
1.780 kelime · ~9 dk okuma
Hanımefendiler, beyefendiler, pek sevgili, çok kıymetli kelimenin ham anlamıyla dinleyenleri merhaba. Ben Deniz Ali İhsan Varol, PotB medyayla gerçekleştirdiğimiz bu kaydımızda Argo denen koca deryanın kıyısında oynamak, çene suyuna çorba kaynatmadan iki lafın belini kırmak, bildiğimizi çıkızlamak, bilmediğimizin alargasından geçmek için hazırlandık. Dahil olduğunuz için çok teşekkür ederiz efendim. Efendim kalem odasında. Pastırma olacak topal eşek gibi gevşeyeceğine al istikametini de silkelemeyeyim tozunu.
4 harfli Fransızca kökenli kelimemiz Argo, zaman zaman jargonla, zaman zaman küfürle dirsek temasında olabilen bir sözcük. Hele ki madem Türksün, küfret, ürksün coğrafyasındaysak Argo'nun tanımlamasını yapabilmek hiç kolay değil. Belki de bu nedenle Türkçenin büyük Argo sözlüğünün yazarı Sayın Hulki Aktunç, kitabında Argo kavramının tam 11 ayrı tanımına yer vermiştir. O tanımlardan biri de meşhur dil bilimci, sözlük yazarı ve ansiklopedist Ferit Develleoğlu'nun Türk Argosu kitabından alıntıdır. Argo'yu şöyle tanımlıyor sayın Develleoğlu. Genel dilin koynundaki asalak bir kelime hazinesi. Ne demek ulan bu? Manası çok derin. Ben adama bilezik gibi geçiririm demek.
Argo, genel dilin koynundaki bir asalak mıdır? Temeline bakacak olursanız, öyledir denebilir. Argo kelimesinin derindeki kökü muallak. Sözcük 16. yüzyıl Fransa'sına o devrin, o devranın hırsızlarına, haydutlarına, dilencilerine mahvedilmiş. Bizimkiler duruma Fransız kalmayıp kelimeyi dağarcığımıza katmadan önce bayağıların, aşağı olanların dili anlamında lisan-ı hezele denilmiş Argo'ya. Bir de lisan-ı erazil var. Yani rezillerin dili. Bir sene, on sene yeter.
Malum, ecdat güzel ötekileştiriyormuş. Kabul etmek lazım. Yani ecdat bir ötekileştiriyormuş ki bir de yer ötekileştiriyormuş. O kadar diyeyim.
Fakat argo, her zaman ötekilerin dili değil. Bazen içeridekileri ve dışarıdakileri tanımlayarak grubun birliğini sağlayan bir kavram, bazen de dil düzeyinde özelden genele yayılan gelip geçici bir moda. Tıpkı 80'li yıllardaki herald yanilerin, alakaya çay demlelerin, hayda ne işin var çayda'ların gelip geçmesi gibi. Aralarında iz bırakanlar da oldu tabii. 80'ler acayip bir dönemdi.
O yıllarda ana babalarımızın, büyüklerin, yetişkinlerin aklında tek bir soru vardı. CR'ı kim vurdu? Ewing petrolle yatıp kalktığımız o günlerde tek kanallı televizyonumuzda dünyanın en güzel Türkçesi konuşuluyordu ve biz küçükler reklamları çok seviyorduk. Reklamlar sayesinde Hollywood film yıldızlarının kuaförü Dusty Fleming'le tanıştık ve okey Dusty sözü böylece dillere pelesenk oldu.
Bugün dasti unutuldu ama okey halen dilimizde. Keza nasyonel markalı televizyonların anında görüntü, beklemeden ses sloganını da hatırlayan pek çıkmaz. Fakat MFÖ'nün neredeyse her mısrasında bir argo tabir bulunan hiç hani hani hani anında görüntü şarkısı ilk gençliğini bendeniz gibi 90'larda geçiren hemen herkesin az çok ezberindedir. O yıllar, Raconlardan bıktık artık zaten haybeden yaşıyoruz yılları. Zaten sonrasında da Polat gelip racon kesmiyorum, kafa kesiyorum diyerek olaya noktayı koyacak ama 90'lar 80'lere nazaran daha bir göte göt denen yıllardı muhterem dinleyicilerimiz. Can Baba sağ olsun.
Hakkını veremedik ama biz göte göt dendiğini can yücel'den öğrendik. Sonracıma kart nedir? Postal nereye girer? Kıçın fosforu etrafı ne ölçüde aydınlatır? Bunlar hep can babanın hikmetleri.
