Podcast

Ucuz Ahlakçılık 3: Ortak Ahlak

Fularsız Entellik

7 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Ortak Ahlak" diye bir şey var mı, varsa herkes buna uymalı mı? Evrimsel kökeni nedir, çocuklarda nasıl gelişir? Eşlik edecek yazı da burada.

***





Konular:


(01:10) Devlin: "Hiçbir toplum din olmadan ahlak öğretmeyi beceremedi." (tweet)

(02:43) Devlet için çalışanlar devletin sınırlarını bilmeli.

(03:23) Thomas Jefferson'ın tabloları.

(04:18) Devletin rolü çoğunluğun sopası değildir.

(04:41) Naziler ortak ahlak işinin piriydi.

(05:52) Çoğunluğun korunmaya ihtiyacı yok.

(06:57) Ahlakın özü: Ahlak ve Toplum (sunum serisi).

(07:16) Ur Nammu yasalarında aldatan kadının başına gelenler.

(08:32) Hayvanlarda ahlak: Köpekler.

(09:22) Şempanzeler: Beyin hasarı olanın hiyerarşiden azade olması.

(09:44) Fareler ve elektrik şoku.

(10:39) Vampir yarasalar.

(11:35) Yüz tanıyabilmemiz ve karşılıklılık ilkesi.

(12:23) Özgür irade.

(12:36) Türler arası empati.

(14:18) İnsanın doğa üstündeki egemenlik sanrısı.

(14:59) Trolley Problem ve organ bağışı problemi.

(17:02) Bebeklerde ahlak: The Moral Life of Babies (makale).

(18:08) Empatinin ölçeği.

(19:24) Ahlakta aklın ve kültürün rolü: bebekler için adalet eşittir eşitlik.

(21:02) Ahlak ve fitness.

(22:17) Rastgele kırmızı çizgiler.

(23:22) Alan Turing'in intiharı.

(24:44) Oscar Wilde ve Dürüst Olmanın Önemi.

(27:12) Kölelik.

(28:17) Omelas'ı Terk Edenler.

(28:48) Pelin Gündeş'in vekilliği, gaylikten daha absürt tarihsel olarak.

(29:43) Atatürk: "Hassasiyetlerinize koyarım, memleketi ben kurtardım".

(30:07) Devlet taraf olamaz: Rahatsızlığa tahammül.

(30:38) Parçalanmış gerçeklik.




***

BLOG: https://fularsizentellik.com

EMAİL: https://fularsizentellik.com/takip

DESTEK: https://www.patreon.com/imTolstoyevski (lord ol, ağababası ol)



.

.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.940 kelime · ~25 dk okuma

Fullarsız entellikten merhaba arkadaşlar. Bu haftaki konumuzu Twitter'a sordum. Önce Rabbim'e sordum, Cleveland dedi, her zamanki gibi. Konuyu Twitter'a sordum.

Seçenekler şunlardı. Ortak ahlak, Endüstri 4.0, eşit işe eşit ücret, bir de etli dolma nasıl yapılır? Çoğunuz ortak ahlakı seçtiniz.

Diğerlerine de başka zaman bakarız. Ama önce bir duyuru yapayım. Artık bu podcast işini çözdük. Yani ihtiyarız mı ihtiyarız ama artık iTunes, Spotify, Google Play, Sinsi gibi her ortama yayıldık.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi bu konu nereden esti? 1-2 hafta önce bu LGBT yürüyüşleri vardı. Bu arada Türkiye'de nasıl diyorlar bunu? Siz Türkler nasıl diyorsunuz?

LGBTQ artı mı deniyor? Valla kusura bakmayın. O kadar Türkçe duyarı yapmazsınız umarım. Ben LGBT diyeceğim.

Alışmışız. Zaten kelimelerin de hepsi yabancı. Şimdi bu LGBT yürüyüşleri kapsamında Pelin Gündeş diye bir vekil 1959'dan bir hukuk makalesi paylaşmış. Makale şunu diyor, akılcı ve iyi bir insansanız da homoseksüelliğin sorun olmadığı çıkarını yapabilirsiniz.

Asıl önemli olan şey toplumun ortak ahlakı. Bunu bozamazsınız. Neden? Bu ahlak toplumu bir arada tutan bir harç gibidir.

Bunu bozarsanız toplum dağılır. Yani felsefi açıdan haklı olmanız mühim değil. Önemli olan birlik, beraberlik falan fiş mekan. Bu bağlamda da din önemli.

Çünkü din, bu ahlakı insanları empoze eden araç. Şunu diyor, hiçbir toplum din olmadan ahlak öğretmeyi beceremedi. Yani dinin kutsal olarak doğruluğu şusu busu önemli değil ama bir araç olarak önemli. Daha sonra da konuyu hukuka bağlıyor.

Hukuk dediğin şey düzen sağlamaktır diyor. Fakat insanlar eğer bir takım değerleri içselleştirmemişlerse o düzen sağlanamaz. Yani elinde sadece savcı ve polis varsa ve bunların tehdidiyle insanları düzgün davranmaya zorluyorsan bu yetersiz olur. Sonuçta hepimiz suç işlemeye çalışırsak polis ne kadarımızı durduracak?

Bizi asıl durduran şey içimizdeki ahlak kuralları. Yani hepsini bağlamış. Toplum dediğin şey bir arada durmalıdır, düzen içinde olmalıdır. Bunun için de ahlak kuralları lazım.

O ahlakı da öğretecek şey din. O yüzden hukuk, ahlak, din hep bir arada, ayrılmaz bir üçlü gibi. 2019 yılından yarışmamıza katılan vekilde diyor ki, devlet dediğin şey ortak ahlakı yani çoğunluk ahlakını, baskın ahlakını korur. Bir de tabii şey yazmış.

Çocuklarımızı bu etkilerden korur. Bir insan ne zamanki argümanın daha başında çocukları işin içine katıyor... Would somebody please think of the children? Simpsons'da vardı ya.

Ne zamanki bunu yapıyor o zaman şüpheleneceksin. Neyse, benim genel olarak düşüncemi herhalde anladınız. Yani konu LGBT falan da değil aslında, ben o konuları çok bilmiyorum. Bahane olarak kullanıyorum onu.

