Podcast

Dördüncü Dalga 3: Evrensel Temel Gelir - Tarih

Fularsız Entellik

7 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Evrensel Temel Gelir (ETG) hakkında bilmek isteyeceğiniz ve istemeyeceğiniz her şeyin ilk yarısı.

Eşlik edecek YAZI ve MÜZİK

***







Konular:


(01:00) Kurzgesagt ETG videosu ve Elon Musk kehaneti .

(02:45) Gelir Adaletsizliği yazı dizisi.

(03:30) Andrew Yang'in ETG platformu .

(04:00) Utopia'da iş garantisi, Thomas More.

(05:00) İlk sosyal güvenlik sistemi .

(07:35) Friedman ve negatif gelir vergisi .

(10:00) SRI meta araştırması.

(11:08) Sefaletin verimsizliği.

(11:45) Feminizm ve işgücü.

(15:30) Devletin erkeğin rolünü üstlenmesi .

(17:05) Modern insanın absürd endişesi (karikatür).

(19:25) Batının arabeski: Çalışmanın kutsanması .

(21:00) Ok Boomer: "Şimdiki nesil şımarık" .




***

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol)



.

.

.




.


Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.290 kelime · ~16 dk okuma

Merhaba popülersiz enterler. Ben İmmanuel Tolstoyevski. Halk için halka rağmen enterlik yapmaya devam ediyoruz. Bu bölümde duyuru muyuru yok.

Çat diye konuya giriyoruz. Tamam. Bugünkü konumuz evrensel temel gelir. 4.

Dalga serisinin bir parçası olarak sunuyorum bunu. İki parçaya ayırdım biraz uzadığı için. Hemen başlayalım. Şimdi ben bunun araştırması için gittim YouTube'dan biraz aradım evrensel temel gelir nedir diye.

Transkriptin tamamını oku

Zaten daha önce yazısını yazmıştım, kaynaklarım orada var. Fakat Türkçe kaynak ne var diye bakayım dedim. YouTube'da ilk çıkan sonuç en azından benim için Serdar Kuzuloğlu'nun bir röportajı. O da 12 bin mi ne izlenmiş.

Öte yandan mesela İngilizce bilseniz, Kursegat diye mi okunuyor bilmiyorum öyle bir kanal var. Güzel animasyonlar, videolar hazırlıyorlar profesyonelce. 5-6 milyon izlenmesi var onun. Yani muhtemelen insanlar bu konuyu pek konuşmuyorlar Türkiye'de.

Öte yandan birçok yerde konuşulmaya başlandı. Mesela bu Elon Musk, Bill Gates gibi milyarderler yakın gelecekte iş kaybı öngörüyorlar ve bunu bir çözüm olarak öne sürüyorlar. Hatta Virgin'in CEO'su Richard Branson'a göre bu temel gelir kaçınılmaz bir olgu. Herkeste böyle bir kehanet havası var yani.

Şimdi biz işe bunu tanımlayarak başlayalım. Nedir evrensel temel gelir? En basit hali şu, tüm vatandaşlara hayat boyu sefil olmalarını önleyecek miktarda bir gelir bağlanması. Yani Trink diye hesabına ayda bin dolar yatıyor mesela.

Bunun tabii modifiye edilmiş halleri var. Nedir bunlar? Mesela herkese değil de gelir düzeyi belli bir sınırın altında olanlara verirsin. Yahut nakit para değil de iş garantisi verirsin.

Yahut ömür boyu değil de belli bir yaşa kadar verirsin veya belli bir yaştan sonra. Bir diğer değişiklik de şu, bazıları bunu tek sistem olarak öne sürüyorlar, yani geri kalan diğer sosyal yardım sistemlerinin yerine geçecek bir şey olarak. Diğerleri de diyor ki, ya bunu ek olarak getirelim. görece muhafazakar yerlerde bu fikri satabilmek için verimlilik kanalından gireceksin.