Bu arada hazır temas etmişken ek bir bilgi vereyim. Can Yücel'in bir televizyon programında Nazım Hikmet kartpostal şairidir diyen Duygu Asena'ya kart sensin, postal da sana girsin demesi kuyruklu bir şehir efsanistir efendim. Rahmetli Duygu Asena bu yalanın ağırlığını yıllarca omuzlarında taşımış. Bir diğer söylenti, bu lirik yorumun adresinin Ece Ayhan olduğu yönünde. Çünkü 1987 yılında yapılan bir söyleşisinde Nazım'ın büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok ama 1950 sonrası yazdıkları kartpostal şiirleridir, diyor Ece Ayhan. Ve muhtemelen bunu duyan Can Yücel de…
Şimdi ananı laciverde boyadım it oğlu yiğit gibi hallere giriyor. Girmiştir. Olabilir yani, söylenti hep bunlar. Fakat edebiyatçılarımızın polemiklerine argoyu katmaları, hatta argoyu polemiklerinin ana konusu haline getirmeleri aynıyla vaki hadiselerdir.
Buyurun 1938 yılının Mayıs ayına. Bir tarafta Peyami Safa, Yaşar Nabi Nayır, Orhan Seyfi Orhon, diğer tarafta Nurullah Taş, Vala Nurettin, Sabiha Zekeriya Sertel. İlk atak Safa tarafından geliyor. Bir takım yazarların, halkın hoşuna gideceğiz diye birbirleriyle yarışırcasına, mahalle ağzını ve argoyu en ciddi mevzulara ifade vasıtası yaptıklarından söz ediyorlar.
Onlara göre demokrasi, halkçılık ve edebiyatı yanlış anlayan, halk diliyle argo arasındaki ayrımı bilmeyen bu bir takım yazarlar, laubali ve sırnaşık bir edayla zevk sahibi bir insanın tiksilmeden işitemeyeceği tabirlerle yazı dilimizi istila ediyorlar. Yaşar Nabi, bu tip kelimelerin roman ve hikayede hususi bir maksatla kullanılabileceğini, ancak bu tarzın gazete diline girmesinin kuvvetli bir kültür seviyesine sahip memleketlerde mümkün olmayacağını söylüyor. Peyami Safa ise, ektiğini biçen bu bir takım yazarların bir terbiye hasatı yaptıklarından bahsediyor. Bu atağın muhatabı olduğunu anlayan Vala Nurettin ise gecikmeden dile ve kültüre zarar vermek şöyle dursun, bu tip tabirleri yazıya geçirmek suretiyle unutulmaktan kurtardıkları için büyük bir hizmette bulunduklarını söyleyerek kontraya kalkıyor.
Valaya desteğe koşan Nurullah Ataç ise zaten bir süredir garip akımının tazeliğine vurulmuş halde. Yazılarında şiir dilini konuşma diline yaklaştıran, şiiri şairanelikten kurtaracak olan Orhan Veli ve arkadaşlarını büyük övgülerle kucaklıyor. Öyle ki Orhan Veli şiirini değiştirip, uzanıp yatıvermiş sere serpe, entaresi sıyrılmış, hafiften frikik veriyor diye yazsa onu bile beğenebilecek durumda Ataç. Elbette bu tartışmayı kaçırmıyor kendisi ve argo kelime kullanımı ile adilik arasında bir ilişki olmadığını, aksine kibar kelime kullanmanın adilik alameti olduğunu iddia ediyor. Peyami Safa'ya söylenecek şey mi bu? Geçiyor daktilonun başına ve şunları yazıyor.
Halk tabirlerinin yazıda itibar kazanmasını sağlayan iki aydın zümresi vardır. Dili sadeleştirme arzusunda olan milliyetçiler ve umumi alakayı çekmek için en iğrenç argoya kadar her çeşit halk tabirini yazılarında kullanan komünistler. Şimdi kaleme alınsa, füze atsaydın safa öyle ölmezler yorumuna neden olabilecek bir yazı. Bendeniz, haddim olmayarak bu büyük edebiyatçımızın ruhunda 90'ların dise aç bir rapçisini görüyorum.
