
4.834 kelime · ~24 dk okuma
Tüm dünyadaki gelir eşitsizliğinin ne yönde evrilmesini bekliyorsunuz? Üst sınıfın ekonomik olarak kopup gitmesi engellenmeli mi, engellenebilir mi ve nasıl? Evet. Dünyayı kurtarınız, süreniz 60 saniye başladı.
Memleketi kurtaramıyorum daha ben, dünyayı nasıl kurtarayım? Selam flarsızlar. Yine bir canlı soru cevap bölümüyle karşınızdayız ama bu seferkinde birazcık değişiklik var. Tembel tembel size yaptığım Discord canlı yayınını kesip biçip parçalar halinde sunmak istemedim.
Onun yerine dedim ki ya şuraya ufak tefek eklemeler yapayım. Yani hem canlı soru-cevap hem de sonradan kayıt gibi olacak. Bu arada hiç bilmeyenler için anlatayım. Ayda bir böyle soru-cevap yayını yapıyorum.
İlkinde langır lungur gittik üç buçuk saat. Konu yok, bir şey yok. Oradan öğrendiklerimizle ikincisini yaptık geçen ay. Muhtemelen üçüncüsü de bu ayın sonunda olur.
Bu sefer bir moderatör de olacak. Geçen sefer bir kaza yaşanmıştı canlı yayında. Şimdi bölüme başlamadan önce bir iki tane de genel duyuru yapayım. Son podcast bölümünden bu yana 10 günden fazla olmuş.
Ne yaptık bunca zaman? Tembelliğimizden mi geciktik? Hayır. Birincisi takip edenler vardır.
Türkiye'deki doktor ziyaretlerimiz biraz uzamıştı. Oraya da mikrofon götürdüm gerçi. Hatta kayıt da yaptım ama bir noktada benim laptop ikiye ayrıldı. Ekranı koptu.
Tabii bu işin bir çözümü var yani. Her seyahate gittiğimde de podcastın aksamaması lazım. Onun için bundan sonra en az bir tane yedek bölüm bulunduracağım. Ona göre kayıt yapacağım.
Bir sonraki bölüm için hiç fazla beklemeyeceksiniz. Çünkü o hazır. Kaydını yaptık, kurgusunu yaptık. Kobe Bryant'ın ölümü hakkında.
Birazcık telafi etmiş oluruz bu şekilde, gecikmeyin. Bu aralar beni meşgul tutan bir başka sebep de kitapla alakalı. Türkiye'deyken yayın eviyle son bir kez görüştüm. Safsatalar Ensiklopelesi Mart'ta çıkıyor.
Takvimde bir değişiklik yok yani. Tam olarak günü bilmiyorum ama ben haftaya şöyle bir şey planlıyorum. O temaya uygun birkaç tane bölüm yapacağım. Yani safsatalarla ilgili, bilişsel hatalarla ilgili birkaç tane bölüm yapmak istiyorum.
Hem bir şekilde promosyon olur bizim kitap için, hem de kitabı alamayacak durumda olanlar veya kararsız olanlar için birazcık hizmet olur. O içeriklerden faydalanmış olurlar. Bakalım. Şimdi baskıya gitmeden önce son rötuşları bu hafta bitirmek zorunda olduğum için harıl harıl çalışıyorum.
Neyse haberler bu. Geleceğe yönelik planımız bu yani. Yakın geleceğe yönelik planımız. Bir de geçmişe bakalım.
Çok geçmişe değil ama yani şöyle 18. yüzyıla falan gitmeye gerek yok. Bir bölüm geçmişe bakacağız. Son bölüm hakkında konuşuyorum.
İlk reklamlı bölümümüzdü ya, gelen tepkilerin hiçbir reklamları hakkında değildi ama o koyduğumuz ses efektleri epey yankı uyandırdı. Kötü anlamda tabii. Ben Twitter'dan da anket yaptım. Sonuçta sizlerin görüşünü merak ediyordum.
%70 mi 75 mi de olumsuz geri dönüş geldi. Yani mesajınız alınmıştır, o efektleri abarttık hakikaten. Aldığım iyi bir yorum şuydu, birkaç kişiden aldım bunu. Ben konuşurken arkadan böyle efekt girmek yerine konuyla alakalı klipler koyarsak belki daha iyi olur ve bunu da kesinlikle geçişlerde yaparız ve sayısını da sınırlı tutarız.
Ama sonuçta böyle ite kalka, düşe kalka, işte deneye yanıla öğreneceğiz. Önemli olan sizinle aramızdaki iletişimin kopmaması. Gelen tepkilere göre ben ayarlıyorum zaten. Yapımcı da aynı fikirde.
Şimdi bunları söyledik, haberimizi verdik. Artık bu bölüme başlayalım. Fullarsız entellik ortamlarında Robert Plomey'nin bulguları üzerine bir blog yazısı ya da podcast oldu mu? Olmadı.
Kesinlikle olmalı. Tamam. Bilmeyenler için özetle, kişilik genetiğin ürünüdür. Nurture büyük oranda hikayedir diye kabaca özetleyebileceğimiz bulguları olan bir bilim insanı.
Kitabı, Blueprint, How DNA Makes Us Who We Are. Plomin'in bu bulgularıyla ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz? Her jenerasyon bir önceki tarafından etkileniyor ya, bir feedback mekanizması var. Yani senin bir genetiğin var, o genetik bir kültüre neden oluyor, o kültür daha sonra seçilimi etkiliyor, o genetiği değiştirmiş oluyor, o başka bir kültür yaratıyor falan.
Bu böyle bir zincir. Biz tabii şimdi görece liberal düzenlerde yaşıyoruz. Yani muhafazakar ülkeler bile geçmişe göre liberaller. Bunun bir dışa vurumu da şöyle bir önyargıyı yerleştirmek.
