
4.592 kelime · ~23 dk okuma
Aslında bu bölümün ortaya çıkış sebebi, neden reklam aldığımı anlatma ihtiyacıydı. Zira bambaşka bir konu üstüne notlar alırken, bir baktım ki bölümün yarısını, neden reklam almış olmam ruhumu sattığımı kanıtlamaz isimli bir ilkokul kompozisyonuna dönüştürmüşüm. Ulan dedim kendi kendime niye bu işi bu kadar takıyorum? Yani reklam sevmeyen neden sevmiyor?
Bir, ben niye kendimi suçlu hissediyorum bilinçaltında bu da iki. Oradan başladım, madem öyle dedim kendi başına bir bölüm olsun bu ve başka şeyler de ekledim. Yani yılların pazarlama profesyoneli gibi poz kesmeyeceğim size tabii. Onun yerine bu konulara girince neler öğrendim?
Bunu konuşuruz. Mesela bizim sistem nasıl oldu? Bu işin perde arkası nasıl? Daha sonra çapa etkisi nedir?
Reklamcılığın tarihinden ufak kesitler varsa nedir? Fırsat maliyeti kavramı nedir? Patronaj konsepti? Sanata ve sanatçıya romantik bakış?
Yeter herhalde bu kadar konu. Şimdi her şeyden önce kendi reklam düzenimi tanıtayım. Ne bekleyeceğinizi bilin. Tabii bu anlaşma sonrası eski bölümlere de reklam ekleyeceğiz.
Dolayısıyla podcasti güncel olarak takip etmiyorsanız, sonradan dinliyorsanız o zaman sizin için değişen bir şey yok. Her şey normal. Tek sponsor var şimdilik. Maksimum iki sponsor olacak zaten.
Her reklam üç spottan oluşuyor. Giriş, pre-roll deniyor buna. Orta, buna mid-roll deniyor. Ve çıkış, post roll.
Bunlardan en değerlisi ortanca olanı genelde. Çünkü millet diğerlerini atlayabiliyor ama bunu dinleyen daha çok. Hepsinin toplamı da 60 saniye olacak. Ve hepsini kendim okuyorum.
Öteki türlü zaten ortalık sirke döner. Her yerden jingle jangle dikkatinizi dağıtır. Zaten genelde yapımcının kendi sesiyle okuduğu reklamlar da daha etkililer yapılan araştırmalara göre İsviçreli bilim adamları. Peki ben bunu nasıl buldum bu reklam işine?
Şöyle buldum, artık podcastler arttıkça ortak bazı işleri merkeziyleştiren aracılar, ajanslar var. Nedir bu işler mesela? İşte hosting, yani bu dosyalar nerede duracak, nereye yüklenecekler. Sosyal medya paylaşımları, kurgusu, ses mühendisliği, stüdyosu, konuk ayarlaması ve sponsorluk bulması.
Bir podcast yapımcısının, hele ki benim gibi uzakta olan birinin bunların peşinden koşturması, özellikle de sponsor peşinde koşturması zor iş. Mesela bakın şu anda aşırı profesyonel bir yapım olduğu için, bu fularsız enterlik, yayını anneannemin evinden yapıyorum. Kadıncağız Aydayılı bir ziyaret etme şansım var. Dedim onu da podcast uğruna heba etmeyeyim.
İkisini birleştireyim. Kendisi 150 yaşında olduğu için kulakları duymuyor. Televizyon sesinin desibeli de 150 civarında. Böyle komik bir halde kayıt yapıyorum.
Sağdan soldan ses geliyordur. Neyse sonuç olarak tüm bu işleri kolaylaştıran oluşumlar var. ABD'de olduklarını biliyordum zaten. Türkiye'de yeni yeni çıkıyormuş.
Ben de genç ve cevval bir girişimciyle anlaşma yapıp daldım bu ortamlara. Şirketin ismi PodB Media. Bundan sonra bir müddet beraber çalışacağız. Bakalım ne olacak.
Şimdi bu arkadaşların işi Türkiye'de ekstra zor. Çünkü her şey yeni. O kadar yeni ki benim anladığım kadarıyla ortada daha belli bir reklam piyasası bile yok. Gidip insanları ikna etmen gerekiyor.
Sadece sana sponsor olmalarına değil, herhangi bir podcastle sponsor olma fikrine ikna etmen gerekiyor önce. Genel olarak piyasayı eğitmek çok riskli bir iş. Çünkü başarılı olsan bile başarısız olabilirsin. Yani ne demek bu?
Tüm pis işi sen yaptıktan sonra, herkesi eğittikten, herkesi ikna ettikten sonra... Ardından biri geliyor seni kenara süpürüyor, meyvelerini topluyor. Bu şans var, bu risk var yani. Şu anda podcast diye bir şeyden haberi olan azınlık da henüz eğitilemediği için veya bu işi fazla riskli gördüğü için buna radyo ekseninden bakıyor.
Halbuki radyoyla dinamikler çok farklı yani. Bir kere dinleyici kitlesi her bakımdan ortalama üstü podcast'te. İşte AB grubu dediklerinden. İkincisi ve bir psikoloji meraklısı olarak bence daha önemlisi, insan podcast yapımcısıyla arasında kişisel bir bağ kuruyor.
