Podcast

Kobe Bryant'ın Ölümüne Üzülmek

Fularsız Entellik

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İlk perde: Kobe Bryant'ın ölümü niye beni bir depremden daha çok etkiledi?

İkinci perde: Bir "tecavüzcünün" ölümüne üzülünür mü?

Üçüncü perde (sonradan ek): Medyanın etkisi




***





Konular:


(02:17) Ahlak vs duygu

(09:45) Empatinin maliyeti ve whataboutism

(11:40) Kendi alanını aşmak

(13:00) Mamba mentalitesi

(16:45) Toplu histeri ve Kobe "simülasyonu"

(18:50) Kobe'nin tecavüz davası

(22:15) "Kadının beyanı esastır"

(22:50) Rızanın başı ve sonu

(25:25) Beni kategorize et

(27:30) Erkekler tecavüz nedir anlar mı

(30:00) Sosyal medyada son 5 dakikanız nasıldı

(30:30) Kadının perspektifi: "Şu güzel ortamı" bozmak veya bozmamak

(34:00) SONRADAN EK: Bana gelen yorumlar ve medyanın etkisi (makale)

(43:32) Patreon teşekkürleri

(44:40) Bonus: Jason Williams'dan bir anekdot




***

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski



.

.

.


Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.459 kelime · ~32 dk okuma

Bu gerçekten harika. İnanamıyorum, sonuna kadar gelmedi. Her zaman kalacaksınız. Ne diyebilirim?

Mamba out! Selam flarsızlar. Bugünkü bölümümüz Coby Bryant'ın ölümü hakkında. Ben bu işin acayipliğini şuradan anladım.

Annemle telefonda konuşuyordum. Ya biliyor musun Emin'ciğim Coby Bryant ölmüş dedi. Dedim ki benim adım Emin değil. Acayiplik burada bir kere.

Transkriptin tamamını oku

İkincisi sen Coby Bryant'ı nereden tanıyorsun? Çok üzüldüm diyor. Yani tanısan bile niye üzülecek kadar tanıyorsun? Sonradan da konuştum etraftaki insanlarla.

Herkesin böyle bir hikayesi var. Hiç beklemedikleri insanlar üzülmüşler, şok olmuşlar. Kendi tepkimi ölçmeye çalıştım. Karnımdan yumruk yemişe dönmüşüm.

Ya tamam Kobe Bryant'i biliyorum, ben basketi takip ederim. Zamanında oynuyordum da. Bir zamanlar kart aldık tabii. Ama o kadar da sevmiyordum.

O kadar da önemli bir insan değildi benim için. Bir idol değildi yani. Duvarımda posterleri yoktu. Neden karnımdan yumruk yemişe döndüm o zaman?

ki bakın yaklaşık iki hafta oluyor öleli. Hemen bu podcast'ı kaydetmedim ben taze taze, bilerek bekledim. O duygu yoğunluğu içinde kaydetmek istemedim çünkü. Şu anda bile ama benzer bir duygu yoğunluğunu yaşıyorum.

Öte yandan aynı günlerde koronavirüs salgını ortaya çıktı. Elazığ depremi oldu. Çok daha büyük yıkımlar, çok daha büyük felaketler, büyük acılar bunlar. Fakat aynı etkiyi yaratmadı bende.

İşte o zaman düşündüm, neden böyle oluyor? Yani benim rasyonel olarak bunları bir teraziye koyup, şu acı daha büyüktür, buna daha çok üzülmemiz lazım diyeceğim o muhakeme ile refleksif olarak duyduğum duygu, yani üzerinde kontrol sahibi olmadığım o duygular tamamen farklılar. Hiç tanımadığım çok da güzel hayat yaşamış, aşırı zengin bir insanın ölümüne niye bu kadar üzülüyorum, niye bunu bu kadar kişiselleştiriyorum da. Binlerce garibanın ölümüne veya çektikleri acılara o kadar üzülmüyorum.

Bu fark ilgimi çekti. Oradan girelim konuya. Zaten gerisi gelir çorap söküğü gibi değil mi? Genel olarak bunları birbirine karıştırıyoruz.

Yani ahlaki standartlar ile bizim psikolojimiz farklı şeyler. Acının psikolojisi ile ahlaki standart birbirine uymak zorunda değil. Halbuki biz hayatın hemen her alanında bu yalanı kendimize tekrarlıyoruz. Bir düşünün bakın.

Kaç kere duymuşsunuzdur biz siyasetçiden. İşte biz her insanın ölümüne üzülürüz. Kürdü de, Alevisi de, bilmem nesi de, siyahı da, beyazı da, yakındaki de, uzaktaki de, hepsine üzülürüz. Filistindeki de, Türkiye'deki de.

Ya buna imkan var mı Allah aşkına? Durup bir düşünün. Siz her insanın ölümüne gerçekten üzülebilir misiniz? Yani bak eşit üzülmeyi zaten geçtim ama bazılarına artık duyarsızlaşıyorsun.

Bu da insanın kendini korumasıyla alakalı bir şey. Ya bakın öyle bir dünyada yaşıyoruz ki kaç kişi var şu anda? Say bakalım baştan. 7,5 milyar mı?

7 milyar mı? Neyse artık fark etmiyor. 5 olsa ne olacak? 8 olsa ne olacak?

Milyarlarca insan var sonuçta. Ama sadece milyarlarca insan olması önemli değil. Aynı zamanda da acayip bağlantılı bir dünyadayız. Nerede ne oluyor biliyoruz.

Hangi ülkede, hangi şehirde ne felaket var biliyoruz. Brezilya'daki maden kazasını da biliyoruz. Sibirya'daki uçak kazasında, bilmem neredeki göçük altında kalan insanları da işte terörist saldırıları da. Hepsi telefonumuzun ekranında.

Bizim beynimiz böyle bir dünya için tasarlanmadı arkadaşlar yani. Gerçi hiçbir şey için tasarlanmadı. Tasarlamak kelimesi yanlış da. Öyle bir dünya için uygun bir beyin değil.

O yüzden de kendini koruma mekanizmaları bulunuyor. Bunlardan bir tanesi de her duyduğu kötü şeye aynı tepkiyi vermemek. Nasıl ki burnun bok kokusuna bile alışır, acılara da insan duyarsızlaşıyor. Şimdi Google'dan bakıyorum, her gün 150.000 kişi ölüyormuş.

Cinayete baktım, her gün 400 kişi cinayete kurban gidiyormuş ortalama. Yani yıllık o da neredeyse 150 bin. Her gün 150 bin kişi ölüyor, her sene de 150 bin kişi cinayete kurban gidiyor. Bu arada Güney Amerika tüm bu cinayetlerin üçte birinin olduğu yermiş.

Ama nüfusun %10'u bile etmiyorlar. Bu da böyle bir gereksiz bilgi. Sonuç olarak çok fazla ölüm var, çok fazla acı var. Bunların ufak bir kümesi de Elazığ'daki deprem gibi, değişik ülkelerdeki salgınlar gibi, uçak kazaları gibi biraz daha dramatik, bir anda olan ölümler.

Fakat bunların bile sayısı çok fazla. O yüzden Her ölüme üzülürüz, her ölüm bizim ocağımızı yakar, canımızı yakar. Bunu böyle tekrarla ya tekrarla ya da insanlar kendilerine inandırmaya çalışıyorlar. de... Benim gözlemimde nüfusun ufak bir kesimi çok ahlakçı ve sesi çok çıkıyor.