Yani insan genel olarak toplumun bir ürünüdür ve dahası eğer sistem izin verirse, adilse sistem, istediği her şey olabilir. Bu işte bize değişik kalıplar altında, değişik markalar altında bize empoze ediliyor. Mesela Amerikan rüyası bunun bir çeşidi. Herkes buraya gelebilir, zengin olabilir, herkes başarılı olabilir.
Kim olduğunuzun önemi yok. Şimdi burada normalde Amerikan rüyasının genetikle, nature'la, nurture'la alakası yok dersin ama paralel olarak gidiyor. Yani bu nurture tarafına yatkın bir bakış açısını destekliyor. Bu arada empoza ediliyor derken böyle komplolardan bahsetmiyorum yani.
Kumanda odasından bize bunları filan göndermiyor. Sistem bu şekilde gelişiyor. Değerlerimiz bu şekilde gelişiyor. Ve tabii ki 20.
yüzyılın tecrübelerinden, işte Nazizm'le, Sosyal Darwinizm'le alakalı tecrübelerinden ötürü... ...Nature tarafını ön plana çıkaran çalışmalara karşı bir reaksiyon var, bir tepki var. Yani ben şimdi size öyle bir çalışmayı sunsam, birçoğunuzun genel tepkisi tahminimce şu olur.
O çalışmalarda ne eksiklikler var? Örneklem ne kadar büyük? Efendim kim fonlamış? Böyle dedektif gibi araştırmanız ilk refleksinizdir.
Öteki taraftaysa o kadar sorgulayıcı olmazsınız diye düşünüyorum ben. Çünkü ben de aynı sistemin ürünlüyüm, benim de tepkilerim bu yönde. Bizim hayatımız giderek sanallaşıyor ve bu genetik kodumuzun içinde anlamlı olduğu bir dünya vardı ve o dünya kaybolup gidiyor artık. Bu dünya çok değiştiği için de ben Nurture'a ağırlık vermeyi mantıklı görüyorum.
Eğer biz kalkıp da 20 sene sonra dijital bilinç diye bir şey keşfedersek, mevcut altyapımızı tamamen bırakıp yeni bir bilinç altyapısına geçersek bu genetiğin, menetiğin hiçbir manası kalmıyor. Şimdi sonradan ekleme yaptığım ilk kısım bu. Bu Robert Plomey'nin kitabındaki ana fikirleri okudum. Podcast notlarında da gerekli linkler var.
Hem kitaba link var hem de kitap hakkında iki tane yoruma link var. İlginç bulduğum bir iki kısmı anlatayım. Plomin aşağı yukarı şöyle diyor, genetik özellikler psikolojimizin, farklılığımızın, işte okuldaki başarımızın, depresyona yatkınlığımızın, mutluluğumuzun, mutsuzluğumuzun bütün bunların aşağı yukarı yarısını açıklıyor. Diğer yarısını da çevresel faktörler açıklıyor.
Buraya kadar gayet klasik. Ama etkili olan çevresel faktörler bizim anladığımız anlamda çevresel faktörler değiller. Çok daha rastgeleler kontrol edilemeyen çevresel faktörler. Öte yandan kontrol edebildiğimiz mesela evdeki ortam, daha mı az kavga ediliyor, daha mı fazla kavga ediliyor veya daha önemlisi okulda aldığınız eğitim, okuldaki ortam, bunların etkisi ya yok ya da bunlar da aslında daha önceki genetik etkilerin bir dışa vurumu.
Kavramsal olarak şunu anlıyorum. Eğer güzel bir ev ortamınız varsa, mesela o ev ortamında kavga yok. O ev ortamında çocuklara her gece masal okunuyor yatmadan önce. Bunları biz klasik olarak çevresel faktörler olarak görüyoruz ama kültür diyelim.
Ve sosyoekonomik faktörler olarak görüyoruz. Çünkü o ailenin durumu iyi. Ama aslında diyor ki, onlar da birer sonuç. Ailenin genetiğinin birer sonucu.
Yani o ailenin genetiği iyi olduğu için... İyi bir eğitim aldılar, iyi bir iş edindiler, iyi para kazandılar. Çocuklar da gerektiği kadar bakım alıyor. Ama çocuğun başarısının asıl sebebi ailesinin genetiği.
Diğer faktörler de çocuğun başarısı da ailesinin genetiğinin birer sonucu aslında. Bunu ben anlayabiliyorum. Yani bu doğru olabilir. Datayı incelemek lazım.
Uzmanlık lazım. Fakat şurada hiç kafam basmıyor. Yani gerçekten de. Aile neyse de okul gibi herkese ortak bir yerde şartların, çocuğun başarısına çok çok az etki edebileceği fikri bana inanması zor geliyor.
Ben kendim de şu anda eğitim dünyası içinde olduğum için o kısmına benim kafam yatmadı gerçekten. Yani tamamen rastgele çevresel faktörler dediği o yüzde elliyi açıklayan faktörler de... Mesela evinde işte şiddet görmen, travmatik tecrübeler diyelim. Diyorum annen baban kaza geçirdi bir trafik kazasında öldüler.
Bunun senin gelişimine etkisi çok büyük oluyor diyor ama bunu zaten kontrol edemezsin sosyal politikalarla. Sosyal politikalarla kontrol edebileceğin şeyler, okul programları gibi bunların etkisi çok az diyor. Şöyle bir ilginç açılımı daha var. Diyor ki, eğer biz fırsat eşitliği peşinde koşarak bu çevresel etkilerin, farklılıkların, daha doğrusu etkisini minimuma indirirsek, yani zenginin çocuğu da düzgün bir eğitim alsın, fakirin çocuğu da düzgün bir eğitim alsın, zenginin çocuğu da aynı kaloriye alsın, fakirin çocuğu da zihinsel gelişimlerine ket vurmasın, Asgari bir fırsat eşitliği oluşturduk.
