
4.069 kelime · ~20 dk okuma
Halk için halka rağmen entehrallik yapmaya hazır mıyız arkadaşlar? Ben İmmanuel Tolstoyevski, Fularsız Entehrallik Podcast'a hoş geldiniz. Bugün evrensel temel gelir konusunun ikinci kısmına geçiyoruz. Tabii bu evrensel temel gelir konusu 4.
Dalga serisinin bir kısmı. O seriye de devam ediyoruz bir yandan. Şimdi geçen hafta ne görmüştük ona bir bakalım çok kısaca. Geçmişten başladık bu evrensel temel gelir kavramının ilkel bir halinin bulunduğu romanlardan bahsetmiştik.
Ondan sonra bu işi politikaya çeviren Bismarck'tan bahsettik. Freedman'dan, negatif gelir vergisi kavramından. Sonra şimdiye geldik. Niye böyle bir aciliyet var bu konuda?
Endüstri 4.0 ile alakası nedir? Daha sonra da geleceğe odaklandık. Burada da birkaç konudan bahsetmiştik.
Birincisi iş kaybının endişesinin absürtlüğünden. Yani biz otomasyonu özgürleşmek için yapıyoruz ama işimizi kaybedeceğiz diye ona karşı savaşmak zorundayız. Bu saçma bir durum. Benim ilgimi çeken kısım, evrensel temel gelirin denendiği hanelerde kadın erkek rollerinin birazcık değişmesi.
Kadınların özgürleştikçe aileye daha fazla vakit ayırmaları. Bunun da geleneksel feminist hareketin değerleriyle birazcık çelişmesi. bunun yaratacağı bir takım çatışmalar hakkında konuştuk. Bu hafta yapacağımız şey şu.
Bir, bu işin lehine olan argümanları bir sıralayalım. İki, aleyhine olan argümanları sıralayalım. Ondan sonra halk ne diyor, şu anki görüşler nedir bu konuda, hali hazırda yapılmış denemeler hakkında birazcık konuşacağız. Ondan sonra da bir sonuçla bağlarız.
Tamam, hadi başlayalım o zaman. Otomasyonla işsizlik ilişkisi hakkında zaten bolca konuştum. Buradaki önemli bir nokta eski işçilerin yeni işlere uyum sağlamaması. Yani insanların korktukları şey şu, otomasyon bir sürü iş dalını yok edecek, biraz da hi-tech işler yaratacak.
Fakat kamyon şoförünü yapan adam işini kaybedince gidip de kodörü olmayacak. Dolayısıyla iş gücü içinde bir dönüşüm lazım ki bu devrimin kötü etkileri birazcık frenlensin. Bu da sürekli öğrenim denen bir kavramla anlatılıyor. Yani normalde biz ne yapıyoruz?
Eşek gibi okuyoruz. Yani nereden baksan bir 22-23 sene üretime pek katkı yapmadan duruyoruz. Ondan sonra iş hayatına atılıyoruz ve hayat boyu da öyle gidiyor. Çok az yeni şey öğreniyoruz.
Benim işim gerçi mühendislik olduğu için her hafta yeni bir şey öğrenmek zorundaydım. Fakat benim annem mesela hastanede çalışıyordu. Üniversitede ne öğrendiyse emekli olana kadar da neredeyse onu yaptı. Bir sürü insanın hayatı da böyle.
Zaten işin gücün başından aşkın ne ara öğreneceksin? Eve geliyorsun, çoluk çocuk var. Biraz da sosyal hayatın olsun istiyorsun. Ne ara oturup da yeni makaleleri, yeni videoları izleyeceksin, kendini geliştireceksin?
Bu alışkanlık çok zor bir şey zaten. Evrensel temel gelir buna birazcık çözüm sağlıyor. Nasıl? Bir cebine para koyuyor, daha az çalışabiliyorsun veya işten çıktıktan sonra sana esneklik sağlıyor.
Ondan sonra gerçekten de coder olabilirsin. İlla coder da değil. Ben onu öyle örnek olarak söylüyorum da aslında işin komik tarafı bu yeni çağda gözde olacak meslekler bizim eski tip gördüğümüz meslekler. Mesela aklıma masörlük geliyor.
Bir robotun kalkıp da sana güzel masaj yapması çok ilkel bir problemmiş gibi gözüküyor ama aslında yapay zekadan daha zor. İşte fiziksel terapi, özellikle de nüfus yaşlandığı için. Bir kamyon şoförü hasta bakıcısı olabilir, masör olabilir. Ama normal şartlar altında bu dönüşümü yapamaz.
Dolayısıyla sürekli öğrenim için insanlara biraz nefes aralığı bırakacak, kendilerine eğitmeleri için fırsat verecek bir sübvansiyon şart. Bir pozitif etki buydu. İkincisine gelelim. Biz hep evrensel temel geliri işsizliğe teşvik olarak görüyoruz.