Benim derdim, bu insanların, devlet için çalışan insanların devletin görevinin ne olması gerektiğini bilmemelir. Madem 1959'a kadar geri döndün, İngiltere'de... Aynı ülkede kalıp, bir 100 sene öncesine daha gitseydin, John Stuart Mill'den alıntı yapsaydın. Veya bir 100 sene daha öncesine gitseydin, ondan da 100 sene öncesine, John Locke'dan, Bacon'dan, Jeremy Bentham'dan filan alıntı yapsaydın.

Bu insanlar eşeğin başı mı? Bu toplumlar kaç asır önce bunları tartışmışlar. Vallahi yemin ediyorum diktatör olursam yapacağım ilk şey herkese Amerikan anayasasını ezberletmek olacak. Amerika'yı sevin sevmeyin umurumda değil.

O anayasa bir ezberlenecek, okunacak kardeşim. Çünkü bunların hepsi orada var. Bu bağımsızlık bildirgesini yazan Thomas Jefferson, anayasanın da yazarlarından biri doğal olarak, ABD bağımsızlığını ilan etmiş. Fransız devriminin olduğu sene Paris'te büyükelçi tablo ısmarlatıyor.

Büyük adamların tabloları işte, tarihten büyük adamlar. Bu daha sonra mektup yazıyor tablo ısmarladığı yere, diyor ki geri kalanlar önemli değil ama şu üç tanesi çok önemli, onları herkesten ayrı tutun. Francis Bacon, John Locke, Ali Chen. Isaac Newton.

Bu üçü diyor gelmiş geçmiş en büyük üçü insandır. Bizim yapmaya çalıştığımız her şeyde, tüm bu Amerikan projesi de bu insanların fikirleri üstüne kurulmuş. Bu sosyal kontrat denen şey nedir? Devletin görevi ne olmalı?

Birey niye özgür bırakılmalı? Bunları konuşmuşlar. Bizim bugün hayatımızı etki eden bir sürü değer o insanların ürünü. O insanlar da tabii bunları yoktan var etmediler yani.

Onlar da kendi çağlarının ürünleri. Fakat biz onları sembol olarak kullanıyoruz. Ve onların eserlerinde zaten devletin rolünün, çoğunluğun sopası olmadığı anlaşılıyor. Tarihsel çerçeve her zaman için önemlidir.

Bu 1959'daki makaleyi yazan Devlin isimli hukuk profesörü de en az John Stuart Mill kadar ünlü. Onun yerine referans aldığına göre. Onun zamanında İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti. Yani bu insanlar İkinci Dünya Savaşı tecrübesiyle şekillenen insanlar.

Karşılarındaki kuvvet de Naziler. Yani ortak ahlak deyince kralını yapmışlar işte. E ne oldu? Üçüncü rahide miyiz şu anda?

Veya Japon imparatorluğu. Nazilerden de beter belki ortak ahlak bakımından. Sonuçta imparator dediğin şeyi tanrı olarak görüyorlar neredeyse. Tam bir ölüm kültü.

İğrenç yani beni Nazilerden daha çok korkutuyor onlar. Ama o kadar becerikli olamadıkları için o kadar insan öldürememişler. O yüzden asıl şeytan Naziler. hiçbir ortak ahlak olmasa yani toplum gerçekten de hiç beraber, ortak bir paydada buluşup beraber hareket edemezse o zaman bu ideolojilere yem olacak.

Naziler gibi, şunlar gibi, bunlar gibi. Asgari bir birlik beraberlik lazım diyor. O düşünceyi anlayabiliyorum en azından. Fakat bu endişeyi anlamak başka bir şey.

Genel bir siyasi teori olarak bunu savunmak başka bir şey. Yani 2019 Türkiye'sinde yaşayan Pelin Gündeş'in kalkıp da bu ülkede Devletin sopası zaten insanların %90'ının, %95'inin sahip olduğu ahlakı korumak için, korumak bak anahtar kelime, o ahlakı sana empoze etmek değil, kafanı ezmek değil, onu %10'luk, %5'lik kesimden koruyor. Devletin bütün sistemlerini bu işe koşmayı makul görüyor bu insanlar. Bu bir saçmalık.

Çoğunluğun kimseden korunmaya ihtiyacı yok. Zaten sana empoze ediyor kendi değerlerini. Gazetesini kuruyor, iş yerlerini kuruyor, reklamları veriyor, filmler üretiyor. Eğitim sistemi zaten çoğunluğun elinde.

Böyle bir toplumda işte %3'lük, 5'lik ufak tefek adacıklar var diye buna da mı tahammül edemiyorsun artık? Yani Beşiktaş'ta birileri yürüyüş yapacak mesela. Taksim'de yürüyüş yapacak 3-5 kişi. Bundan koruyacak yani çoğunluğu.

Öyle kırılgan. Bin senelik din öğretisi bu çocukları doğru düzgün ahlaka, kendilerine göre düzgün ahlaka sevk edemedi. Bütün bu gazeteler, televizyonlar sevk edemiyor. İktidarın eğitim sistemi sevk edemiyor.

Ana, baba, konu, komşu, mahalle baskısı hiçbiri sevk edemiyor yeterince. Bir tane gay yürüyüşü oldu diye 500 kilometre ötede, o zaman yok olacak o ahlakları. O kadar kırılgan. O zaman böyle bir sistemin işi ne?

Neyse şimdi mikrofonun başında kalp krizi geçirip de rezil olmayalım diye gidersem 40 yıl dalga geçersiniz. Biz daha ilginç konulara bakalım tamam. Ortak ahlak denen şey var mı? Varsa nereden geliyor?

Evrensel mi? Herkesi özgü mü? Ahlak ve Toplum isimli bir yazı dizisi vardı. Orada değinmiştim bunlara.

Bir bakarsınız oraya. Gayet basit. Slide'lar da kısa zaten. Ahlak ve Toplum diye aratın Fuller's Zenitellik'ten.