Annesi Serverbedia'dan aldığı Serverbedi Takma adında bile dise aç bir rapçi romantizmi var bence. Dedikoduya kaçmak istemem ama Peyami Safa'nın Snoop Dogg'la benzer alışkanlıklara sahip olduğuna dair rivayetler de var. Zaten dedikodu yapacaksak eğer, Safa'nın Nazım Hikmet'le olan disleşmesini anlatmak lazım ki o ancak bambaşka bir kayıdın konusu olur. Şimdi küçük bir ara verelim, çok bekletmeden konumuza geri dönelim. Şu kadarcık spoiler vereyim. Peyami Safa, uğruna Cumhuriyet gazetesindeki işinden kovulduğu, 9. Hariciye Kovuşu romanını kara sevda ile notuyla adına ithaf ettiği Nazım Hikmet ile öyle bir bozuşuyor ki, şöyle bir şiir yazıyor eski arkadaşına.
Sen misin o kavganın kolu bağlı atsız neferi? Yavaş gel saçmalamaya başlıyorsun. Kolun bağlıysa nasıl taşlıyorsun? Piçler gibi ölülerin mezarları. Yani şimdi bu bir rap şarkısı değildir de nedir? Ayrıca bu kalem argo tabirleri kullanmaktan çekinen bir kalem mi sizce? Hı?
Elbette bu Peyami Safa'nın değil, Safa'nın personası olan Server Bedi'nin kalemi. Safa, Argo'ya düşmandır. Fakat Bedi, Cin Gözreca'yı, Cumba'dan Rumbaya'daki Deli Necmiye'yi kaleme almıştır. Bu karakterlerin ağızları aynı zamanda Yeşilçam'daki o ahenkli Argo'yu yaratan ağızlar.
Kara Gümrüklü Deli Cemile'nin tarzı ve kelamları, Beyaz Perde'ye Türkan Şoraylı Fosforlu Cevriyem, Fatma Girikli Şoför Nebahat filmleriyle yansıyor. Sonuç olarak, yazı dilinde argo kullanımını bir terbiye hasatına benzeten Peyami Safa, eski zamanların lirik argosunun bugünlere taşınmasında bir aracı oluyor. Kadersizlikle mi? Değil. Çünkü kendisi de 1950'lerden sonra Argo'ya daha bir ılımlı yaklaşmış.
Zaten o dönemden itibaren birçok dil bilimci argoyu zeka ürünü olarak ele almaya başlıyor. Bugün de argo cahil kişiler tarafından değil, zeki bireyler tarafından tasarlanır. Bu dil, zihinsel bir faaliyetin coşkusunun ve dilin yapılışının doğal zevkinin bir ürünüdür diye coşanlar bile var. Yani, elbette her argo tabiri zeka barındırıyor diye coşkuyla kucaklayacak değiliz. Mesela gebeş kaplumbağa tabirini ele alalım. Zeka
ürünü mü? Zeka ürünü. Gebeş, aşırı kilolu, çok yemekten ve hareketsizlikten karnı yağ bağlamış, köhneleşerek göbeklenmiş kişiler için kullanılan bir tabir. Kaplumbağa ise, malumunuz, her türlü saldırıyı kabuğuna çekilerek bertaraf eden, kendi yolunda, kendi ritminde gezinip başkasının telaşına pek kulak asmayan bir hayvancığız. Bu iki niteliği birleştiren tabir, her ne kadar bir hakaret sözü de olsa dilin zeka ile yapılışının, doğal zevkinin bir ürünüdür. Akılda kalır, fakat kullanımı zor. Neden mi? Çünkü politik doğruculuk.
Ya hayvanseverleri küstürürüz efendim. Sonra da onlar bizi köstürürler. Zamanın ruhu Argo'nun yaratıcılığına da ket vuruyor artık. Mesela, yaratıcısının bir pazarlama dehası olduğunu düşündüğüm iç giyimde çığır açan ikizlere takke tabiri. Eğer ki bugünü icat edilmiş olsaydı, o pazarcı o pazardan sağ çıkamazdı. Sütyen askısıyla boğarlardı o dehayı. Hem cinsiyetçi eril, hem takke makke diyerek dini imgelere saldırıyor. Hiç şansı yok, yaşatmazlar.
Fakat bugünün ikliminde gayet güzel yaşayabilecek olmasına rağmen kaybolmuş bazı argo tabirler var ki açıkçası arkalarından yas tutuyorum diyebilirim. Örneğin Leman Dergesi'nin yıllarca ödüllerini dağıttığı göt lalesi tabiri. Coşkun, hatta azgın bir ilhamla dolu, saçma, çarpıcı, imgesel ve hepsinden önemlisi cinsiyetsiz. O kadar ki bir çiçekle insan bedeni arasında kurduğu o analojik metafor divan edebiyatıyla yarışır.