Diyeceksin ki insanlara çok daha az bir maliyetle insanlara aynı yardımı sağlamış oluruz. Fakirlere daha fazla yardım yapalım, işsizlere daha fazla yardım yapalım diye girersen konuya o zaman seni sosyalist olmakla, komünist olmakla suçluyorlar. 50 bin tane ayrı vergi imtiyazıydı, şuydu buydu bununla uğraşmayalım diyorsun. Herkesin cebine parayı koyalım, onlar ne halt ederlerse etsinler diyorsun.

İnsanların seçimine güvenelim diyorsun. Muhafazakarlara böyle satıyorsun yani. Sol tarafa ise işte insanlık, güzellik, bildiğin solcu şeyler. Şimdi bu neyin acelesi?

Niye herkes bundan bahsediyor? Gelir adaletsizliği de otomasyon da tek başlarına zaten artıyorlar ve birbirlerini de fiştekleyecek hale geldiler. Böyle kötü bir sinerji yaratacak hale geldiler. O yüzden de evrensel temel gelir artık konuşulmaya başlandı.

Geçen bölümde söylemedim ama benim gelir adaletsizliği hakkında da bir yazı dizim var. Her konu hakkında bir yazı dizisi var sanki. 3 bölümlük ama çok kısa ve görsel ağırlıklı. Fullarsızenterlik sitesine gelin, gelir adaletsizliği diye aratınca çıkıyor.

Ben zaten linkini de koyarım. Sonuçta gelir adaletsizliği ve otomasyon trendleri yüzünden bu konu güncel. Benim birkaç sene önce tahmin edemeyeceğim bir şey oldu mesela. Şu anda ABD'de Demokrat Parti'nin ön seçim safhası var.

Yani başkanlık seçimlerine koyacakları adayı seçiyorlar. Cumhuriyetçi Parti'nin adayı belli. Bizim turuncu emlak kralı. Fakat iktidarda olmayan taraf genelde birçok adayla meydana çıkar ve kan gövdeye götürür.

Şu anda Demokratlar tarafında da 20 küsur aday var. Bunlardan bir tanesi Andrew Yang. Bu adamın platformu evrensel temel gelir üzerine kurulu. Ona sıcak bakıyor falan değil, direkt olarak onun üzerine kurulu.

Bu gerçekten birkaç sene önce düşünülemezdi. ABD'de bunlar oluyorsa Batı Avrupa'da bu eşik daha da önce aşılmış demek. Fakat bu demek değil ki bu tartışmalar daha yeni yeni başlıyor. Evrensel temel gelir aslında biraz eski bir kavram.

Şimdi ben sizi bir ufak tarih yolculuğuna çıkarayım. 1500'lerde... Çok mu geriye gittik? Tarih yolculuğu deyince belki 30 sene sandınız.

1500'lerde Ütopya denen bir eser var. Aslında bir refah devletini anlatıyor. Herkesin parası var, herkesin işi gücü var, herkes mutlu. Yani insanların işi garantilenmiş.

Aslında bundan daha önce ta Platon'un devlet eserine kadar gider bu herkesin işinin olması, belli olması, belli bir hiyerarşiye oturmuş olması. O zamanlar ki tabii o vizyon biraz daha anlaşılabilir çünkü adam zaten 20 bin, 30 bin, 50 bin kişilik şehirlerde yaşıyor. O yüzden böyle iyi tasarlanmış, tepeden tasarlanmış, görece statik sistemler düşünmeleri kolay. Biz şimdi öyle bir şey düşünmüyoruz.

7 milyarlık, 8 milyarlık bir gezegendeyiz ve gezegenin ne kadar dinamik olduğunu, ne kadar çok her şeyin değiştiğini görüyoruz. Bunlarda o kafa daha yok ama ta o zamandan başlayan bir refah devleti anlayışı var. Fakat asıl refah devleti vizyonu yani politika olarak, Marche de Condorcet, aranızdaki frankofonlar beni öldürmesin, adam 1743-1794 arası yaşamış. 1794'te ne oldu?