Fakat bu insanlar evde oturup mal gibi durmuyorlar. Mesela insanlar çocuklarına bakıyorlar. Eğer sen çocuğuna bakması için bir dadıyı tutarsan ve ona para öder, onun sigortasını ödersen, bu kayda giriyor. İşte biz rakamlarla söylüyoruz.
Ekonomimiz 1 trilyon dolar oldu. Bravo. Ama aynı işi bir anne yaparsa veya bir baba yaparsa, işinden kovulduktan sonra aynı işi yapmış oluyor. Hatta daha da iyisini yapıyor yani.
Bir annenin sevgisini dadı veremez. Bu GSMH'ye girmiyor. Real üretim aslında aynı ama ölçülebilir üretim farklı olduğu için sanki üretim azalmış gibi geliyor. Bir başka benzer konu da yaşlılara bakım.
Evin ihtiyarını huzur evine gönderdiğin zaman, o huzur evine para ödüyorsun, yine GSME'nin bir parçası oluyor. Aynı ihtiyara evinde bakarsan parçası olmuyor. Sanki ekonomi küçülmüş gibi gözüküyor. Saati 200 dolara çalışan bir avukatsın New York'ta, 8 saat çalışıp 1600 dolar katkı yapacağına GSME'ye, 4 saat çalışıyorsun, o 4 saati de evde geçiriyorsun yaşlıya bakarak.
Yaşlıya bakım ücreti de saatte 200 dolarla ölçülmüyor. Gidiyorsun eğitimsiz bir dadıya veriyorsun, saate 20 dolara bakıyor. Yani 20 dolarlık işi 200 dolarlık adam yapıyor. Ekonomide bunu büyük bir küçülme olarak ölçüyor.
Bu örnekleri geliştirebiliriz. İlla çocuk bakımı, yaşlı bakımıyla sınırlı kalmamıza gerek yok. Mesela Amerika'da birçok itfaiyeci, Türkiye'yi bilmiyorum gerçi ama Amerika'daki itfaiyecilerin büyük kısmı gönüllü. Bu insanlar gidecekler ve hayatlarına anlamlı kılan şeyler yapacaklar.
Hayatlarına mana arayacaklar. İtfaiyeci olmak güzel bir şey. İnsanlara yardım ediyorsun. Biraz da kahraman gibi görünüyorsun.
O kıyafetleri üstüne geçirip arkadaşlarına yan yana şöyle ağır çekim, Armageddon yürüyüşü yapıyorsun. Arkadan müzik, süper. Ve o yaptığın, gönüllü olarak yaptığın işin bir değeri var. Hem toplum için bir değeri var, hem ekonomik değeri var.
Ölçemiyoruz diye yok olacak değil. Bu konsept bu arada ekonomi bilenlere çok tanıdık gelecektir. Çünkü externality's konsepti, externality ya da tekil hali en bilinen örneği çevre. Sen gidip Amazon'da bir ağaç kestiğin zaman o ağacın maliyetini hesaplayamıyorsun.
Daha doğrusu şöyle hesaplıyorsun. O ağacı kesen adama verdiğin para, kütüğü temizlemeye verdiğin para, ondan sonra da onu taşımaya verdiğin para. Senin için maliyeti bu. Halbuki onun bir çevresel maliyeti var.
Dünya kadar hayvan var. İşte oksijen temizliyor, su temizliyor, toprak kaymasını önlüyor, bir sürü şey yapıyor. Bunları ama ölçemiyoruz. Felsefi olarak da mümkün değil, pratik olarak da mümkün değil.
Piyasa ekonomisi bunlara yokmuş gibi davranıyor. Dolayısıyla evrensel temel gelir sayesinde benim zamanım boş kalacaksa ve gidip ölçülemeyen şeyler yapacaksam, topluma yararlı olan, Bu iyi bir şey ama mevcut standart piyasa ekonomisi buna negatif olarak bakar. Bin dolar alsanız garanti olarak ayda, temel konforunuzu karşılıyorsunuz. Ne yapacaksınız?
Belki ilk ay oturup Netflix karşısında göbek büyütürsünüz. Bir noktadan sonra hayatınıza bir anlam lazım. hayvan bakacaksınız, çevresel aktivitelerde bulunacaksınız, spor yapacaksınız, sağlıklı olacaksınız. Bak mesela bu da ilginç bir şey.
Çok daha fazla zamanın olsa daha çok spor yaparsın. Bunun bir de ekonominin ölçtüğü bir tarafı var. Gidip hastaneleri işgal etmiyorsun boş yere. Sağlık sistemindeki yükü azaltıyorsun.
