Podcast

Dördüncü Dalga 1: Yeni Teknolojiler

Fularsız Entellik

7 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Endüstri 4.0’a değişik bir bakış. Ekonominin, sosyal adaletin, birey-iktidar ilişkilerinin yeni doğası üzerine bir mini seri. Eşlik edecek yazı dizisi şurada.

***





Konular:


(01:20) Alvin Toffler ve ilk 3 dalga: tarım (kültür), endüstri (yığın), bilgi (parçalanma)

(01:51) Sapiens: Tarıma geçişle birlikte ortalama hayat kalitesi düşüyor

(02:36) Vatandaş kimliğinin yığın üretimi

(03:45) Ulus devletlerin içten zayıflaması

(04:50) Internet yeni bir alet değil, yeni bir ekosistem ve değişim yıkımlarla oluşuyor

(06:07) Üç sanayi dalgası: Buhar, elektrik, iletişim

(06:37) Elektrik ve gece hayatı

(07:14) İki modelde de 4. seviyeye geldik

(07:41) Offshoring vs outsourcing

(08:18) Sermayenin eşit kaplar kanunu ve reshoring

(09:08) 3D Yazıcılar

(09:49) Otomasyon ve akıllı fabrikalar

(10:45) İş hayatına zekadan çok tesadüfler yön veriyor

(11:31) Internet of Things: Otomasyonun üretim sonrası devamı

(13:13) Veri siloları

(14:11) Zeki olmayan yapay zeka

(17:03) Hakimlerin kararını ne etkiler

(18:20) Tıpta kişiselleşme trendi: Kadınların ilaç deneylerine pek katılmaması

(20:36) Kişiselleştirme beklentileri

(21:13) Anti-merkeziyetçilik ve para

(23:12) Özet




***

BLOG: https://fularsizentellik.com

EMAİL: https://fularsizentellik.com/takip

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol)



.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.433 kelime · ~17 dk okuma

Nasılsınız arkadaşlar? Bugünkü bölümün konusu dördüncü dalga. Nedir dördüncü dalga? Endüstri 4.0 ile alakalı bir kavram.

Ben bu konu hakkında bizim sitede milliyet.com.tr Flarsızentellik sitesinde 4 parçalık hatta 5 parçalık aslında bir yazı dizisi yazmıştım. Ama uzundur diye okumayan olmuştur.

Yok biz tembel değiliz okuduk diyorsanız da işinize yarar çünkü araya girip yeni yorumlar da yapacağım. 4 veya 5 parça halinde olacak. Şimdi ilk bölümün konusu, dördüncü dalga nedir? İlk üç dalga neydi?

Transkriptin tamamını oku

Şimdiki dalgayı oluşturan teknolojiler nedir? Çünkü Endüstri 4.0 diye tek bir şey yok. Bir sürü ayrı teknolojinin ve trendin hemen hemen aynı anda olgunlaşması demek bu.

İkinci bölümde biraz daha işin ekonomi tarafına eğileceğiz. Oradaki içeriğin çoğu aslında gelir dağılımı, servet dağılımı, hatta daha sonra da evrensel temel gelir kavramı hakkında. Ondan sonra da biraz devlet-birey ilişkileri hakkında bu yeni dünyadaki veya şirketokrasi diyelim, şirketlerin iyice hakim olduğu bir dünyada hayat nasıl olur, biraz da onun hakkında atıp tutarız. Hazırsak başlayalım o zaman.

İlk üç dalga neydi? Alvin Toffler diye bir yazar var. Ta 1980 yılında, sizler bilmezsiniz gençler öyle bir sene vardı. Üçüncü dalga kitabıyla bilgi devriminin toplumsal özelliklerinden bahsetmişti.

Ona göre ilk üç dalga şunlardı. Birincisi tarım. Tarım devrimi diyebiliriz. Burada anahtar kelime kültür.

Eğer bu Sapiens kitabını okuduysanız, okumayan da kalmadı onu yani bizim kapıcı bile okumuştur. Gerçi bizim kapıcı diye bir şey de kalmadı. Hiçbir şey kalmadı. Neyse.

Bu kitabı okuduysanız en akılda kalıcı tezlerden biri şuydu. Tarıma geçişle birlikte ortalama insanın hayat kalitesi aslında düşüyor. Çünkü daha fazla çalışıp karşılığında daha az kalori alıyorsun. Yani birey için kötü bir şey ama tür için şahane bir ilerlemeydi.