Bunu yaptıkça diyor, bizim liberal görüşlerimiz, liberal yatkınlığımız daha doğrusu şöyle bir varsayımda bulunuyor. Bu insanların performansları da, gerçekleştirecekleri o potansiyelleri de birbirine yakınlayacak diyor. Yani çok basit bir örnek, erkekler de kadınlara yakın bir oranda atıyorum bale seçecekler çünkü oğlum erkek adamsın bale sana yakışıyor mu diyen bir hıyar olmayacak başlarında. Veya sen kadınsın otur oturduğun yerde laboratuvarda takılmak ne bilgisayar ne git evlen diyen biri olmayacak.
O yüzden de sanki bu alanlara katılım eşitlenecekmiş gibi düşünüyoruz. Bunu cinsiyet bazında da düşünebiliriz, hırk bazında da düşünebiliriz, sosyoekonomik statü bazında da düşünebiliriz. Plomin de diyor ki, sen bu faktörleri eşitledikçe, fırsat eşitliği adı altında, bu sefer genetik faktörlerin etkisi daha da yukarı çıkacak. Yani şu anda %50 açıklıyorsa, çok daha yukarılara çıkacak bu diyor.
Bu sefer tamamen genetik bazlı, gen bazlı bir kas sistemi olacak. Yani IQ'su yüksek olan iyice yukarıda olacak mesela. Bunları derken kullandığı metodoloji ilginç geldi. Ondan da bir bahsedeyim.
Genlerle davranış arasındaki bu karmaşık ilişkileri çözmüş falan değil. Bunu zaten kimse çözemedi. Onun argümanı şu, bunu çözmemize gerek yok diyor. Çünkü biz çok ufak genetik farklılıkların binlercesini ölçebilip aynı anda da bunları diğer verilerle korele edebilecek haldeyiz diyor.
Polygenic analiz diyorlar buna. Bu aslında benim kullandığım 23andMe servisine de birazcık benziyor. Bunlara ben DNA'mı göndermiştim tükürükle. Kısmi bir gen analizini yapıyorlar ve işte sana bir takım raporlar sunuyorlar.
Fakat arka planda da, yani sana sundukları raporların dışında da... ...bir korelasyon analizi çalıştırıyorlar. Çünkü sana bir yandan anketler sunuyorlar.
İşte diyorlar ki, sen kaç saat uyuyorsun? Sen brokoli sever misin? Depresyon teşhisi kondu mu? ...o aldıkları cevaplarla senin genlerini eşleştirmeye çalışıyorlar.
Şimdi böyle milyonlarca insandan veri topladığın zaman... ...geriye dönük bir korelasyon analizi yapabiliyorsun. Yani bir genin veya bir gen grubunun... ...herhangi bir davranışı tam olarak nasıl etkilediğini çözmene... ...herhangi bir karakteristiği nasıl oluşturduğunu çözmene hiç gerek yok.
Sadece yeterince data toplarsan... ...aralarında bir ilişki buluyorsun... ...ve bunu da belli bir confidence interval'e koyuyorsun.
Mesela bu Plomin'in kendisi de... %85 ihtimalle, daha doğrusu 85th percentile diyor. Birazcık daha değişik. Şizofreni sahibiymiş.
Fakat kendisine bir teşhis konulmamış. Yani böyle bir olasılık dağılımına seni oturtuyorlar. Ama deterministik bir şey söylemiyorlar tabii ki. Bu analizlere dayanarak söylüyor söylediği şeyleri.
Şimdi bu tabii çok tartışma yaratacak bir konu. O meşhur Bell Curve kitabındaki gibi konuyu ırklara getirmiyor. Yani neden zencilerle beyazlar arasında IQ farkı var? Tek tek değil ama nüfus bazındaki ortalamalar bazında IQ farkı neden bu kadar büyük?
Böyle şeylere girmiyor. O daha ziyade şunu demeye çalışıyor. Genetik bu kadar önemliyse bizim eğitimimizde, sağlık hizmetimizde, her şeyde daha kişiselleşmeli ve bu genetiğe daha uygun olmalı. Biz herkese aynı eğitimi veriyoruz, aynı sınıflara dolduruyoruz ve bunun da bir işe yaradığını düşünüyoruz.
Bu hem bir işe yaramıyor hem de yarasa bile zaten genetik farklılıkları ortaya çıkaracak, daha da altını çizecek diyor. Benim aklıma şunu getirdi, birazcık şeytanın avukatlığını yapayım. Konudan da öyle bir gıdım sapacağım çünkü fırsat eşitliği konusunda düşünmemi sağladı. Fırsat eşitliği genelde bizim hepimizin istediği bir şey.
Annenin, babanın hatalarından ötürü veya şanssızlıklarından ötürü senin cezalandırılmaman lazım. Senin çok kötü bir hayata, fakirliğe, fukaralığa mahkum olmaman lazım. Yani tekrar fakir fukara olabilirsin ama deterministik bir şekilde o hayata mahkum olmaman lazım. O yüzden devlet politikalarıyla sana belli bir takım asgari imkanlar sunuyorlar.
Düzgün beslenebiliyorsun, beyin gelişimin için önemli, yeterince şeker alıyorsun. Okuldaki beslenme politikalarıyla tabii ki. Bunu da vergilerden karşılıyorlar. Ondan sonra sana iyi öğretmenler atamak istiyorlar.
