
3.861 kelime · ~19 dk okuma
Selam flarsızlar. Ben İmmanuel Tolstoyevski. 4. Dalga serisine devam ediyoruz.
Evrensel Temel Gelir bölümlerini bitirmiştik hatırlarsanız. Ama dalgalarımıza bakmadan önce ufak bir duyuru yapayım. Geçen hafta bir Patreon sayfası açmıştım, onu duyurdum. Sadece iki tane patronum vardı, onlara ben ağababası diyorum.
Duyuru yaptıktan sonra birkaç gün içinde bu 30'a yükseldi. Beklediğimden çok daha hızlı oldu. Çok teşekkür ederim o yüzden destekleyenlere. destekleyemeyip de kısa bir mesaj yazan, ya kusura bakma param yok ama çok teşekkür ediyorum gibi bir şeyler söyleyen insanlara da çok teşekkür ediyorum.
Böyle karşılıklı teşekkürleşiyoruz. Sonsuza giren bir döngü. Ara ara ben böyle Wikipedia'da çıkıp da bağış isteyen adam var ya onun gibi buradan Patreon diye subliminal mesaj gönderirim. Şimdi bu bölüm biraz özel bir bölüm.
Çünkü bu ana kadar az çok makalelerle paralel bir şekilde gidiyorduk. İlk bölümde teknolojiler üstüne konuşmuştuk. İkinci bölümde yeni ekonomi üstüne konuştuk ve gelir adaletsizliği. Üç ve dörtte de evrensel temel gelire odaklandık.
Normalde ayrı bir konu aslında ama bundan organik bir bağ olduğu için Endüstri 4.0'da bu serinin bir parçası yapmıştım. Bütün bu bölümlerde makalelerin planını az çok takip ediyorduk. Bu bölüm için makaleler birazcık dağınık geldi bana.
Şöyle bir şey yapalım. Bu bölümde ekonomiyi, verileri, istatistikleri bir kenara koyacağız. Gelecekteki yaşam nasıl olacak? Birazcık atıp tutacağız.
Tabiri caizse felsefe yapacağız. Belli temalar var. Bu temaları eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olarak belirleyelim. İlk önce eşitlik ve kardeşlikten başla.
Zaten ikisi alakalı. Aslan payını da özgürlük kavramına bırakacağız. Hayal edeceğimiz toplum şöyle bir şey. Birincisi, materyal bolluk var.
Bunu zaten söylemiştik. 2030 yılında ABD ekonomisi 33 trilyon dolara çıkacak demiştik. 20 trilyon dolardan. Veri vermeyeceğim, istatistik vermeyeceğim dedim, direkt onunla başladım.
Sonuç olarak gelişmiş bir ekonominin sadece 10-12 sene içinde %50 büyümesi inanılmaz bir şey. Bu bolluk nasıl dağıtılacak? İşte eşitlik konusu birazcık burada devreye giriyor. Evrensel temel geliri sistem ayarı olarak görüyorum.
Bir devrim olarak görmüyorum. Gerçek bir devrim olsaydı servet sahipliği ile alakalı bir şey olurdu. Yani mesela her sene servetinin %1'ini, 2'sini bağışlayacaksın. Böyle olursa piramit hakikaten şekil değiştirir.
Eğer sen servete dokunmazsan, ETG şöyle bir şeye dönüşüyor. Ya biz zenginleri biraz daha vergilendirelim. Gelir vergisi mesela %40'tan 45'e çıksın. Millete parayı dağıtsınlar.
Bu, zenginler için bir sigorta primi gibi. Hem millet sokaklara dökülüp protestolar yapmasın, Hong Kong'a dönmesin. Hem de bizzat piyasa ekonomisinin devinimi için gerekli. Zaten bu yüzden de devlet gelir sisteme para enjekte eder.
Veya Keynesian bir projeyle atıyorum 200-300 bin kişinin katıldığı bir altyapı projesi düzenler. Burada maksat halka para dağıtmaktır. Yani alın harcayın da çarklar tekrar dönmeye başlasın. Ben bunu şeye benzetiyorum.
Tam hasta ölmek üzere devlet geliyor elinde elektroşok makinesiyle. Eğer çok şok verip yazıya fazla nakit basarsa kömür oluyorsun, fazla ısınıp. Geriğinden az şok verirse de bu sefer düzelemiyorsun, ölüyorsun. Sistemi buraya getirmemek lazım bu noktaya.
Dolayısıyla evrensel temel gelir zenginlerin açısından bir sigorta primi demiştim. Ekstradan biraz daha para ödüyorsun, bu çalkantılar önleniyor. Hem ekonomik hem siyasi bakımdan. Aslında kapitalizmin kapitalizmi için bir çözümü o.