Nüfus acayip biçimde artıyor, artmasının yanında da hayat çok karmaşıklaşıyor. Organize dinler ortaya çıkıyor, özelleşme ortaya çıkıyor, bürokrasi ortaya çıkıyor, imparatorluklar, anayasalar hayatımıza giriyor. Dolayısıyla kültür denen şey sadece bir maymunun diğerine taşı nasıl kullanacağını öğretmesinden çok daha ileri bir seviyeye geçiyor. İnsanı insan yapıyor.

Tek hücreli yaşamdan çok hücreliye geçmek gibi bir değişim. İkinci dalga neydi? Endüstri. Endüstri aslında başlangıcı olmayan bir şey.

Yani insan hayvanları kullanarak da üretimini arttırıyor. O da bir endüstri. Fakat buradaki anahtar kelime yığın. Ve her anlamda yığın.

Sadece üretim anlamında değil. Burada ulus devlet ve nükleer aile yapısı çerçevesinde vatandaş kimliği inşa ediliyor ve yığın bir şekilde bu üretiliyor. Dolayısıyla fabrikalarda yığın üretimi yapıyorsun, öğretimde okullarda yığın eğitimi yapıyorsun, radyolarda, tv'lerde yığın eğlencesi düzenliyorsun. Çünkü bunlardan önce, bu 1800'lerden önce falan yığın eğitimi diye bir şey yok veya sağlık sistemi diye bir şey yok.

Hatta çoğu yerde 1900'lerden önce de yok. Bu aslında inanılmaz bir şey. Beş bin senelik bir medeniyet tarihi var. Ne beş bin senesi, on bin senelik.

Millattan önce üç bin senelerden kalma yazılar var, piramitler falan var ama okul dediğin şey, halk okulu dediğin şey daha doğrusu yüz senelik, iki yüz senelik maksimum. Ondan önce manastırların, dini toplulukların kendi içlerinde okulları var, eğitim sistemleri var. Aristokratlara da özel eğitim var. Kamu eğitimi diye bir şey yok.

Biz sanıyoruz ki böyle yüzlerce senedir devam ediyor. Üçüncü dalga ne? Buradaki anahtar kelime özgürlük ve parçalanma. Yani ilki tarım kültürü getiriyor, endüstri yığını getiriyor, bilgi toplumu da özgürlük ve parçalanmayla özdeşleşmiş.

Ulus devletler halen ayakta ama içten zayıflıyorlar çünkü bu tek tip vatandaşlık fikri kayboluyor, siyasi birlik kayboluyor. Hem içten zayıflıyorlar hem de tepeden darbe alıyorlar. Yani Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Mahkemeler, Avrupa Birliği... Tabii ki şirketler, vakıflar, kredi kuruluşları... Bunların hiçbiri toprak sırrınlarına bağlı değiller.

Bilginin işlenmesi, maddi kaynaklarının işlenmesinin önüne geçiyor. Tamam, üç dalga bu. Buradaki en önemli tema şuydu, adaptasyon. Her devrimde geliştirdiğimiz teknolojilere uyum sağlamamız gerekiyor.

Bu önemli bir tespit Toffler'ın yaptığı. Teknoloji dediğimiz şey tamamen bizim kontrolümüzde olan bir alet edevat değil. Yeni bir ekosistem yaratıyor gibi düşünün ve biz de eski canlılar olarak bu yeni ekosistemde hayatta kalma mücadelesi veriyoruz. Toffler bu fikrin altını doldurmak için internet örneğini kullanıyor.

Bunları da 1980'de yapıyor, yani daha Mark Zuckerberg doğmamış. Telefonu filan açınca direkt karşında Alexander Graham Bell çıkıyor, o kadar eski. Yani internetin sadece yeni bir alet edevat değil, yeni bir ekosistem yaratacağını ve her şeyle bütünleşeceğini öngörmüş. Hem eski telefonlarla hem demokrasilerle, hem kütüphanelerle hem televizyon medyasıyla.