Şimdi bunu sanata ve bilime bağlayacağım. Nasıl ki demin dedim insanlar gönüllülük yapacak, hayvanlara, yaşlılara bakacaklar. Aynı zamanda sanata bilme de zamanları olacak. Sanatta bilim de eskiden patronaj olmadan yapılamıyordu.
Bir bakın Avrupa sanatına mesela. Asırlarca aynı bayık inci sahnelerini aynı bayık tekniklerle ürettiler. Yani bu insanlar daha iyi teknikleri yüzlerce sene boyunca geliştiremezler miydi? Geliştirirlerdi ama bir tane işveren var, kilise.
Veya aristokratlar, onlar da zaten kiliseyle bağlantılılar. O yüzden sen onlara iş yapıyorsun. Ve bir piyasa işi de değil, sen onların adamı oluyorsun. Benim aklıma gelen en radikal örnek eski Mısır sanatı.
Binlerce sene boyunca hiç değişmemiş ya. Sen kendi başına şey diyemiyorsun ya ben insanları böyle görüyorum, böyle çizeceğim. İşte biraz ekspresyonu çizeceğim. Yok ya kafanı keserler.
Binlerce sene. Avrupa sanatı da yüzlerce sene boyunca bu yüzden aynı kaldı. Ne zaman değişti? Hadi size bir soru.
Ne zamanki sanat burjuvaların evlerini süslemeye başladı? O zamanda o teknikler, o konular çeşitlendi. Bugün bir sanat müzesine gittiğin zaman binlerce şey var. İşte kübizm, impresyonizm, yok pointilizm, şudur budur.
Bunların hiçbiri 15. yüzyıldan önce yoktu. Şimdi bir tane sanat tarihi hocası gelip tokadı basacak, ya tamam 2-3 tane vardı, ondan sonra 20-30 tane oldu. Bunun müziği var, heykeli var, şusu var, busu var.
Zaten ben bu yüzden kıl oluyorum biraz. Şimdi insanlar kötü bir sanat eseri görüyorlar. Atıyorum bir tane dandik pop şarkısı veya böyle sürekli çıplak kadınların olduğu rap şarkısı falan. Ondan sonra da diyor ki kapitalizm sanatı öldürdü.
Piyasa, ekonomisi sanat. Ondan önce sanat diye bir şey yok senin anladığın anlamda. Mao dönemine göndereceksin Çin'de. Görsünler o zaman sanat için sanat yapmak nasıl oluyormuş.
Devletin veya kilisenin emirleri dışında sanat yapmak acaba nasıl oluyormuş. Ya da git Antik Mısır'a. 2000 sene bekle yeni bir moda ortaya çıkması için. Şimdi bunu evrensel temel gelire şöyle bağlayacağız.
Durum eskisine göre daha iyi, daha çok insanın üretim şansı var. Ve çok daha çeşitli hallerde üretim şansı var. Fakat evrensel temel gelir bunu bir seviye daha üste çıkarıyor. Düşün, yetenekli bir insansın ama işte anan baban seni doktor yapmış veya fakirsin, 10 saat çalışman lazım kötü bir işte.
Sanata olan yeteneğini bir türlü geliştiremiyorsun. Ama ETG sayesinde bu özgürlüğün olacak. Bilim de aynı şekilde biraz daha değişik. Bilimi böyle part time yapamazsın artık.
Sonuçta 16. yüzyıl dahileri gibi ben eve hobi olarak bir teleskop kurayım, ondan sonra Venus'u keşfettim, böyle bir şey yok artık. Onlar bitti o low hanging fruit denen daha kolayca edinilebilen bu bilimsel sonuçlar bulundu zaten. Bilimi full time yapman lazım ve bir takım parçası olarak yapman lazım.
Ama şu şekilde etki ediyor. İyi bir matematikçiysen, matematik kafan varsa diyelim ki, Ve sevdiğin şey de soyut matematik. Şimdi buna imkanı olan kaç kişi bu işlerle uğraşıyor? Özellikle temel bilimlerle.
Ben mühendis olduğum için piyasada bir değerim vardı. Seç beğen al. Fakat bu kafayı mesela teorik fiziğe de yani o kadar uçmayalım da. Yine de işte temel bilimlere de harcayabilirdim ama piyasadaki değerim beşte bir olacaktı.
O yüzden de yapmadım onu. Benden daha yetenekli olan bir sürü insan, o alanlarda gerçekten ilerlemelere katkı yapabilecek seviyede olan insanlar kalktılar, ne yapıyorlar? Wall Street'e gidiyorlar. Finansal modeller üstünde çalışıyorlar.