Mesela bana çok mesaj geliyor. Sanki seninle muhabbet ediyormuşuz gibi oluyor podcast diyenler. Ki aynısını ben de hissediyorum kendi takip ettiğim bazı podcastlerde. İnsan sonuçta broadcast bazlı bir canlı değil.
Yani genel yayın iletişimine yönelik bir canlı değil. Birebir iletişime yönelik bir canlı. O şekilde evrilmiş bir canlı. O yüzden de o iletişimi andıran her şeye daha çok güveniyoruz.
Şimdi tahmin ediyorum birçoğunuz diyor ki, ya bırak bunları. Biz çoktan hesaplayan adamlara, hesaplayan kadınlara dönüştük. Bu işin ekonomisinden bahset. Ne zaman bahamalardan ev alacaksın?
Valla arkadaşlar, bahamalar yaramaz. Rabbime sordum, Cleveland dedi. Oradan alacağız. Orada emlakla uğraşan biriniz varsa bana yardım edersiniz.
Şimdi işin ekonomisi aşağı yukarı şöyle, Türkiye fiyatları henüz sağlıklı değil ama ABD'de oturmuş vaziyette orada da 60 saniyelik bir reklam aşağı yukarı 1000 dinlenme başına 25-30 dolar civarı. Bu 1000 dinlenme başına standart bir şey, buna CPM deniyor, Cost Per Mill. Yani diyelim ki bir tarih podcast'in var, haftada bir yayınlıyorsun. Bölüm başına 25.000 dinlenme var,
ayda 100.000 eder. Dolayısıyla ayda 2.500-3.000 dolarlık bir reklam geliri bu.
Tabii bunu ajans varsa ondan paylaşıyorsun, vergisini falan ödüyorsun. Kalır eline 1.000 dolar. Büyük bir para değil.
Yani ABD'de geçinemezsin. Kaldı ki 25 bin dinlenme de zor iş. Podcastlerin %2'lik bir dilimine denk geliyor bu. Yani 50 tane podcast varsa 49'u bu kadar dinleyiciye ulaşamıyor, düzenli dinleyici.
O yüzden de başarılı podcastlerin önemli bir kısmı reklamla birlikte ya radyodan fonlanıyorlar NPR gibi ya da Patreon'dan, kullanıcılar tarafından fonlanıyorlar. Şimdi oralarda pasta dev, yani 100 milyondan fazla sürekli dinleyici var artık ve toplam reklam piyasası da sürekli büyüyor. Mesela baktım biraz önce Google'dan, 2018'de 500 milyon dolarlık reklam harcamışlar podcastlere. 2021 yılında yani sadece 3 sene sonra bu rakamın 1 milyar dolara çıkması bekleniyormuş.
Ama bir yandan da tüm bu rakamlar ABD ekonomisi için devede kulak. Şimdi geleneksel reklamcılığa baktım, yani gazete, dergi, TV, radyo bunları toplayınca 110 milyar dolarlık bir sektör bu. Ama bu bile en büyük dilim değil. Dijital reklamcılık bunları geçti.
2018 yılında ilk defa geleneksel reklamcılığı geçtiler. Bu sene 150 milyar dolar harcanacakmış. Sırf Facebook ve Google bu pastanın %60'ına hakim. ABD için konuşuyoruz hala tabii.
O yüzden podcastler hala üvey evladın da üvey evladın modundalar. Ama bir yandan da herkes podcastçi. Çoğu birkaç bölüm içinde sönüp gidiyor. Ama herhangi bir zamanda bu müthiş sayı yüzünden rekabet çok.
O yüzden de reklam fiyatları baskılanıyor. Türkiye'de ise pasta ufak. Hele de ekonomik sorunlar yaşanınca ilk kesilen zaten reklam bütçesi oluyor. Ama ortam da görece bakir.
Yani iyi podcast sayısı az ve insanlar bu işe aç. O yüzden buradaki reklam bütçesi değil de reklam fiyatları diyeyim, yani o CPM fiyatı daha bile fazla olabilir. Şimdi benim kazancımda çok oynama olmayacak. Çünkü reklam verenler dijitalde olduğu gibi burada da bir tavan bütçe belirliyorlar.
Yani bugün bin dinleniyorsan ve yarın on bine fırlayacaksan onlar sana on kat reklam parası vermezler. Atıyorum iki binde limit koyarlar. Anlaşma süresiz olunca tekrar pazarlık yaparsın. Olay bu.
Şimdi benim ilgimi çeken kısım şu oldu bunu düşününce ki burada podcastlerin ötesinde konuşuyorum. Genel konuşuyorum. O da çapa etkisi. Anchoring efekt deniyor buna ya da anchor efekt deniyor.
Bu arada evet, tarladaki de çapa, gemideki de çapa, her şey çapa. Çipa diye bir şey yokmuş. Bu çapa etkisi davranışsal ekonominin temel kavramlarından biri. İnsan bir şeyin asıl değerini, gerçek değeri diyeyim, onu oturduğu yerden bilemiyor.
Hatta birçok şeyin zaten gerçek değeri diye bir şey de yok. Ama insan o fiyatlardaki oynamaları gayet rahat anlayabiliyor. Yani bir şey iki katına mı çıkmış, %50 indirime mi girmiş? Bu kabak gibi belli.