Fakat ilginçtir, şu sorunun cevabı çok açık değil. Toplum daha mı eşitlikçi, daha mı az eşitlikçi oluyor? Artan üretimle piramidin ucu sivriliyor dedik ama altında kalan kesim de birbirine yaklaşıyor. Yani şöyle düşün, eskiden işsizdin, hiç para kazanmıyordun.
Komşun da 1000 Euro kazanıyordu. Komşunun hayatı senden 5 kat daha iyi. Şimdi sen 1000 Euro kazanıyorsun, komşun 2000 Euro kazanıyor. 1000 Euro'luk insanla 2000 Euro'luk insanın arasındaki fark o kadar fazla değil.
Hayatlar birbirine yakınlaşmış oluyor piramidin geri kalanında. Dolayısıyla bir bakımdan daha az eşitlikçi çünkü zenginler çok daha zenginleşiyor. Bir bakımdan da daha eşitlikçi çünkü çoğunluk birbirine yakınsıyor. Kardeşlik teması da burada giriyor işin içine.
Ben daha ziyade mutluluk diyeyim bunu aslında. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra mutluluklarını, kendilerini birbirleriyle kıyaslayarak ölçüyorlar. Siz kalkıp da çok alakasız insanlarla kendinizi kıyaslamıyorsunuz. Ne bileyim ben Brad Pitt'e bakıp keşke bu kadar yakışıklı, zengin, ünlü, başarılı, yetenekli olsaydım diye bir anda duvarlara tırmanmıyorum.
Brad Pitt çünkü uzaylı gibi bir şey benim için. Ama komşum için aynı kıyası yapabilirim ve eğer kıyasla kötü çıkarsam mutsuz olurum. Orta ve alt tabakasının birbirine benzemesi insanları daha mutlu yapıyor. Dolayısıyla ETG'nin etkisi bir devrim olmasa bile, zengini zengin bıraksa, sadece işte insanlara tüketim yapmalarına devam ettirecek kadar para verse, Sırf o yüzden, sırf o yakınlaştırma etkisi yüzünden geneli daha mutlu yapacak.
Bu mutluluğun tek sebebi insanların kendilerini kıyaslamaları değil, aynı zamanda özgürleşmeleri. Bu da bizi ikinci noktaya getiriyor. Biz normalde özgürlükle bağımsızlığı hep bir arada kullanıyoruz. Bunları aynı şeymiş gibi sanıyoruz.
Değiller. O kadar. Burada bırakıyorum podcast. Neden değil lan?
Bir kere ETG'li bir sistemde devlete olan bağımlılığınız artacak. Fakat imkanlarınız arttığı için özgürlüğünüz de artacak. Yani özgürlük artıyor, bağımsızlık azalıyor. Bizim özgürlükten kastettiğimiz genelde ifade özgürlüğü ve materyal özgürlük.
Ama zamanımıza hükmetmeyi özgürlük olarak düşünmüyoruz. Ben kendi iş hayatımdan da biliyorum. Ya işsiz kalacaksın ve sefil olacaksın ya da eşek gibi çalışacaksın ve konforlu bir hayatın olacak. Benim seçeneklerim bunlardı.
Bunun ortası yok mu? Yok. Haftada 50 saat çalışmayayım da 30 saat çalışayım, 25 saat çalışayım, bu paranın yarısını kazanayım, yine bana yeter. Böyle diyemiyorsun.
Ondan sonra da gidiyorsun, ne yapıyorsun? Saçma sapan şeylere harcıyorsun paranı. Senin için mutluluğun tanımı oluyor. Ben diyorsun madem eşek gibi 40 saat, 50 saat, 60 saat çalışıyorum, boş zamanımda da o zaman o parayı harcayarak kaliteli yaşadığım sanrısına geçeyim.
Ben bundan kariyerini çöpe atma serisinde uzun uzun bahsetmiştim. Şarap istiyorsun filan, filmlerden gördüğün için. Halbuki şaraptan kimse anlamıyor. Hangi şarap hangi yemekle gider.
10 kişiden biri anlıyorsa neyim? Ben de anlamıyorum. Ben zaten gittiğimde hep en ucuz şarabı alıyorum. Ama insanlar anlamadıklarının farkında değiller.
Böyle tüketime odaklı bir özgürlük anlayışı var. İkinci kısmı da onun bu ifade özgürlüğü demiştim. Ben bunun makalesini yazarken Chomsky'nin bu Rıza'nın imalatı aklıma gelmişti yani İngilizcesi Manufacturing Consent. Buradaki argüman şuydu, kitle iletişimi bir propaganda aracı.