Zengin mahallelerdeki okullarla, fakir mahallelerdeki okullar arasındaki farkları düşürmek istiyorlar. Bu işin sosyoekonomik kısmı bir de tabii kültürel kısmı var. Demin de bahsettiğim gibi dindar bir ailenin kızıysan atıyorum. Belki potansiyelinde şahane bir biyolog olmak var.
Belki potansiyelinde şahane bir müzisyen olmak var veya dansçı olmak var. Ama bunların hiçbirine izin yok. Çünkü 16 yaşında evleniyorsun, 17 yaşında çocuk doğuruyorsun ve hayatında öyle bir alana hapsoluyor. Bu sanal bariyerleri de kaldıralım.
Herkesin mümkün olduğu kadar maksimum seçim şansı olsun. Hem ekonomik açıdan bir seçim şansları olsun hem de kültürel açıdan böyle yapay bariyerlerle uğraşmasınlar. Ondan sonra ne seçerlerse seçsinler. Fakat fırsat eşitliğinin de fazlası zararlı olabilir.
Birçok insan çocuğuna daha iyi bir gelecek bırakmak için eşek gibi çalışıyor. Daha iyi bir birikim bırakmak için. Bu birikim materyal bir birikim, aynı zamanda kültürel bir birikim. Yani sen çocuğuna geçirdiğin her saat ona bir şeyler katmak istiyorsun.
Bir emek sarf ediyorsun, bir şey öğretiyorsun. Şimdi sen bunu yapıyorsun, bir başka ailede hiç umursamıyor. Kendilerini düşünüyorlar, bencilliler çocuğuyla vakit geçirmiyorlar mesela. Neyse artık.
Şimdi bu iki çocuğun aynı eğitime alması, aynı fırsatlara sahip olması demek. Daha iyi seçimler yapmış olan ailenin seçimlerinin etkisini azaltmak demek. E bu, iyi seçimler yapan insanları cezalandırmak oluyor. Ben buna şeytanın avukatı diye başladım ama aslında benim gerçek fikrim de bu.
Yani biz fırsat eşitliğinin henüz yeterli olmadığı bir evredeyiz belki birçok toplumda. Fakat onun da bir üst limiti olmalı. Fırsat eşitliği ne kadar çok olursa olsun iyi olur diye bir şey yok. Ama söylemler öyle.
Sonuçta çok öküz insanları eğitmen gerekiyor. O öküz insanlara da böyle argüman sunamıyorsun. Böyle kalıpları sürekli tekrarlaman gerekiyor. Fırsat eşitti, fırsat eşitti.
Bir noktadan sonra da unutuyorsun. Ya biz bunu niye savunuyorduk? Ne noktada duracağız? Durmayacak mıyız?
Ama ben konuyu şöyle bağlayayım tekrar. Biz çok saçma bir gelişim çizgisi gösteriyoruz insanlık olarak. Yani daha bu konuları doğru düzgün anlayamadan, daha doğru soruları sormadan acayip teknolojik gelişmelere eriştik. Yani olgunlaşamadık ama çok ilerledik.
Nature mı? Nurture mı? Ne kadar yüzdesi etki ediyor? Bunlardan konuşuyoruz ama birkaç sene içinde CRISPR'la, CRISPR teknolojisiyle hepimizin genlerini editlemek çocuk oyuncağı olacak, ucuzlaşacak belki de.
Bir yandan düşük seviyeli bir yapay zeka, hayatın her alanına girdi, bizi tamamen augmento ediyor. Her kararımızın bir parçası oluyor. Bir yandan sanal gerçeklik her tarafımızı saracak, yani algı dünyamız tamamen değişecek. Ve şimdi genetiğin değişiyor, algı dünyanın değişiyor, karar verme mekanizmaların değişiyor ve kökten değişiyor.
Böyle bir dünyada kalkıp da bizim doğamız nedir, insanoğlu ne demek falan, böyle bir şey kalmıyor. Çünkü mesela en basitinden şunu düşün, CRISPR teknolojisinin olduğu yerde sen fırsat eşitliği konusunda hangi politikayı güdersen güt, O anda kim zenginse, kim güçlüyse, IQ seviyeleri ne olursa olsun bu arada, onlar avantaj ediniyorlar çünkü onların çocuklarının genleri editlenecek ve yüksek IQ'ya veya istenen özelliklere sahip olacaklar. Belki 20-30 sene sonra bu teknoloji ucuzlayacak, halkaya yayılacak, ondan sonra da insanlar işte ayaklanacaklar, biz de isteriz. Fırsat eşitliğinin manası değişecek, doğası değişecek.
Belki gen eşitliği, genetik fırsat eşitliği haline gelecek. Acayip yerlere gidiyor toplum. O yüzden de orijinal cevabımda dediğim gibi, bu konuları bu pencerelerden incelemek lazım. Yoksa kalkıp da eski kavgalara hapsolup, kendini bunlara çok kaptırıp, özellikle sağcılar bunu çok yapıyorlar.
Ya aç gözünü kardeşim, geçmiş çağların kavgaları bunlar. İnsanlık daha onları tam çözemeden ve anlayamadan yeni kavgalara, yeni çağlara yelken açtı. NBA'de favori takımınız hangisidir acaba? Hiçbir favori takımım yok.
Milli takım. FSP Sen döneminden sonra işte Namaskili dönemden sonra bir daha basketbol filan izlemedim. Şimdi mesela bu sezon ne olur? Valla bu sezonu ben çok sevdim aslında ya.
Clippers acayip iyi bir takım oldu. Lakers iyi bir takım oldu. Mavericks iyi bir takım oldu. Heat sürpriz bir şekilde öteki tarafta iyi bir takım oldu.
Yani baya bir iyi takım var. Free Agent'ın etkisi inanılmaz oldu hakikaten lige. Zaten bu konuda bir podcast yapacağım. Yani bunu NBA'yi takip etmeyenlerin de anlamasını istiyorum.