Bu kehanetler bizim için çok bariz gözükebilir. Asıl çıkarılacak ders şu, değişimin doğası ve yıkıcılığı önemli. Tarıma geçildiği anda eskiden hayvancılık yapan insanlar yok oluyorlar. Bu kadar insan şehre göçünce geride bıraktıkları hayatlar, oradaki kurumlar da yıkılıyor.

Mesela eskiden taşraya kilise hakimdi. Çünkü oradaki tek sosyal yapı o. Hastalara onlar yardım ediyor, eğitim verilecekse tek tük onlar veriyor, açlara yardım ediyorlar ve tabii her şeyden önemlisi sana ruhsal kurtuluş sağlıyorlar. İnsanlar şehirlere göçünce bunun üstüne kurulmuş 500 senelik düzen de yok oluyor bir anda.

Bu ekonomik değişimler aslında entelektüel gelişimi zorluyorlar. Yoksa insanlar önceden akıl ettiler de ha bu kilise bize yalan söylüyor ya saçma sapan şeyler söylüyor. Biz en iyisi modernleşelim falan demiyor insan. Neyse toplumlar böyle 3 tane yıkıcı değişim dalgasından geçmiştir diyor Toffler.

Şimdi biz de bu içinde bulunduğumuz dalga hakkında konuşacağız. Ama buraya gelmeden önce Toffler'ın bu modeline paralel bir modelden bahsedeyim. O da bu endüstri 4.0'a yol atacak zaten.

Bu sadece sanayi devrimi sonrasındaki dalgalara odaklanan bir model. İlk sanayi dalgası 18. yüzyıl İngiltere'sinde başlıyor buhar motoruyla. Bu buhar motoru sonrası üretim artıyor, kalabalık artıyor, şehirleşme artıyor, kirlilik artıyor.

Londra'da zaten herkes akciğer kanseri oluyor. Yani o dönemlerde o şehirde yaşamayı ben akıl edemiyorum. Hakikaten iğrenç bir tecrübe olmalı. 1800'lere gelince buharla beslenen sanayinin yanına elektrik geliyor.

Elektrikle aydınlanan şehirler. Bu müthiş bir değişim. Sadece iş hayatını değiştirmiyor, sosyal hayat ve ev hayatı da değişiyor. Gece yaşantısı diye bir şey ortaya çıkıyor.

Tabii ki eskiden beri vardı da artık yığınlara yayılıyor bu. Ondan bir asır sonra da endüstri 3.0 geliyor. Yani 1900'lere geldiğimizde artık burada bir dize gelişimden bahsediyoruz.

Sadece elektrik veya buhar motoru gibi tek bir şey değil. İletişim teknolojilerinden artık telefon hatlarının yerine uydu bağlantıları alıyor. Radyo zaten başlı başına büyük bir devrimde, onun yerini televizyonlar alıyor. Dandik makineler başlı başına birer devrimlerde, onların yerini artık sanayi robotları alıyor.

Ve tabii ki tüm bu değişimleri de bir devrime dönüştüren şey internet. En büyük değişim de o. Şimdi gelelim bu dördüncü dalgaya veya endüstri 4.0'a.

İki modelde de artık dördüncü seviyeye geldik. Bir sürü anahtar kelime duyuyoruz. Yapay zeka, sanal gerçeklik, nanoteknoloji, 3D yazıcılar. Bunların hepsi hali hazırda hayatımızda.

Bilim-kurgu senaryolarındaki gibi değil de yine de hayatımızdalar. Bunların sosyal etkilerine bakmadan önce, ileriki bölümlerdeki gibi, bu kavramları somutlaştırmak istiyorum ben. O yüzden birkaç örnek vereyim. İlki, offshoring veya outsourcing hakkında.

Deya dedim aslında bunlar farklı şeyler. Outsourcing, bir işi organizasyonun dışında olan birine yaptırmaktır. Offshoring ise işi o ülke dışına taşımak. Yani bir şirketin fabrikasını Hindistan'a taşıması Offshoring, yerel bir IT hizmeti alması Outsourcing ama IT işlerini tamamen Hindistan'a taşıyorsa, oradaki programcılara yaptırıyorsa o zaman her ikisi birden hem Outsourcing hem Offshoring.

Bunlar üçüncü dalganın önemli sonuçlarındandılar. Ve uzaktan yapılabilen işler arttıkça daha da yayılıyorlar. Fakat birçok sektörde aslında ucuz işçilik devri kapanıyor. İşler pahalı ülkelere birazcık geri dönüyorlar.