Eskiden olduğu gibi böyle bir merkezi otoritenin demir yumruğuyla, sansürüyle her şeyi kontrol etmesine gerek yok. Zaten bu özel medya piyasanın arz talebiyle, kendi içselleştirdiği bazı değerlerle ve kendi kendine yaptığı bir takım sansürle bizim değerlerimizi şekillendiriyor. Yani her şeyin başında bunları kontrol eden kötü kalpli bir insan veya bir kabal olmasına gerek yok. Sistem zaten kendi kendine propaganda yapıyor.
O yüzden de yok edilmesi daha zor eskisine göre. Şimdi biz bunun da ötesindeyiz. Kitle medyası da zaten önemini kaybetti. Yani büyük gazeteler, önemli editörler, yazarlar... Bunların etkileri gerçekten azalıyor gün be gün.
Çünkü herkes her şeyi söylüyor. İnsanlar da kendilerini gerçekten özgür sanıyorlar her şeyi söyleyebildikleri için. Bir de öyle teknolojiler var ki artık bu deep fake teknolojileri sayesinde mesela artık her şeyi söyletebiliyorsun. 1-2 sene önce yapılmış videolara bakıyorum ve anlayamıyorum hangisi gerçek diye.
Bu teknolojiler 2-3 sene sonra ne hale gelecekler? O zaman herhangi bir politikacıya, herhangi bir insana her şeyi söyletebilirsin. Tüm bunlar şuna geliyor. Artık ifade yoktan üretilebilen bir hale geldi.
Yani bir program yazıp atıyorum Trump'a, Erdoğan'a istediğin şeyi söyletebiliyorsun. Yoktan ifade üretiliyor. ve çokça üretiliyor. Bu background noise, arka plan gürültüsü yani, en baskıcı sansürden bile daha boğucu hale geldi.
Böyle bir sistemde ifade özgürlüğünün yüceltilmesinin bir manası yok. Bizim özgürlük tanımımız zamanımıza hükmetmek olmalı. Bu yüzden dedim zaten evrensel temel gelir hem bağımlılığı, devlete bağımlılığı hem de özgürlüğü arttırıyor diye. Devlete bağımlılık kısmı önemli ama.
Bu her yerde aynı değil. ABD'de devlete bağlı olmakla Türkiye'de devlete bağlı olmak ayrı şeyler. Neden? Çünkü Türkiye'de siyasi kurumlar daha zayıf.
Türkiye'de devlet demek, iktidar demek, iktidar demek de tek adam demek. Yani temel gelirin tek bir adama bağlanmış gibi olacak. Zaten şu anda bile öyle. Şu anda bile diyorlar ya işte biz duble yolu yaptık, şunu yaptık, bunu yaptık diye sanki lütfetmişler gibi.
Milletin parasıyla yapıyorsun. Hem milletten topladığın paralarla yapıyorsun hem de borç alıp veya enflasyonla yapıyorsun. Yani çocuklarından aldığın parayla yapıyorsun aslında. Bir de düşünsene evrensel temel gelir olduğunu, böyle biner lira, iki biner lira dağıttıklarını.
O zaman tam ben hatta şöyle bile düşünüyorum, sen bana karşı mı geldin, çok mu eleştirdin? Sana o parayı vermiyorum. Nasıl vermiyorum? Bu bir vatandaşlık hakkı sonuçta, ETG.
Seni vatandaşlıktan atarak. Aynı bu Katolik Kilisesi'nin zamanında excommunicate etmesi gibi, excommunicate dinden çıkarma demekti. Yani Katolik Kilisesi'nden çıkarıyor, adam artık cehennemlik oluyor. verilecek en ağır ceza çünkü Katolik olmayınca hiçbir şey yapamıyordun o zamanlar.
Bu da ona benzer bir şekilde seni vatandaşlıktan çıkarıyor. Diğer taraftaki daha gelişmiş toplumlarda insanlar paranın geldiği yerin iktidardaki o adam değil de o suretini gördüğün adam değil de onun ardındaki kurum olduğunu ve onun da ardında paranın aslında kendi paraları olduğunu anlayabiliyorlar. Türkiye bildiğin feodalizm yani kral dediğin şey başkan oluyor, lordlar da oligark oluyor veya başkanın adamı oluyor işte yakın çevresinden iş adamı falan deniyor. Şimdi sermayeyi ihalelerle dağıtıyorsun, dolaylı yoldan kestiğin vergilerle de millete maaş bağlıyorsun.