En çok da onlar böyle gerçek dışı beyanlarda bulunuyorlar. Fakat kimse de bunlara bir şey diyemiyor. Çünkü ne diyeceksin? Uzun uzun tartışmaya giremiyorsun.

İşte orada oturup da felsefe mi yapacaksın? Evet, acımız büyük diyorsun, geçiyorsun. Ama bariz bir biçimde kendi hayatını bu şekilde yaşamıyorsun. Yani sen kendini böyle hissetmiyorsun.

Bu da bir bilişsel çelişki yaratıyor. Eğer bu bilişsel çelişki çok kuvvetliyse, sen bu konular hakkında hiç düşünmemişsen, o zaman insan kendi kendini suçlamaya başlıyor veya rahatsız etmeye başlıyor. Bunlar çoğumuzda çok ufak çapta rahatsızlıklar ama yine de bir gerilim yaratıyor durduk yere. Çünkü bundan yüzleşmiyoruz.

Buna zamanımız yok. Yani kafamız basmadığı için değil. Aşırı karmaşık konular değiller bunlar. Ama durup da düşünmüyoruz.

Ya evet ya, üzülmüyorum arkadaşım bilmem nerede olan ölüme diyemiyorsun. Kötü bir insan oluyorsun o zaman. Şunun ayrımına varmamız lazım. Bakın, ben Çin'deki ölenlere üzülmüyorum.

Çünkü onlara çok uzağım. Onlarla o empatiyi kurmak için ekstra bir çaba harcamam lazım. Ve bunu yapmıyorum. Çünkü bunu yapmamın hiçbir faydası yok.

Durduk yeri kendi kendimi üzeceğim. Ama bu demek değil ki orada olan bitenin kötü bir şey olduğunu, istenmeyen bir şey olduğunu düşünemeyeyim. Yani insan sadece mantıkla veya sadece duyguyla hareket eden bir canlı değil. Değişik şekillerde anlayabiliyoruz neyin kötü, neyin istenmeyen olduğunu.

Ama bizim duygumuz da, mantığımız da ikisi de sınırlı kaynaklar. Bütün gün boyunca böyle duygular şelale olarak gezemezsin. Bütün gün boyunca rasyonel analiz de yapamazsın. Dünyada bu kadar büyükken ve her şey de kapımızın önüne, telefonumuzun ekranına bu kadar kolayca geliyorken bu sınırlı kaynakları çok çabuk tüketmek çok mümkün.

10 dakika haber izlesen, okusan zaten o günlük bütün enerjin tükeniyor. Yok hepsini oturup tek tek rasyonel analiz yapmaya çalışsan o zaman da kafayı yakıp gidiyorsun. Biz de ikisini de yapmıyoruz. Bütün günü zombi gibi geçiriyoruz.

24 saatin 23 saati zombi gibi geçiyor. Başka seçeneğin yok çünkü. Şimdi Kobe örneğinden gidersek neden bu ilginç biliyor musunuz? Çünkü o örnekte hem Kobe Bryant uzakta benim için hem de Elazığ'dakiler uzakta.

Sizin için uzakta olmayabilir bu arada. Belki bazılarınız Elazığ'da. Belki anneniz, babanız, çoluğunuz, çocuğunuz orada. Orayla ilgili bir duygusal bağınız var.

Bunlar gayet mümkün. Ben oraya birkaç bin kilometre uzakta yaşıyorum. Hayatımda da hiç gitmedim. Kobe Bryant'a da birkaç bin kilometre uzakta yaşıyordum.

Onun yaşadığı yerlere gittim. Orayla aramda biraz daha organik bağ var. Ama ikisi de benden uzakta insanlar. Bilerek bu senaryoyu seçiyorum, yoksa işte insan kendi çocuğuna daha çok üzülür tabii gibi bir şey seçsek, e yani ne olacaktı başka?

Ama uzaklarda olan bir tane iki tane olay arasında kıyas yaparken ve bir tanesi objektif olarak daha büyük bir felaket, bunların kıyası ilgimi çekiyor ikisi de uzakta oldukları için. Şimdi, demin anlattığımıza getirirsek lafı, şöyle ilginç bir durum var. Biz normalde Alt tarafı 50 kişi, 100 kişi, 200 kişilik gruplar halinde yaşayan canlılardık. Hadi tamam, klanlar birleşsin, birkaç bin kişi olsun.

Birkaç bin kişi bile çok bu arada. Yani doğada siz kaç tane öyle memeli hayvan görüyorsunuz bizim kadar büyük olup da binlerce kişilik, binlerce bireylik gruplar halinde yaşayan? Müthiş bir organizasyon sorunu ama tamam bir şekilde hallettin diyelim. Birkaç bin kişi.

Limitin o. Onların bir kısmı senin akraban oluyor. Zaten onların acılarına üzülmek ve empati kurmaya programlanmış oluyorsun çünkü onların genleri senin genlerin. Onların kültürü senin kültürün.

Onların çocukları senin çocukların hatta. Ortak büyütüyorsunuz. Böyle derece derece dışarıya çıktıkça yani yakın aile, uzak akrabalar, klan ve daha sonra gen paylaşımı az olan ama kültürel olarak yakın olan insanlar Böyle dışarıya doğru uzayan, genişleyen bir daire var. Ve bu insanların acılarına üzülüyorsun.

Bu normal. Göz aşinalığında var, o insanlarla birebir tecrübelerin var. Ama biz çok daha sanal bir dünyada yaşıyoruz. Biz yüzlerle, binlerle ifade edilen bir dünyada yaşamıyoruz.

Bizim dünyamız milyonlarla, milyarlarla ifade ediliyor. Aynı zihinsel devreleri, o empati devrelerini, acı devrelerini bu dünyada kullanmak çok zor. Ve bizi böyle abuk subuk yerlere çekiyor. Şimdi ben Kobe Bryant'ı düşündüğüm zaman sanki o benim ufak çevremden, o klanımdan biriymiş gibi geliyor bana.

Çünkü yıllar boyunca onun yüzünü görmüşüm. 20 sene boyunca basket oynamış, takip etmişim. Gerçek olmasa bile sanal olarak benim sürümün bir parçasıydı o. Elazığ'dakiler öyle değil, Çin'dekiler öyle değil.

Güney Amerika'da bugün cinayete kurban gidenler öyle değil. Onlar benim sürümün bir parçası değil. Onların isimlerinin yanında bir fotoğraf, bir resim yok. Benim kafama gömülmüş, zihnime çakılmış bir suretleri yok.

Onlar sadece birer istatistik benim için. Bu hepimiz için geçerli, sizin için de böyle. Yani Elazığ olmaz, Çin öyledir. Bu demek değil ki onların acısı önemsiz, onların felaketi daha küçük.

Hayır. Ama benim kafam ona basmıyor. Duygusal olarak basmıyor. Basmaması da normal.

Kendimi çok zorlarsam, hepimizde bir empati yeteneği var, kendimizi zorlarsak o psikolojiye sokabiliriz. Yani hiç tanımadığımız bir insanın acısını paylaşabiliriz gerçekten. Deriz ki ya ben de göçük altında kalsaydım, ya işte benim de sevdiğim gözümün önünde gün pe gün eriyip gitseydi bir hastalık yüzünden ve elimden hiçbir şey gelmeseydi. Bunu hayal edebilirsin.

Kendini o psikolojiye sokabilirsin. İki dakika, üç dakika sıksan hakikaten de ciddi biçimde de üzülürsün. Ama bu çok enerji sarf ettiren bir şey ve çoğu durumda da bir yarara, bir faydaya yol açmadığı için bunu yapmamamız normal. Hani bazı spesifik durumlarda kendini motive edersin bu şekilde ve bağış yaparsın veya atlayıp otobüse gidersin, yardım edersin.