Şimdi birincisi, geçmiş toplumlara bakmak yararlı. Ahlaki kurallar hep vardı bu. Urnan Muyasalır var M.Ö.

2000 yılından kalma. Çok önemli bir noktaya parmak basıyor ve diyor ki, kocasını aldatan kadını ellerinden bağlayıp nehre atmak lazım. Çözmüş adamlar işi ya. Ahlak, süper ahlak.

Hatta kadın sevgilisiyle birlikte basılırsa bunları beraber bağlıyorlar. Romantizme bak. Öyle nehre atıyorlar. Kadının kocası karısını affedebilir.

Ya tamam aldatmış ama ben çok seviyorum ölmesin diyebilir. Öyle bir hakkı var. Fakat o hakkı kullanması için de illa kadının sevgilisini de affetmesi lazım. Yani o adamı öldüreyim de kadın kurtulsun diye bir şey yok.

Valla bu Urnambu'yu yazanlar da herhalde biraz psikopatlarmış. Neyse sonuçta bu tek bir örnek tabii. Başka bir sürü hırsızlığa karşı, şuna karşı, buna karşı bir sürü kurallar var. Bunlar beraber bir ahlak oluşturuyorlar.

Bu birinci seviye. İkinci seviye farkındalık da sadece ahlak sahibi olmak değil ve bunu yazıya dökmek değil, bunu tartışmak. Felsefesini yaparak bir nevi bu ahlakı ilerletmek. İnsanlar bunu da bin sene önce, İslam'dan bin sene önce yapmışlar.

Ta o zamanlar ahlak felsefesi yapılıyor. Şu anda bu konularda konuşanların %99'undan daha iyi konuşuyorlar hatta. Ben bundan da geriye gideceğim ama. Pelin Gündeş 1959'a dönmüştü.

Ben de şöyle bir geçmişe gideyim. Bir 100 bin sene, 200 bin sene, 2 milyon sene öncesine bakalım. Yani hayvanlarda bu ahlak var mı? En azından ahlakın temelleri.

Hep sürü hayvanlarından örnek vereceğim. İlki tabii ki köpekler. İki tane köpek var, evcil köpek. Birine mama verirseniz ve diğerine vermezseniz, diğeri bundan mamasını paylaşıyor çoğu zaman.

Aynı şeyi kurtlar da yapıyor. Hatta kurtlarınki daha ilginç. Arada sırada birbirleriyle oynarken aralarında bağ gelişsin diye yalandan ısırıyorlar ya birbirlerini. tepedeki bir erkek veya dişi sanki hiyerarşideki yeri daha aşağıdaymış gibi kendilerini ısırtıyorlar.

Yani böyle geçici olarak hani biz 23 Nisan'da çocukları meclise koyuyoruz ya. Öyle numaradan hadi bu seferlik de sen lider ol gibi bir şey yapıyorlar. Fakat diğeri bokunu çıkarıp da çok sert ısırırsa Ulan sen beni yıllarca ezdin, vakit devrim vaktidir, yürüyün yoldaşlar diye gaza gelip ısırırsa bunu ciddi ciddi, o zaman feci pataklıyorlar. Hatta çok ileri giderse dışlanıyorlar zaten.

Tabii en yakın örnek şempanze. Knuckles diye bir şempanze var. Bu Knuckles'ın özelliği şu, bir zihni hasarı var, beyin hasarı var. Diğerleri bunu fark ediyor.

O yüzden onu normal hiyerarşiye uygun davranmadığı için onu suçlamıyorlar. Vay sen işte kendi hiyerarşide yerini bilmiyorsun diye tokat atmıyorlar. Gruptan da atmıyorlar ama ilginç bir şekilde. Sen de bizdensin diyorlar yani.

Daha da ilginç bir örnek vereyim. Bir deney düzeni düşünün. Fare eğer yemek yerse yanındaki fare elektrik şokuna uğruyor ve acı çekiyor. Bir iki kez yapıp bunu hemen öğreniyor.

Bir kere bu zaten yeterince önemli bir şey. Yani yemek yemekle diğer farenin acı çekmesi arasında hemen ilişki kuruyor. Sebep-sonuç ilişkisi. Gerçi tabii fare David Hume okumadığı için bunun bir sebep-sonuç ilişkisi olmadığını, sadece korelasyon olduğunu bilmiyor.

Podcast'i fareleri de yayacağız arkadaşlar. Bütün farelere Hume öğreteceğiz. Neyse bu ilişkiyi anlıyor ve yemek yemeği kesiyor. Hatta daha da psikopat bir deneyip tasarlıyorlar ve fareye yemek vermek yerine acı veriyorlar.

Eğer bu fare kendi acı çekerken başka bir farenin de şok yediğini görürse o zaman verdiği acıya verdiği tepki katlanarak artıyor. O empati duygusu acının nörolojisini etkileyecek kadar işin temelinde. Başkasının acısını kendi acınmış gibi hissediyorsun ve o senin kendi duyduğun fiziksel acıyı da katlıyor. Yine basit bir hayvan, vampir yarasalar.

Basit bir hayvan dedim, şimdi kesin vampir yarasa uzmanı vardır. Hayır aslında çok süper hayvanlar diye. Ya bu çağda her şeyin duyarı var arkadaşlar, inanılmaz bir şey. Neyse bu vampir yarasaların ilginç tarafı şu, bunlar her gece kan içmek zorundalar.

Vampir yarasa olmak da zor. Sonuçta nereden bulacaksın her gece kanı? Ama bulan mağaraya getirip diğerleriyle paylaşıyor. Fakat herkesle eşit paylaşmıyor.

Kendine daha önce yardım etmiş olanlarla paylaşıyor. Bu şerefsiz bana yardım etmedi. Bu şerefsiz zaten hiç avlanmaya çıkmıyor. Bu üçüncüsü ama düzgün.

Şimdi de dara düşmüş. Ben biraz fazla kan getirmiştim geriye onunla paylaşayım. Bunun muhasebesini yapabiliyorlar. Karşılıklılık ilkesi bütün sosyal hayvanların arı olsun, karınca olsun, şu olsun, bu olsun bir arada durması için çok önemli.