Yani insanların bir cebinden 10 kuruş alıyorsun, diğer cebine de 5 kuruş koyuyorsun sussunlar diye bir de üstüne teşekkür bekliyorsun. Böyle bir düzende tepeye biat etmeyecekler de ne yapacaklar? Şimdi insanlar normalde refah düzeyleri arttıkça eskiden lüks olan şeyleri hakları olarak görmeye başlıyorlar. Bir noktada da bu haklar gerçekten kodifiye ediliyorlar, kanunun bir parçası oluyorlar.
Ve bu insan hakları giderek genişliyor. Evrensel temel gelir de yeterince refah içinde yaşayan bir toplum için bir noktada bir hak olarak görülecek. Yani bir politikadan ziyade veya bir lütuftan ziyade, ilkel toplumlarda görüldüğü gibi, daha düzgün toplumlarda bir hak olarak görülecek. çalışmama özgürlüğü, çalışmadan da yaşayabilme özgürlüğü.
Bizim adalet anlayışımız, hak anlayışımız çalışmaya endeksli. Daha çok çalışan daha çok hak etmiştir diyoruz. Tabii ki hep en çok çalışan, en çok çabalayan kazanmıyor gerçek dünyada ama en azından öyle olması gerektiğini düşünüyoruz genel olarak. Ama tüm temel ihtiyaçların doğuştan bir haksa böyle bir bağ kalmıyor.
Sonuçta insan doğası toplum kadar, hele hele teknoloji kadar hiç hızlı değişmiyor. Böyle bir refah toplumunda o hayatı hak etmediğimizi içten içe hissedeceğiz, suçlu hissedeceğiz sürekli kendimizi. Hiçbir şeyi hak etmediğin bir yerde haksızlık ne demek? Veya her şeyin size bedavaya verildiği bir yerde hırsızlık ne demek?
Hayvanlar hep bu ayrımı yapıyorlar. Ha bu işte savunmaya daha çok yardım etti. Savunmaya yardım etti ne demek ya? Futbol mu?
Allah'ınız hemen defansa gelsin. Karıncalar birbirine bağırıyor. Yok da mesela yarasa örneğini vermiştim hatırlarsanız. Bazı yarasalar beslenirken kan getiriyorlar yuvaya diye, bazıları da getiremiyor.
Şimdi çok kan getireni, çok çabalayanı ödüllendiriyorsun sen. Hatırlıyorsun kimdi o diye, daha sonra sen ona yardım ediyorsun. Böyle bir çaba gereğinin olmadığı yerde de şu bunu hak etti, bu daha iyi takım oyuncusu, bunun hesabını yapamıyorsun. Bu bizim belki baya derin ayarlarımızla oynayacak, sosyal ilişki ayarlarımızı bozmuş olacak birazcık.
Şimdi genel çerçevemiz özgürlüktü değil mi? Biyat kültürünün yerleşmesi denklemin bir kötü sonucu, olası kötü sonucu. Bir başka sonucu da büyük biraderin daha da büyümesi. Neye referans veriyorum?
1984'e. Okumadıysanız okuyun. Kamu spotu bitmiştir. İngiltere'de sırf devletin işlettiği 6 milyon kapalı devre kamera vardı ben bu konunun yazısını yazdığımda.
Sürekli kayıt yapıyor, 6 milyon. Yani polis teorik olarak ülkedeki tüm muhafazakarların, liberallerin, şişmanların, alkoliklerin, kiliseye gidenlerin, gaylerin, şunların bunların hepsinin listesini çıkarabilir, hepsini fişleyebilir. Çok basit bir veri analizi işi. Ve Çin'de 6 milyon kapalı devre kamera yerine 170 milyon kamera var.
Buradan gelen veriler de şu anda birazcık ilkel olan ama sürekli geliştirilen bir yapay zeka ile işleniyorlar. Ve istenmeyen eylemler artık sadece görülmüyor, tahmin edilmeye başlanıyor. 170 milyon kamera, bakın plan şuydu geçen sene, 2020'de yani gelecek seneye, bu kamera sayısı 400 milyona çıkacaktı. Her bireyi takip edip birer vatandaşlık skoru atıyorlar.
Ha bu yere tükürdü, bu sakızına attı, bu işte kavga etti, bu gitti sarhoş, yürüyemiyor, bu işte girdi bir restoranda parasını ödemeden çıktı. Bunların hepsi bir merkezde toplanıyor, işleniyor. Şimdi bunu endüstri 4.0 teknolojileriyle harmanlamak, yani zaten yapay zekadan bahsettim, başka teknolojilerle de harmanlayabiliriz.