Senede 300 bin dolar kazanacak mesela. Senede 30 bin dolar kazanacağı akademide durur mu? Ama çok az bir nefes imkanı versen, yani desen ki tamam kardeşim al sana bin dolar daha ekstradan. Kalkıp da Wall Street'in sana vereceği parayla eşleşemezsin hiçbir zaman.
Ama normalde 30 bin dolar kazanacaksam, onu 50 bine falan çeksen ben zaten rahat ediyorum. Ondan sonra artık ideallerimin peşinden koşabilirim. İlla 200-300 bin dolar olmasına gerek yok. O noktadan sonra artık diminishing returns.
Yani parayla mutluluk arasındaki ilişki nonlineer bir noktaya kadar. Çok önemli bir noktadan sonra artan para mutluluğu pek etkilemiyor. 1 milyon dolar kazanan insanın mutluluğuyla 10 milyon dolar kazananın mutluluğu aynı. Dolayısıyla sen insanları evrensel temel gelir sayesinde belli bir mutluluk yeşiline çekeceksin.
Ne cevherler çıkar ortaya bu bilim konusunda ve sanat konusunda üretim yapacak. Şimdi bu üçüncü noktaydı. Başka bir nokta da şu, köyden kente göçü azaltabilir. Ben bunu Japonya seyahatimde çok net bir şekilde görmüştüm.
Üç ay kaldım orada, gönüllülük yaptım ve genelde kırsal kesimlerdeydim. Yani üç ayın belki iki buçuk ayı kırsal kesimlerdeydim. Mükemmel yerler, yani cennet gibi yerler. Çok verimli toprak var, volkanik ada sonuçta.
Fakat işleyecek insan yok. Herkes şehirlerde, bütün gençler şehirlerde. Kimse tabii köyde kalmak istemiyor. Eğlence orada, şurada, burada.
Ama oraya da gidiyorsun şehirlere. Hamam böceği gibi yaşıyorsun. Hani Japonya yine biraz daha iyi. Yani Bangladeş değil hamam böceği derken ne diyeyim?
Sardalya gibi diyeyim. Sardalya gibi o metro vagonlarına tıkışıyorlar sabahın köründe. Hepsi tek tip takım elbise. Hepsi zaten akşamdan kalma ya uykusuzlar ya sarhoşlar ya ikisi birden.
Bir tane mutlu insan görmüyorsun metroda sabah. İşlerine gidiyorlar. Ondan sonra geliyorlar ve hayat boyu da aynı şirkette çalışıyorlar. Şimdi bu adamlar kırsalı bırakıyorlar ve o topraklar orada mahvoluyor.
20 yaşındaki insanın yapacağı işleri 80 yaşındaki yaşlılar yapıyorlar. Bakın bu arada paraya ihtiyacınız varsa hakikaten Japonya'ya gidin, el altından böyle işler yapabiliyorsunuz, meyve toplama filan. 3 ay en fazla vizesiz ama iyi para kazanırsınız. Hapishaneden aramayın yalnız beni.
Bunun sıkıntısı büyük. Ben genel olarak şehirleşme yalnızlığı bir insanım. Böyle romantizm yapmayacağım yani. Kırsal alanda yaşam, zor bir sürü iş var.
Ve işin komik tarafı şehirde yaşamak aslında gezegen için daha iyi bir şey. Şehirde yaşayan insan daha verimli oluyor. Daha az tüketim yapıyor aslında kişi başına. Çünkü bin kişi aynı altyapıyı kullanıyor.
Fakat aşırı şehirleşme kötü bir şey. Şehrin kendisi için de kötü. Sadece gelen insan için değil. Yani İstanbul'u düşünün mesela.
1950'lerdeki filmlere bir bakın. Her taraf yemyeşil. Hiç bina yok Boğaz'da. O zaman 1 milyon filanmış nüfusu.
Şimdi gidiyorsun 15 milyon, 20 milyon. Neyse artık metropol bölgesi nasıl tanımlanıyorsa. Böyle bir göçü hiçbir şehir kültürü absorbe edemez. Normalde sen gelirsin ve şehirleşirsin.
Ama şehrin 15 katı kadar göç alırsan o zaman sen şehri köyleştirirsin. Şimdi evrensel temel gelirin olsa dandik bir iş için kalkıp da o sefaleti çekmezsin şehirlerin bir gettosuna yerleşmeyi. Oturursun sevdiğin yerde, orayı yaşanılabilir kılarsın. Tekrar Japonya'ya döneyim, o kadar verimli toprak altılı kalmış vaziyette, onlar mahvoluyorlar.
Daha sonra onları tekrar üretken hale getirmek için o yerlere çok fazla yatırım gerekiyor. Çok ufak bir maliyetle insanları orada tut, hem onlar mutlu olsun hem şehirdekiler daha mutlu olsunlar. Böylece herkes mutlu olur. Bu dört etti değil mi?