Buna da reshoring deniyor. Çünkü sermaye bir tarafa göçtükçe oradaki fiyatları yükseltiyor. Bir süre sonra artık oraya iş taşımanın manası kalmıyor. Yani işçilik oranı 5'e 1 iken Hindistan'a iş göndermek manalı ama 1'e 2 iken manalı değil.

Ettiğin tasarruf bunun yol açtığı sorunları karşılayacak kadar olmuyor. Ben bunu eşit kalptar kanununa benzetiyorum. Sermayede su gibi. Sen vanaları açtıkça zamanla o su eşitlenmeye meylediyor.

Önce Hindistan tarafına koşturuyor. Orada fırsatlar var diye. Orada Vanayı açarsan yani orası da yeterince dolarsa Doğu Avrupa ülkelerine koşturuyor. İşte bu Asya kaplanlarına koşturuyor.

Sonra bir ara geri dönüyor. Biraz bir dalgalanma yaşıyor. Fakat her dalgalanmada su biraz daha eşitleniyor. Dördüncü dalga teknolojileri de bunu hızlandıracaklar.

Birazdan göreceğiz. Şimdi ikinci teknoloji ve trend üçte yazıcılar. Oyuncaktan tutun gerçek tabancaya kadar, prefabrik evlerden tutun organlara kadar hemen her şeyi yerel olarak üretmek mümkün olabilir. Yani yurt dışında işçilik ucuz kalsa bile diyelim Vietnam'da çok ucuz işçilik.

Yine de orada üretim yapmaya gerek yok. Bahsettiğin iş yazıcının yapacağı bir işse ve yazıcıya da bakacak birkaç tane teknisyen lazımsa o yazıcıya da ham maddeyi sağlayacak bir lojistiğin varsa yani yazıcı sonuçta yoktan var etmiyor bunları. bu kimyasalların, bu maddelerin geleceği bir tabii ki tedarik anı kurman gerekiyor. Yine de bir sürü iş kolu için evinin garajında bir printer olması herhangi bir Vietnamlı işçiden çok daha ucuz.

Şimdi offshoring dedik, 3D yazıcılar dedik. Başka ne var? Otomasyon. Tabii ki evinin bodrumunda araba üretecek halin yok.

Ama otomasyon şu yüzden önemli. Dev fabrikaları için dahi ucuz işçiliğin önemi düşüyor. Bizim hayatımızdaki robotlar, bu aşina olduğumuz sanayi robotları, genelde tek bir işi yapan robotlar yani bu otomasyon yazılımları ve fiziki robotlar tek bir üretim bandıyla sınırdılar. Ama akıllı fabrika kavramını düşünün.

Tüm üretim tedarik zinciri ölçeğinde artık otomasyon yapılabilir. Sen bir arabayı yaptın. Bir kere bir araba yapmak büyük iş. İçinde binlerce değişik parça var.

Hepsi ayrı yerlerden geliyor. Ayrı üreticilerden geliyor. Fakat bununla da kalmıyorsun. Tam olarak o modeli hangi fabrikada yapacaksın?

O aksiyon parçalarına göre tamam ben şu fabrikada aylık bin parça üretimimi on bine çıkarayım. Böyle milyon tane hesap var. Bunları şu anda biz maymun beynimizle tek tek bir şekilde idare etmeye çalışıyoruz. Çoğunu da tesadüfen karar veriyoruz.

Benim iş hayatında öğrendiğim tek bir şey var. Ardında büyük bir zeka veya planlama sandığın her şeyin neredeyse tesadüfen olduğunu anlıyorsun. O kadar kötü kararlar alınıyor ki ve bir şekilde de insanlık çökmüyor. Batması gerekenden çok daha az şirket batıyor.

Ölmesi gerekenden çok daha az insan ölüyor. Yıkılması gerekenden çok daha az sayıda rejim yıkılıyor. Etrafımız kötü kararlar da dolu ama bir şekilde herkes kötü karar verdiği için kimse bunun cezasını çekmiyor. Bu kontrol ilüzyonu ya da nasıl diyeyim akıllı tasarım diyebiliriz aslında yani bir şirketin stratejisinin akıllıca tasarlandığı ve akıllıca uygulandığı ilüzyonu var.