Nasıl bir toplum ortaya çıkaracak? Gelecek sene 400 milyon kamera var, 10 sene sonra ne olacak? Bunu bugün yapabilen devlet, yarın o kamera görüntülerindeki yüz halinizi, tavırlarınızı, mimiklerinizi, hatta micro expressionlarınızı yani milisaniyelik mimiklerinizi bile analiz edebilir, psikolojik tahlilinizi yapar. Sonra da gider bunu okulunuzla, iş yerinizle paylaşır.
Kredi için bir bankaya mı başvurdunuz? Krediyi vermez size. Senin psikolojik profilin buna uymuyor der. Birkaç sene sonra bu kameraların değiştiğini ve havada uçuşan toz zerreleri gibi olduğunu düşün veya çok mini dronlarla etrafta hareket ettiklerini düşün.
Her yere girip çıkabiliyorlar. Hatta böyle bir fantezi de kurabiliriz. 3D yazıcılardan basılıyor kameralar. Aşırı ucuza.
Tek kullanımlık. Milyarlarcası basılıyor. Aslında böyle olmasına bile gerek yok. Biz hep böyle tabii büyük birader olarak düşünüyoruz bunu da.
Yani devletin kameralarından da korkunç bir şey yapıyoruz biz. Tüm bu cihazları kendi evimize kendimiz sokuyoruz. Bugün benim evde Alexa var mesela. Şu anda da ismini söyledim, uyanmıştır kesin.
Bakayım. Evet, ışığı yanıp sönüyor. Bu dinliyor sürekli beni. Koluma bilezik takıyorum mesela.
Kalp atışımı ölçsün, sağlığımı ölçsün. Bunu da isteyerek yapıyorum. Lenslerimizle baktığımız her şeyin kaydedildiği bir dünyayı düşün mesela. Öyle bir dünyada baktığın şeyler bile senin malın olmayacak.
Kendi beyninde anı olarak saklanan şeyler bile senin malın olmayacak. Başkası onu kullanabilecek. Internet of Things'den bahsettik, IoT. Bu bağlamda kullandığımız her cihaz bizim arkamızdan dedikodumuzu yapacak.
Ben hatta şunu düşünüyorum, bu nanobotlar geliştiği zaman bedenimizin içinde bize karşı casusluk yapmaları fikri hiç de öyle paranoyakça gelmiyor bana. Yani bunları biz gönüllü olarak bedenimize sokacağız. Tabii ki kullanmak istiyorum, gitsin kalp damar hastalıklarımla baş etsin, o damarları açsın. Ne bileyim, iktidarsızlık sorunu mu var?
Artık bir şeyler yapsın orada, bir hareketlenmeler. Bir sürü kullanım var bunun, kimin buna dayanır? Bunların bir seçime dahi tabi olmayacağını, zorunlu hale getirileceklerini bile düşünüyorum. Bugün nasıl ki emniyet kemeri takmak zorunlu mesela, nanobotları da vücuduna sokmak zorundasın, boşu boşuna kalp krizi geçirip, hastaneleri meşgul etme, milletin sosyal güvenlik sistemini boşuna yük getirme diye bunu zorunlu kılabilirler.
Araba kullanırken kalp krizi geçiriyor mesela bir herif. Gidiyor, çarpıyor, masum bir kızı öldürüyor. Oh, bütün gün haberlerde oynat bunu. Ertesi hafta o kanun geçer.
Ve ondan o botlar da senin içinden casusluk yaparlar. Gerek şirketlere, gerekse devletlere. Belki gelecekteki en değerli şey altın veya bilgi değil de özel hayat olacak bu yüzden. Sadece zenginlerin alabileceği bir şey.
Tabii 1984 yine aklıma geldi. Orada da sadece yüksek parti üyelerinin dairelerindeki televizyonu kapatma yetkileri vardı. Günde 15 dakika mıydı neydi hatırlamıyorum. İki yönlü bir ekran o.
Kamera ve televizyon. Normalde sen kapatamıyorsun onu. Evin içi her an gözleniyor. Fakat onlar kapatabiliyorlardı.
Böyle de bir zenginlik kıstası olabilir. Sizden başka kimsenin bilemeyeceği bir sır mesela veya hiçbir algoritmanın tahmin edemeyeceği bir eylem, bir zevk. Düşünsene bir sonraki film seçimini Netflix bilemiyor ve bu büyük bir lüks. Bu konu hakkında yarışmalar düzenleniyor mesela.