Beş yapalım, ondan bitirelim. O da şu, evrensel temel gelir, daha önce de bahsettik, tek sosyal yardım sistemi değil. Zaten mevcut bir sürü şey var. Çocuk yardımı var, ev yardımı var, krediler var, faizsiz krediler, ondan sonra vergi muafiyetleri var, yeşil kartlar, yemek yardımları, şunlar bunlar.
Bu kadar büyük ve karmaşık olunca da yolsuzluk veya en azından verimsizlik kaçınılmaz oluyor. Ya benim bir vergi beyanım var arkadaşlar. Her Amerikan vatandaşında yapması gereken bir şey var. Pardon iki şey var.
Bir pazartesileri telekonferans yapıyoruz Türkiye'yi nasıl bölebiliriz diye. Onu bitirdikten sonra her sene Nisan ayında vergi beyan namesi veriyorsun. Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa. İşsizsin, zenginsin fark etmiyor.
Beyanname vereceksin. Bunu da internet üzerinden programlar var. Giriyorsun, ufak para veriyorsun. Onlar bu dev vergi kodunu senin için kolaylaştırıyorlar.
Düzünelerce soru soruyorlar. İşte ev aldın mı? Bağış yaptın mı? Çocuk yaptın mı?
Kredisi nasıl? Emeklilik fonuna şu kadar para aktardın mı? Şunu yaptın mı? Bir sürü soru var böyle ve her birinin ayrı bir formülü var.
Her biri karşılığında ya biraz daha fazla vergi veriyorsun ya da Tam tersine geriye para alıyorsun. Bunun arkasındaki bu karmaşıklık korkunç bir şey. Bir de öyle saçma kanunlar var ki arada. Belli eyaletlerde yarış ata alırsan vergi muafiyetin var.
Salak bir senatör koymuş onu oraya zengin arkadaşlarını memnun etmek için. Öyle duruyor ya, yarış atıyla verginin ne alakası var Allah aşkına? Dediğim gibi bu en iyi ihtimalle verimsizliktir, en kötü ihtimalle de kötü sistemlerde de yolsuzluktur. Bu kadar karmaşık bir sistemi tamamen kenara atıp veya çok daha basitleştirip geri kalan işleri de evrensel temel gelirle halletmek çok rahat.
Sıfır bürokrasi. Tamam, yeterince övdük mü? Şimdi bir de kötü yanlarına bakalım birazcık. Şimdi ben bunun makalesinde bir grafik koymuştum.
İnsanlara soruyorlar, diyorlar ki şu argümanlar evrensel temelgelere karşı bunların hangisini en ikna edici buluyorsunuz? İşsizliğe teşvik yani tembelliğe teşvik diyelim. Bunu yüzde elli ikisi ikna edici buluyor insanların. Bir numaralı, açık ara bir numaralı sebep bu.
Bunun hakkında çok konuştuğumuz için tekrarlamıyorum. Hatırlarsanız demiştim, işsizliğe teşvik ediliyor, evet bir miktar düşüş var. Fakat bu az miktarlarda, %9, %18 miktarlarında cinsiyete göre. Ve zaten demin de dedik, o insanlar başka işler yapıyorlar ekonominin ölçemediği.
İkinci konuya geçelim. Bu ilginç mesela, ben bunu düşünmemiştim. %39'u yabancıların istilasından korkuyor, endişeleniyor. Yani göçmenlik.
Tabii bunun bir kısmı paranoya, bir kısmı da gerçek. Mesela bugün Avrupa Birliği'ni düşünelim. Avrupa Birliği için de zengin ve ufak bir ülke, bir refah devleti ETG'ye geçsin. Polonya falan geçemiyor, bunlar geçiyor.
Bunlar geçtikten sonra da Polonya vatandaşı kalkıp ikametgahını oraya aldırır. O sistem bir noktadan sonra şişer. O Polonya vatandaşı da aldığı parayla gidip orada iş yapmak zorunda değil, evine gönderir. Bu birazcık oyun teorisiyle alakalı bir şey.
Sen güzel bir sisteme geçmek isteyebilirsin ama dışarısı geçmeyeceği için aynı anda senin sistem patlıyor. Bir de paranoya kısmı var. Mesela yine güncel bir örnek olarak Türkiye'deki Suriyelileri düşünün. Ben o konunun detayını bilmiyorum fakat Sosyal medyada görüyorum hep işte Suriyeliler şu hastanelerden bedavaya yararlanıyorlar, halk yararlanamıyor, infial oluyor falan.
Bunların bir kısmı dezenformasyon tabii ki ama burada artık algı da gerçeklik kadar önemli. Sonuçta sosyal politika bunun üzerine kurulu. Türkiye gibi bir yerin ETG'ye geçtiğini düşün. Vay efendim bu gelen İranlılara da Suriyelilere de herkese maaş bağlanacak.