Onlar birer istisna ama atıyorum Güney Amerika'daki cinayetlere üzülmenin hiçbir faydası yok. O seni bir harekete ittirmiyor çünkü. Aksine zararı var, demoralize ediyor, enerjini tüketiyor ve öyle kalıyorsun. Ondan sonra da gerçekten üzülmen gereken, gerçekten üzülmenin fayda yaratacağı durumlara üzülecek enerjin kalmıyor.

Biz bunların muhakemesini bu arada kafamızda rasyonel bir şekilde yapmıyoruz. Bunların %99'u otomatik oluyor zaten. O yüzden de kendimizi ve daha önemlisi birbirimizi suçlamanın, şuna ne kadar üzüldün buna ne kadar üzülmedin diye bu işin hesabını tutmanın bir manası yok. Buradan aslında çok rahat bir geçiş yapılabilir whataboutism kavramına.

Hani bizde çok sık vardır ya, gazetedekiler ölürken neredeydiniz? Mehmetçiklerimiz şehit oluyorken neredeydiniz? Ya bin tane versiyonu var bunun. Hepsinin de gelip dayanacağı nokta şu.

Arkadaş dünya üzerinde kimse olan biten her kötü şeye, her acıya gereken tepkiyi gösteremez. Hakkını vererek gösteremez. Samimiyetle her acıya tepki gösteren insan tutarlı olma adına Eninde sonunda kafayı yer ya da zaten psikopattır. O acıyı hissetmiyordur, hissedermiş gibi yapıyordur.

O yüzden de sonsuza kadar böyle gidebilir. Normal insanlar tükenip bitiyorlar. Kobe Bryant'ı tabi özel kılan bir iki şey daha var. Burada ayrıntı var.

Yani her ünlü ölünce de böyle olmuyor. Aşina olduğumuz, yıllarımızı geçirdiğimiz günde ölünce... Mesela bugün Al Pacino ölse, haberini alsam... ''Ha yani iyi aktördü, hayatımızın bir parçasıydı.

Ne yapalım, hayat bu.'' dersin. Ama bazı ölümler tabii daha bir şok etkisi yaratıyor. Çünkü hem genç olduğu için Kobe Bryant, hem de şöyle ilginç bir nokta var.

Bazı insanlar kendi alanlarının dışına taşıyorlar. Yani ünleri, başarıları, statüleri o alanın dışına taşıyor, ötesine geçiyor. Mesela sporcular arasında düşünürsem bugün ilk aklıma Federer geliyor. Tenisi takip etmeyenlerin bile bildiği, saygı duyduğu belli bir sembol olmuş insanlar var.

Kobe Bryant da böyleydi yani. Hem bir şehrin sembolü Los Angeles'ın hem de onun da ötesinde, basketbolun da ötesinde bir sembol. Bunun da nasıl oldu, hangi noktada oldu bu tam belli değil. Bir şekilde bazı insanlar oluyor işte.

Kobe Bryant'ın özelinde o artık hem çocuklara masal yazan, roman yazan, eğitim kitapları yazan, belgeseller çeken bir insan olmuştu. Çok daha üretken bir kariyer yapacaktı. Ve daha çok kişiyi etkileyen bir kariyer yapacaktı. O tam başında kesildi, o kötü oldu.

İkincisi tabii zaten bunlara girişmese bile sporcu kimliğinden ileri gelen bir sembolizmi var. O da aşırı disiplinli olması, çalışma disiplini, çalışma ahlakını, Mamba Mentality dediği şeyi aşılaması. Yani ne iş yapıyorsan yap, o işi iyi yap. Bence en iyi yöntem senin değerini göstermek için iş yapmanın en iyi yolu, öğrenmenin en iyi yolu, tanımlanmanın en iyi yöntemin olan iş yapmanın en iyi yöntemin olan yolu, tanımlanmanın en iyi yöntemin olan iş yapmanın en iyi yöntemin en iyi yöntemin olan iş yapmanın en iyi yöntemin olan iş yapmanın en ABD gibi yerlerde biraz iyi yöntemin olan iş yapmanın en iyi yöntemin olan iş yapmanın daha geçer en iyi yöntemin olan iş yapmanın en iyi yö Akça, şimdi sen kalkıp da zavallı bir insana, çok kötü şartlarda çalışan, çok boktan bir sistem içinde yaşayan insanlara ne yaparsanız iyi yapın, kendinize saygız olsun filan desen tokadı yersin, iyi ki de yersin.

Bazı şeyler sonuçta sende olup bitmiyor, kişinin kendisinde olup bitmiyor. Herkes kapısının önünü süpürse, yok öyle olmuyor işte dünyadaki her şey. Ama sistem belli bir olgunluğa erişmişse, asgari imkanları sağlıyorsa o noktadan sonra kişiyi sorumlu tutmak, bireyi ön plana koymak, yapabileceğinin en iyisini yap. İlla ünlü olmak zorunda değilsin, zengin olmak zorunda değilsin.

Bir garson olabilirsin, bir aşçı olabilirsin. En iyi yemeği yap. Bu insanlara ilham veriyor hakikaten. O yüzden çok etkiledi insanları.

Bir de tabii böyle medyatik olmak, fotojenik olmak, yakışıklı olmak, düzgün konuşmak bunlar çok etkili. Pek iyi konuşamayan insanların yaygın olduğu bir spor dalındaydı. Adam kamera karşısına geçiyor. İspanyolcası var, İtalyancası var.

Bunlar da insanları etkiliyor. Yani onu bir rol model olarak alıyorsun ki bu da beni zaten son noktaya getiriyor. Burası da geçiş noktamız olacak. Genel bir rol model olmuştu Kobe Bryant.

Ve özellikle de kız babası olarak bir rol model olmuştu. Bu şimdi ABD'deki zenciler arasında çok önemli. Zira orada ailesiyle ilgilenmeyen çocuğu yaptıktan sonra kaçıp başka kadınlara giden, evlenmeyen bir türlü çocuğunu büyütmeyen babalar büyük sorun. Özellikle ABD'deki zenciler arasında.

Zaten bu aslında fakirlik sorunu ama. O fakirlik genelde muhafazakarlıkla, aşırı dindarlıkla birleştiği için diğer yerlerde böyle bir epidemik halini almıyor. Birazcık baskılıyor insanların aile yapısını, göstermelik de olsa korumalarına yardımcı oluyor. Bu toplumda öyle değil ama.

Babasız büyüyen insanlar da genelde suça daha yatkın oluyorlar. Daha sorunlu tipler oluyorlar. O yüzden büyük bir toplumsal sorun aslında bu. Şimdi o insanlar kalkıp da bir Beyaz'a bakıp işte mükemmel bir ailesi var, çok iyi bir aile babası.

Ondan aynı feyzi almıyorlar çünkü kendilerini onunla özdeşleştirmiyorlar. Ama böyle zenci rol modelleri olunca, özellikle sporcular arasından çıkınca bunlar... Obama da böyleydi bu arada sporcu olmasa bile. Tam böyle dört dörtlük aile babası.

İki tane kızı var, karısı var. Herkes birbirine saygılı, samimi, yakın ilişkiler falan. O böyle mükemmel Amerikan politikacısı ailesi. Kobe Bryant da özellikle kız babası olmasıyla kızlarını iyi yetiştirmek, güçlü, bağımsız kadınlar yapmak, çalıştıkları konuda en iyisi olacak şekilde onları eğitmek bunun hakkında bir sembolü olmuştu.