Birey olarak siz onu, o hayvanı ayırt edebiliyorsanız o hayvan sosyal grup içindeki davranışlarından artık sorunlu tutulabilir. İnsanlarda bu yüz tanımayla oluyor. Eğer biz yüz tanıma modülümüz olmasaydı zaten kimseye ceza kesemeyecektin, kimseyi ödüllendiremeyecektin. Bunun hesabını tutmazsan default olarak davranışın bencillik üzerine kurulu.

Ne uğraşacağım çıkıp gidip ta bilmem nereden inek kanı emireceğiz, getireceğiz ondan sonra yutmadan yüz kilometre uçacağız, mağaraya geri geleceğiz. Baş aşağı duracağım bir de ondan sonra çocuğu beslerken bir de seni düşüneceğim. Ya bırak ben otururum, yatarım burada bedavadan geçinirim. Bu bedavacılığı önlemek için bireyler birbirlerinin hesabını tutuyorlar.

Bu karşılıklık ilkesi o yüzden çok önemli. Şimdi tabii bu noktada şu denilebilir. Bu verdiğin örnekler aslında gerçek ahlak değil, bunlar içgüdü. Yani hayvanlar bunları zaten yapmak zorundalar, öyle programlanmışlar.

Halbuki ahlak farklı bir şey. E nasıl bir şey aslında ahlak? Ne kadarı illa özgür irade gerektirsin? Sizin yaptığınız her ahlaklı şey tamamen özgür iradeye mi bağlı?

Bir çocuğun annesini sevmesi mesela veya tam tersi bir annenin çocuğunu koruması veya bir babanın birasını sevmesi. Fakat hayvanlardan bir iki tane daha örnek vereyim bu soruya cevap olabilecek nitelikte. Bir tane goril kafesine 3 yaşında veya 3 aylık bir bebek düşüyor. Dişi bir goril de bunu koruyor diğer gorillerden.

Şimdi bu gorilin beyninin bir yerinde aman kafesime 3 yaşında bir insan düşerse onu korumalıyım diye bir komut mu var? Ve ya şunu düşünün, bu daha da ilginç. Bir fil grubu, 11-12 tane filden oluşan bir grup, bir gün gezmeye çıkmışlar. Bu ne ya, fıkra gibi not almışım buraya.

Bir bara gitmişler. Bir tane antilope rastlıyorlar düzlükte. Fakat antilop çitlerle çevrili bir alanda. Yani insan yapımı bir alanı, birileri onu tıkmış.

Ve o çiti de açmak zor bir mesele. Tesadüfen yapılacak bir şey değil. Fakat grubun lideri uğraşıyor uğraşıyor ve o kapıyı açıyor. Ve antilopu serbest bırakıyor.

Yani içeride bir yemek falan da yok. Hani kendi içeri girmek istemiyor. Antilopu dışarı çıkarmak istiyor. Şimdi bunun neresi içgüdü?

Başka bir türden bir hayvana yardım etmek sana nasıl bir evrimsel avantaj sağlasın? Demin verdiğimiz örnekler, o köpeklerin, kurtların, farelerin örnekleri hep o tür içindeki örneklerdi, yarasaların. Burada türler arası bir yardımlaşma ve empati var. Şimdi ben bunun da tamamen içgüdü dışı veya biyoloji dışı olduğunu düşünmüyorum tabii ki.

Sonuçta senin kendi çocuğunu sevmeni sağlayacak, seni o yönde programlayacak o zihinsel devreler senin çocuğuna benzeyen bir şey için de geçerli oluyor. Yani bir gorilin kafesine insan düştüğü zaman aynı devreler, aynı nöronlar tetikleniyor. Bizde de aynı şey geçerli. Bizde bir goril yavrusu gördüğümüz zaman, aa diyoruz ne şirin, aynı insan gibi.

O goriller de öyle diyor, aa ne şirin, aynı goril gibi diyorlar. Annelik içgüdüleri tetikleniyor. Şimdi bu insan ahlakına dönelim. Biz kendimizi hayvanlardan hep çok üstün ve çok ayrı bir şeyler olarak görmeye şartlanıyoruz.

Özellikle de dini ahlakın bence en büyük zararlarından birisi bu. Yani eskiden bu insanlar doğayla iç içeyken, biraz daha animist takılırlarken o zaman kendilerini zaten üstün görmüyorlar. Ha onun da ruhu var, bunun da ruhu var, benim de ruhum var diyor. Veya biraz daha soyut düşünebiliyor ve diyor ki işte ben panteistim, her şey birbirine bağlı, ben de bu bütünün bir parçasıyım.

Ne yazık ki bizim dünyamıza hakim olan moneteizm insanı tamamen bu denklemden soyutluyor. İnsan löp diye bu halde yaratılmıştır. Hayvanları da, doğayı da yanına aksesuar olarak vermiş. Şöyle bir örnek vereyim.

Trolley Problem diye bir şey var, ünlüdür bu. Bir trolleybus geliyor fakat manyağın teki oraya beş tane insan bağlamış. Trolleybus bunları ezip geçecek. Sizin de bir şalteri indirip troleibüsü başka bir raya yönlendirme şansınız var ama orada da birisi bağlanmış.

Hiçbir şey yapmasanız 5 kişi ezilecek, yolunu değiştirirseniz tek bir kişi ezilecek. Ne yaparsınız? Bunu şimdi sorduklarında insanlara kültürlerinden falan bağımsız olarak çok büyük ezici çoğunluğu... Ya değiştiririm tabii tek bir kişi ölsün, 5 kişi öleceğini diyor.

Şimdi ikinci bir senaryo düşün. Doktorsunuz, hemşire geliyor, diyor ki doktor bey, 5 tane hastamız var, 5'inin de organ nakli ihtiyacı var, acil. Birine mide lazım, birine bağırsak lazım, birine beyin lazım, neyse işte. 1 saat içinde de bunları bulamazsak ölecekler.

Şimdi sağlıklı biri geldi check-up yaptırmaya. Organları iyi olabilir. Onun üstüne atlayalım, keselim, biçelim, bu beş kişinin hayatını kurtaralım. Var mısın?