Çünkü bu aslında sistemin ekonomik tasarımının o kültürü nasıl değiştirdiğine çok güzel bir örnek. Eskiden free agency yoktu. Anca takas yapılabiliyordu veya draft edilince takımını seçiyordun. Şimdi o zamanki NBA kültürüyle ve rekabet kültürüyle şimdiki bambaşka.
Şimdi herkes pılını pırtını toplayıp gidiyor. İki sene sonra kısa kontratlar yapıyor, gidiyor ondan sonra. Orada süper takımlar oluşturuyorlar. Bir de o kadar çok para geldi ki artık sisteme.
En dandik adam bile 10 milyon dolar kazanıyor, tamam mı? Şimdi bu süper yıldızların kontratları 200 milyon dolar. Bir teşvik sistemi, bir ekonomik teşvik sistemi var her sistemde. Buradaki ekonomik teşvik sistemi de şu oldu.
Ya biz küçük takımların ezilmesini engellemek için şöyle bir şey kuralım. Bunlar kendi yıldızlarına herkesten çok para teklif edebilsin. Yani dandik bir takımsın, kötü bir sonuç aldın. Kötü sonuç aldığın için de nedir?
Yüksek bir öncelik sahibi olarak yeni gelen oyuncuları seçebiliyorsun. Futbolda yok mesela böyle bir şey. Ve mesela Amerikan futbolunda da yok. Yani Amerika'daki her profesyonellikte de yok bu.
O yüzden böyle karşılaştırmalı yazılar var. Mesela Amerikan futbolu daha kapitalist. Yani kuralsız kapitalist. NBA daha sosyal kapitalist.
Dengeli sistem gibi. Şimdi sen dandik takımdın. Bir tane şansına Süper Yıldız kaptın draftten. İki sene boyunca o gelişti.
Gerçekten müthiş bir adam oldu. ...zengin kulüpler veya zengin demeyeyim de işte daha büyük kulüpler, Los Angeles Lakers gelecek... ...adama para teklif edecek,
onu alacaklar. Kim kalkıp da Milwaukee'de... ...yok efendim Oklahoma City'de yaşayacak, Los Angeles'da dururken, New York'da dururken.
Bunu engellemek için dediler ki... ...sen draft etmişsen... ...sen buna büyük kontrat zamanı gelince... ...200 milyon dolar değil de 250 milyon dolar teklif edebilme hakkın var.
Ekstradan 50 milyon dolar teklif edebiliyorsun. Böylece oyuncular sende kalacak. Ulan bu işe yaramıyor. Çünkü sisteme çok para girdi.
Yani bir insan için 200 milyon dolarla 250 milyon dolar arasında hiçbir fark yok bürüt olarak. Kaldı ki bunlar kalkıp da büyük pazarlara girerlerse... ...onun finansal getirisi zaten kendi aldıkları maaş kadar oluyor.
Yani sponsorluk anlaşmaları oluyor. Orada gidiyorlar, yatırım yapıyorlar. Kendi şirketlerini kuruyorlar. Eskisi gibi değil.
Eskiden oyuncular içip sıçıyorlardı yani böyle eğlencesine takılan. Jordan Kumar oynardı yani ki Jordan en başarılı iş adamıydı kendi neslinin. Şimdi herkes böyle canavar gibi oldu. Yani bu sisteme giren paranın o teşvik sistemini de nötralize ettiği, teşvik sisteminin çalışmadığı bu yüzden ve oyuncuların eskisinden çok daha mobil olduğu, herkesin her yere gidebildiği acayip birlik.
Ben o yüzden çok seviyorum. Yani ilginç oldu. Demokrat Parti başkanlarından kimin, adaylarından kimin başkan olmasını istersin? Elizabeth Warren'ın başkan olmasını isterim.
Anketlerde birazcık düştü bu. Herhalde olmayacak. Biden veya Sanders olacak diye duymuştum. Neyse.
Amerikan ekonomisi finansa kayıyor. Financialization diye bir şey var. Biraz kabaca hani ekonominin sanallaşması olarak görüyorum. Paradan para kazanan insanlar işte.
Normalde finans sektörünün manası ortadaki zenginliği daha rasyonel bir şekilde kullanmak. Düzgün yatırımları aktarmak. Çünkü devlete versen işte saçmalıyor devlet. Bürokratik, aşırı bürokratik bir sistem kuruyor.
Eninde sonunda yolsuzluk oluyor, eninde sonunda bir patronajağı yaratılıyor falan. Bunu zaten Türkiye'de yaşıyoruz. Özel finans sektörünün bütün topluma yararlılığı kağıt üstünde. Zenginliğin daha iyi bir şekilde, daha akılcı bir şekilde kullanılmasını sağlamak.
Ama mevcut finans ürünleri, o işte özellikle türev ürünler falan... ...bu amaçtan çok uzaklar, yani birkaç derece uzaktalar. Gıdısının, gıdısının, gıdısının, gıdısı.
Gıdısı değil ya, dıdısı. Dıdısının, dıdısının, dıdısı oluyor. Yani bunu çok basit bir şekilde anlamak için mesela bu The Big Short filmi vardı... ...2008 finans kriziyle ilgili.
Orada hakikaten Bilal'e anlatır gibi anlatıyorlar. İşte bu CDO Square falan, yani türevinde türevi şeyler. Bu tip şeylere karşı bir düzenleme, bir reform gerekiyor diye düşünüyorum. Başka yerlerde bu zor olur çünkü insanlar paralarını alıp sağa sola kaçabilirler.