Ha bu niye ilginç? Çünkü Kobe Bryant zamanında tecavüzden yargılandı. Şimdi bizim podcast'ımız bir mahkeme değil. İşin açıkçası Kobe Bryant'ın ne yaptığı, ne kadar suçlu olduğu da bu podcast'ın konusu değil.

Yani ben oturup burada onu temize çıkarmak için uğraşmayacağım veya onu yargılamak için, onun üzerinden de size ahlakçılık taslamak için uğraşmayacağım. Benim derdim biraz daha farklı. Böyle beklenmedik bir ölüm olunca ve birazcık da sevilen bir insansa tepkiler tahmin edilenden fazla oluyor. Her anlamda yani iyisi de kötüsü de.

Ve adam öldü, Barack Obama'dan da mesaj geldi, Trump'tan da mesaj geldi, her türlü ünlüden de mesaj geldi. Eskiye nazaran şöyle bir fark var, bakın eskiden insanlar acılarını da sevinçlerini de tek başlarına yaşıyorlardı veya işte o kısıtlı aile çevrelerinde yaşıyorlardı. Şimdi ise her şeyi kolektif olarak yaşıyoruz. Yani bu sosyal medyada görüyorsun işte ağlayanlar, zırlayanlar, herkesin tepkilerini görüyorsun, binlerce insanın tepkisini görüyorsun.

Biz de sosyal yaratıklar olduğumuz için bir dereceye kadar çevremizi yansıtan aynalarız aslında. Başkasının ağlamasını, haykırışını, üzüntüsünü sen tekrar yansıtıyorsun üzerine üç koyup beş koyup. Yani birbirimizi tetikliyoruz, birbirimizin üzüntüsünü de, sevincini de arttırıyoruz. O yüzden de bu yeni çağdaki bu tip ölümler böyle yeterince fazla insanı tetikleyecek, beklenmedik yerden yakalayacak olaylar normalde olacaklarından çok daha fazla yankı yaratıyorlar.

Şimdi bunun bir yan etkisi de şu, tabii ki abartmak her şeyi. Yani Kobe Bryant'da normalde olduğundan çok daha fazla ilham veren, çok daha büyük statüsü, yüksek statüsü olan toplum nezdinde bir insanmış gibi anılmaya başladı. Yani bir nevi aslında biz Kobe Bryant'ı anmıyoruz da onun bir kolektif hafızamıza iz düşümünü anıyoruz. O iz düşümünü de işte her paylaşımda biraz daha değiştiriyoruz.

Bu bir simülasyon. Biz Kobe Bryant simülasyonunu anıyoruz aslında. Kimse de çıkıp ya abartmayın kardeşim o kadar da müthiş değildi diyemiyor. Kör ölür, badem gözlü olurun ötesinde bir şey söylüyorum.

Çünkü orada hakikaten zıtlardan bahsediyorduk. Burada Kobe Bryant kör değil ama badem gözlü oldu. Tabii bu sefer de tam tersi yönde bir tepki oluştu. Tahmin edeceğiniz gibi insanlar uca kaydılar, bazı insanlar.

Ve şöyle şeyler demeye başladılar işte bir tecavüzcü sadece tecavüzcüdür. Bunun absürtlüğünü ve tam olarak bu olayın esasını anlamak için Biraz davanın ayrıntılarından bahsetmem lazım size. Yani burada yargılamayacağız dedim ama biraz arka plan bilgisi vereyim. 2003 yılında Kobe bir ameliyat geçirecek, onun öncesinde bir otele gidiyor.

23-24 yaşında mı ne, o sırada da orada 19 yaşında bir kadın çalışıyor, onu beğeniyor ve bunlar sevişiyorlar. Ertesi gün kadın polise gidiyor, diyor ki benim rızam yoktu, bu beni zorladı. Poliskobi'ye ulaşıyor. O da diyor ki yani biz sevmiştik ama rızası vardı.

Hiç tecavüz falan yok. Hatta ben gönüllü olarak size yalan makinesi testine gireyim. Poligraf testine. Hani konyayı anlarız.

Daha sonra testler yapılıyor. İşte kadına da bir test uygulanıyor. Vajinasında travma var mı diye. Burada ilginç bir olay oluyor.

Kadın ertesi günkü bu teste bir iç çamaşırıyla gelmiş ama iç çamaşırın üstünde başka bir erkeğin sperm lekesi var. Canlı bir de. Kobe'nin avukatları şey diyorlar, ya bu kadın tecavüze uğradıktan sonra sözde gidip başka biriyle beraber olmuş. Nasıl bir travmadır bu?

Ondan sonra da kadının geçmişine bağlantı yapıyor bu avukatları Kobe'nin ve çeşitli psikolojik sorunları var, ilaç kullanıyor vs. vs. Öte yandan bazılarınız şey diyebilir, yani Kobe'den para koparmak için bunu yapıyor diye. Fakat o para koparmalı davalar civil court yani medeni kanun deniyor galiba bizde.

İki kişi arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye yönelik olan mahkemeler. Şimdi siz gidip de bana biri tecavüz etti derseniz bu iki kişi arasında bir anlaşmazlık sayılmıyor. kamu yani toplum ile potansiyel olarak suçlu arasında bir anlaşmazlık sayılıyor. Yani sen kalkıp da şikayetini geri çeksen bile eğer ortada yeterince kanıt varsa savcı kamu adına o davayı devam ettirir.

Ve bu tip davalar ceza davası yani para vererek kurtaramıyorsun. Suçlu bulunursan hapis yatacaksın. Bu arada tabii kadına muhtemelen müthiş baskı yapılıyor. Çünkü Kobe Bryant Los Angeles Lakers'ın genç yıldızı yani bütün takımı üzerine ipotekledikleri yıldız.

Şimdi bunun arkasında müthiş paralar dönüyor. O zamanlar tam olarak kaç liraydı bilmiyorum ama birkaç milyar dolar vardır Lakers'ın değeri. Dolayısıyla bu insanların doğrudan veya dolaylı yoldan baskı yaptıkları çok olası. Yani yapmamışlarsa şaşarım.

Velhasıl en sonunda bu dava düşüyor. Niye düşüyor? Çünkü kadın kendi davasına tanıklık yapmayı reddediyor. Ondan sonra da Kobe bir özür mektubu yayınlıyor.

Yani şunu diyor, ben gerçekten karşılıklı rızamız olduğunu düşünüyordum. Ama kadının başka türlü düşündüğüne inanıyorum, dürüst olduğuna inanıyorum, zaten bizden de herhangi bir para istemedi, hiçbir zaman bize şantaj yapmaya çalışmadı diye bir mektup yayınlıyor ki bu mektubu yayınladığı zamanda da bu ceza davası düşünce kadın buna kişisel bir dava açıyor. Ve o davada ne olduğu da bilinmiyor. Çünkü o dava anlaşmayla sonuçlanıyor.

Zaten bu tip ikili davaların çoğu Amerika'da anlaşmayla sonuçlanır. O anlaşmanın da maddeleri gizlidir. Kısacası Kobe kadına para ödedi. Los Angeles Times gazetesi bir araştırma yapmış.

Muhtemelen iki, iki buçuk milyon dolar civarında bir şey ödedi demişler. Ve konu kapanıyor. Bu konu birazcık da kadının beyanı esastır, muhabbetiyle ilgili. Onu da çok yanlış anlıyor insanlar.