Hayda, şimdi denklem olarak aynı. Bir kişiyi öldürüyorsunuz, beş kişiyi yaşatıyorsunuz. Fakat bunu sorduğunuz zaman neredeyse kimse buna eyvallah demiyor. Orada bir sakatlık olduğunu anlıyorsun.

Sakatlık da şu, orada bir seçim var. Sen aktif olarak bir insanı öldürüyorsun. Bir kere o bir sakatlık. İlk probleme insanlar raylara bağlanmış olarak başlıyoruz.

Orada sen bir şey yapmıyorsun. Zaten denklem bu, verili bu, ben kötünün iyisini seçeceğim diyorsun. İkincisinde ise daha aktifsin. Bu bize kötü geliyor çünkü yaptığımız bir takım sosyal anlaşmalar var.

Biz hastaneye gittiğimizde başımıza bir şey gelmeyeceğini garantisiyle gidiyoruz. organımızı almayacaklar, kesip biçmeyecekler bizi diye. Bunun ihlal edilmesi birkaç tane ekstradan insanın hayatını kurtarılmasından çok daha önemli, çok daha ciddi bir sorun. Çünkü bu bir kere ihlal edilirse bütün toplum çöküyor.

Bir toplumun beraber yaşaması için bu tip kodlar lazım. Ne olursa olsun senin başına hastanede bir şey gelmeyecek. Kaç kişiyi kurtaracaksak kurtaralım, seni onlar için feda etmeyeceğiz. Şimdi diyeceksiniz ki peki bunlar insanda doğuştan mı var?

Bebeklerde var mı mesela? Bu ilginç bir soru. Bebekte ahlak var mı? Eskiye nazaran bebeklerdeki ahlaki temellerin çok daha erken geliştiğini düşünüyor artık insanlar.

Scientific American'da bir makale vardı. The Moral Life of Babies diye. Biraz uzunca ama okuyun. İlginç.

Bu bebekler bir kere birbirlerine yardım etmeye yatkınlar. 3 aylıktan beri bu etkileri gözlemleyebiliyorlar. Şimdi bir kukla gösterisi var. Bu kuklalar arasında yeşil renkli bir tavşan var.

Diğer kuklalara yardım ediyor. İkinci bir gösteride de turuncu renkli bir tavşan var. Diğer kuklalara yardım etmiyor. Hep zorluk çıkarıyor.

Daha sonra gösteriden sonra çocuklara bu kuklaları sunuyorlar. Kuklayı sunan doktor da hangi kuklanın iyi, hangisinin kötü olduğunu bilmiyor. Double blind test. Bebekler yeşil tavşanı daha çok seçiyorlar.

Hem de ne kadar çok seçiyorlar? %80 ile %87 oranında. Tavşana erişip onu tutacak kadar daha büyümemiş bebekler bile bakışlarıyla, sallanmalarıyla falan o tarafa meylediyorlar. Tabii bunun bir kötü tarafı da var.

Bir takım sorunlu özellikler de bu kadar erken yaştan itibaren başlıyor. Mesela bu bebekler aynı zamanda yabancı bebeklere, yeni tanıştıkları bebeklere ortalamada daha düşmanca davranıyorlar. Yani iyisiyle kötüsüyle ahlakın temelleri doğamızdan geliyor ve hayvanlarla ortak. Zaten bu böyle olduğu için modern hayatta bir sürü ahlaki tutarsızlık gözlemliyoruz.

Niye sizce örneğin ağaçta mahsur kalmış bir kediye bakınca, ay canım kıyamam diyorsun, içinin yağları eriyor ama 50.000 kişinin öldüğü haberini duyunca, Hindistan'da bir sel yüzünden mesela, ay yazık, Allah rahmet eylesin deyip geçiyorsun. Entelektüel olarak 50.000 kişinin ölümünün daha kötü olduğunu biliyorsun ama aynı tepkiyi göstermiyorsun.

Gözünün önündeki kedi senin için daha önemlmiş gibi gözüküyor. 200'lük avcılığından nefret ediyorum. Normal insan budur. Normal insan her ölüme eşit üzülemez zaten.

Neden normal diyorum? Çünkü duygular, empati gibi duygular. Biz 50 kişilik veya maksimum 150 kişilik gruplar halinde yaşarken geliştiler. O zihinsel altyapıyı alıyorsun, ondan sonra o yaratığı milyonluk şehirlere koyuyorsun.

Sonra da diyorsun ki aslan ahlakken tutarsızlıklar yapıyorsun. O yapacak tabii. Milyonlar ölçeğinde empati duyabilecek şekilde gelişseydik zaten felç olurduk. Fare örneğini hatırlayın.

Karşısındaki farenin acı çektiğini görünce o da acı çekiyor ya. Şimdi biz aynısını entelektüel düzlemde yaşasaydık, okuduğumuz veya düşündüğümüz kötü şeylerden de acı duysaydık bu derecede. O zaman kafayı yerdik zaten. 5 dakikada herkes delirirdi.

Buradan da zaten ikinci noktaya geçiyoruz, önemli noktaya. Bizim rasyonel düşüncemizin ve kültürün ahlaktaki rolü nedir? Sadece doğadan ibaret değil. Doğa bize bir sonuçla çerçeve çizmiş.

Biz de o çerçevenin içinde belli bir konum alacağız. İşte o aldığımız konum kültür ve akılcı düşüncemizle etkileniyor. Bunu anlamak için bebeklere geri dönelim. Bu testlerden biri bebeklerdeki paylaşma duygusuyla alakalı.

Tahmin edin nasıl paylaşıyor bebekler? Düz her şeyi eşit paylaşıyorlar. Onlar için adalet eşittir, eşitlik. Ama daha sonra bu adalet kavramın karmaşıklaşmaya başlıyor.

Ya bu insan çok çalıştı, daha fazla hak etti. Veya o daha çok dara düştü yani ihtiyacı daha fazla. Veya o daha yetenekli. Tabii ki daha çok hak ediyor.

Artık eşit olarak paylaşmıyorsun. Adalet eşitlikten ayrılıyor giderek. Aynı şekilde kabilecilik de deliniyor. Diyorsun ki, ya bu insanla benim hiçbir alakam yok.