Ama ABD bunu yapabilecek ağırlığa sahip. Yani ABD der ki, kardeşim ben şu düzenlemeyi getirdim. Dahası eğer siz de, sizin ülkeniz de benzer bir düzenleme getirmezse... Sizin ümüğünüzü sıkarız kardeşim.
Bunu diyebilir, bunu diyecek tek ülke. Warren da bunu yapacak bence en iyi lider diye düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim çünkü hepsinin vaatlerini çok yakından takip etmedim. Tamam, Mert'e gelelim.
Sorum atlandığı için tekrar yapıştırayım, bir daha atlamayacağız sorunu. Sence politik meme'ler sağlıklı bir tartışma yaratılmasının önüne geçiyor mu? Evet. Uzun zamandır fikrim geçtiği doğrultusunda, benim de ne tesadüf.
Çünkü meme kültürü genelde iğneyleyici olma eğiliminde ve yeni nesil politik tartışmalarda bu geniş meme kültüründen epey faydalanılıyor. Hatta şöyle diyeyim, bence yeni nesil tartışmalar bundan ibaret. tartışma diye bir şey yok yani mim atışması, dolmuşça atışması gibi. Dolayısıyla karşılıklı sağlıklı bir iletişimden ziyade tarafların birbirlerinin sürekli inelediği bir kısır tartışma ortamı çıkıyor.
Ortaya katılır mısın? Şöyle katılmam, yani çoğuna katılıyorum aslında ama burada gizli bir ön kabul var. Sanki eskiden sağlıklı bir tartışma ortamı varmış gibi görünüyor. Daha sağlıklı bir tartışma ortamı vardı, evet.
Hatırlıyorum, Türkiye'de siyasiler yuvarlak bir masa etrafına otururlardı, değişik parti liderleriyle birbirleriyle düzgün düzgün konuşurlardı. Birbirleriyle sağlıklı bir tartışma yapıp da biz doğruya ulaşalım falan diye değil tabii ki. Siyasetin amacı ve işleyişi tarihin hiçbir döneminde böyle olmadı. Siyaset sonuçta bir güç mücadelesi.
Sen eğer bir tartışma programına çıkıyorsan, siyasi tartışma programına, oradaki amacın da bir başkasıyla tartışıp, dialektik yöntem kullanarak doğruya ulaşmak falan değil. Tek amacın var, mümkün olduğunca fazla insanı ikna etmek. Bir taktiği işte daha bilimsel, rasyonel yaklaşmak. Çalışmaları şunu bunu ön plana çıkarmak.
İnsanları logos üzerinden ikna etmek. Başka bir yolu duygusal hikayeler anlatmak. İşte patos üzerinden ikna etmek. Başka bir yolu kendi otoriteni öne sürmek.
İşte benim şu konularda tecrübem var. Bu kadar eğitimliyim, bu kadar elitim veya şöyleyim veya halktanım. kredini ön plana çıkarıyorsun. Bu da etos.
Maksat sonuçta dinleyicileri ikna etmek. Karşıdakiyle sağlıklı bir tartışma yapmak değil. O yüzden medeni tartışma diye gözüken şeyler aslında birer ilüzyondu. Şimdi o da kalmadı.
Yani insanın zaten doğal eğilimi kamplaşma ve başkasını, diğer kamptakini iyice ötekileştirme üzerine kurulu. Sosyal medya ve meme kültürü ateşin üstüne benzin döküyor, bu kadar basit. Tartışma dediğin şey sadece kendi kampına başkasının, yani senin rakibinin kötü bir versiyonunu alıyorsun. Memelerle, bağlam dışı alıntılarla, şunlarla, bunlarla tıraşlanmış... iyice kötüleştirilmiş bir versiyonunu alıyorsun ve senin kampına,
senin tarafına, senin dinleyicilerine bunu sunuyorsun. Bunun tek yaptığı şey, safları sıkılaştırmak. Diğer taraftan da iyice kendini uzaklaştırmak. Tartışma falan yok ortada.
Fiyat bağımsız düşünürsen sistem olarak ABM mi yoksa ABD mi bir öğrenci için daha verimli? Fiyat bağımsız düşünemiyorum. Fiyat önemli bir birleşeni bu işin. Ben Avrupa'yı daha çok seviyorum genel olarak ABD'den.
Genelde Avrupa'yı neden daha çok seviyorum? Ve daha çok şey görebiliyorsun. Bir de eğer birikimin fazla yoksa senin için daha kolay oluyor. Sosyal devlet daha kuvvetli olduğu için.
Çok hırslıysan illa bu konudaki en cutting edge teknoloji üstünde çalışmak istiyorum, şöyle yapmak istiyorum, böyle yapmak istiyorum. Çoğu ABD'de. Yani sonuçta ikisi arasında geçiş de yapabilirsin konumda ilerlediğin sürece eninde sonunda ABD'ye geçiş yapabilirsin. Çok yuvarlak cevap verdim ya ama ne yapayım arkadaş soru tam böyle kötü cevap verip insanı yanlış yöne sevk etmeye müsait bir soru bu.
Bir tane yorum var onu okuyayım. Amerika'da undergrad doğru üniversite hatta doğru şehir olduğu zaman senin doğru zamanda doğru yerde olma ihtimalini çok arttırıyor. Para sorun değilse, gülücük, yapılacak en iyi yatırımlardan biri San Francisco Seattle LA'de eğitim. Sana sağlayacağı network'ten dolayı.
Ne okursan oku, alacağın derslerden daha önemlisi okurken bulunacağın çalışma ortamları. Averaj bir IQ ile dünyanın başka yerlerinde erken başarı imkanı çok zayıf ama yüksek IQ ile neredeyse okuyacağın çok önemli değil. Yani nerede okuyacağın çok önemli değil. Atlanan bir soru, uzun vadeli projeleri neler?