Evet bildiniz, Fransız tatsızlıkları dönemi. Devrim sonrası terör rejimi başlıyor, bu adam da hapse atılıyor bir şekilde ve hapiste idamını beklerken yazıyor. Ne yazıyor? Sosyal sigorta sistemiyle çalışan toplumu anlatıyor.

Diyor ki, böyle bir sistem olursa, yani nesiller arası kontratın olduğu, ben şimdi ödeyeyim, çalışırken primlerimi ödeyeyim, ondan sonra ben yaşlanınca da gelen genç nesil primlerini öder ve bana bakarlar. Onlara da ondan sonraki nesil bakar, böyle nesiller arası bir kontrat olur. Adamın bunları yazdığı çağda sosyal sigorta sistemi, sosyal refah sistemi öyle bir şey yok. Eğitim sistemi yok, sağlık sistemi yok.

Yani hiçbir ulusal sistem yok. Ulus yok zaten ya, adam Fransız devriminde zaten yaşıyor. Şimdi bu adamın hayalindeki sistemi kısa bir süre sonra Bismarck hayata geçiriyor. Bizim için ilginç tarafı şu Bismarck'ın.

Adam bir muhafazakar. Yani sosyal güvenlik sistemini hayata geçiren adam aslında muhafazakar. Ve bunu da zaten ulusal birliği kuvvetlendirmek için ve Marx'ın fikirlerinin önünü kesmek için, Marx'ın etkisinin önünü kesmek için yapıyor. O sıralarda bir dizi devrim oluyor çünkü.

Bismarck da demir yumruğunu vuruyor, birazcık sopa, birazcık da havuç da bu işi hallediyor. Havucun da bir kısmı bu işte. Şimdi Marx dediğim için tahmin etmişsinizdir. Antik çağlardan filan bahsetmiyoruz.

Alt tarafı 1880'ler. Yani Atatürk'ün doğduğu tarih bu. Ütopya'dan beri 350 sene geçmiş, daha yeni yeni bu sistemler kuruluyor. Bu evrensel emeklilik veya yaşlılık sigortası gibi bize artık çok banal gelen, çok normal gelen kavramlar o zamanlar bir yenilik.

Dünyanın büyük kısmı hayalinde bile değil. Yani Kongo'da öyle bir kavram yok, Brezilya'da öyle bir hayal yok. Bugüne gelin en azından Avrupa'da sosyal sigortası olmayan, işsizlik sigortası olmayan, çocuk yardımı olmayan hiçbir yer yok. Nasıl oldu bu iş?

Nasıl olur da 1880'de yeni olan bir şey şu anda artık tamamen her yere nüfuz etti, herkes tarafından kanık sandı. Şimdi bu noktada da önceki bölümlerde bahsettiğimiz endüstri devrimi oluyor. İngiltere'de büyük değişimler oluyor özellikle İngiltere'de. Mesela Bertrand Russell, filozof Bertrand Russell, bu değişimlerin sonunda çıkıp diyor ki, ya kardeşim bize bir evrensel temel gelir sistemi lazım.

Çünkü şunu görüyor, insanlar şehirleri göç etmişler, fabrikalarda çalışıyorlar 3 kuruşa ve ürettikleri, kendi elleriyle ürettikleri malları alamıyorlar. İnsanlar diyor ki ya hakikaten ya ben bunu kendi elimle üretiyorum ama satın alamıyorum. Böyle bir şey eskiden de vardı tabii ama bu yoğunlukta yoktu. İşte oradan da hemen evrensel temel gelir kavramına geçiş yapıyor.

Daha sonraları Milton Friedman diye bir adam ortaya çıkıyor. Bu adam Reagan zamanının ekonomisti. Yani aslında sağcıların ekonomisti. Fakat zamanında bu diyor ki ya biz negatif gelir vergisi diye bir sistem getirelim.