Özellikle de benim gördüğüm kadarıyla erkekler işte bundan dalga geçmek için veya eleştirmek için öyle saçma şey mi olur diyorlar ama zaten davalarda beyan tek başına kullanılmıyor. Başka tanıklıklar ortaya çıkıyor, atıyorum kadın o gün işten ayrılırken patronu bunu görüyor, ondan sonra patronu çağırıyorlar tanıklık için, nasıldı diyorlar bu kadın. Üzgün müydü? Korku içinde miydi?

Trauma geçirmiş gibi miydi? Nasıl görünüyordu size? Böyle böyle çevreden değişik değişik kanıtlar toplayarak bir dava oluşturuyorlar. Beyan da bunun bir parçası.

Ama bu işte hayatın da karmaşıklığını gösteriyor. Yani daha önceki bölümlerden birinde de diyordum ben, kadın cinayeti terimi hakkında konuşurken söylüyordum. Bazı durumlarda çok geniş sıfatları çok alakasız durumlar için kullanıyoruz. Sanki aynı şeylermiş gibi.

Çok uç bir örneğini düşünün. İki kişi mesela sevişecek, önden birbirlerine soruyorlar. Rızanız var mı? Var, evet efendim var.

Kaydediyorlar birbirlerine, ondan sonra bir kontrat imzalıyorlar. Kimsenin bundan şüphesi olmuyor. Hatta bir de üstüne de o sırada uyuşturucu etkisi altında değildir diye bir doktor raporu sunsunlar. Tamam, en uç örnek bu.

İki tarafın da rızası kesinlikle var. Ama gerçek hayatta böyle netlikler yok. Belki aranda hiç konuşmuyorsun. Bu işin bir dansı var.

Değişik insanlar da bu dansı değişik şekillerde yapıyorlar. Hatta değişik zamanlarda değişik şekillerde yapıyorlar. Yani belki normalde dürüst ve direkt olarak bu konuları konuşurken o gün kafasına esmiştir. Böyle esrarengiz gizemli oyunlar oynamak istemiştir.

İnsanın bin türlü hali var. Bu tip durumlarda Rıza'nın nerede bitip nerede başladığını anlamak zor oluyor. Şimdi kadın da zaten diyor ki ben bir noktada dur dedim. Kobi de ona itiraz ediyor.

Çok tutkulu seviştik falan diyor. Şimdi ikisi de yalan söylemiyor olabilir bu arada. Çünkü hafızanın kendisi de hiç güvenilir değil. Şimdi geleceğim nokta şu.

Sosyal medyada da gördük. Birkaç kişi işinden atılmış zaten. Bir öğretmen şey demiş, Kobi yaptığı suç için, işlediği suç için cezasını çekti. Karma.

Yani bunun da şeyden ne farkı var Allah aşkına? Alkole, zinaya izin veriliyor diye Allah bize deprem yolladı. O yüzden öldü bu insanlar. Bundan ne farkı var?

Aynı yobazlık yani karma deyince daha az yobaz olmuyorsun. Ölen tek bu insan değil, masum kızı da öldü, başka aileler de öldü. İnsanlar karmaşık yaratıklardır. Kobe özelinde cuk oturan bir tespit.

Çünkü ilk kısımda da dediğim gibi adam bir kız babası olarak rol model olmaya başlamıştı. Yani eski basketçi, hırslı, disiplinli, tuttuğunu koparan, işte benim bir hayalim var, onun uğrunda her şeyi yaparım cılık, o tarz bir ilham yerini adam olgunlaştıkça... ...biraz daha artık işte bu sporun böyle duayeni haline gelince ve sınırlarının ötesine taşınca... ...daha evrensel bir rol model olmaya başlamıştı.

Her seferinde de kızlarını ne kadar sevdiğini, onların eğitimi üstünde ne kadar vakit harcadığını... ...bunlardan bahsediyordu. Do you think your daughter might wanna play in the WNBA?

She does for sure. Wouldn't that be great? Dude, man, I'm telling you. En iyi şey, en iyi şey, biz dışarı çıktığımızda oluyor.

Fanslar bana gelip, yanımda duracak ve bana diyorlar ki, ''Hey, bir erkek olmalısın. UMV'de bir erkek olmalısın, adamım.'' ''Tradisyonunu, tarihini yollamalısın.'' Diyor ki, ''Oy, bunu aldım.'' Bunu aldım.

Bu doğru. Evet, bunu aldın. Şimdi böyle bir adam bu şekilde 20 sene bir şehrin sembolü olmuş, 20 küsür sene. Kaç tane kızı var sürekli bu tip olaylara katılıyor, insanlara mesajlar veriyor.

Bu hayatı bir günde yaptığıyla yargılıyorsun. O günde yaptığı da tam olarak ne belli değil, hiçbirimiz de bilmiyoruz. Yani bazı suçlar vardır ki öyle bir şey yaparsın ki yani artık onun geri dönüşü olmaz, başka da ne yapsan bir yalta yaramaz. Bazı suçlar vardır ki o kadar ciddi değildir ama sen onu bir kere yapmazsın birden fazla kez yaparsın, alışkanlık haline getirmişsindir.

O zaman da şey diyemezsin ya ben aslında iyi bir aile babasıyım ama ne bileyim böyle senede bir de ufak taciz işlerine girerim. Çok da yargılamayayım, böyle bir şey olmaz. Ama Kobe'nin ki bu ikisi gibi de değil. Daha da karışık, daha az net.

Ne diyeceğini, nasıl yargılayacağını bilmiyorsun. Şimdi insanların önemli bir kısmı bu konulardaki bu nüanslardan ve karmaşıklıktan rahatsız oluyorlar çünkü net şeyler istiyorlar. Katil, tecavüzcü, aziz, iyi insan, cesur insan böyle tek sıfatlık tanımlar istiyorlar. Bunu yapamayınca da rahatsız oluyorlar.

Yani sadece bu bir poz değil, bir ahlakçılık pozu değil. İnsanlar samimi olarak rahatsız hissediyorlar kendilerini. ''Ay ben bunu kategorize edemiyorum, sınıflandıramıyorum.'' diyor, sistem error veriyor.

Ondan sonra da gelip bu işin karmaşıklığını işaret eden insanları suçluyorlar ve en sevdikleri kelime de şu ''Sen tecavüzü nasıl meşru gösterirsin?'' Tacizi nasıl hafife alırsın? Ya bir işin, bir olayın farklı boyutlarını ortaya çıkarmak ve kafa patlatmak, diğer boyutları üzerinde bir yargı, yani bu o kadar önemli değil, bunu hafife alalım demek değil, çok basit bir şey bu. Ama bunu insanlar o esnada anlayamıyorlar.

Sen bir erkek olduğun için anlayamazsın. Konu oraya geliyor. Yani bu şu, ben seninle tartışmak istemiyorum. En kısa yolda erkeksin, ne dediğinin önemi yok.

Şimdi böyle bir durumda iki türlü cevap verilebilir. Ben bir tanesine kafam da bozuktu, gittim tecavüz istatistiklerini verdim. Bazı yerlerde erkek kurbanların oranı daha fazla çünkü hapishanelerde bu iş yaygın. Size şöyle bir istatistik vereyim.

CDC'ye göre, herhalde Center for Disease Control bu. ABD'de her 71 erkekten bir tanesi ya tecavüze uğramış ya da ciddi bir tecavüz saldırısı geçirmiş. Ve size daha da ciddi bir rakam vereyim. Bir erkek tarafından bir erkeğin erkeğe tecavüz etmesi çok utanç verici bir şey olarak görüldüğü için kalkıp da polise gidemiyorsun.