5 yıl, 10 yıl? Valla 10 yıllık projem yok. Hedef 2023. Yani 3 kitaplık bir proje var aklımda.
Bir tanesi zaten hazır işte, Mart'ta çıkacak dediğim. Üçü de 5 sene içinde yayınlanmış olsa şahane olur. Bu eğitime devam etmek istiyorum. Okulda verdiğim eğitimi de sizden paylaşacak bir format düşünüyorum zaten.
5 sene sürmez o yani. Önümüzdeki sene ona başlamam lazım. Başka bir projem yok. Başka birinin sorusuyla birleştireyim.
Baba olmayı düşünüyor musun? Babalık projem var işte evet. Çok böyle çocuk hastası olduğum için falan değil ama ben psikolojiyle çok meraklıyım. Çocuğun gelişimi benim için aşırı ilginç bir tecrübe.
O yüzden istiyorum. Bir de ileride yani olmazsa pişman olacağımı düşünüyorum. Verdiğiniz seminerleri biraz daha açar mısınız? Ne konuda seminer veriyorsunuz?
Ne tür bir işle meşgulsünüz? Bir seminer mesela bir konusu neden bu kadar aptalız? Cognitive biases, safsatalar bu konular hakkında. Biraz tarihsel, biraz evrimsel, biraz politikadan şuradan buradan örnekler.
Aslında benim kitabımın konusu gibi düşün. Onun seminer hali. Bütün olayı zaten bu çalıştığım yerin interaktif bir şekilde, etkileşimli bir şekilde öğrenmek. Mesela seminerlerde birçok meşhur psikoloji testi yapıyoruz.
Ben böyle makalelerden buluyorum, ilginç olanları. İşte popüler bilim dergilerinden. Aynısını sınıfta yapıyoruz. Ondan sonra da onun üstüne tartışma yapıyoruz.
Yorumunu ben yapmıyorum. Bakın arkadaşlar doğrusu böyledir falan diye. Onlara, öğrencilere yaptırıyorum. Aralarında takımlar oluşturuyorlar.
Takımca birazcık tartışma yapıyorlar mesela. Ondan sonra ayaküstü bir sunum hazırlıyorlar on dakikalık. Sonra da birbirlerinin yorumları üzerine yorum yapıyorlar. Yani... Grup içi tartışmalardan sonra da gruplar kendi aralarında birbirlerinin fikirlerini öğrenip tartışıyorlar.
Bazı konuların doğrusu var tabii ki yani ben böyle relativist falan değilim ama oradaki bütün amaç çocuklara toplum içinde konuşmasını öğretmek, düşünmesini öğretmek, takım içinde çalışmayı öğretmek, cesaretlendirmek ve daha önceden düşünmedikleri, sıkıcı gördükleri konuların aslında çok ilginç olabileceğini onlara birazcık aşılamak, heyecan aşılamak yani. Yoksa tahtaya çıkıp anlatmasın. Ben zaten diyorum, alın bakın YouTube'da şöyle şöyle kaynaklar var. Yani açar dinlersiniz ondan.
Bana ne gerek var? Benden daha iyi dünya kadar öğretmen var orada. Yani bu işin tanrısı olmuş insanlara anlatıyorlar. İşte Open Courses'da, MIT'de, şurada, burada.
Onlardan bulursunuz. Edex ve Khan Academy ile ilgili düşüncelerin neler? Kullanıyor veya faydalı buluyor musun? Evet arada sırada kullanıyorum.
MIT Open Courses da kullanıyorum. Corsera da kullanıyorum. Yani şahane bir şey. Eskiden hiçbir şey yoktu arkadaşlar.
Yani nasıl bir yoklukta... Ben bile bunu diyorum yani 80 yaşında adammışım gibi. Ama şimdiki fırsatlarla karşılaştırınca... ...yani bu son 10 senede yaşanan değişim büyük bir dönüm noktası bence.
Diğer bütün önceki nesillerden, benim eğitim aldığım nesil dahil... Hepsinin toplamından daha büyük bir değişim oldu bunlar sayesinde. Ben üniversite başvurumu kağıt kalemle yapmıştım yani düşünün. Iphone'cu musunuz Android'ci mi?
Nasıl güzel böyle derin sorulardan sonra böyle sorular olması. Basitçe cevaplayacağım. Android'ciyim ben. Hayatımda Iphone'um olmadı.
İş sebebiyle Mac kullandım. Bazı insanlar yıllardır PC'de çile çekmişiz, Mac aldım, dünyam aydınlandı falan diyorlardı. Bende hiç öyle olmadı. En kralından kullandım diye. Şirket ödüyordu zaten.
Yani zar zor kullandım işte. Türkiye'ye getirdim onu, Türkiye'de prim yaptı o mesela. Toplantılarda açıyorum, aa bilmem ne pro mu? Kaç megabyte, kaç gigabyte?
Ay Allah'ın cezası. Kaç yaşına gelmişsin, eşek kadar yönetici olmuşsun, bunlarla etkileniyorsun. Ya bu da beni deli ediyordu var ya Türkiye'de. Ufak hesapların adamı olmak ve şekilci olmak.
Diğer tarafta da tam tersi. Amerika'da gidiyorsun kafe şapa, yanında Eşofmanlı herif milyarder çıkıyor böyle. Twitter'da Toastmasters'ı övmüştün, övdüm. Sen hiç üye oldun mu herhangi bir Toastmasters kulübüne?
Gittim toplantılarına. Yani oraya öğrenci de götürdüm. Tecrübelerin nelerdi? Yani bu tip Toastmasters olmasa bile benzer toplantıları ben seviyorum.