Başka bir ırka, renge, dile, dine sahip ama o hak etti çünkü daha çok çalıştı. Ve o noktada artık ahlak ortak olmamış oluyor. Zeminimiz ortak fakat üstüne çıkılan katlar ortak değil. Bu yüzden de değişik akımlar ortaya çıkıyor işte.

Nasyonalizm, sosyalizm, liberalizm... Hepsi de bu sorunlara getirilmiş cevaplar. Dolayısıyla sen ortak ahlak zemininden başlıyorsun, kültürüne göre üstüne değişik katlar çıkılıyor. O katları da herkes kendi aklınca yontuyor.

Dolayısıyla aynı kültürde yetişen insanlar da biraz birbirinden farklı oluyorlar. Yani burada üç seviye var. Ortak zemin, yarı ortak ideolojiler, ondan sonra da bireysel yorumlar. Giderek dallanıp budaklanan ve zamanı mekana göre değişen bu ahlak anlayışı insanın hayvandan farkına işaret ediyor.

Hayvanlarda bütün bu bahsettiğim örneklerdeki ahlak adaptasyonla alakalı. Yani doğrudan adaptasyonla alakalı. İşte vampir yarasının mağaraya kan getirip paylaşması o grubun fitnesini arttıran bir şey. Fitnes.

Evrimsel anlamda başarı demek. Fedakarlık yaptığın zaman senin kişisel olarak fitness'in düşüyor ama akrabalarınınki ve dostlarınınki artıyor. İnsan ahlakının çoğunluğu ise ya da önemli bir kısmı ise fitness'den direkt olarak alakalı değil. Hatta bazı durumlarda ahlak aktif olarak fitness'e karşı bir şey.

Örneğin mastürbasyonu günah saymak. Gayet sağlıksız bir durum bu. Yahut çok elit olunca hiç seks yapmamak. İşte bu rahiplerin seks yapmaması mesela.

Normalde hayvanlarda sosyal statün arttıkça eşleri olan erişimin de artıyor. Bu gruplar içinse tam tersi. Tabii ikinci seviye mantık çalıştırırsak eğer, bunun da aslında bir adaptasyon olduğunu düşünebiliriz. Dolaylı yoldan bu da grubun fitnesini arttırıyor.

Yani çok rastgele bir şeye inanmak bile ahlaki açıdan, örneğin bir grup düşünün, tamamen hayali, kutsal bir lideri var, o liderin resmini yapmak yasak. Ama nasıl yasak? Apayrı bir tepki. Millet sokaklara dökülüyor.

Onun üstünden insanlar birleşiyorlar. Sen bu rastgele şeye ne kadar inanıyorsan ve ne kadar tepki gösterebiliyorsan, o grubun üyesi olmuş oluyorsun. Demin bahsettiğim kabilecilik anlayışını, o 150 kişilik gruplar içinde geçerli kabilecilik anlayışını milyonlara yaymak için böyle aracılar lazım. Böyle rastgele fetişler lazım.

O bizim kutsalımızdır, bu bizim kırmızı çizgimizdir diyeceğin, doğayla tamamen alakasız, kültürün sana yüklediği, akıl yürütmenin de pek işlemediği bir takım nirengi noktaları lazım. Sen onun üzerinden mobilize oluyorsun, komşu toplumları işgal ediyorsun, kendi toplumunda birlik beraberlik sağlıyorsun. İşte başta bahsettiğimiz muhabbete geliyoruz. Yani o bakımdan aslında yaptıkları şey mantıklı.

Valla bu konularda da saatlerce konuşabilirim, leziz konular aslında. Ama artık toparlayalım, bunları alalım, başa dönelim. Bu devlinin makalesine dönelim. Hatırlarsanız, aradan bir hafta falan geçti galiba, epeydir konuşuyorum.

Hukuk, din ve ahlak arasında görece sabit ve katı bir bağ olduğunu düşünüyordu. Şimdi bu ahlakın temeli ortak olmasına rağmen üst tarafları, üst seviyeleri bu kadar rastgeleleşiyorsa, O zaman insan şunu düşünür. Ya bu zamana göre ve şartlara göre çok değişen bir şey. Nitekim Devlin makalesini 1959'da yazmıştı.

Bakın 1952'de sadece 7 sene önce tüm zamanların en büyük matematik dehalarından biri olan Alan Turing İngiltere'de intihar etti. Neden intihar etti biliyor musunuz? O adam savaş kahramanıydı. İkinci Dünya Savaşı'nda Enigma kod makinesini çözmeye çalışıyordu.

Bu adam 1952'de intihar etti çünkü homoseksüeldi. Homoseksüeldi derken de kalkıp Trafalgar Meydanı'nın ortasında tren yapmadılar. Adam kendi mahreminde homoseksüel ama anlaşıldı ona bile tahammülü yoktu insanların. Bu anlaşılınca kendisine iki seçenek sundular.

Ya hapse gireceksin ya da kimyasal olarak adım edileceksin. İkincisini seçti adam. Düşün sen bu millet için kendini feda etmişsin. Gündüz gece kim bilir kaç kişiyi kurtarmışsın.

Aynı zamanda hemen herkesten daha zekisin. Bunun ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğunu ben tahmin edemiyorum. Zaten sırf buna dayanamayıp intihar eder insan. Bu devlinin modeli açısından ve tabi dolaylı olarak bizim Pelin Gündeş'in modeli açısından gayet tutarlı ve hatta ideal bir senaryo.

Dinbazlı bir ahlak var homoseksüelleğe kesin karşı. Devletin copu da yargısı da bunun yanında yer almış, adamı öldürmüşler. Ortak ahlak bunu emretmiş. Ama şimdi bu adamın hakkında filmler yapıyorlar, belgeseller yapıyorlar.

İngiltere hükümeti homoseksüellik yüzünden veya benzer suçlar yüzünden cezalandırılan, şimdi tabii çoktan ölmüş olan, 50.000 kişiyi affetti. Sicillerini temizledi. Buna da Turing Kanunu dediler çünkü Alan Turing bunların arasındaki en ünlü insanlardan biriydi.