Ya bir bildikleri vardır diyorsun kimsenin bir şey bildiği yok halbuki %90 oranında öyle hasbelkader gidiyor. O yüzden bu otomasyon işi çok büyük değişimlere yol açabilir. Dördüncü trende gelelim, IoT. Şeylerin interneti diyorlar.

Otomasyonu gerçekten tam anlamıyla potansiyeline ulaştıracak şey bu. Üretimi yapan robotların değil, ürünlerin birbiriyle konuşabilmesi bu artık. Yani eskiden sanayi robotu malın tekiyle tek bir işi yapıyor normal bir insandan daha iyi olarak. Artık yeni robotlar birbirleriyle konuşabiliyor, birbirlerini tamir edebiliyor.

Bundan bahsettik akıllı fabrikada. Burada da artık robotların ürettiği şeyler birbiriyle konuşabiliyor. Bu internet kullanıcılarının büyük çoğunluğu zaten insanlar olmayacak, alet edebet olacak. En sık kullanılan örneklerden birini söyleyeyim.

Sütünüz bittikçe buzdolabının bunu anlayıp eve süt sipariş etmesi. Bu bir karikatür haline gelmiş vaziyette artık. Çünkü çok basit bir şeyi gereksiz yere karmaşıklaştırıyorsun. Sorun olmayan şeye çözüm de olmaz.

Ama şöyle bir şey olabilir, o buzdolaplarından gelen veriler sayesinde yani ne kadar kullanılıyor, ne tarafı aksıyor, elektrik aksamında bir sorun var mı, voltaj çok mu inip çıkıyor mesela, soğutmaya ne kadar enerji harcıyor, senin fabrikada test ettiğin verimlilik başka bir şey, gerçek hayattaki kullanılımı başka bir şey. Bunlar arasında nasıl bir değişim var? Bunların hepsini ufak sensörlerle ölçebilirsin. Şimdi düşün, buzdolaplarından gelen veriler sayesinde onu üreten beyaz eşya fabrikası diyecek ki Ha ben şu anda bilmem ne çamaşır makinesi modülü üretiyordum.

Bu üretim birazcık kısayım. Buzdolabının şu modülünü üreteyim birazcık çünkü ihtiyacımız olacak. Yahut buzdolabındaki sütlerin kullanımına göre süpermarketlerin envanterlerini değiştirdiğini, optimize ettiğini düşünün. Süpermarketlerden gelen verilere göre de süt çiftliğinin kendisi atıyorum tam yağlı süt üretimini azaltacak.

Bilmem yağsı sütlere odaklanacak. Hani otomasyon üretim sonrasında da devam ediyor. Bu demin saydığım örneklerde toplanan bilgiler şu anda biraz daha silolaşmış vaziyetteler. Silolaşmak şu demek, herkesin kendi konusu hakkında bir sürü bilgisi var.

Mesela buzdolabı verisini onu üreten şirketle paylaşıyorsun, o bir silo. Süt verisi de atıyorum çiftlikle paylaşılıyor ama bunlar birbirleriyle eşleşmiyorlar. Bu araba örneği aslında buna daha uygun. Dedim ya arabayı üretirken binlerce parça lazım ve yüzlerce şirket bunu üretiyor.

Tedarik zinciri bile değil, tedarik ağı bu aslında. Bunların birbirleriyle konuşması lazım. Örneğin arabanın lastiğindeki sensörler, otoyoldaki sensörlerle konuşuyorlar yolun durumu hakkında. Her saniye birbirleriyle konuştuklarını ve olası bir kazayı önlediklerini düşün.

Asfalt sonuçta otomobil üreticisine ait bir şey değil. Fakat oradan gelen datayı kullanabiliyorsun karar vermekte. Tabii ki bu datayı ne kadar çok paylaşırsan ve ne kadar çok üretirsen o kadar iyi diye bir şey garanti değil. Bu işin başında bir zeka olması önemli.

Yani yapay zeka. Burada otomasyonun ölçeğini küçültelim ama daha sofistike hale getirelim. Yani böyle fabrikalardan, yüzlerce, binlerce arabadan bahsetmiyoruz da ortalama bir avukatı düşünün. Avukat dediğin şeyi biz nasıl düşünürüz?