Çünkü normalde tanışamayacağınız insanlar da sizi tanıştırıyor. Normalde arkadaşım dediğin, tanıdığım dediğin insanlar senin iş yerinden oluyor, mahalleden oluyor, işte ailenin tanıdıklarından oluyor. Toastmasters gibi bir yere gidince, hay neler varmış diyorsun. Çok bambaşka tiplerle tanışıyorsun.
Merhaba, 7 senedir sizi okuyorum. Tüm yazılarınızı biliyorum. İdolümsünüz, aman yapmayın. İdolün müdölün olmayın.
Ben de idolünüz olmayayım. Bir çay içsek kendimi gerçekleştiririm gerçekten. Hiç öyle bir şey olmuyor. Çayın hesabını da size kitlerim.
Soru olarak da romantik, hassas biri olduğunuzu yazıyorsunuz ve hissettiriyorsunuz. Daha önce hiç bunalım yahut depresif durumlar yaşadınız mı? Yaşadıysanız nasıl atlattınız? yaşamadım.
Yani şöyle bunalımlı düşüncelerim falan olmuştur tabii ki ama depresyon ayrı bir şey benim anladığım kadarıyla. Ben onu tam olarak hissetmedim hiç. Ama genel olarak hani asgari bir bunalım demeyeyim de asgari bir negatif düşüncem şu hayat anlamsız bir şey. Uzay çok büyük.
Burada yalnızız. Hiç kimse olmayabilir. Olsa bile hiç kimseyle başka görüşemeyebiliriz. Bu işin de hiçbir anlamı yok.
Kendi kendimize anlamlar uyduruyoruz işte bu kaya parçasının üzerinde. O kadar. Bu gerçeklikle gerçekten yüzleşirsen ama kağıt üstünde değil ya da laf olarak değil. Kelimeleri tekrarlamak ayrı bir şey.
Bir de bunlar üstünde uzun uzun düşünmek ayrı bir şey. Yani bu dünyanın hakikaten de koca bir boşlukta saatte bilmem kaç bin kilometreyle yol alan dandik bir kaya parçası olması... ...sırf o düşünce bile gözünde canlandırdığın zaman, bunu bir hayal ettiğin zaman korkunç bir şey.
E sen bunun üstündesin ve bir gün öleceksin. Ve bir daha hiç geri gelmeyeceksin. O kaya parçasının kendisi de bir ara bir güneşin içine girecek, eriyip gidecek filan. Bunları böyle uzun uzun düşündüğün zaman insan birazcık kafayı yiyor.
Yani ben bunu absürt olarak görüyorum. Bu beni eğlendiriyor aslında. Hakikaten saçma bir durum yani. Gülüyorum işte herkes de bu durumda ve sanki böyle değilmişiz gibi, sanki bir kaya parçasının üstünde değilmişiz gibi dandik dandik siyasetçiler birbirleriyle uğraşıyor.
Bugünün imparatorları, yarının iskeletleri olacaklar. Ne krallar geldi, neler geldi, geçti hiçbiri hatırlanmıyor. Sanki bunlar olmamış gibi davranıyorlar. Bunlar bana absürt geliyor.
Böyle ölümden sonra ne olacağı hakkında çok emin insanlar var. İşte hepimiz aslında aynı kayıktayız. Bu birazcık benle sıcaklık yaratıyor diğer insanlara karşı. Hani aynı kader mahkumuyuz gibi.
Bu bakış açısını yakalarsan o zaman seni, beni hiçbir şey pek etkilemiyor. Çünkü daha ne bundan daha anlamsız olabilir veya daha korkutucu olabilir ki? Ha şöyle yani tabii fiziksel işkence falan çekersen daha korkunç bir şey. Onlardan bahsetmiyorum.
Düşünsel olarak. Yani o yüzden de belki o beni korudu herhangi bir depresyondan ama depresyonun da genetik bir birleşeni var. Yani bazıları daha yatkın. Sanırım Ricky Gervais demişti, komik olduğu sürece her konu hakkında şaka yapılabilir diye.
Çok mantıklı. İyi kara mizahı değerli yapan da şakayı üreten kişinin aldığı bu risk olsa gerek. Güldüremezsen geçmiş olsun. Evet, kara mizaha benim yakın olmamın sebebi işte bu aslında hayatın anlamsızlığı konusunda da biraz değinmiştim.
Bütün bu varoluşun kendisi absürt zaten. O en temel kara mizah. Hayatın kendisi zaten kara mizah. Bu seferlik soru cevap bu kadardı, tadını da bırakalım artık.
Şimdi her zamanki gibi bu bölümde emeği geçen, emeği geçmese bile parası geçen arkadaşlara teşekkür ediyorum. Yeni üyeler Patreon'dan Ömer Ocak, Erdem Gelal, Erman Çelen ve Berk. Teşekkür ediyorum. Can Karakuş ve Ali Özbey'e teşekkür ediyorum her zamanki gibi.
Ondan sonra da ne geliyordu? Dur bakayım. Hızlı isim okuma yarışması. Evet sayın seyirciler.
Hasan Basri Keleş, Anıl Tokdemir, Alper Bakmaz, İsmail Atkurk, Sinan Yıldırım, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Hüseyin Çalgın, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Tron Max, Atilla İlhan, Lagorun, Özgür Elbir, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Bötül Batun, Başak Purut, Mehmet Ağ, Mehmet Ünsal, aman yarabbi hatasız mı gidiyoruz, Seküre, Cen Emre, Allah kahretmesin Can Emrah Yaldız sende patladık. Arnold Schwarzenegger, Refik Şekercioğlu, Kemal Akkoyun. Hepiniz çok sağ olun ve diğer ismini okumadığım bütün Patronlar, Patreon'daki Patronlar. Bir sonraki bölümde Kobe Bryant'in ölümünü konuşacağız.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.