Bir diğer ünlü insan da Oscar Wilde. O daha önce yaşamıştı tabii. Oscar Wilde'ı bilirsiniz, yani fullarsız falan da o kadar da fullarlı olun canım. Bence tarihin en zeki, en komik insanlarından birisi.

Şaheseri olarak düşünen oyunda Importance of Being Earnest. Dürüst olmanın önemi diye çevriliyor galiba ama aslında orada bir kelime oyunu var. Ernest çünkü romandaki karakterlerin birinin adı. Fakat o karakterler de sahte isimler kullanıyorlar.

Sahte kimlikler üzerine bir oyun. O yüzden Ernest hem adamın adı hem de dürüstlük manasına geldiği için güzel. Ve oyunun kendisi de genel olarak üst bir açıdan bakarsanız bu İngiltere'deki, Victoria dönemindeki katı ahlaki nonları eleştiriyor. Çünkü insanlar toplum önünde çok başka davranıyorlar.

Özel hayatlarında da acayip şeyler yapıyorlar. düdüklü tencere gibi baskılanınca başka bir yerden patlak veriyor. İroniğe bakın tam da böyle bir oyun sahnelenirken, başarısının da ününün de zirvesindeyken bu adamı homoseksüelsin diye yine dava ediyorlar ve o dava gayet medyatik oluyor zamanı için. Oscar Wilde'ın bu arada o davadaki savunması da çok ilginçtir.

Sokrates'in savunmasına benzer, direkt olarak ona at veriyor zaten. Kendi homoseksüelliğini de reddetmek yerine, sonuçta o zaman DNA kanıtı falan yok, reddedebilirsin, işi yokuşa sürersin. Ama reddetmek yerine bunu antik Yunan'daki hoca-öğrenci ilişkisine yormaya çalışıyor. Siz bunu anlamazsınız işte, biz çok asil duygularla bu işi yapıyoruz.

Derinliğini anlatmaya çalışıyor ilişkisinin. Diğerleri tabii bunu duymuyor, şey diyorlar, ''Ya hacı, şimdi sen vurduruyor musun, vurdurmuyor musun, onu söyle.'' Bu kafadalar. Ondan sonra adamı hapse mahkum ediyorlar.

Hapiste de verdikleri tek kitap da İncil. İncil'de ne yazıyor homoseksüeller için? Helak edildiler. Ortak ahlak seni zaten hapsettirmiş, özgürlüğünü elinden almış.

Bir de ondan sonra diyor ki bak bizim kutsal olarak inandığımız kitap budur, bunu zorla okuyacaksın. Onda da senin gibiler helak ediliyor. Yani ölüm de bir kurtuluş değil. Öldükten sonra da helak edileceksin.

Süper değil mi? Bu adam ondan sonra gitti. Hapisten çıktıktan sonra, 3 sene hapiste kaldıktan sonra hala güvende olmadığı için aynı gün Fransa'ya kaçtı. Ve orada 5 parasız yalnız başına sefil biçimde öldü.

Şimdi bunu yapanların, bundan mesul olan o lüzumsuzlar ordusunun, o gereksizler ve isimsizler ordusunun hiçbirini tanımıyoruz o savcıların falan. Bunu yapan insanların torunları şimdi Oscar Wilde'ın oyunlarını sahnediyorlar. Bir nevi günah çıkarıyorlar. Şimdiki ortak ahlak bu adamı yüceltiyor.

O zaman bu ortak ahlak dediğin şey bu kadar zaten değişkense ne bok yemeye bunca insanın hayatı yandı. Bu örneği zaten genelleştirebilirsiniz. Yani kölelik hakkında da aynı şeyi söyleyebilirsiniz. Devlin sonuçta 200 sene önce yaşasaydı aynı şeyleri kölelik için söyleyebilirdi.

Ya tamam ahlak yani bunun kötü bir şey olduğunu, rasyonel olarak kötü bir şey olduğunu düşünebilirsiniz ama toplumun işleyişi için iyidir derdi. Zaten onu da diyorlardı. Hatta ondan da önce yaşasaydı, bir iki yüz sene ya da yüz sene önce yaşasaydı ondan da, köleliği savunmayacaktı bile. Niye?

Çünkü savunmaya bile gerek olmayacak kadar doğal bir şey. Eskilere bakarsanız mesela Cicero filan, bunlar her konuda yazmış insanlar, kafa şişirene kadar kölelik konusunda bir şey yazmıyorlar. Aristo yazmış biraz, o da şey der, ya bunlar zaten doğal olarak köledir, aksi takdirde yaşayamazlar diyor. Bunu da kanıtlamak için, bakın hepsi zaten vücudu ezik büzük, aptal, eğitimsiz, bu insanlar köle olmayıp da ne yapacaklar diyor.

Ulan zaten köle oldukları için öyledir. Diğerleri bunu bile yazmamışlar, onlar için o kadar doğal bir şey. E ne oldu, kölelik kalkınca bütün toplumlar çözüldü mü? Bir de tabii şu var, yani biz bunu hep doğru olduğunu farz ettik de bu toplum, birlik, beraberlik için bazı kötü şeylerin yapılması gerektiğine.

Şöyle bir hikaye vardı meşhur Ursula Gwynn'in. Mutlu bir şehir var, düzgün çalışıyor, içinde yaşayanlar, insanlar mutlu fakat tüm bunların altında yatan karanlık bir sır var. O da şu, tüm bu mutluluk bir çocuğun acısına bağlı. Sürekli acı çeken bir çocuk var.

Yani tüm şehir mutlu olacaksa, insanlar mutlu olacaksa bu çocuğun acı çekmesi meşrumudur. Biz birlik beraberlik içinde yaşayacaksak, bu toplum başarılı olacaksa toplumun %2'lik, %3'lik, %5'lik böyle marjinal kesimlerinin acı çekmesi meşrumudur. Aynı sorun aslında. Yani aslında o kadar komik ki.