Şimdi mevcut vergi sistemi nasıl işler? Az kazanan insanlar ya hiç vergi vermezler çeşitli vergi muafiyetleri sayesinde ya da düşük vergi oranına tabilerdir. Çok kazanınca da vergi oranını yükselir. Progressive vergi sistemi deniyor buna.

Aslında tabii hepimiz vergi veriyoruz. Bu bahsettiğim şey gelir vergisi. Neyse sonuçta Friedman bu gelir vergisini değiştirmek istiyor. Hemen bir örnek verelim.

Diyelim ki negatif vergi eşiği senede 30 bin lira olsun. Şimdi ben 50 bin lira kazanıyorum. Eşiğin 20 üstündeyim. O 20 liralık fark üzerinden vergilendiriliyorum.

Diyelim ki vergi oranı dağıtıyorum %50. 20'nin %50'sini verdim 10. 10 bin lira devlete gitti. 10.000 lira da bana kaldı,

30.000 zaten eşikti. Yani 40.000 lira bende, 10.000 lira devlette.

Şimdi komşumsa tam 30.000 kazanıyor. Ona hiç dokunulmuyor. O 30.000'i cebine attı.

Onun da bir tane işe yaramaz dayısı var. Sürekli kumarda, bilmem nerede. Devlet buna negatif vergi veriyor. Yani bunun cebine 30.000 lira koyuyor.

E ne oldu şimdi? Kazancımız 50-30-0'du. Sırasıyla bize kalan para 40-30-30 oldu. Dolayısıyla devlet benden 10 lira vergi kazandı.

Ama o işe yaramaz adama 30 lira harcadı, 20 lira içeride. Demek ki bu bütçenin dengelenmesi için her işe yaramaz, kumarbaz dayı başına 3 tane düzgün kazanan, 50 binlik kazanan insan lazım. Şimdi buradaki en önemli nokta ne? Hemen dikkatinizi çekecek şey, 30 binin üstünde kazanamayacak insanların hiç çalışmamaya teşvik edilmeleri.

Çünkü sıfır kazansan da 29.9 kazansan da devlet seni 30.000'de sabitleyecek. Hatta 30.000'in biraz üstünde çalışmak bile teşvik edilmiyor.

Yani diyelim ki ben kıçımı yırttım, gerçekten çok çalıştım, gecemi gündüzüme kattım, terfiler kazandım, 30.000'lik adamken 40.000'lik adam oldum. E o aradaki 10.000'in 5'i zaten devlete gidecek.

Benim onca çalışmam 35.000, itin kopuğun hiç çalışmaması 30.000. toplumdaki adalet anlayışını tamamen baltalayan bir şey değil mi?

Şimdi bu konuya döneceğiz. Yani bu zaten insanların aklına ilk gelen şey. Nasıl olur da insanları tembelliğe teşvik etmeden evrensel temel gelir sistemini kurabiliriz? Ana soru bu.

Başka yerlerde bazı pilot projeler hayata geçti. Bu fikri test ettiler. Mesela Stanford'ın yaptığı bir meta araştırmayı linkledim. Yani araştırmaların araştırmasını yapmış.

Sultanların sultanı. Burada diyor ki, hakikaten de işsiz kalmaya teşvik gözlenmiş ama korktukları kadar değil. Ne kadar? Erkeklerde %9, kadınlardaysa %18 oranında bir iş gücüne katılımda azalma olmuş.

Bu arada tabi tam binary olmuyorlar yani ya çalışıyorsun ya çalışmıyorsun diye olmuyor. Bazısının full time işi var, part time'a geçiyor. O zaman soru şu, bir ülke %20 daha az üretimle her fakirini sefaletten kurtaracaksa buna değer mi? Bu soruyu cevaplayabilmek için de ikincil etkileri gözetmek lazım.

Mesela negatif bir örnek vereyim. Zenginlere çok vergi getirirsen bu sistemi finanse etmek için Bu adam da alır şirketinin sermayesini, komşulara kaçar. Cayman Adası duruyor. İyi bir şey değil, evet.