Biz bu değişimlere çok hassasız. CPM konusu da öyle yani. Mesela baktım 25 dolar yazıyor. Endüstri fiyatı bu.
Şimdi bana 15 verirlerse kazıklanmış hissederim. 50 verirlerse voleyi vurmuş gibi hissederim. Ama ilk gördüğüm rakam 15 olsaydı 25 verini öpüp başıma koyacaktım. İnsan için önemli olan şey, asıl şey yani, tek şey değil de asıl şey, mutlak değer yerine görece değerler.
O değerlerdeki değişimler. Bu yüzden de ilk referans noktası o, attığın o ilk çapa çok önemli. Şimdi ben bunu geçenlerde telefon alırken bizzat yaşadım. Twitter'dan da bahsetmiştim, belki hatırlayanlar olur.
En son telefonum neredeyse 5 senelikti. 5 senelik olduğu için piyasayı uzun süre takip etmemiştim. Ben bıraktığımda en pahalı modeller 500 dolardı. Şimdi bir baktım 1000 dolar olmuşlar, 1200 dolar olmuşlar en pahalları.
Yani TR fiyatını araştırmadım bile, iyice abuktur. Böyle olunca özellikleri ne olursa olsun, özelliklerine bakmadım bile. Kafamdaki çapadan bu kadar uzakta bir noktaya gidemedim ben. Öte yandan benim zamanında o 5 sene önce aldığım telefonun fiyat bandı 200-300 dolardı.
Yani ben o zaman da en pahalı telefonu almamıştım. O fiyat bandı bak aynen devam ediyor. Gayet iyi telefonlar var. Özellikleri de gayet iyi.
Dolayısıyla kendi alışkanlığımın çapası fazla oynamamış olduğu için ben de gönül rahat değil ve kendime bir telefon aldım. Hani meraklısı varsa Redmi Note aldım. Kontratla da aldığım için 100 dolara geldi. O telefon için şaka gibi bir şey yani.
O telefonla dedim 15 sene öncesine gitsem peygamber ilan ederlerdi beni. Velhasıl kelam çapa etkisi maaş pazarlıklarında da, ortaklık pazarlıklarında da yani yeniden anlaşmalarda da hep etkisini gösterir. Kağıt-kalem hesabıyla mantıklı olduğu belli olan anlaşmalar bile oynamaya göre birer psikolojik yenilgi sayılabilirler veya galibiyet tabii ki. Şimdi dönelim bizim podcast'e.
Neden reklam alıp bu işin saflığını bozdun? Madem reklam aldın Patreon ne olacak? gibi sorulara gelelim. O sorulardan çok onların arkasında yatan psikolojik etkilere gelelim.
Ben şimdi yıllardır yazı yazdığım için gerek ekşi sözlükte gerekse reklam almadığım kendi blogumda En sık karşılaştığım övgülerden biri kar amacı gütmeden insanlara bilgi vermeye çalışıyor. Yani benim asıl amacım bu arada bilgi vermek de değil de. Hadi o kısım neyse. Ama bu kar amacı gütmeden kısmı için her defasında dilimi ısırdım.
Sadece teşekkür ettim. Çünkü yani oturup da iyi niyetlerine karşılık kıl kıl analiz yapmak istemedim. Ama o kıl analizleri şimdi yapacağım arkadaşlar. Bakın kar amacı gütmemek iyi bir şey değil.
Dahası iyinin kötünün ötesinde çok yanlış anlaşılan bir şey. Bunun sebebini birazdan açıklayacağım. Benim amacımdan bahsedeyim önce. Benim amacım şeffaf gayet.
Fullarsız entellik anlayışını yayarak geçinmek. Ama şimdi bak bu geçinmek bile biraz yanıltıcı bir kavram yani. Kıt kanaat geçinmek mi, biraz tasarruf yapabilmek mi, konforlu yaşamak mı nedir bu? Sinsi bir kelime aslında.
O yüzden somut konuşayım, ben mesela bin dolara da geçinirim, rahat da geçinirim aslında ama podcast işinden birkaç bin dolar kazanabildiğim bir seviyeye gelmek istiyorum. Bunun da iki sebebi var. Bir tanesi zaten herkesin akıl edeceği bir sebep, geleceğimi güvenceye almak. Ben bu parayı kazanamayacağım veya kazansam bir de masraflarımın arttığı yılları da düşünmek zorundayım, akıllı biriysem.
İkincisi ise biraz daha az düşünülen bir neden, o da fırsat maliyeti. Ekonomide çok sık karşılaşılan bir kavram, bir işi yaptığınızda başka işler yapmıyor oluyorsunuz. Yani onun alternatifi olan işler. İşte o başka işlerin getireceği imkanlardan feragat etmiş oluyorsunuz.
Örnek vereyim, ben eski kariyerim olan IT danışmanlığında kalsaydım muhtemelen bugün Dubai'de... bir yerde, ayda 9-10 bin dolar kazanan, gayet rahat ve büyük ihtimalle de tatminsiz biri olacaktım. Yani yaptığım seçimin parasal maliyeti bu. Bakın bu seçim bugün de devam ediyor.