Kimin hakkında en az bilgiye sahip yapay zeka algoritmaları? Bu korku filmi senaryoları tabii benim ilgimi çekiyor. Çünkü bir bakıma da cennet ve cehennem aslında birbirine benzemiş oluyorlar. Hoppala!
Nereden çıktı şimdi bu? Böyle evrilen bir endüstri 4.0 toplumu gayet de bir cennete benziyor aslında. Çünkü birincisi içinde sonsuz bolluk var.
Cennette de böyle var ya bal akan ırmaklar falan. İkincisi, en önemli şey, ölümsüzlük var. Bu artık 4.0'ı aşan teknolojiler gerektiriyor tabii.
Dijital bilinçlerden bahsediyoruz ama onlar da bu işin bir parçası olacaklar. Dolayısıyla insanlar ölümsüz olacak. Üçüncüsü, bu üretim tedarik zincirlerini planlayan veya hatta koca koca devletlerin planlamasını yapan bir takım sistemler de tanrı gibiler. Seni kameralardan izliyorlar, her şeyi biliyorlar, her şeyi hesaplıyorlar ve geleceğini tahmin ediyorlar.
Seni senden daha iyi tanıyorlar. Rızkın tepeden geliyor, alınan kararları da kimse sorgulayamıyor. Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her şeye vakıf. Ve cennette böyle bir yer.
Bazı insanlar zaten bilinçli olarak böyle bir sistemi kurmaya çalışıyorlar ve merkezi planlamaya dayalı bir sosyalizm hayal ediyorlar. Stalin değil de sanal Stalin'i yaratacaklar bu sistemlerde. O da bir nevi tanrı zaten işte. Yani hem cehennem hem de cennet aslında birbirine baya yakınsıyorlar çünkü bir açıdan da bu cehennem resmen.
Tabii biz bunu hep devlet bağlamında düşünüyoruz 1984 deyince ama tekrar şirketlere döneyim. Bu cennet kavramı aslında özel bir girişim de olabilir. Bunu söylememin nedeni önemli bir teknolojik temanın kişiselleşme olmasıydı. Birey ve kişiselleşme demiştik.
Yani zevkinize özel yapılan resimler var, ayağınıza özel basılmış ayakkabılar var. Genomunuza özel ilaçlar var, IQ'nuza veya yeteneklerinize özel eğitim müfredatları var. Size özel hazırlanmış, en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış bir kontrol sistemi bu. Bütün bu süreçte aslında devletin bir rolü olmasına gerek yok.
Son derece özgürlükçe anti-Stalinist bir yapı olabilir ama zaten bulutlar, bu özel ekosistemler Apple olsun, Google olsun, Amazon olsun, bunlar zaten bu otokrisiyi sağlıyorlar. Hatıralarınız Instagram'ın malı, dilekleriniz Amazon'un malı, eğlence planlarınız Netflix'in malı. Hepsi onların sunucularında duruyor. Facebook like'larınıza bakıp sizi ailenizden bile iyi tanıyan algoritmalar mevcut.
Bu veri havuzlarının her biri, pazarlamacılar tarafından satılmayı, suçlular tarafından hacklenilmeyi, iktidarlar tarafından da istismar edilmeyi bekleyen birer hazine. En iyi haliyle bile sonuçta sen bir Amazon vatandaşı, Google vatandaşı oluyorsun. Öyle bir sistemde de, gerçekten bu bulut cennetinde yaşayan insanların sisteminde de en güçlüler platformların sahipleri oluyor. Yani parçalı ve yönet kavramı vardı ya, Makedonya Kralı Filipe atfedilen.
Divide et impera. İşte o kavramın en uç noktası burası. Artık bireylere yönelik, bireyler seviyesinde parçalamışsın ve onları yönetiyorsun ve kaba kuvvet kullanmadan. Şimdi bu Amazon, Google gibi şirketlerin güçlenmesi ve devleşmesi bir korku senaryosu.
Bu da yine birazcık kapitalizme dayanıyor, kapitalizmin yapısına dayanıyor. Yani normalde şeffaf rekabete dayalı piyasalar verimli çalışırlar, özellikle başlarda verimli çalışırlar. Ama zamanla büyük balıklar küçükleri yutar. Yuttukça daha verimli hale gelirler ve daha çok balık yutmaya başlarlar.
Economies of scale kavramı. Piyasada daha az rekabetçi hale gelir. Belli bir noktada bu monopoliler hem verimsiz olurlar hem de siyasi iradeyi ele geçirirler. Şimdi bu seferki otomasyon dalgası da diğerlerinden daha büyük olduğundan, daha etkili olduğundan bu teknolojilere ilk sahip olanların dev bir avantajı oluyor.