O paranoyanın orada olması kendi başına sorun zaten. Bütün çünkü siyasi muhabbeti, tartışmayı zehirliyor. Üçüncü bir, aleyhte argümanda tabii ki bu işin maliyeti. Bu bahsettiğim ankete cevap verenlerin üçte biri, bunu ikna edici bulmuşlar.
Yani maliyeti çok. Ne kadar maliyeti? Amerika'daki bir rakam 1000 dolar da aylık. Çünkü bu yoksulluk sınırına tekabül ediyor.
Yani senelik 12.000 dolar. Yaklaşık 2,5 trilyon dolar ediyor. Fakat deminki konuyu hatırlayın, bu sistem böyle bir boşluğun üzerine gelmiyor.
Mevcut sosyal yardımların maliyeti de şu anda 1 trilyon kadar. Yani 2,5 trilyon dolardan bahsetmiyorsun, fazladan 1,5 trilyon dolardan bahsediyorsun aslında. Bu da kulağa çok geliyor olabilir ama burası 20 trilyon dolarlık bir ülke. ve Endüstri 4.0 teknolojileri sayesinde 2030'da 33 trilyon dolar olacağı tahmin ediliyor.
33 trilyon dolar. Yani düz hesap gayrı saf milli hasılanın %10'u gibi bir rakam harcayacaksın ve bu sana büyük bir stabilite sağlayacak. İnsanların stresini azaltacak, suçu azaltacak, sağlık harcamalarını azaltacak. Bir sürü de ölçemediğin güzel üretim yapmış olacaksın gönüllülük esasına dayanan.
Burada önemli bir faktör de şu tabii, bir sürü ülkede nüfus yaşlanıyor ve bir sürü ülkenin emeklilik sistemi zaten açık veriyor. Yani insanların ödediği sigorta parası, primi, onların emekli olunca alacağı sağlık hizmetlerini karşılamıyor. Çünkü sağlık hizmetleri çok daha pahalılanıyor ve insanlar çok daha uzun yaşıyorlar beklenenden. Bunun bir çözümü primleri arttırmak, yani vergiyi arttırmak.
İkinci çözümü de daha fazla çalışmalarını sağlamak, yani emeklilik yaşını ertelemek. Fakat buna direnç büyük. Sonuç olarak senin bir sistem oturtman için atıyorum dört çalışana karşı bir emekli olması lazım. Millet yaşlandıkça bu iki çalışana karşı bir emekli haline geliyor, Türkiye'deki gibi.
Türkiye'de çünkü emeklilik çok erkende. Zaten Süleyman Demirel batırdı o hareketiyle ülkeyi. Bir yandan Süleyman Demirel'in posterine dart toku atıyorum. Neyse bu denklem bozulduğu zaman bunun üstüne bir de sen haydi bir buçuk trilyon dolar daha bulalım.
Veya daha ufak bir ülke için konuşuyorsak yüzde on yüzde yirmi daha fazla yük getirelim. ETG primlerini ödeyebilirim insanlara. E kim ödeyecek bunu? Çalışandan çok daha fazla vergi alman lazım.
Eninde sonunda oraya geliyor. Bir başka yol da şu. Bu da bir sonraki aleyhte argüman zaten aynı şey. Enflasyon.
Enflasyon üretimi arttırmadan hatta belki de azaltarak sistemdeki paranın artmasıdır. Yani ürettiğin sandalye sayısı aynı ama o sandalyeleri temsil eden kağıt parçası nakit sayısı fazla. Dolayısıyla her bir kağıt parçasına denk gelen sandalye miktarı sürekli azalıyor. Paranın değeri düşüyor.
Şimdi sen herkesin cebine 500 dolar koyarsan, 500 euro koyarsan neyse piyasa buna adapte olur. Çünkü sen üretimi arttırmamış oluyorsun. Dolayısıyla herkesin cebinde ekstradan para var fakat üretim artmıyor. Ne olacak mesela ev kiralarına?
Ben ev kirasını aynı tutacak mıyım? Yo, 400 euro arttırırım. Restoran işletiyorum, yemeklerin fiyatını aynı tutacak mıyım? Yani hem alttan gelen bir baskı var, senin maliyetlerin artıyor, hem de piyasa zaten sana daha fazla para verebilecek durumda, onu seziyorsun, fiyatlar artacak.
Bir başka sorun tabii ki kutuplaşma. Meta bir sorun diyeyim buna. İnsanlar zaten her konuda kamplaşıyorlar. Evrensel temel gelir iyice gündeme geldiği anda da bir çatışma noktası daha olacak.