Bugün de ha desem o şartlara dönemem tabii ki. Benden daha genç yöneticilerim olur, eskisi gibi yükselemem ama atıyorum 5-6 bin dolar getiren bir iş bulabilirim. Dolayısıyla ben podcast yaparak bin dolar kazanmıyorum. Podcast, yazı, öğretmenlik gibi işler yaparak aslında her ay birkaç bin dolar kaybediyorum.
Bir öğrenci için bu bariz olmayabilir çünkü onun fırsat, maliyet yok. Başka ne iş yapacak? Yani sırt çevirdiği bir kariyer yok. Şimdi kar amacı gütmek kalıbı bu yüzden biraz anlamsız kalıyor.
Tek amacınız kar etmek ise işte en çok parayı getiren işte kalırsınız. Ama çoğu kişinin birden fazla amacı var. Kazanç da var, topluma yarar da var, kişisel zevk de var, yetenek de var. Bunların arasında kendine göre bir denge yakalamaya çalışıyor insan.
Bu arada fırsat maliyeti de buna paralel olarak çok boyutlu bir kavram aslında. Yani paradan ibaret değil. Zaten onu ilginç yapan da bu. Maliyet parasal olabilir, yeteneksel olabilir, ilişkiler alı seviyesinde olabilir, tatminsel olabilir.
Ben de birkaç bin dolar kaybediyorum ama karşılığında da başka şeyler kazanıyorum bu seçimimden ötürü. Umarım siz de kazanıyorsunuzdur. Yani ben bu işe gözüm açık girdim. O yüzden yanlış bir karar vermiş olsam da pişmanlığım az olur.
Ama işte belki de bu insanın kendini kandırması bir nevi. Zira parasal olsun veya olmasın, insanlar fırsat maliyetini pek akıl etmiyorlar. Edemiyorlar değil sadece, etmiyorlar. Eğer bu maliyet negatifse, yani yaptığın seçimler alternatiflere göre olumlu sonuçlar vermişlerse... ...o zaman bu kıyası yapıyorsun,
biraz daha atak oluyorsun o konuda. Kendini iyi hissetmek istiyorsun sonuçta. Ama fırsat maliyeti somutsa, gerçek bir maliyet varsa... Seçimlerinden fazla pişmanlık duymamak için bence bir savunma mekanizması olarak bunları düşünmüyorsun.
Hani zorla da seni biri düşündürdüyse, benim mesela şu anda size yaptığım gibi... Size iyilik mi yapıyorum, kötülük mü yapıyorum bilmiyorum. Eğer bunu size düşündürüyorsam, o zaman da bir sonraki savunma mekanizması devreye giriyor. Mesela bu kadercilik oluyor.
Yani kaderimde var. veya bilinemezcilik oluyor. İşte diyorsun ki her işte bir hayır vardır, ne olacağı belli olmaz. Yani o yaptığın seçimlerin gerçek maliyetini o şekilde kendinden saklamış oluyorsun.
Yaratıcı işlerle uğraşanların paraya sırt çevirmeleri, bir nevi saf kalmaları görüşü bence içimizde çok işlemiş bir kalıp. Hani bir bankerin yılda 50 milyar dolar kazanması koymaz da bir ressamın 50 bin dolar kazanması koyar mesela. Bir kulp takmak isteriz illa ona. Genelde bu sosyalist yatkınlıklarla el ele giden bir hissiyat.
Benim gözlemim o en azından. Bunu da anlıyorum. Bu çok aptalca bir hissiyat değil çünkü bir dereceye kadar herkes bunu hissediyor. Bir ilişkinin içine para girdi mi işler biraz bozuluyor hakikaten.
Hatta bununla alakalı klasik bir örnek vardır. İsrail'de bir anaokulunda geçen, yine sizi davranışsal ekonomiye sürükleyeyim bir dakikalığına. Bu anaokuluna bazı veliler geç geliyorlarmış çocuklarını almak için. Öğretmenler de evlerine gidemiyor sonuçta, o çocukları beklemek zorundalar.
Bu sorunu azaltmak için okul yönetimi toplanıyor ve diyor ki geç gelinen her 15 dakika başına şu kadar ceza belirleyelim. Ne oluyor sizce? Ne kadar azalıyor geç gelen veli oranı? Saçma bir şeyler olacak kesin.
Yoksa sormazdım. Tahmin etmişsinizdir. Geç gelen ebeveyn sayısı artıyor. Çünkü eskiden geç kalmayı önleyen asıl şey mahcubiyet duygusuydu.
Yani sosyal baskıydı. Ya ayıp diyorsun işte. Öğretmen orada seni bekliyor. Onun da işi var, gücü var.
Şimdi ise 15 dakika başına getirilen ceza sonucu bu iş tamamen bir parasal ilişkiye dönüşmüş. Ona indir gelmiş. Parasını veriyorum ya sen de kalacaksın o zaman okulda diyorlar. Eğer o ceza miktarı çok yüksek olsaydı, o zaman millet sinirlenirdi, çocuğunu başka okula alırdı.
Düşük kalınca da bu sefer diyorlar ki ya bakırcıya vereceğimi okula vereyim, şu işlerimi halledip öyle gider alırım çocuğu. Bunu diyenlerin sayısı artmış. Şimdi işin asıl ilginç kısmı sonunda. Pişman olup bu ceza politikasını kaldırıyorlar.