Yani bu sadece kadınları etkileyen bir şey değil. Orada bir psikoloğa referans vermişler, Sarah Crom diye. 10 tane erkek erkeğe tecavüzden bir tanesi rapor ediliyor diyor. Ettiğin zaman da sana yardım edecek bir grup yok.

Yani bir destek sistemi yok. Kaldı ki tecavüzün ciddiyetinin sebebini düşündüğümüz zaman karşınıza belli temalar çıkıyor. Elinizdeki gücü, kontrolü kaybediyor olmanız, aşağılanmanız, utanç duymanız, başkasının yaptığı bir şey yüzünden, suç yüzünden siz utanç duyuyorsunuz. Bu tip duygular, temalar başka alanlarda da insanların karşısına çıkıyor.

Birçok erkeğin elinden de güç alınıyor. Birçok erkek de kendini zavallı hissediyor. Başkaları önünde rezil oluyor. Utanıyor, utanmaması gereken bir şeyden.

Hapishanelerde tecavüzün yaygın olmasının önemli bir sebebi de bu. Yani sadece insanları azdıkları için birbirlerine hallenmiyorlar. Bu bir güç mücadelesi, bir aşağılama yöntemi. Bunları niye anlatıyorum?

Erkek hakları savunuculuğu yapmak için falan değil, konu o değil. Bunu anlatıyorum çünkü eğer ki böyle kestirmeden sen erkeksin, bundan anlamazsın derlerse bu istatistikleri böyle kafalarına atarsınız, erkekseniz de kadınsanız da atarsınız ve dersiniz ki senin mantığını senin de hiç bu konular hakkında konuşmaman lazım. Ya da şöyle denilebilir. Sen beyazsın, kölelik hakkında niye konuşuyorsun?

Yani karşınızdakinin aptallığını ve mantıksızlığını eşit derecede ve karşı önünde bir aptallık ve mantıksızlıkla bertaraf etmeniz mümkün. Bazı insanlar işte konu belli bir şey olunca hiçbir başka görüş açısı, bakış açısı kabul edemiyorlar. İlla seni böyle basit kalıplara sokup senin görüşünü gayrimeşrulaştırmak istiyorlar. Yani görüşünü anlayıp onu karşı argümanlarla çürütmek değil, seni gayrimeşrulaştırmak istiyorlar.

Bir de tabii şunu da bilemiyorsun, bu insanlarla tartışırken ben çok kişiselleştirmek istemedim. Çünkü kim bilir benden önce hangi gerizekalıyla konuştular. Artık nasıl cevaplar işittiler, onları nasıl sinirlendirdilerse. Yani bu sosyal medyada biriyle konuşurken sadece 5 dakika öncesini, son 5 dakikada neler olduğunu bilsek belki karşımızdakine çok daha fazla empati duyacağız.

O yüzden pek milleti yargılamamak lazım. Neyse yeter bu kadar. Size içimi döktüm, rahatladım. Şimdi biraz daha ilginç bir felsefe soruya gelelim ve sizi ondan baş başa bırakayım.

Bunun için de bu tecavüz kurbağanın perspektifinden bu olaya bakalım. Yani düşünün ki siz o otel odasındaki kadınsınız. Kobe Bryant ölüyor. Aradan yıllar geçmiş.

Ayrı bir hayatınız olmuş. Ne kadar travma yaşadığınız o da belli değil. Belki de acısı sonradan çıktı ortaya. Şimdi önünüzde şöyle bir seçim var.

Milyonlarca insan bugün bu adamın ardından güzellemeler yapıyor, ağıtlar yakıyor. Siz ne yaparsınız? Ortaya çıkıp şu noktada, ya bu arada ben de varım bu herif böyle bir aziz değil deyip tırnak içinde şu güzel ortamı bozar mısınız? Yahut biraz bekleyelim sonra, mesela bir sene sonra bir röportaj vereyim mi dersiniz?

Yahut hiç mi ağzınızı açmazsınız? ...insanlar kendi hayallerindeki Kobe Bryant'a, o sembole inansınlar. Çünkü bu bir pozitif etki.

Bakın bu zor bir soru aslında ve bunun şöyle bir felsefi açılımı var, felsefi bir soru dememin sebebi buydu. Çoğunun mutluluğu veya çoğunluk için faydalı olan bir şey, azınlığın acısına veya o acının göz ardı edilmesine değer mi? Değerse de bunun denklemi nedir? Muhasebesi nedir?

Eğer milyonlarca insan, sadece Amerika'dakiler de değil, bakın davayla alakası bile olmayan, bu işleri hiç anlamayan, hiç de bilmeyen 10 milyonlarca fan var, Çin'de özellikle. Çin tam da o zamanda basketbola açıldı ve dünyaya açıldı. Michael Jordan sonrası, Lebron James öncesi dönemde. Kobe Bryant bu işin sembolüydü.

10 milyonlarca insan var. Amerika'dakinden daha fazla var. 100 milyonlarca belki de Kobe Bryant'ı örnek alan. Bu kadar büyük bir pozitif güç var ortada.

Belki yalan, simülasyon, bir histeri üzerine kurulu neyse artık. Sonuçta önemli olan şey o algı. Bunu bozar mısınız bir tek insanın hakkını araması için? Ben bunun kolay bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Çünkü eğer hiç bozmazsanız... Ya bozma şu güzel ortamı. Tamam zaten aldın paranı, davan görüldü. Yani tamamen daha sır altına itilmedi.

Ama sürekli de böyle yaparsan, bir noktadan sonra garip bir faydacı ahlaka dönüşmüş olacak sistem. Sonuçları pozitif olduğu sürece birçok kötülüğe izin çıkmış gibi olacak. Yani şu bile denilebilir. Bill Cosby mesela, adam sonuçta çok ünlü bir aktördü, çok ünlü bir komedyendi, stand-up'ları vardı.

Bir sürü insana mutluluk getirdi, kahkaha getirdi, hayatlarını güzelleştirdi. Ne olacak yani 3-5 kişiyi de ilaçlayıp tacize, tecavüze kalkışmış olsa? Böyle bir şey diyebilir miyiz? Rahibe Teresa mesela.

Sembolisim işte insanlara, hastalara yardım ediyor. Onun hakkında da bu arada Christopher Hitchens'ın acayip bir yazısı vardır. Aslında Rahibe Teresa'nın ne kadar şeytani bir insan olduğu ile ilgili de geçerken bir lafını edeyim. Fazla ayrıntısına girmeyeyim.

Şunu demek istiyorum. Diyelim ki Rahibe Teresa herkese çok yardım ediyor ama senede bir kere de bir insanı öldürmek zorunda. Öyle yaşayabiliyor. 100 milyon kişiye yardımının dokunmasının maliyeti bir kişiyi öldürmesi.

Biz bu tip muhakemeleri yapamıyoruz. Yapamadığımız için de rahatsızlanıyoruz. Rahatsızlandığımız için de bunlara hiç yokmuş gibi muamele yapıp basit şeylere yöneliyoruz. Basit şeylere yönelince de ne oluyor?

Birbirimizle kavga ediyoruz. Bizler uzun hayatlar yaşıyoruz. Kobe Bryant'ın hayatı erken bitti gerçi ama yaşadıkları şeyler düşününce o da uzun, dopdolu bir hayattı. Bu kadar fazla şeyi de böyle tek bir cümleye, tek bir kelimeye sığdırmanın imkanı yok.

Onu yaşamaya değer kılan da bu zaten. Her şeyi çözmüş olsaydık, her şeyi bir denkleme oturtmuş olsaydık çoktan kapayıp gitmiştik dükkanı. Şimdi arkadaşlar bu kısım sonradan ekleme. Epey bir laf ettik ama bazı şeyleri atlamışım ve içimde kaldı.