Ben de gıcık oluyorum insanların, zenginlerin alakasız bir tropik adaya gidip de orada kağıt üstünde şirketler kurmalarına, şirketler içinde şirketler kuruyorlar. Fakat gerçeklik de bu. Yani giderlerse gitsinler diyemiyorsun. O sermayeye ihtiyacın var.

Onu çekebilmek için kırk takla atıyorsun. Öte yandan sefalet seviyesini düşürmeyi bir negatif olarak düşünmemek lazım finansal açıdan. Yani bir yükümlülük değil. Çünkü sefalet seviyesi düştükçe suç oranı da azalıyor.

Kötü sağlık harcamaları azalıyor. Sen fakirsen ancak böyle artık son raddeye gelince hastanenin aciline gidiyorsun. O zaman da zamanı pahalı olan bir sürü insana gitmen lazım, uzmana gitmen lazım. Sefaletin kendisi zaten aşırı verimsiz bir şey.

Fakir insan zamanının da çoğunu sırf o fakirlik yüzünden harcıyor, ufak tefek hesaplar için çok aşırı vakit harcıyor, üretken olamıyor. Biraz o sefalete gidersen onun da zamanı çok daha üretken bir şekilde geçecek. İkinci ilginç konu da şu. Kadınla erkek arasındaki o oran farkını hatırlıyorsunuz değil mi?

Erkeklerde %9 düştü, kadınlarda %18. Niye oluyor bu? Ve bu feminizm açısından ne demek? Biraz şimdi bu konuda ahkam keselim.

Biliyorsunuz uzun çağlar boyunca kadınlar birçok iş kolundan men edildiler. Bu endüstriyelleşme sonrasında kadınların iş gücüne katılım oranı epey arttı. fabrikalarda işçi gerekiyor. Bu yüzden hem de sen şehirlere taşınıyorsun ve o eski köydeki adetlerden kopmuş oluyorsun fiziksel olarak.

Dolayısıyla bu mümkün oluyor. Özellikle de bunun yapının üstüne savaşlar binince, dünya savaşları binince o zaman gerçekten de herkesin üretimi lazım, herkesin katkısı lazım oluyor. Ve bu son kalan kültürel bariyerler de yok olmuş oluyor. Yani benim düşünceme göre feminist hareket durduk yere bir anda ortaya çıkıp, ondan sonra da başarılı olup da kadınları iş gücüne katmadı.

Daha derin bir takım hareketler var, şehirleşme, endüstriyelleşme ve savaşlar gibi. Bunlar hem kadınların özgürleşmesine hem de feminizme aynı anda sebebiyet verdiler. Bu birazcık yumurta-tavuk ilişkisi. Tabii o feministler de daha sonra başka ilerlemelere sebep oluyorlar.

Yani bu kadar karmaşık konularda böyle net, bıçak gibi ayrılmış sebep-sonuç ilişkileri olmaz. Bir noktada feminizm kendi başarısını buna endeksledi. Nasıl ki ekonomistler kısa yoldan gayri-safi milli hastaya bakarlar. Toplum başarılı oluyor mu, bir ekonomi başarılı oluyor mu, olmuyor mu diye.

Bunlar da kadınların iş gücüne, katılımına ve kazandıkları paraya bakıyorlar. Bu da bir dereceye kadar mantıklı. Sonuçta kadının finansal özgürlüğü varsa diğer özgürlükleri anlam kazanıyor. önce cebin para görecek ki karakterin oturabilsin.

Fakat sonra ne oldu? İlginç bir şey oldu. Bu toplumlar refah toplumlarına dönüştüler. Refah toplumda büyüdükçe, daha da zenginleştikçe ne oluyor?

İş gücünün maliyeti artıyor. Dadılıktı, şuydu buydu, bunun da maliyeti artıyor. Ve senin cebin para görüyor özellikle bir çocuk sahibi, bir aile olarak. Dolayısıyla şunun muhasebesini yapmaya başlıyorsun.