Benim kafamdaki imaj Amerikan filmlerinden oluşmuş. Çıkar mahkemede, inanılmaz bir savunma yapar. Hepimiz Atticus Finches, To Kill a Mockingbird romanındaki kahraman avukat. Müthiş bir konuşma yapar, jüri üyeleri kendinden geçer, alkışlar falan.

Ya öyle bir şey gerçek hayatta olmuyor da zaten olsa bile onu yapan avukatın işinin çoğu o değil. Yani ortalama bir avukat gününün çoğunu mahkemelerde itiraz ediyorum Sayın Yargıç diye bağırarak geçirmiyor. Gününün çoğunu dokümanlara bakarak, emsal teşkil eden davaları tarayarak geçiriyor. Bu ayak işlerini de zaten tam olarak avukatlara yaptırmıyorlar.

Paralegal, Türkçesi nedir bilmiyorum. Avukat yarısı mı denir? Aşağılayıcı bir terim bulalım. Onlara yaptırıyorlar.

Aynı şey tıp alanında da geçerli. Yani tıptaki işlerin büyük kısmı süperstar bir beyin cerrağının yaptığı iş değil. O buzdağının görünen kısmı veya piramidin en tepesi. Asıl iş onun altında olup bitiyor.

Yani ben bugün hala doktora gittiğimde işte nedir şikayetiniz diyor. Diyorum ki şurada ağrım var, bugün kan kustum. Şu olmuştur, bu olmuştur. Yılların tecrübesiyle sana bir şey söylüyor.

Bunların hepsi bir machine learning problemi. Ben şikayetimi bir sisteme girsem, birkaç tane de basit test yapma imkanı olsa, kan testi gibi, bu kadar rutin işleri her seferinde teker teker bir doktorun karar verme algoritmasından geçirmeye gerek yok. Kim bilir o doktor eğitimini nerede gördü? Doktorlara gerek kalmaz demiyorum, doktorlara her zaman gerek olacak.

Yani her zaman derken önümüzdeki 100 seneye kadar garantildir. Bu podcastimdeki vaatlerim 100 seneye garantildir, ötesi yok. Ölümüzdeki 100 sene boyunca doktorlara ihtiyaç olacak ama bu kadar doktora gerek yok. Daha önemlisi o doktor süper olabilir ama her iş gününün her saatini aynı süperlikte geçirmiyorlar.

Belki yediği bir şey dokundu. Yeni gelişmeleri takip etmelerine zaten imkan yok. Bir doktorun haftada 50-60 saat okuma yapması lazım. Teşhis işinin %90'ını aslında bir makineye yaptırabiliriz.

O yazılımda der ki, tamam benim teşhisim şu, bu teşhise olan güvenim %90'la 92 arası. Biz ona bir kural koyarız. Eğer confidence interval %80'e geriliyorsa buna kesin bir doktor baksın. İnsan baksın yani.

Bir de genel olarak her 10 karardan birine de bir insan doktor bakacak. Kontrol amaçlı. Bu sayede sistemi geliştirecek. Tabii ki bu sistem zaten kendi kendine gelişen bir sistem olacak.

Çünkü yine biraz bilimkurguya dönüyoruz da bu sensörler sayesinde seni sürekli gözlüyor. Ha ben aynı semptomları olan 50 kişiye şöyle bir şey söylemiştim, işe yaramadı. Buradaki 50 kişiye böyle bir şey söylemiştim, bu işe yaradı. Kendi kendine böyle testler de yapabilir.

Avukat örneğine geri dönersek, bütün dava verilerinin dijitalleştiğini düşünün. Emsal teşkil eden davayı tarama işi artık bir saniye sürecek bir karşılaştırma sorunu oldu. Hatta böyle bir davaya hakimlik etmek de benzer bir sorun. Bakın nasıl ki doktorun o günkü ruh hali kendi verdiği kararı etkiliyor, hakimlerin de öyle.

Burada size çok şaşırtıcı bir şey söyleyeyim. Bir hakimin kararındaki en büyük etmen nedir sizce? Benzer suçları karşılaştırıyorlar. Diğer faktörleri eşitlersek davanın yaşı ne kadar etki ediyor?

Hakimin yaşı ne kadar etki ediyor? Davanın zenci mi, beyaz mı olması ne kadar etki ediyor? Kadın erkek olması ne kadar etki ediyor? Bunlarda hep ufak oynamalar var.