Bir cephe. Onun ya bir tarafındasın ya diğer tarafındasın. Bu aslında konuya içkin bir sorun değil ama artık her konu hemen hemen bir kutuplaşma, bir kamplaşma aracı olduğu için ve bu konuda gerçekten ciddi ve temel bir konu olduğu için insanların hayatını değiştirecek. Liberalizm, kapitalizm, piyasa ekonomisi, sosyalizm gibi ideolojilerle göbekten O yüzden millete hakikaten gaza getiriyor.
İyice kutuplaşacak insanlar. Tamam bu kadar yeter. Bu da zaten beş etti toplamda sanırım. Beşe beş bir maç yaptık.
Ha şimdi ikinci bir soru soruyorlar insanlara. Ne zaman evrensel temel gelir gelmeli diye. Ama bu soruya geçmeden önce ufak bir parantez açayım. Maliyetten bahsettik ya bir finansman parantezi açıyorum.
Bu para nasıl bulunacak sorusu. Bir istatistik var önümde, sitedeki makalede var. Evrensel temel gelir isteyen insanların yüzde 80'i bu paranın şirketlerden gelmesini istiyorlar ama her şirketten değil, yapay zeka teknolojilerinden kar eden şirketlerden. Biz normalde hep şey diye varsayıyorduk, işte zenginlere vergi koyarsın, o parayla ETG funu oluşturursun.
Evet enflasyon olur, kira fiyatları yükselir falan ama yine de eğer çok para basmazsak enflasyonu bir şekilde durdurmuş oluruz. Fakat bu parantez içinde bahsettiğim biraz daha farklı bir finansman türü. Burada diyoruz ki eğer bir şirket otomasyon teknolojileri sayesinde çok kar etmişse ve özellikle de çalışanlarını kovmuşsa 100 çalışanın vardı, 80'lerini kovdun. Şimdi aynı işi hatta daha iyisini 20'siyle yapıyorsun.
Bunları vergilendirelim, bunların karını vergilendirelim diyor. Bireysel gelir vergisinden ziyade şirketlerin vergilerine odaklanalım diyorlar. Fakat bunun bir takım sorunları var benim aklıma gelen. Bir kere şirketleri yapay zekadan faydalanan veya faydalanmayan diye ayırmak çok zor.
Yani sen kendi işçini kovmadın diyelim. Onlar da yazılım kullanıyorlar. Onlar da bir takım sistemler kullanıyorlar ve o sistemler zaten yapay zeka teknolojileriyle harmanlanmış oluyor. Telefonunda Android var.
Bilgisayarda Windows var. Bunların içinde ufak tefek yapay zeka modülleri var. İşte ses tanıma, Google Assistant falan. Nasıl ayıracaksın?
Ama daha ilginç bir açısı şu konunun. Böyle bir vergi, önemli bir teknolojinin adaptasyonuna karşı teşvik demek. Yani sen diyorsun ki eğer çok AI kullanırsan, artık nanotek gibi teknolojilerde nasıl olur bilmiyorum da, neyse yani o teknolojileri çok kullanırsan ve insan kovarsan ve kar edersen o zaman ben seni cezalandıracağım. Bu şirketler ne yapacaklar?
Hop, laboratuvarı İsrail'de kuracaklar, alacaklar IT merkezini Hindistan'a kuracaklar. Bu kanunların olmadığı bir yerleri kuracaklar. Bir yeri kurmasına da gerek yok. Parayı oradan geçirir.
Çeşitli muhasebe hileleriyle. Sen yine ondan fazla para alamazsın. Şimdi bu parantezi kapıyoruz. İkinci soru demiştim.
İnsanlara soruyorlar ne zaman evrensel temel gelir istiyorsunuz diye. Avrupalılarda üçte biri temel gelirin mümkün olan en kısa zamanda uygulamaya sokulmasını istiyorlar. Bir yüzde ellisi de bunun üstüne, yüzde 48'i de hemen değil ama başarılı pilot projelerden sonra. Pilot proje ufak çapta bunların uygulanması demek.
Benim tahmin ettiğimden de çok daha fazlası varmış. Bir örnek Alaska, petrol gelirlerinden senede 1200 dolar geliyor Alaska'da yaşayanlara. 1200 dolar senede tabii ki epey düşük. Gerçek bir veri veremez.
Kenya'nın yaptığı bir deney var. Birkaç sene önce başladılar. 6000 köylüye ayda 22 dolar verilecek. Şimdi ben gülüyorum ama ayda 22 dolar orada bazılarının mevcut geliri kadar.
Yani insanların gelirini ikiye katlamış oluyorsun. 2016'da İsviçre bu konuyu oylamış ve tabii ki İsviçre'de oldukları için reddetmişler. Yani adamlar resmen, ya bize 2500 franka gerek yok kardeşim diyorlar. En ses getiren pilot proje Finlandiya'nın ki oldu.