Tabi divan edebiyatında lale sevgilinin yanağına benzetiliyor ama yani teşbihte hata olmaz. Biraz da coştum, idare edin sayın dinleyenler. Özünde demek istediğim şu, bu laleli tabir tam da bu zamanın karakterine uygun bir tabirdi ama nedense unutuldu gitti. Varsın tekrar hatırlansın.
Zaten zamane argusu icat değil, inovasyon peşinde. Yani yenileşim peşinde. Yepyeniye hiç gerek yok. Yenileştirilmiş çok daha risksiz. Çünkü herkesi sarmış bir linç korkusu. Gak desen erildil, guk desen kutsala dokundu diye eleştirilebilir insan. Bendeniz bile yılların harfvereni olarak LGBT dedin mi bir dört defa yutkunuyorum.
Yanlış anlaşılmasın. L, G, B, T, ayın, gayın hepsine saygı duyuyorum. Ve bu saygılı, bu efendi halimle hiç hak etmememe rağmen biraz ürkütüldüğümü hissediyorum. Olmasa keşke böyle. Ürtmese keşke kimse.
Keşke birbirimizle içimizden geldiği gibi konuşarak iletişim kurabilsek. Hatta bunu yaparken aramızdaki parlak zihinler, doğal dilin arasından seçtiği kelimeleri zekice anlam kaymasına uğratarak neşeli ve zevk ürünü yeni tabirler türetse. O tabirler sayesinde birbirimizi daha iyi anlayabilsek ne güzel olurdu. Ama gerçekleşmesi zor bir hayal bu. Onun yerine, hoşgörünün sınırıyla dilin kemiğini oranlayabilsek, bir de argo ile küfürün aynı şey olmadığını aklımıza yerleştirebilsek, gerisi gelir gibi. Argonun birçok tanımlamasında gizlenmek, korunmak, ayrışmak kelimeleri yaratıyor.
Cemil Meriş tam da bu nedenle Argo'yu korkunun ördüğü duvar, günahları gizleyen peçe diye tanımlıyor. Tüm saygımla bu tanımlamaların Argo kavramını tamamen kapsayamayacağına inanıyorum. Çünkü Argo, tabutu görüp ölümden korkan bir kişiye tabuta imamın kayığı diye isim takma cesaretini bağışlar. Akşamcıları inim inim inleten mini mini bir valinin adını küçük rakı şişesine takıp Fahrettin Kerim efsanesinin yaratılmasına aracı olur. Argo muhabbet açar. Küfür gibi değildir, hoşgörüye layıktır. Peki küfür nedir? O da başka bir kaydın konusu olsun.
Diyorlar ki, Sigmund Freud şöyle söylemiş, ''Karşısındakine taş atmak yerine küfür eden ilk insan, bugünkü uygarlığımızın kurucusudur.'' Yanlış. Freud hiçbir zaman böyle bir şey söylememiştir. Öyle küfürbaz uygarlık kurucusu da olmaz. Öyle kurucunun *** değil. Kurucu dediğin, hakaret edecekse de zekasını kullanır, Argo'nun en seçkin, en usturuplu örneklerini yaratır, kamu yararına sunar.
Lafın muhatabı bile aldığı ayardan dolayı bir rahatlar. Hayatını yıllardır insanlarla iletişim kurarak kazanan şu cahil kardeşinize soracak olursanız da son olarak şunu söylemek isterim ki doğru olan da budur zaten. Bam teline basanın da basılanın da kelamın sonunda kahkahayı patlatması. Patlat da kulağımız neşelensin. Hahaha güleyim bari. İşte size sihirli bir söz değerli dinleyenler. Gülünüz bari. Gülelim geçelim, her şeyi çok ciddiye almayalım. Çoğu zaman lazım olan o. Bu kayıtta sizi biraz tebessüm ettirdiyse ne mutlu bana. Sürçülü ihsan ettiysem affola.
Argo ise konumuz, şunu da söyleyeyim. Arada haddimizi aşıyoruz, kırk günlük seyis alemizle kırk yıllık at bokunu kürekliyoruz, onun için de hoşgörünüze sığınıyoruz. Kulağınızın teşrifi, mutluluğumuzun tarifidir efendim. Çok ama çok teşekkür ederim, hoşça kalınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.