Zenciler biraz daha dezavantajlı, erkekler biraz daha dezavantajlı. Fakat en büyük değişken bunlar değil. En büyük değişken hâkimin öğle yemeği yiyip yememiş olması. Kanındaki şeker oranı yani.

Açken karar veren bir hâkim özellikle de öğle yemeğine yaklaştıkça o sıralarda karar veren bir hâkim çok daha aceleci oluyor. Yemeğini yemiş, altı kuru, poposu temiz bir hakim, çok daha sabırlı bir hakim. Tabii bu arada yine size yanlış bir intiba vermek istemiyorum. Her davaya, her ülkedeki her davaya aynı şekilde bakılmıyor.

Bir çoğu aşırı derecede formalite icabı oluyor. Ama önemli olan şey insanın karar verme mekanizmasının böyle saçma sapan şeylere bağlı olması. Bunu biz otomatize edebiliriz. Yapay zekanın gerçekten zeki olmasına da gerek yok.

İşin güzel tarafı bu. Sadece yeterince veriyle beslenmiş, kendini düzeltebilen bir Machine Learning yapısı bu. Şimdi bunu aklınızda tutun. Bu doktorluk örneğinden devam edelim.

Bir sonraki teknoloji trendi kişiselleşme. Bu kişiselleşme özellikle tıp için önemli. Biz çünkü herkese aynı antibiyotikleri veriyoruz, aynı ilaçları veriyoruz. Bu ilaç deneylerinin çoğunu erkekler üzerinde yapıyorlar.

Özellikle de geçmiş zamanlarda. Geçmiş zaman derken 10 sene öncesi falan. Sonra o ilacı kadınlara veriyorlar fakat kadınların tepkileri tamamen farklı oluyor. Bunun sebebi de aslında birçok kadının hamile olması veya hamile kalmayı planlaması.

Çünkü öyle bir kanun var, bebeği tehlikeye atamaz diye. Bir de bu tabii deneyi yapanlar kendilerini korumaya almak için çok absürt kıstaslar koyuyorlar, işte 5 sene içinde Bebek sahibi olmayı planlamıyorum. Ondan sonra üretilen ilaçlar da kadınları olmuyor. Yani o seviyede bir saçmalık var.

Kadın erkek seviyesinde. Irk seviyesinde de saçmalık vardır. Bilmem ne haplo grupta olanlar arasında da böyle bir genelleme vardır. Bunlar çok büyük gruplar ya.

Ben niye yüz milyon insanla sanki aynıymışım gibi onların kullandığı ilacı kullanayım? Pratik tıbbın çok büyük kısmı çoğunluk için genelde yararlı olan, hatta o bile değil, çoğunluk için yararlı olduğu düşünülen çözümler üstüne kurulu. Ama her birimizin tüm genomunun bilindiği bir çağı düşünün. Genomun dışında mikrobiomunuz biliniyor.

Yani bağırsağınızda hangi türden ne kadar bakteri var? Sindirim sisteminizde, ağzınızda ne tür bakteriler var? Hatta daha da ileri gidelim. Belki nöron haritalarınız çıkarılıyor.

Böyle bir çağda 100 milyonluk bir alt grup için yararlı olduğu düşünülen ilacı sana da verelim diye bir şey olur mu? Yeterli olur mu? Ve daha bugünkü veri yükünü bile kaldıramayan insanlar, doktor olsun, hakim olsun, kişiye özel bunca verinin toplandığı bir sistemle ne karar verebilirler? Tabii bu her şeyin kişiselleşmesi genel bir trend.

Sadece yapay zeka ile sınırlı değil. 3D yazıcıların kendisi de zaten bir kişiselleşme trendi. Herkes kendi kıyafetini tamamen kendine uygun bir şekilde alabilir. Lazerle evinde ölç bütün ölçülerini.

3D bir modelin olsun. Hatta yatağın kendisi bile bunu ölçebilir. Her gün sen uyurken senin ölçülerini alıyor sisteme koyuyor sabah uyanınca diyorsun ki bana şöyle bir ayakkabı yapıp Şimdi buradaki önemli olan şey teknolojileri teker teker sayalım da heyecanlanalım falan değil. Benden çok daha yaratıcı insanlar vardır zaten.