Eski haline dönüyor mu bu durum? E hayır. Millet geç kalmaya halen devam ediyor yani daha fazla sayıda insan. Çünkü para yüzünden bir kere o ilişkinin doğasını değiştirdiniz mi, ha deyince eski haline gelmiyor.
Bozuk kalıyor o doğa. Yani sosyal baskıyı yok etmek bir ormanı kesmek gibi bence. O ağaçların yeniden büyümesini bekleyeceksin anca. Dolayısıyla ben de bu reklam işinin Patreon destekçileriyle aramdaki ilişkinin saflığını mesela... ...biraz bozacağını tahmin ediyorum.
Onu kaçınılmaz görüyorum. Onun hakkında en sonunda bir şeyler söyleyeceğim. Şimdilik şu sanatı kapitalizme yedirmeyelim, kapitalizme alet etmeyelim kanalından devam edeyim. Orada diyeceğim epey şey var çünkü.
Fakir ama gururlu diye bir yaratıcı insan kalıbı, bir sanatçı kalıbı aslında yok. Var da filmlerde var anca. Gerçek hayatta o insanlar o halde en fazla birkaç ay kalabiliyorlar. İşte İngilizcede de var.
Starving Artist diye bir kalıp. Yani açlık çeken sanatçı. Bunlar mesela New York'a, Los Angeles'a taşınıyorlar. Bir yandan 3 kuruşa garsonluk yaparken bir yandan da keşfedilmeyi bekliyorlar.
O büyük rolü, o büyük sanat galerisini bekleyen tonla insan var. Çoğu da başarılı olamayacak. Başka bir iş bulmak zorunda kalacaklar. Şimdi dolayısıyla düşünelim, yaratıcı bir insan, yaratıcı işlerle uğraşan bir insan değil mi?
Bu işini, yaptığı işi nasıl finanse edebilir o zaman? Madem para ihtiyacı gerçek bir ihtiyaç, Starving Artist diye bir şey yok uzun vadede, nasıl finanse edecek kendini? Kendi parasıyla, yani zenginse? Bu bir.
İki, devletten. Üç, zengin birinden. Yani bir patronaj sistemi kurarak. Dört, bağış yoluyla.
Yani herkesten ufak ufak toplayarak. Beş, piyasada malını satarak. Hani reklam veya üyelik veya doğrudan satış gibi. Şimdi bakalım tek tek.
İlki zaten kötü. Yani sadece zenginlerin ilimle, bilimle, sanatla uğraşacak zamanları olduğu... ...kalan herkesin de eşek gibi tarlada çalıştığı bir sürü yüzyıldan geçtik biz.
Yaratıcı girişimlerin aristokratlara veya ruhban sınıfına kısıtlı kalmadığı... ...tabana yayıldığı bir düzen nasıl mümkün oldu? İşte bourgeois sınıfının yayılması sayesinde.
Avrupa sanatında mesela bakın, Hıristiyanlık sonrası özellikle ve kapitalizm öncesi. Eserler acayip tek düze, yani hem konuları tek düze hem temaları ve stilleri tek düze. Bir de ondan sonraki çeşitliğe bir bakın. Şimdi devlet sponsorluğunun da sorunu büyük.
Eninde sonunda cılkı çıkıyor çünkü. Yani ya resmi ideolojinin uzantısına, bir propaganda aygıtına dönüşüyorsun. Ya da resmi ideoloji falan olmayan yerlerde, işte o fonu kontrol eden bürokratların oluşturduğu ufak tefek yolsuzluk ağlarına meze oluyorsun. Sonuçta sen başkasının parasını harcayacak bir konumdaysan, yani o bürokratsan, vergi parasını harcıyorsan, çok dandik yerlerde bu parayı doğrudan içe edebilirsin, doğrudan cebine atarsın yani.
Az dandik yerlerde de quit pro quo sistemine göre dağıtırsın. Yani sen bana bir şey ver, ben de karşılığında o fonu sana salayım. Onu rehin olarak tutuyorum senden gelecek bir takım iyiliklere karşın. Ben devletin tamamen sanattan veya yaratıcı girişimlerden uzak durması taraftarı değilim.
Çünkü tıpkı serbest piyasada para etmeyecek ama uzun vadede insanlığa yararlı olacak temel bilimlerin fonlanması gibi... ...yaratıcı girişimlerin de belli başlı organizasyonlar aracılığıyla yardım alması bence önemli. Mesela tiyatroların sübvanse edilmeleri, atıyorum kitaptan alınan vergilerin az olması veya hiç alınmaması.
Bu tip düzenlemeler bu gruba giriyorlar. Ama bu işin işte baskın faktörü olmaması lazım. Yani devletin elinde tomarla para olup böyle sanatçıya atması fikri saçma. Ve bu illa bozuluyor.
Şimdi tek tek gidiyoruz ya. Bir dedik ki sanatçının kendisinin zengin olması lazım. İki dedik ki devletin direkt finans etmesi lazım. Üç, patronaj dedik.