Yani çok büyük bir balık oluyorlar. Arayı çoktan açmış olacak, serbest piyasa falan da bitecek. Yine 1984 referansı vereyim. Orada nasıl 3 tane devlet vardı, süper devlet.
Devletlerin yerine 3 tane büyük şirket alabilir. Amazon, Google, Microsoft. Apple'da Mars'ta koloni kurmuş olsun. Fakat balıklar büyüyor ve küçük balıkları yutuyorlar giderek de daha totalitari oluyorlar diye bir trend yok.
Eskinin şirketleri çok daha kötü durumdaydı. Önümde bir tane grafik var, bunu makaleye de koymuştum. Bugünün parasıyla yorumlarsanız tarihteki en büyük şirket Dutch East India Company. Toplam değeri 7.4 trilyon dolardı.
Yani Apple 1 trilyon doları geçti ya, bugünün değeriyle 7.4 trilyon dolar. Bu zamanında Hollanda ve Hindistan ve Güneydoğu Asya arasındaki ticaretten sorumlu bir konsorsiyum var. VOC kısaltılması.
Bu da bildiğimiz bir şirket gibi değil. Leosia aslında bir devlet çünkü kendi ordusu var, kendi donanması var, kendi limanları, demiryolları, okulları var, kendi kendine savaş açabiliyor, kendisi koloni kurabiliyor, o kolonilerin de para basabiliyor, istediği her şeyi yapıyor. Yani günümüz uluslararası şirketlerinin dedesi ama aynı zamanda bir devlet gibi. Dolayısıyla global ticaret tarihi giderek daha da büyük şirketlere doğru gitmiyor, tam tersine çok büyük şirketlerden ufaldı ve rekabet arttı.
İkinci bir örnekte bir sürü rekabet kurumu ve şirketler üstü yapı var artık. Bunların hali hazırda karteller tarafından yutulmamış, hadım edilmemiş olmaları ilginç. Yani herhalde Marx buna çok şaşırırdı. Bu Google, Amazon, Apple gibi sermaye bakımından dev olup siyasi gücü o oranda olmayan bir sürü şirketlerin çağındayız şu anda.
Eskinin bu doğal kaynak şirketlerinin veya askeriyeye yakın şirketlerin, bu military industrial complex içindeki şirketlerin siyasi güçleri de çok fazla oluyor. O yüzden kalkıp da bir rekabet kurumu denetleyemiyorlar, seni engelleyemiyorlar. Ama bugün Google'a çat diye bir milyar dolar ceza kesiyor mesela rekabet kurumu. Dolayısıyla bu yeni oyuncular halen o kadar kuvvetli değiller.
Ufak parçaları bölünebilirler. Böyle geleceğin hakimi dev bir, işte milyonlarca işçi çalıştıran Amazon gibi bir şey olmayabilir. Kaçınılmaz değil o. Bir başka şey de tabii buna karşı direnç de artacak ve çeşitlenecek.
Şuna eminim ki otomasyon karşılatığı diyanet fetvası bile olur. Böyle sarıklı adamların çıkıp da 50 sene sonraki teknolojiler hakkında fetva verecek olmaları komüme gidiyor ama bu olacaktır kesin. veya birçok kültürel hareket kampanyalar başlayacak işte insanlar tarafından üretildi diye o ürünü alacaksın. Nasıl bugün organik ürünler seçiliyor veya tavuk alacaksan işte free range yani kümeslerde yetiştirilen daha ucuz tavuklar yerine çayda çayırda dolanan tavukları seçiyorsun biraz daha para verip daha pahalı olan ama insanlar tarafından üretilmiş ürünler hizmetlerde satın alınabilir.
Öyle bir hareket başlayabilir. Bu arabanın en az %50'sini insanlar yapıyor diye ibareler olacak. Organik ibaresi belki de tamamen anlam değiştirecek ve insanlar tarafından yapılmıştıra tekabül edecek. Bir geriye sararsak, bir şirketlerin hakim olduğu bir cennet veya cehennem senaryosundan bahsettik.
Ondan önce de devletlerin hakim olduğu. Bunların ikisi de aynı anda olabilir aslında. Yani Türkiye gibi sistemler daha çok devletlere yarayabilir. Şöyle düşünün, evrensel temel gelirle devlete bağımlılığını arttırıyorsun, o yolda da iktidara bağımlılığını arttırıyorsun ve diğer teknolojileri kullanarak da, işte Çin'in yaptığı gibi, bireyler üstündeki, rakiplerin üstündeki gerçek baskıyı, otoriteni arttırıyorsun.