2017'de başladılar. 2 sene boyunca 2000 kişiye şartsız şurtsuz 500 euro maaş vereceklerdi aylık. İş bulsalar bile bu maaş devam edecek. Şimdi tabii 500 euro Finlandiya için bir şey değil.
Gerçek temel gelir sınıfına girmiyor yani. İnsanları yoksulluk sınıfına getirmiyor. Ama bu araştırmanın amacı daha ziyade endişe, kaygı, stres azalması ne kadar oluyor? Onu ölçmek.
Onu ölçmek değil, diyelim. Geçmiş zamanki gibi de konuşuyorum. Çünkü bir sene sonra bu projeyi yenilememe kararı aldılar. Alternatif bazı refah projeleri deneyeceklermiş.
Şimdi ben pek anlamadım bunu, çok bir yazı da bulamadım. Öyle öne çıkan bir sebebi yok gibi gözüküyor. Yani inanılmaz bir yolsuzluk falan dönmedi veya insanlar kendine alkole vermediler o parayla. Birçoğu aksine biriktirmiş parayı, stres azalmasına da yol açmış ama yine de iptal ettiler.
Belki de gereksiz buldular. Yani o kadar ufak çapta, o kadar kısa süreli deneylerle varacağın sonuçlar çok sağlıklı olmuyor. Ne yapacaksın şimdi? Finlandiya'daki programa bakıp kalkıp Amerika için reçete mi sunacaksın?
350 milyonluk ülke, her türden insan var, göçmen var bir sürü. Dev bir gelir adaletsizliği var. Yani bu İsviçre'de, Finlandiya'da falan bu kadar gelir uçurumu yok. O ülkelerdeki ufacık deneylerle bu koca ülkelerdeki sistemlere argüman oluşturmak biraz saçma geliyor bana.
Diyeceklerimiz bu kadar. Lehte argümanları söyledik, alehte argümanları söyledik. Ondan sonra bu işin ne zaman gelmesi gerektiğinden konuştuk. İnsanlar ne düşünüyorlar bu konuda?
Biraz da finansmandan konuştuk. Sonuç ne? Ya benim podcast'ın ve yazıların bir sonucu olmuyor arkadaşlar. Bunlara bakıp da kalkıp, tamam en iyi politikayı bulduk arkadaşlar, yarın IMF'ye mektup yazıyorum, yarın Amerikan Başkanı'na haber veriyorum, böyle bir şey yok.
Mühim olan bu konunun önemini ve çeşitli argümanları anlamaktı. Çünkü bu geçici bir moda değil. Yakın geleceğin en önemli cephesi olacak bence. Dedelerimiz nasıl 8 saatlik çalışma günü için sigortalar için mücadele ettilerse, bu da bu nesillerin mücadelesi olacak diye tahmin ediyorum.
Benim yine kişisel tahminim bunun epey yaygınlaşacağı yönünde. Kapitalizm insanların düşündüğünden çok daha esnek. Kapitalizm diye tek bir şey yok yani. Şimdiki versiyonları da 100 sene öncesinden çok farklılar.
Gözümüzün önünde defalarca evrim geçirdi. Bu da bir sonraki evrim basamağı olabilir. Alttan gelen baskılara boyun eğen para babaları hikayesi olmak zorunda değil yani evrensel temel gelir. Daha ziyade sistemin devamı için bizzat sistemin aktörlerinin katılımıyla tasarlanmış gaz alma projesi olarak görülebilir.
Ben bunu bir devrim olarak görmüyorum. Sonuçta piramit aynı. O servet adaletsizliği mevcut. Onu da düzelteceğini çok sanmıyorum.
Ama daha da kötüleşmesini engelleyebilir. İnsanların çoğunu biraz daha mutlu eder. En nihayetinde insanlar otomasyon sayesinde özgürleşmeliler. Bütün bu otomasyonun manası bu.
Bunun maliyeti de toplam üretime kıyasla çok kabul edilebilirse, yani %10, %15 gibi rakamlardan konuşuyorsak bütçenin. Ya ver gitsin, yap gitsin. Piramidin ucu sivrilmeye devam eder ama en azından tabanı biraz rahatlar. Evet, bu da bizi iki parçalık evrensel temel gelirin sonuna getirdi.
Endüstri 4.0 serisine devam edeceğiz. Bu yeni toplumdaki devlet-birey ilişkileri hakkında biraz atıp tutacağız. Yani ekonomi kısmını biraz bırakalım, daha felsefi takılalım.
Tamam? O zaman sizi haftaya bekliyorum. Fazla bekletmeyeceğim diye söz veriyorum. Her seferinde de patlıyoruz ama bu sefer kesin.
Halk için halka rağmen enterlik arkadaşlar. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.