Yani zengin birini bulma, seni sponsor edecek. Bu aslında ilk iki maddeyle epey alakalı tabii ki. Zengin bir kişi veya bir grup sanatçıları veya bilim insanlarını finanse ediyor. Hani devletin bir uzantısına değil de o zenginlerin bir uzantısına dönüşüyorsun.
Ya da öyle bir risk var, ihtimal var. Bunun tabii ki klasik örneği Florensalı Medici ailesi. Herkesin aklına ilk gelen örnek de odur. Bunlar Rönesans'ı gerçekleştirenler.
Yani bunlar ve benzeri aileler. 15. yüzyılda Mediçler, işte yün dokuma işiyle parayı vuruyorlar, yanlış hatırlamıyorsam, bir banka kuruyorlar. Banka da Avrupa'nın en büyük bankası oluyor bu arada.
Sonra batıyor gerçi ama o banka sayesinde işte tabii ki bankası olan düdüğü çalar. Bunlar istediklerini yapıyorlar, dünya kadar proje finanse ediyorlar, siyasi güç elde ediyorlar. Galileo'dan tut Da Vinci'ye kadar aklınıza gelecek her ünlü isim bunların sponsorluğundaydı. Hatta şimdi öğrendim.
Galileo, Jüpiter'in dört büyük uydusuna Medici'lerin çocuklarının ismini vermiş. Şimdi o isimler kaldırılmış gerçi. Başka isim kullanıyoruz da. Yani o kadar yakın ilişkileri var.
Bu devirde sanatçılar bu zengin ailelerin evlerinde kalıyorlar, çocuklarına ders veriyorlar. Başka türlü ilişkileri oluyor. Yani onların himayelerine giriyorlar tamamen. Şimdi işte bu zenginlik yayıldıkça yani kralların ve kilisenin eski gücü Medici gibi ailelere, büyük ailelere geçtikçe ve hatta onlardan da sonra sürüyle isimsiz olan ama parası olan burjuvalara geçtikçe bu himaye işi de azalıyor.
Sanatçılar artık birden fazla iş verene iş yapan ve yaptıklarını piyasada satabilecek insanlar haline geliyorlar. Şimdi bunları anlatıyorum çünkü ben ne zaman kapitalizm ve sanat kelimelerini yan yana görsem hep negatif bir yorum bağlamında oluyor bu iş. Kimse de bu işin pozitif yanına bakmıyor ya bu iş kapitalizm öncesi nasıldı bu sanatçılar nasıl yaşıyordu buna bakmıyor. Himayesiz kalabilen, himayesiz bir şekilde üretim yapabilen sanatçıların doğuşuna bakmıyor insanlar.
Dahası bu sadece buzdağının görünen kısmı bu arada. Yani asıl değişim bence şu. Şimdi Burjuvazi'nin de çoğu bir sanat eserini veya bilim projesini finanse edecek durumda değil. Yani gerek servet birikimi yok, gerekse kültürel birikimi yok.
Ama o seviyede olmasalar bile onları tüketebilecek, onlardan faydalanabilecek bir sürü insan ortaya çıkıyor. Şimdi ondan önce mesela düşünün o devirden önce siz bir konser dinleyemiyordunuz. Böyle festivallerde falan dinleniyor da konser salonu diye bir şey yok. Konser sadece işte koca bir müzik grubunu çağıracak parası olanların özel davetlerinde, kendi evlerinde oluyor.
Ama 1800'lerde şehirlerde artık konser salonları var. Bunları dolduracak kadar parası olanlar var. Bunlar hem bilet fiyatlarıyla hem de vergilerle bu konser salonunu finance ediyorlar. Orada çalışan tiyatro grubunu finance ediyorlar.
Yani patronaj ilişkisi yavaş yavaş piyasa ilişkisine kayıyor. Şimdi reklamın gelişimi de buna paralel bir değişim göstermiş bakın. Ta Antik Mısır'da bile reklam mesajları varmış papyruslara yazılı. Daha sonraları Orta Çağ şehirlerinde ki o zamanlar halen okuma yazma çok kısıtı tabi.
Kasabayı dolanıp böyle duyurular yapan insanlar var. İşte Town Crier deniyor ona. Duyduk duymadık demeyin diyenler var ya bizde de. Şimdi o tiplere para veriyorlar ve kendi işlerinin reklamını yaptırıyorlar.
Matbaa sonrasında bu iş anında zaten yazılı hale geliyor. Yani ilk dergiler veya düzenli yayınlar aşağı yukarı 1600'lerde, ilk günlük gazete de 1700'de ortaya çıkıyor. Her gün gazete basmak zor iş. Ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz da hep reklamla çıkıyorlar.
Daha baştan reklam işi var hepsinde. ABD'de mesela ilk yazılı basın reklamı New York'ta bir ev için verilmiş, 1704'te. Oraya günlük gazete biraz daha geç geliyor. 1784'te başlamış ilk Philadelphia'da.
Ve ta 1837'de dünyanın en büyük gazetesi. Tirajı ne kadar biliyor musunuz? 30 bin. Bir tane stadyumu dolduramıyorlar ya.
10 sene sonra da ilk reklam ajansı açılmış. Şimdi bu tarihleri şu yüzden verdim. Benim ilgimi şu çekti. Kapitalizmin tarihini nereden başlatırsınız ben bilemiyorum ama Adam Smith diyelim.