Onları buraya ekleyeyim dedim. Bu bölüm yayınlandıktan sonra iki gün içinde birkaç bin kişi tarafından dinlendi hali hazırda. Ben de sosyal medyada ufak bir anket yaptım. Dedim ki acaba fazla mı kobi yanlısı davrandım yoksa yeterince objektif miydim dediğim anlaşıldı mı?

Bir savunma olarak mı anlaşıldı? Bunları merak ediyordum. Birçok insan da cevapladı. Daha önemlisi bana yorum yazdılar.

Özellikle de kadınların fikrini merak ediyordum. Epey iyi geri dönüş aldım. Şimdi iki şey söyleyeceğim. Bir, sizi ters köşe yapayım birazcık.

Eğer bu bölümü bir Kobe savunusu olarak yorumladıysanız şu ana kadar, ben tüm bu kaydı yaparken kişisel inancım Kobe'nin suçlu olduğu yönündeydi. Ve bu hem birey açısından böyle hem de sistem açısından Kobe'nin davasının bu şekilde sonuçlanması kötü oldu. Yani ceza davası onca hazırlıktan sonra tam başlamadan düşüyor ama ikili davada bir para ödemesiyle sonuçlanıyor. Şimdi bu insanlarda nasıl bir imaj oluşturacak, nasıl bir intiba bırakacak?

Zenginsen ve ünlüysen bu tip işleri yaparsın, ondan sonra sus parası verirsin. Çoğunluğun kafasındaki imaj bu olacak. Dolayısıyla insanların adalete olan inancını baltaladığı için kötü bir karardı bence. Yani bu bölümü bu inançtan kaydetmiştim, bilerek de söylememiştim.

Şimdi bu ek kaydı yapmamın asıl nedenine gelelim. Sizden gelen geri dönüşler sonucunda fark ettim ki medyanın olaya etkisi hakkında mesela hiç konuşmamışım. Ki bu çok önemli bir kısmıydı. Davanın çok daha önemlisi.

Hani bırak Kobe'yi falan. Genel olarak bu tip davalarda önemli bir kısım. Şimdi yine özelden başlayalım yani Kobe davasından. Ondan sonra genele doğru gideriz.

Başta dediğim gibi Kobe'nin avukatlarının stratejisi kadını dengesiz biri olarak resmetmekti. Ben size söylemedim ama iki kerede intihara teşebbüs etmiş. Hatta akıl hastanesine gitmiş. Bir süre orada geçirmiş.

Böyle bir insanı şantajcı olmasa bile dengesiz biri olarak resmetmek çok kolay. Medya bu stratejiyi aldı, bir anlatıya dönüştürdü. Bu bana gelen yorumlardan birinde bir link vardı, onu ekleyeceğim podcast açıklamasına. Birisi oturmuş.

Medyada bu konu hakkında çıkan bütün yazılara teker teker bakmış ve hangisi kimden yana, hangisi nötr, bunu kategorize etmiş. Tam rakamları önemli değil ama ciddi bir çoğunluğu yazıların Kobe'ye sempati duyuyor ve kadına şüpheyle yaklaşmamızı sağlıyor. Mahkemenin düşme nedeni, kadının tanıklığını çekmiş olması olduğu için medyanın etkisi çok büyük oldu. Hatta bence karar verici oldu.

Zira bunlar gitmişler, kadının kim olduğunu bulmuşlar. O yüzden zaten sürekli kadın, kadın, kadın diyorum isim vermiyorum. Çünkü kendini ifşalamak istememişti, gizli kalmayı tercih etmişti. Tabloidler bunu ifşa ediyor.

Ondan sonra yakınlarına gidiyorlar. Para veriyorlar ki konuşsunlar, kadın hakkında belli bir portre çizsinler. O para verdikleri insanlar da tabi gazetelerin yönlendirmesiyle biraz daha kendileri gaza geliyorlar karşılarında kamerayı görünce. Abartılı konuşuyorlar veya yalan söylüyorlar kadın hakkında.

Tam bir sirk. Sonuçta dava başlamadan önce aylarca süren bir hazırlık aşaması olduğu için konuşacak çok zaman var. Bu süreçte de, bu uzun süreçte de doğal olarak kadın çevresinden bazı insanları kaybediyor. Hiç tanımadığı insanların kendisi ifşa olduktan sonra ölüm tehditleri veya hakaretler yağdırmasını geçtim.

Zaten o yeterince yıpratıcı bir süreç. Ama tanıdığı insanların da bir kısmını kaybediyor. Zaten psikolojik sorunları olan biri. Bu insanın dayanamaması normal.

Ha bana kalsa savcı bu etkileri gözeterek davaya devam etmeliydi. Düz adam yorumun bu. Dersin ki bu kadın büyük baskı altındaydı, davadan çekilmesi normal. Biz süreci başlatacağız, ondan sonra kanıt yetersizliği olursa düşürürüz.

Zaten hazırlıklar yapılmış, para harcanmış. Birkaç güne dava başlayacak. Şimdi bu bir. İkinci dikkatimi çeken ve söylemeyi unuttuğum şey de şuydu.

Böyle bir kadını dengesiz biri olarak resmediyorlar ya, biz de otomatikman bir örüntü kuruyoruz ve diyoruz ki, aa tamam ya intihara teşebbüs etmişse, akıl hastanesine kapanmışsa, ilaç kullanıyorsa böyle abuk subuk iddialar yapması normaldi diyoruz. Bu sadece taciz vakalarıyla sınırlı değil bu arada. Bu çok yaygın bir psikolojik etki. Atladığımız kısım onun pozisyondaki bir sürü insanın zaten aynı özelliklere sahip olacağı.

Yani sen bir otelde çalışıyorsan muhtemelen hayatın çok iyi değildir. Veya şöyle söyleyeyim, otelde çalışanların ilaç kullanması, psikolojik sorunları olması, otelde hizmetçi olarak çalışanların genel nüfusa göre daha fazla olabilir. Bu etkiyi hiç düşünmüyoruz. Sonuç olarak bu insanlar istismara açık oluyorlar.

Kişiye özel bir takım verilere odaklanarak örüntü kuruyoruz. Buna çok meraklıyız. Ama o kişinin dahil olduğu gruba genel olan özellikleri arka plana itiyoruz. O yüzden de daha isabetli bir olasılık hesabı yapamıyoruz.

Yani şunu demek istiyorum, otelde çalışan bir hizmetçiyi taciz etsen, ondan sonra seni şikayet etse, o hizmetçi hakkında onun karakterini karalayacak, güvenilirliğini zedeleyecek bir sürü şey bulabilirsin. Bunu bulma ihtimalin genel halka oranla daha fazla olabilir. Şimdi biraz daha genelleştirelim. Sonuçta başımıza böyle bir şey gelirse bizim peşimizde kameralar koşturmayacak.

Olay bu kadar gazetelere düşmeyecek. Ama bizde de benzer bir etki oluyor. O da şu. Kendi çevreni ve akrabalarını kaybediyorsun.

Yani bir taciz kurbanı ortaya çıkıp da ya bilmem kim bana tecavüz etti derse ve bu ortaya çıkarsa kendi çevresinde, o çevrenin yüzde bilmem kaçı kızın aslında buna yol açtığını, kızın da zaten istediğini veya şantaj yaptığını veya biraz dengesiz olduğunu Bir takım böyle negatif şeyler düşünecek. Ha bu %10'u olur, %50'si olur, %90 olur. O tamamen aileye kalmış ama böyle bir risk var. Tanımadığın insanlar sana hakaret etmeyecekler.