Dandik ülkelerde böyle bir yola gidilebilir. Kurumlarını daha oturtmuş, daha rekabetçi, biraz daha özgürlükçü toplumlarda ise şirketokrasi yönüne gidilebilir. Yani bu ikisi de aynı dünyada, aynı çağda olabilirler. Tüm bunları yaparken de bir bakıma biz daha mutlu olacağız.
Çünkü yakınımızdakilere benzeyeceğiz. Mutlu edilmemiz de kolaylaşacak. Bize sunulan bilgiler, haberler sürekli kastomize edildiğinden yani sürekli kişiselleştiğinden. Bir yandan da dedik ki adalet gibi bazı kavramlar çok değişebilirler.
İlk defa tarihte büyük bir çoğunluğumuzda üretken olmadan yaşayacağız. Eskiden de asalak gibi yaşayan aristokratlar vardı ama toplumun yüzde biriydi. Toplumun yüzde 10'u filan da işte askerler ve ruhban sınıfı olsa %89'u da çiftçi, yani onlar üretkenler. Şu anki piramit ise tersine dönmüş vaziyette, daha doğrusu yakın gelecekte ki çoğunluk üretken olmayacak.
Bunun bir açılımı da şu tabii, bir sürü insan refah içinde yaşayınca, yeterince refah diyelim, yeterince de zamanı olunca Siyasete katılımları nasıl olur? Yani öyle bir kombinasyon ki bir devletin otoritesi var, iki şirketlerin baskınlığı var, üç senin artan mutluluğun var, dört artan zamanın var ve bu sonuncusu yüzünden bu artan zaman ve kapasite yüzünden Acaba siyasete daha mı dahil olursun yoksa tam tersine daha mı pasifize olursun? Çünkü her türlü ihtiyacın neredeyse karşılanmış. Ben bunun cevabını bilmiyorum.
Bizim kafamızdaki genel imaj işçi devrimi, ezilenlerin devrimi falan şeklinde oluyor genelde ama tarihte öyle bir şey pek yok. Tarihte zaten köle devrimi diye bir şey pek yok. İşte bir Haiti'de oluyor. Spartaküs'ün adını biliyorsun zaten ki o da yenildi en sonunda.
Yani başarıya ulaşan mazlum devrim falan diye bir şey yok. Genelde orta sınıfların mücadeleleri oluyor veya aristokratlar arasındaki mücadele oluyor. Bunun da nedeni basit. Çok alt tabakadaysan devrim yapacak zamanın olmuyor örgütlenecek.
Fakat orta sınıflar yani karnı tok olan, biraz da eğitimli olan, bir fikir etrafında birleşebilen insanlar, insan etrafında karizmatik bir lider etrafında değil sadece ama bir ilki uğruna birleşebilen ve bunu da yürütebilen öyle birkaç gün sokağa çıkıp protesto etmek değil sadece olay, yıllarca bu mücadeleyi sürdürecek kaynak lazım, zaman lazım, vizyon lazım. Bunları yapabilenler biraz daha üst sınıf oluyorlar. Evrensel temel gelir sayesinde veya Endüstri 4.0'ın yarattığı bolluk sayesinde de böyle bir sınıf ortaya çıkabilir.
Fakat tam da buna tezat olarak dediğim gibi bizim gibi ülkelerde devletin baskısı da artıyor bu teknolojiler sayesinde. Kalkıp protesto mu edersin ve o devletin o yeni baskı araçlarıyla mücadele etmeye göze mi alırsın? Yoksa oturur oturduğun yerde ya daha iyiyiz, anamızdan babamızdan daha iyi yaşıyoruz. Varsın aşırı zenginler aşırı zengin olarak kalsınlar.
Varsın devlet biraz daha baskıcı olsun. Varsın bizim en ince, en mahrem detayımıza kadar bizi bilsinler. Fena yaşamıyoruz işte. Böyle mi dersin?
Ben bilmiyorum. Zaten burada anlattığım hiçbir şey bilmiyorum. Niye dinliyorsunuz beni? Bunlardan herhangi bir tane size ilginç geldiyse, ya keşke şu açıdan yakalasaydın, daha çok konuşsaydın dediğiniz bir şey olursa ki kesin vardır, bana yazın.
Devamını o şekilde getirelim. Ben çünkü şu noktada zamanında yazdığım bu son iki makale bölümünü birleştirmiş vaziyetteyim. Normalde artık bu dördüncü dalga serisi bitti. Fakat sizden gelen birkaç soru olursa ondan da son bir devam bölümü yaparız.
Her şey tamam. Dediğim gibi yorumlarınızı bekliyorum, görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.