Adam Smith'in World of Nations'ını diyelim. 1776'da yazmıştı adam. 70 sene geçmiş. Bakın ilk reklam ajansının kurulabilmesi için.
2 veya 3 nesil eder bu. İlk defa 1800'lerin ta sonunda satış fiyatı ile değil de reklam geliri ile geçinen dergiler doğuyor. Yani artık orada reklam bir süs değil, ona geçim kaynağı. Daha ortada herhangi bir kural da yok bu arada.
Yani yalan reklam yapabilirsin, yanlış vaatler verebilirsin, kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Tam bir denetsiz piyasa ortamı hakim. İşte büyük buhran falan oluyor. Ondan sonra reklam harcamaları düşüyor tabii.
3,5 milyardan 1,5 milyara düşmüş. Ama işte ondan sonra öyle bir patlama yaşanıyor ki... Bak, ilk televizyon reklamı 1941'de. Bir saat reklamıymış.
Sadece 80 sene ileri saralım. Bugünkü durumdan zaten bahsetmiştim. 150 milyar dolarlık dijital reklam piyasası var bugün sırf ABD'de. Yani demek istediğim patronaj yerini piyasaya bıraktıkça... ...reklamın hayatımızdaki yeri de katlanarak artmış.
Bu ikisi paralel işlemiş şeyler. Her yerde reklam görmek ve duymak gıcık edici bir şey bir yandan. Bir yandan da bir sürü... Hani sosyalist ağızda konuşursak emekçiyi, sanat emekçisini geçindiren ve özgürleştiren bir şey.
Eskiden bir kralı, bir devleti, bir zengini ikna ederek, onun himayesine girerek üretim yapabilen birkaç şanslı ve rahat insan yerine bugün binlerce, on binlerce insan var benzer işleri yapan. Şimdi yanlış anlamayın, bence bu insanlar daha rahat değiller bu arada. Sürekli gelir gider hesaplarıyla uğraşmak zorundalar, stres altındalar, çoğu batıyor, çıkıyor falan. Ama sistem çok daha fazla insanı kaldırabiliyor, çok daha fazla üreticiyi barındırabiliyor.
Ve bu üretim miktarından da ziyade bence asıl önemlisi çeşitlilik inanılmaz derecede artmış. Şimdi bunu açıklamak için konuyu Patreon'a getirip toparlayacağım. Patreon da aslında adından da belli olduğu gibi bir patronaj sistemi. Ama ufak ufak bir sürü patron olduğu için tek bir kişinin etkisinde kalmıyorsun.
Bu bence tabii ki reklamdan daha esnek bir sistem. Çünkü yeni teknolojilerin izin verdiği o niş ürünlere, niş hizmetlere daha uygun. Yarın birinizin kafasını eser de gay katolik taş fırın ustalarına yönelik atıyorum bir dikiş nakış podcast'i yapabilir. Bu podcast'i de Japonya'daki biri de takip edebilir, Amazonlar'daki biri de takip edebilir.
İkisi de böyle bir şey bulduğu için çok mutlu olur, der ki lan tam aradığım şeymiş. Ve cüzi bir rakam verirler. Böyle aşağı yukarı 200 kişi bulsan veya 500 kişi bulsan neyse artık çoğu projeyi idame ettirebilirsin. Bu müthiş bir çeşitlilik imkanı sağlıyor.
Yani her konuda her şey olabiliyor. Şimdi eskiden ne otoritenin merkezleştiği o zamane sosyalist rejimlerinde ne de bu yığın medyasının ve reklamların hakim olduğu piyasa sistemlerinde böyle bir niş ürün imkanı vardı. Bu yeni bir şey. Ne yazık ki o kadar insanı bile bulmak zor gerçekten.
Sorun o. Patreon'dan bahsediyorum. Ben bilmem kaç senedir ekşi sözlükte biliniyorum. Twitter'da takipçi sayım 55.000 şu an.
E-mail listemde 20.000'den fazla insan var. Podcast'ın dinleyicisi kaç, tam bilemiyorum. O istatistikleri toparlamak zor ama diyelim 40.000,
diyelim 50.000. Yani YouTube'a ve Instagram'a pek bulaşmamış biri için fena değil. Takipçilerin genel profilinden de çok memnunum bu arada.
Peki patron sayısı kaç sizce? 190. Yani %'ye vursan %0.35 veya kullandığın rakama göre 0.67 neyse.
1 değil, %1 değil. Ve ben yine şanslıyım bakın. Patronin statistiklerine göre piramidin tepelerindeyim. Dolayısıyla reklam ve Patreon kombinasyonu benim gibi fırsat maliyetini düşünen, özellikle fırsat maliyetini düşünen insanların... ...yaratıcı işlerle uğraşmalar için daha gerçekçi bir yaklaşım.
Bunun bir alternatifi şu olurdu, tüm içerikleri mesela Patreon'daki veya başka bir platformdaki bir ödeme duvarının paywall deniyor. Arkasına koyardım. Diğer bir deyişle üyelik bazlı bir sisteme geçerdim. Derim ki aylık 5 dolar verin, her şeye ulaşın.
