örtüşen, el ele giden şeyler ve hepsine de en çok ilk önce yaşlıların ihtiyacı var. Sanallaşma deyince akla gelen bir şey daha var, o da sanal para. Gelecek bölümde, devam bölümünde buna değineceğim ve bunun üzerinden ekonomi konusuna ve sosyalizm konusuna, sosyalist değişimler konusuna geçiş yaparız.
Kapitalizm çökecek mi mesela? Böyle anlamsız büyük sorular. Ya da daha anlamlı şeylerden bahsedelim. Restoran sektörü mesela ne olacak?
Daha sonra da ekonomiye bağlı olarak kültürel değişimler, elektronik sporlar, şehirleşme, kahraman tanımları, bilimsel kültür, din. Biraz da bunlara değiniriz. Bakın kaç haftadır düzenli olarak pazar günü bölüm çıkıyoruz. Hiç sektirmedik.
Bu haftada sektirmeyeceğim ama pazardan önce gelecek bunun devam bölümü. Pazar günü de başka bir bölüm. O zaman size iyi pazarlar diliyorum ve bu ayki taze destekçilerle başlıyorum. Kıvanç, Doğan Can Bahan, Sabahçil, Yannis, Kutlay Dede.
Sizler burada yenisiniz galiba. Olan şüphelerimiz Karakuş, Polat, Özbek, Keleş, Samet, Dumanay, Çelik. Öz, Albayrak, Şahiner, Korkut, Ocak, Gelal, Berk, Tokdemir, Barkmaz, Zatkurt, Yıldırım, Aydoğan, Mart, Gök, Arıcan, Atilla, Lagalun, Elbir, Özertem, Kahraman, Batun, Purut, Mehmethan, Ünsal, Sekürey, Yaldız, Şekercoğlu, Akkoyun, Şvartzeneger. Bir de oraya Patreon'a gerçekten Ardın Şvartzeneger'in resmini koydum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.