Gazetede senin hikayeni okumadıkları için. Ama tanıdığın insanları kaybedeceksin. Bunun riski yüzünden de bir sürü insan taciz, tecavüz gibi durumları raporlamıyor. Şimdi o bahsettiğim yazı da medya yazısında.

Bir rakam verilmiş. Herhalde ABD için verilmiş. Tecavüz vakalarının yüzde 68'i raporlanmıyor diyor. Üçte ikisi.

Yani korkunç rakamlar. Daha önce de bahsetmiştim. Bir erkek tecavüze uğrarsa sadece yüzde 10'u raporlanıyor diye. O zaten kötü.

Kadınlarınki de çok kötü. Şimdi tekrar genelden özele dönüyorum. Kobi'nin durumuna. Aylar süren bu sirk sonunda kadının halini gören diğer insanlar bir ders çıkarıyorlar bundan.

O da şu, eğer sen bu konularda böyle öne çıkarsan hayatın mahvolur. Nitekim başka bir kadın da söylüyor, Kobe aynısını bana da yapmaya çalıştı ama ben kurtardım kendimi. İşte davet etti odasını ama oradan sonra üstüme doğru yürüyünce ben kaçtım oradan diyor. Fakat ben asla dava etmeyeceğim, bu sirke ortak olmayacağım.

Çünkü diğer kadının başına gelenleri gördüm. Zaten hayatımı zar zor düzene koymuşum. Zaten atıyorum terapi görmüşüm, bilmem kimle kavga etmişim. Ben bunları artık aşmak istiyorum.

Sırf bir adam ceza görecek diye bu acılardan tekrar geçmek istemiyorum. Şimdi bu da muallak bir durum değil mi? Uyduruyor olabilir. Ama bu örneğin en azından başka durumlarda, başka olaylarda, davalarda yaşandığını biliyoruz.

Yani bu etkiyi biz göz ardı ediyoruz. Ama tabi medya sirkinin zıt yönde bir etkisi de olabiliyor. Bir sürü insanda, bir sürü avcı, leş kargası kadın da ünlülere para koparmak için saldırıyorlar. Medyanın böyle bir etkisi de var.

Tam tersine bir etkisi de var. Yani gerçek kurbanları sindirmek. Ve hangisinin daha baskın bir etki olduğu tamamen olaya bağlı. Şimdi bu olayda, Kobe'nin olayında kadının hiçbir şekilde kameralar önüne çıkmadı.

En son zaten görüldüğü zaman da O ceza davası düştükten sonra ikili anlaşmaya gidiyorlar ya. En son görüldüğü zaman da orası. Yani aradan bunca yıl geçmiş. Bir noktada kendine gelip mesela bir kitap yazabilirsin.

Sonuçta yayıncı bulmakta zorlanmayacaksın. Röportajlar verebilirsin. İlgi manyağı olsan yapacağın şeyler bol. Bunları yapmamış bu kadın.

Hayatına devam ediyor. Kobe'nin kendisine baktığın zaman da nasıl ünlü biri? Kobe bir şehrin sembolü olmaya başlamıştı o sıralarda zaten. Yeni evli, çocuğu var, genç yıldız vs.

Yani arkasında birleşeceğin biri. Böyle birine saldırı olduğu zaman, ulan bari bırak da buna inanalım. Bu insanın peşinden gidebilelim. Bu etkinliği adı da wishful thinking.

Dilediğin şeye inanıyorsun. Ve olayları ona göre yorumluyorsun. Medya da ona göre şekilleniyor. Çünkü medyada yazan insanlar da aynı psikolojik etkiye maruzlar.

Maruz olmasalar bile piyasaya bakıyorlar, nabza göre şerbet veriyorlar. Dolayısıyla medyanın anlatısı kobiye yaradı. Başka türlü bir ünlü olsaydın, insanların kendini özdeşleştirmediği türden bir ünlü olsan, O zaman biraz daha leş kargalarını çekebiliyorsun çünkü medyanın anlatısı, olası anlatısı o ünlünün tarafında olmayacak. O ünlü de senden fazla uğraşmayacak, daha fazla imajına zarar gelmesin diye, işte sponsorluk anlaşmaları varsa ona zarar gelmesin diye ufak bir sus payı verecek.

Böyle bir gizli teşvik sistemi var ortada leş kargalarını ortaya çıkarmak için. Diğer tarafta da Kobe gibi insanların durumunda da İnsanlar, leş kargası olmayan, normal bir şekilde davranan insanlara maliyetli bir süreç var. Psikolojik olarak maliyetli. İlk kayıtta bunlardan bahsetmiş olmam lazımdı, atlamışım.

Yeterince eklemede yaptık zaten. Artık orijinal kayıda dönelim. Eğer kafanıza takılan bir şey olursa, aklınıza gelen bir şey olursa, sinirlenirseniz bana sosyal medyadan, özellikle Twitter'dan ulaşın. Veya imanuel.tostoyevski.com'e de atın.

Benim blogumda da var zaten kontak bilgilerim. Şimdi ne zamanı? Hızlı isim okuma zamanı tabii ki. En azından bir yeni patronlara teşekkürümü dinleyin.

Kim bunlar? Ömer Ocak, Erdem Gelal, Erman Çelen ve Berk. Bu ayın yeni patronları, VIP'miz de Can Karakuş ve Ali Özbek. Hepiniz sağ olun, var olun der Ken Hızlı isim okuma yarışmasına başlıyoruz.

Hasan Basri Keleş, Anıl Tokdemir, Alper Barkbaz, ki... İsmail Atkurk, Sinan Yıldırım, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Hüseyin Çalgın, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Tron Max, Lagalun, Özgür Elbir, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Betül Batun, Paşak Burut, Paşak Burut ne, Paşak Burut, Mehmet Han, Mehmet Ünsal, Seküre, Can Emrah Yaldız, Arnold Şivar Zeneger gelmiş. Refik Şekercioğlu, Kemal Akkoyun. Hepinize teşekkür ediyorum ve diğer bütün patronlara da teşekkür ediyorum tabii ki.

Başka kime teşekkür ediyorum? Bir de sponsorumuza. Yolda, kimi görüyorum? Kobe Bryant'ı gördüm.

Artık çalışıyordum. O yoldan ayaklarımı tuttuğumda, çalışmaya başladım. Bir saat, bir buçuk saat çalışıyordum. Dışarı çıktığımda, bittikten sonra yatağımda durdum ve tabi ki hala balıklarımın sesi duydum.

Sonra bir baktım, bu adam hala çalışıyor gibi görünüyor. Buraya geldiğimde ölümlü bir suçluydu gibi görünüyor. Ve hala çalışıyor. Onun hareketleri çok saçma değil.

O oyun hareketleri gibi çalışıyor. Oraya oturuyorum, elbiselerimi temizliyorum, ne kadar uzaklaştığını görmek istiyorum. Oraya oturuyorum, 25 dakikaya bakıyorum. Ve bitti.

Tamam, bu kadarı yeterli. Oyun oynayın, geri gelin. Sana'yı alın, oyunu hazırlayın. O oyunu 40'e düşürdü.

Oyun bitince, bu adamı sormak zorundayım. Neden böyle çalışıyor? Oyun bitince, Kobe, neden çok uzun sürede oynamıştın? O, senin geldiğini gördüm.

Senin çalışmanın ne kadar zor olduğunu bilmek istemiyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)