Bunlar ilgili istemişlerdir. Benim bahsetmeye çalıştığım şey böyle bir ortamda yetişen insanın psikolojisi. Tam olarak da kendine uygun bir şeyleri alman bu kadar kolaylaşırsa bu senin beklentilerini şekillendiriyor. Bundan sonra her şeyin kişiselleşmesini istiyorsun.

Yani kendi tişörtünü basan bir insan doktora gittiğinde de zaten kendine uygun ilaç isteyecektir. Talep o yönde gelişecek yani. Kişiselleşme içermeyen hiçbir şey belki tutmayacak bir noktadan sonra. Neden mesela Netflix başarılı?

Bana ne izleyeceğimi söylüyor. Facebook bana ne haberler göstermesi gerektiğini biliyor. Google hangi reklamları tıklayacağımı biliyor. Bu zaten yaşamakta olduğumuz bir süreç.

Son bir trend de yerelleşme. Yerelleşmeden kastım merkezileşme trendinin tersine dönmesi. Blockchain teknolojisi buna bir örnek. Bunun önemi merkezi bir otorite olmadan herkesin birbiriyle anlaşması, herhangi bir işlemin güvenilir olması.

Gidip de Ahmet Ağa'dan tarla alırsan blockchainle, onun defterine de yazılıyor, başkasının defterine de yazılıyor. Tek bir defter olacağına her yerde dağıtılmış vaziyette yazılmış oluyor. Böylece benim kimseyi kandırmam mümkün olmuyor. Daha bariz bir örnek de paranın basılması.

Normalde hükümet, hazine, merkez bankası bunların karar verdiği bir şey. Fakat blockchain'de öyle değil. Kimse karar vermiyor blockchain'de ne kadar para basılacağını. Paranın yaratılma mekanizması da dağıtılmış.

Binlerce yıldır birçok kültürde iktidarın bir numaralı sembolü para bastırmaktı. O parayı bastırıyorsan, o madenin üzerine kendi silüvetini koyabiliyorsan, kendi sembolünü koyabiliyorsan demektir ki o topraklarda o düzeni sağlamışsın veya sağlama iddian var. Bakın ben bu paradaki gümüş oranına altın oranını garanti ediyorum. %5 oranında gümüş vardır.

Bu maden değerlidir. Bunun karşılığında gidip bir ton buğday satın alabilirsiniz. İmparatorluğumun doğu köşesinde de geçerli, batı köşesinde de geçerli. Bu bir iddiadır yani, bu bir güvencedir.

Artık böyle bir şey yok. Para kadar merkezi bir şey bile dağınık ve yöneticisiz bir hale getirdik. Bu arada tabii paranın basılması, işlemlerin de kaydının tutulmasının dışında bu paraların değiş tokuş edilebilmesi de dağınık oluyor. Sen bir bitcoin getirip 50 tane bilmem ne coin alıyorsun veya dolar getirip bitcoin alıyorsun.

O borsa dediğin şey de bir sürü insanın bir araya gelip birbiriyle anlaşması. IMKB diye bir yer yok, New York Stock Exchange diye bir yer yok. Bin tane borsa var. Kimi güvenilir, kimi güvenilmez, kimini hack ediyorlar, kimini etmiyorlar.

Yani o borsaların kendisi de bir nevi serbest piyasa dinamiklerine tabi. Sanki yoğurt üretiyormuşsun gibi, bu yoğurt lezzetsiz ya veya bu marka bozuk çıktı geçen hafta, almayayım artık diyor. O borsa kötü ya, geçen hafta eklendi, oraya gitmeyeyim diyorsun. Şimdi bunların listesini bitirdik.

Ne dedik? Offshoring, Outsourcing, 3D, Yazıcılar, Otomasyon, Internet of Things, Yapay Zeka, Kişiselleşme, Yerelleşme. Bunların ayrı ayrı etkileri sınırlı. Ama birlikte olgunlaştıklarını, bir sinerji yarattıklarını hayal edin.

Bu işi de gerçekten devrim yapan, bu devrim payesini hak eden durum da o zaten. Serinin kalanında bu sinerjinin sosyal yansımalarına bakacağız. Acaba 30 sene sonrasının, 40 sene sonrasının ekonomisi nasıl olacak? O da ikinci bölümde.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)