Ya ben şimdi bir işe gidip it gibi çalışacağımı, ondan sonra da çocuğumu günde 2 saat göreceğimi, kazandığım paranın da yarısını dadıya vereceğimi, günlüğü 100 dolar mesela birçok yerde. Yani 3 bin dolar kazanacaksın, onu da dadıya veriyorsun. E bunu yapacağımı evde dururum. Hayat kalitemiz de yükselmiş olur ya.

Yani bir insanın çocuğuyla vakit geçirmesi veya rahat rahat evde yaşaması güzel bir şey. Şimdi bu seçimi yaparken, hani birimiz evde durur seçiminde de çoğunlukla kadınlar evde duruyorlar. Bu işi çok komik buluyorum çünkü bu feministler bir anda sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Özellikle kariyer feministleri diyeyim.

Ben de kendimi feminist olarak tanımlıyorum ama ben kariyer feministi değilim. Kimliğimi, ideolojimi bunun üstüne kurmuş bir insan değilim. Ya bir dakika ya, sizin evde oturmamanız lazım. Sizin dışarı çıkıp CEO olmanız lazım, başbakan olmanız lazım.

Ne yapıyorsunuz evde? Halbuki bir toplumun gelişmesi demek, insanlara seçim şansı vermek demek. Seçim şansın oldukça da kadınlar da erkeklere nazaran aileyle vakit geçirmeyi daha çok seviyorlar. Bu şu demek değil, her kadın bunu sever, her erkek bunu sever.

Bu konuların zaten %99'unda bu tartışmalar, daha o noktada patlıyorlar. İstatistiksel, olasılıksal düşünemiyor kimse. O anda tetikleniyorlar ve beyin o moda geçiyor bir anda. Kişiselleştiriyor.

Kendi hakkında konuşuyormuşuz gibi sanıyor. Tartışmanın konusu sen değilsin abi. Sen istersen evinde oturma, istersen çocuğunu alsat. Bana ne yani?

Biz burada istatistiksel dağılımlardan konuşuyoruz. Refah seviyesi arttıkça ve bu evrensel temel gelir de genelleştikçe, genele yayıldıkça, adı üstünde evrenselleştikçe bu klasik geleneksel cinsiyet rollerinin artacağını düşünüyorum ben. Bu şu demek değil, kadınlar bütün kazanımlarını kaybediyorlar, eskisi gibi yaşayacaklar değil, alakası bile yok. Bir kere hayatın genel olarak daha konforlu, bir sürü hukuki hakkın var.

Birçok insan iş saatlerini düşürüyor işi tamamen bırakmaktansa, part time oluyor. O da senin kafanı zaten meşgul ediyor, seni yeterince zinde tutuyor entelektüel olarak. Şimdi devlet bir yandan da erkeğin rolünü tamamen üstlenmiş vaziyette. Evrensel temel gelir de bunun artık en bariz örneği.

Yani devlet herkesin cebine para koyuyorsa, senin bağımsız olabilmen için illa gidip kariyer yapmana, güçlü olmana, millette savaşmana falan gerek yok. Yani şunu düşün, erken geleneksel rol nedir? Bir, provider, yani aslan avlayacaksın, avı getireceksin, kabileyle paylaşacaksın. İki, koruma, seni diğer itten, kopuktan koruyor.

Üç, savaş, seni daha genel tehditlerden koruyor, yan kabileden falan. Dördüncüsü de riskli fakat ödülü büyük hareketler diyeyim. Mesela bir yan adayı keşfetmek, nehrin öte yanını keşfetmek, değişik değişik projeleri atılmak. Şimdi devlet bunların hepsini yapar hale geldi.

Evrensel temel gelir zaten senin avlanmanı, tırnak içinde avlanmanı diyorum burada. Tamamen gereksiz kılıyor. Korumacılık diye bir şey yok. Suç düştü iyice.