Pelin Gündeş'in kendisine bakın. Açık başlı bir kadının gidip Batı'da eğitim görmemesi tek başına London Imperial Kalıcı'da okumuş. Ondan sonra geri gelmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde vekil olması ve yönetici olması. Bin sene boyunca İslam'la yoğurulmuş bir toplumdasın.

Bin sene boyunca bir tane kadın yönetici çıkarmamıştın. Tansu Çiller'e karşı. Bilmiyorum belki arada çıkmıştır bilmem ne beyliğinden. Dul Kadiroğulları beyliğinden falan çıkmışsa.

Oradan da çıkmaz, isminde Kadir var zaten. Ya benim aklıma daha şey geliyor bu topraklar deyince hani Yunanistan'ı da katayım. Sparta'daki Gorgo geliyor, Kraliçe Gorgo. Spartalılar da zaten her bakandan istisnalar.

Halbuki homoseksüelliğin tarihi bu topraklarda baya geri gidiyor. Bir dereceye kadar da normalde kabul ediliyordu. Bir kadının milletvekili olması ortak ahlak zemininden bakarsak aslında bu homoseksüellik LGBT meselesinden daha absürt. E ama nasıl oldu?

Atatürk geldi, dedi ki kardeşim sizin hassasiyetlerinize koyarım. Memleketi ben kurtardım. Toplum mühendisliğinde kralını yapacağım. Siz de paşa paşa beni dinleyeceksiniz.

Belki Anadolu'nun ortasındaki bilmem ne emmi, bilmem ne dayıyı ikna edemeyecek, onun ölmesini bekleyecek. Ama en azından Ankara'daki elitleri, İstanbul'daki elitleri kadınlarını sosyal hayata katılmaya zorladı. Bu Pelin Gündeşler onların torunları. Son olarak şunu da söyleyeyim.

Ortak ahlak sadece değişmiyor, ortaklığı da kayboluyor artık. Yani ortalamanın kendisi de artık yok oluyor. Uzlaşmamız gereken tek asgari müşterek şu. Devlet bu konularda taraf olamaz.

Sizi rahatsız eden her şeyi devlet yasaklayamaz. Beni rahatsız eden birçok şey var. Yani bu antika beyinle şimdinin milyonluk şehirlerinde yaşamamızı sağlayan ve birbirimizi öldürmeden bunu yapmamızı sağlayan en önemli anlayış beni rahatsız eden şeyleri tahammülüm. Bunu neden söylüyorum?

Çünkü parçalanmış gerçeklik diye bir kavram var. Hepimizin haber kaynakları ayrı. Hepimizin değer yargıları da ayrı. Dolayısıyla bizi rahatsız eden, bizi memnun eden şeyler de giderek farklılaşıyor.

Bakın mesela bu son yerel seçimlerde sanıyorum Beşiktaş'ta CHP oy aranı yüzde 85 çıkmıştı. Fakat komşu mahallede veya iki yandaki mahallede yüzde 40, yüzde 50 çıktı. Şimdi bunların arasında 500 metre var, 2 kilometre var. Ama kafaca dünyaları birbirlerinden çok farklı.

Ben Beşiktaş'taki o insanla 5 bin kilometre ötede atıyorum Portekiz'deki bir mahallede yaşayan insan arasındaki farklar çok daha az olabilir. Aynı yeri kapladığımız insanlarla aramızdaki zihinsel mesafe artıyor. Biz bunu yaparken diğerleri de karşı cenah olarak gördüğümüz veya değişik kutuplar olarak gördüğümüz, illa iki kutup düşünmeyelim bizim cenah karşı cenah diye, değişik kutuplardakiler de birbirlerine yaklaşıyorlar. Yani onlar böyle mal gibi duruyor da biz sadece globalize oluyor değiliz.

Herkes globalize oluyor bir şekilde. Dolayısıyla dünyadaki neredeyse bütün farklılıkları her büyük şehirde ufak bir şekilde temsil ediyorsun. Bütün dünyada olan bu ideolojik çarpışmalar ufak halde senin şehirlerinde de olmaya başlıyor. Buna alışmamız lazım.

Biz böyle saçma bir gerçeklikte yaşıyoruz. Biz eskiden sanıyorduk ki internet ilk ortaya çıktığında hepimiz aynı noktada buluşacağız. O da ütopik bir toplum olacak. Hepimiz eğitileceğiz ve aynı gerçekleri tartışacağız.

Aynı değerlere sahip olacağız. Tam tersine giderek daha da kümeleşiyorsun. Dolayısıyla devletin rolünü anlamak burada iyice önemli. Şimdi artık burada keselim.

Size daha fazla işkence yapmayacağım. Fakat şöyle bir soruyla bitireyim. Bunun sınırı nerede? İnsanların istediği hakların sınırı nedir?

Bir de makul bir şey istiyorsan bile bunun için ne kadar gövde gösterisi yapacaksın? Yani bu LGBT yürüyüşünü tamam ne kadar yapacağız biz? Bunu sadece şey için sormuyorum, yani milletin gözüne ne kadar sokacaksın, işte karşı tepki oluşacak falan o tartışmalar da var. Fakat şunun için de soruyorum, bir noktadan sonra ana akım oluyor, o işin içi boşaltılıyor işte.

Bir LGBT yürüyüşü aslında bir partiye dönüşüyor. Uğradıkları haksızlıklardan, farkındalıktan falan tamamen uzaklaşmış oluyor. Bunlar ayrı bir tartışma konusu ve bunların da kesin doğru bir cevabı yok. Yani şu hakları isteyebilirsiniz, şu kadar yürüyüş yapabilirsiniz, kıçınızı şu kadar açabilirsiniz, böyle bir şey yok.

Zaten o yüzden bu konuları insanlar sürekli tartışıyorlar. Tartışmayan da devam edecekler. Fakat biz ne yazık ki yine evrimimizin bir getirisi olarak kesin, doğru, net cevaplar istiyoruz ve siyah-beyaz ayrımlarına meylediyoruz. Ondan sonra da ona göre pozisyon alıp karşı tarafı şeytanlaştırıyoruz.

Ve de en önemli günah da konuyu hiçbir şekilde bağlayıp podcastin sonunu getiremiyorsun. Hadi görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)