Vermeyenler de kusura bakmasınlar kardeşim başka yere. Bu muhtemelen daha çok para getirirdi. Bir sürü insan da buna geçiyor. Ama o zaman da flarsızlık yayılmıyor kardeşim.
Herkes flarlı flarlı dolanıyor ortalıkta. O yüzden onu seçmedik. Şimdi son olarak bu işin Patreoncularla aramdaki ilişkiye etkisi konusuna döneyim. Onunla da bitireyim.
Bir kere her şeyden önce ben onlara reklamsız bir versiyonu da hazırlayacağım ve Patreon üzerinden bunu dinleyebilecekler. Orası prensip gereği zorunlu bir şey ama ilginç kısım o değil. İlginç kısım şu. Yahu madem reklam aldın bize ne gerek var diyebilirler.
Bu soruya bir materyalist bir de duygusal cevabım var. Materyalist cevap için ABD rakamları üstünden gidelim yine. Hesaplayan adamları ve hesaplayan kadınları şimdi hoşnut tutacağız. 25 dolar CPM dedik değil mi?
Yani tek bir dinleme başına tek kişinin yarattığı reklam cirosu 2,5 cent. Haftada bir dinlese ayda 10 cent eder. Diyelim yarısı bana kalsın 5 cent. 70 cent de muhtacız ama 5 cent veriyorsunuz anca.
En düşük patronun katkısı ne peki? 2.7 dolar. 54 kat fark var.
Yani somut katkınız 54 kat daha fazla. Hele hele ismini okuyup teşekkür ettiklerim var ya, onların katkısı neredeyse 300 kat daha fazla oluyor. Yani Hasan Basri Keleş, Anıl Tokdemir, Alper Barkmaz, İsmail Atkurt, bakın sizler yenisiniz, katkınız o kadar çok işte. Nasıl sinsi gibi araya soktum isimleri.
Başlamışken de bitireyim, gitmeyeyim bir yere bak. Sonrasında önemli bir şey diyeceğim. Can Karakuş, Sinan Yıldırım, Ece Aydoğan, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Hüseyin Çalgın, Uygar Polat, Işıl Arıcan, Tron Max, Lagalun, Özgür Elbir, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Başak Pırut, Mehmet Han, Seküre, Can Emrah Yıldız, Maximus Desimus. Burada araya böyle saçma isimler karıştırayım mı?
Arnol Çivar Senegel. Neyse Refik Şekercioğlu, Kemal Akkoyun, Ogan Tabanlı, Betül Batun, Ali Özbek. Hepinize teşekkürler. Biyarlar sadece erkek ismi okumaktan gına gelmişti, artık dağılım da normalleşiyor, gayet güzel.
Şimdi diyeceğim, bu saydığım isimler de birer hesap makinesi değiller. Yani ay ben 50 kat fazla veriyorum, 300 kat fazla veriyorum diye içler dışlar çarpımı yapmak yeterli değil. Ben 1-2 sene içinde reklamdan belki daha büyük paralar kazanacak duruma geleceğim, bilemiyorum. Ama öyle olsa bile Patreon'dan destek verenler veya mail atanlar veya işte Discord'dan muhabbet edenler.
Bunlar benim kitlenin asıl kalbi. Yani bir reklam verin içeriğime karışmasına sıcak bakmam ama bunların karışmasına eyvallah derim. Yahut onların yorumları beni duygusal olarak biraz daha etkiler. Reklam verin yorumlar ise bu iştir derim.
Başta da dediğim gibi biz böyle evrilmiş hayvanlarız. Biraz daha kişisel ve duygusal bir bağ oluşturmak istiyoruz. O daha da kalıcı oluyor. Teknoloji bizi bambaşka platformlara taşısa da davranış biçimleri dönüp dolaşıp aynı kalıpları tekrar ediyor işte.
Velhasıl bu bölüm de tıpkı insan doğası gibi çelişkiyle dolu oldu. Hem olaya tarihsel açıdan yaklaşan biri gibi, reklam almam normal ki, bir açıklamaya gerek yok dedim. İzmirli biri gibi dedim ama. Normal ki.
Hem de oturup uzun uzun açıkladım. Hem geçinecek para kazanıyorum, hem kazanmıyorum. Hem fırsat maliyeti, çapa etkisi, işte İsrail'deki anaokulu gibi ekonomi örneklerinden bahsettik. Hem de işin duygusal kısmına değindim.
Bu işler böyle arkadaşlar. Dünya karışık. Her zamanki gibi yorumlarınızı sosyal medyadan beklerim. iTunes'dan verdiğiniz notları da beklerim.
Bu arada not demişken podcast bölümünün açıklama kısmına, yani not kısmına özetler, linkler, timestamp'ler koyuyorum. Pek çoğunuz bunu görmüyor olabilir çünkü Spotify'da pek belli değil. Oradan kullanması da zor. Ama mesela Pocket Cast gibi, Overcast gibi podcast programları kullanıyorsanız orada daha çok belli oluyor.
Yani haberiniz yoksa şimdi olmuştur. Onlara da emek harcıyoruz. Evet bu bölümde de dolma tarifi veremedim. İlk bölümde mi demiştim?
Ne zaman demiştim? 30 bölüm oldu veremedim. Bir ara vereceğim onu. Sonraki bölüme kadar fırlarsız kalın arkadaşlar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.