Onu da polis yapıyor yine devletin organı. Savaşların ne kadar düştüğünü geçen bölüm konuşmuştuk ticaretin artmasıyla. Keşifler, şunlar, bunlar. Bunlar da kalmadı artık.

Normal insanın ulaşabileceği şeyler değil onlar. Nehrin öte yanına geçmek gibi bir şey kalmadı. Ee? Erkek de bu yeni düzende kendine anlam bulmak zorunda.

Yani evrensel temel gelir demek altı mıt patriyarka. Devlet baba diyoruz yani. Devlet baba daha da baba olacak. Neyse dediğim gibi ben bunlara başka zaman daha etraflıca bir değineceğim.

Önceki bölümde de konuştuk sürekli hani bu McKinsey raporundan örnek verdim. İnsanların işlerinden olmasından konuşuyoruz. Bu aslında sevinç kaynağı olması gereken bir şeydi. Normal şartlar altında sen işini otomatize edebiliyorsan yapman gereken şeyi zil takıp oyna.

Yani işini otomasyona kaybetmek diye bir şey absürt. İşini otomasyona yıkmak var. Ondan sonra keyif çatmak var. Ama ne yazık ki bizim dünyamız öyle değil.

Bizim dünyamızda insanların ezici çoğunluğu işlerini robotların yapacak olmasına sevinemiyorlar. Bu endişenin kaynağı da bu Maslow'un ihtiyaçları piramidini aklınıza getirin. Hani piramidin en tepesinde daha soyut, daha ruhani bir takım ihtiyaçlar var. En altında da baz güdüler var, hayvani güdüler.

Şimdi insanların endişeleri bu hayvani kısımda daha çok. Çünkü şey diyor, ben işimi robota kaybedersem yarın nasıl para kazanacağım, nasıl yemek yiyeceğim? İşte evrensel temel gelir zaten bu endişelere yönelik. Fakat tabii o parayı aldıktan sonra da bu sefer piramitte biraz daha yükseliyorsun.

O zaman diyorsun ki, tamam karnım tok, biraz zamanım da var. Eee, benim hayatımın anlamı nedir? Şimdi de başka bir sorgulamaya geçtim. Biz normalde, biz derken insanların çoğunluğu oturup da bütün gün varoluşsal kaygılarla zaman harcamıyor.

Çünkü zaten yapması gereken belli bir şey var. Onun dışında seçeneği de fazla yok. O artık hayatı olmuş. Nesin sen mühendisim, nesin sen marangozun, teknisyenim, şuyun buyun.

Günde 10 saat çalışıyorsun, yorgun argın eve geliyorsun. 7-8 saati uykuyla geçiyor. O kalan 6 saatte de çocuk büyüteceğin bir sürü angarya iş var. Gidip faturalarını ödeyeceksin filan.

Geriye belki sana 5 dakika bile kalmıyordur oturup da ya ben hayatımda ne yapıyorum, ben kimim? Kendimi gerçekleştirmem ne demek? Neyim ki ben kendimi gerçekleştirmem? Hiç böyle kaygıların yok.

Fakat işte o 8-10 saat, işe giden o 8-10 saat ortadan kalkınca hem bu kaygıları harcayacak zamanın oluyor, hem de kimliğin elinden alınmış oluyor. Yani o doktor kimliğin, o marangoz kimliğin, mühendis kimliğin yok artık. Başka kimlikler bulmak zorundasın. İşte annelik bir kimlik mesela, kadınlar yine bu konuda daha şanslı.

Atıyorum %30'u, aa ben kendime, aileme verdim diyebilir. Erkekte o %20 oluyor. Ben babayım deyince o kadar da tatminkar olmuyor. Kendimden bilmiyorum, ben baba değilim.

Ama baba bir herifim. Yani bu evrensel temel gelirle beraber insanın kaygıları bitmiyor, sadece şekil değiştiriyor. Şimdi ekonomik kaygılara geri döneyim. Biz gerçekten de bu demin söylediğim durumun absürtlüğünü fark etmiyoruz.

Yani otomasyona işini kaybetmek lafının ne kadar saçma olduğunu hiç düşünmüyoruz. Amerika'da bu gayet anlaşılabilir bir durum aslında. Çünkü orada deliler gibi çalışmak kutlanıyor ve kutsanıyor. Mesela ben bu podcast'ın yazısını yazdığım zamanlarda Elon Musk bir şey demişti.

Dünyayı değiştirmek istiyorsanız haftada en az 80 saat çalışmanız lazım. Hatta çoğu zaman 100 saati bulmanız lazım haftalık. Ya zaten istisnasız her gün 12 saat çalışsam bile haftada 84 saat ediyor be. Ne 100'ü?

Millet tabii buna çok tepki gösterdi. Bir sürü örnek gösterdiler. Pek fazla çalışmadan dünyayı değiştiren insanların örnekleri. Einstein gibi.

Ama sorun zaten mas gibi böyle istisnai insanlar değil. Sorun piramidin ortasındaki milyonlar yani 100 saat çalışmaz da 70 saat çalışır. Bir sürü öyle insan var ve bunlar bundan övünüyorlar. Bu sanki bir din haline gelmiş, bir orta sınıf değeri haline gelmiş.

Hani protestan çalışma ahlakı vardır ya meşhur Deber'in. Onun daha da bir artık patolojik hali bu. Haftada 70 saat çalışıyorum, 3 senedir tatile çıkmadım, 18 yaşından beri iki işim var, hamilelik izni bile almadım ve kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Ondan sonra millet diyor, bravo be, helal olsun.

Ulan bu manyaklık, sen bu memleketi böyle sefalet çekesin diye mi kurdun? Bunca acıyı böyle sefalet çekesin diye mi yaşadı ataların? Ne manası var o zaman bunca teknolojik gelişmenin yani? Fakat bu değeri içselleştirmişler ve bundan gurur duyuyorlar.

Batının arabeski diyorum ben buna. Yani Batının arabeski de böyle eziliyoruz muhabbetiyle değil de, sen benim kadar ezilmiyorsun. Evrensel temel gelir tartışmaları arttıkça da bu bir nevi davaya ihanet, orta sınıf davasına ihanet olarak görülecek. Bu biz çektik, siz de çekin psikolojisi var birazcık.

Biraz da bu eski nesilin kendini kandırması var. Baby Boomer nesiliyle. Sadece erkeğin çalışmasıyla 4 kişilik bir aile geçindirebiliyorsun, çocuklarını üniversiteye gönderiyorsun, evinde taksidini ödeye ödeye morgajlanan ev sahibi oluyorsun 30 senede. Amerikan rüyası bu.

Bu mümkündü. Milyonlarca, on milyonlarca insan da bunu yaptılar. Şimdi böyle bir şey mümkün değil. Milyenyallerin doğru düzgün işleri olsa bile iki kişi kadın erkek çalışıp tek çocuklarını üniversiteye göndermeleri, ondan sonra da güzel sağlık hizmeti almaları, işte ortalama bir yerden de ev sahibi olmaları falan çok daha zor.

Önceki nesil kendi başarısını, kendi çalışma ahlakına yoruyor. Ben çok çalışkandım, fazla şikayet etmiyordum, oldu. Şimdiki nesil şımarık, o yüzden de yapamıyorlar diyor. Böyle kodladığı için evrensel temel geliri de bu işin içine girdiği zaman, ooo diyecek ki siz iyice tembelsiniz.

Biz çektik, siz de çekin. Psikolojisi katlanarak artacak. Şimdi yeterince felsefemizi yaptık, spekülasyonlar yaptık gerek feminizm hakkında, gerek nesiller arası kavgalar hakkında. Artık biraz karşılaştırmalı bir analiz yapalım.

Daha doğrusu kullanılan argümanları inceleyelim. Bu noktada kesmek en iyisi ikinci kısımda hemen beraberiz bir yere gitmeyelim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)