
2.649 kelime · ~13 dk okuma
Zamanın birinde köy ağasının biri Hasan ismindeki yanaşmasına eşek oğlum diye hitap edermiş. Eşek oğlum yukarı, eşek oğlum aşağı, yanaşma Hasan'ın adı Eşek Hasan'a çıkmış köyde. Karısı dayanamamış, çekmiş Hasan'ı köşeye, bana bak herif demiş. Artık insan içine çıkacak halim kalmadı. Git şu ağaya, senin lakabını değiştirsin, yoksa şart olsun boşarım seni.
Hasan çaresiz ağanın yanına gitmiş, biraz sonra da güle oynaya geri dönmüş. Müjde hanım müjde demiş. Ağam adımı değiştirdi. Bundan gari Sıpa oğlum diyesiymiş bana. Kadın tiksinerek kocasına bakmış. Ulan demiş Sıpa Hasan, sen yine bir yüreşşek olursun.
Hanımefendiler, beyefendiler, pek saygıdeğer, pek kıymetli kelimenin ham anlamıyla dinleyenleri. Merhabalar efendim. Bendeniz Ali İhsan Varol, eşek anırtılarıyla başladığımız bu kaydımızda sizlere yeniden seslenmenin mutluluğu içerisindeyim. Konumuz lakaplar ve insanın insandan tiksinişi. Aslına bakarsanız bu kaydın metnini yazarken lakaptan yola çıkıp liyakata ulaşmak istemiştim. Adbilimin, onomolojinin üvey evladı olan lakapları hak edene verilen, hak ettiği gibi takılan isimler olarak taşıyacaktım huzurlarınıza. Başlığımızda lakaplar ve liyakat olacaktı, anlattığım eşek Hasan fıkrası da tam yerini bulacaktı ama kazın ayağı tam olarak öyle değilmiş.
Arzum isteğim hem kendimi hem sizleri neşeli bir gezintiye çıkarmakken güzergahı edebiyata doğru kaydırıp biraz da farklı kaynakları eşeleyince gezinti döndü hafriyata. E bendenizde o toprağı küreyecek bilek yok. Peki ne yaptım? Gerçeğin küreğini dimağıma vurup... Sizler için lakap kavramıyla ilgili şöyle bir tanımlama saçmaladım. Paylaşayım. Lakap. İki nokta üst üste. İnsanın insanla uğraşısının, insanın insandan iğrenişinin, lisanla ve insanca öğrüşüdür. Aslında bu tanımlamanın sonuna mı koysaydık o eşek anırışını? Ya da durun. Şöyle bir şey kullandım. Kim o inek?
Benim efendim. Ya memnun oldum. Neden inek diyorlar sana? Çok mu çalışkansın? Hocam onun inekliği çalışkanlığından değil. Doğuştan hocam. Aslında doğuştan değil, sonradan. Çünkü Rıfat Ilgaz'ın kitabındaki İnek Şaban gayet çalışkan bir öğrencidir. Yeşilçam karakteri kendine uydurmuş fakat lakabını ve adını değiştirmemiş.
Zaten Yeşilçam'a bakarsanız her şey güllük gülistanlık. Turist Ömerler, Horoz Nuriler, Cilalı İbolar, babamızın rahmetli eniştesi gibiler. Lakaplarıyla parlayan, ışıl ışıl karakterler onlar. Küçük de bir parantez açayım, Yeşilçam ve lakaplar demişken, Natuk Baytan'ı anmadan olmaz. Gardrob Fuat, Marmara Kazım, Bombacı Mülayim, Otobüs Mehtap, hepsi onun karakterleri.
Natuk Baytan, aynı zamanda Kemal Sunal'ı Şaban Cenderesi'nden çıkaran ve bizleri de Avanak Abdi ile Sakar Şakir ile Yedi Bela Hüsnü ile tanıştıran isimdir. Allah rahmet eylesin. Baytan ve diğer Yeşilçam dahilerinin armağanı olan bu lirik lakaplar hemen hepimizi büyülemiş. Yalnız bu büyünün etkisinde kalıp, soyadı kanununa yan bakıp, lakap ve unvanların kaldırılmasıyla bir gecede neşeli kimliklerimizi kaybettik gibi bir deliliğin içine de düşmemek lazım.
Çünkü Yeşilçam, altkültürün lakap takma adetini kendine has bir estetik süzgeçinden geçirmiştir. Gerçek her zamanki gibi çok daha kabadır. Bugün halk ağzında kullanılan lakaplarda, tahrir defterlerinde rastlanan çok daha eski lakaplarda, maalesef insan onuruna yakışmayacak tarzda kişinin türlü nitelikleri veya eksiklikleri üzerinden aşağılama içeren, onu ötekileştiren, hedef gösteren rezil hakaretlerden ibaret. İyi ki kaldırılmışlar. Hatta şunu bile söyleyebilirim. 26 Kasım 1934 tarihinde 2590 numaralı lakab ve unvanların kaldırılması hakkındaki kanunun kabulü, aynı zamanda Allah'ın emirlerinden birinin de yerine getirilmesini sağlamıştır. Evet efendim. Şimdi bunu duyunca aranızdan ne diyor lan bu diyenler çıkabilir sayın dinleyenler. Ama benim kaynağım sağlam. Nedir kaynağım? Kur'an-ı Kerim. Hucurat suresinin 11. ayetinde şöyle yazar. Ey müminler! Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.
Fasık da ilahi emirlere itaatten ayrılıp asi olan mümin anlamında bir terim ve görünen o ki bu ilahi emiri 1934 yılına kadar pek dikkate alan çıkmamış. Hoş sonrasında da lakap takma adeti alt kültürün, grup kültürünün içinde yaşamıştır. Ortak kültürün içinde de aileler soyadlarıyla birlikte aile lakaplarını da kullanmaya devam etmişlerdir. İzninizle bu ikisinin ortasından bir örnek vereyim. Bundan yıllar evvel 75 yaşındaki bir hanımefendiyle tanışmıştım. Bu hanımefendi 60 yıldır yaşadığı köyde Kocagöt'ün gelini olarak tanınıyordu. Adını bilen yoktu kadıncağızın, Kocagöt'ün gelini. İşin fenası Kocagötlü de değildi. 60 yıldır kaynanasının veya kaynatasının lakabını taşıyor, Mağba adıyla anılıyordu zamanla.
Düşünsenize bunun resmi kimlik olarak kullanıldığını. Diyelim ki internet alışverişi yaptınız. Kurye paketi getiriyor. Paketin üzerinde ne yazıyor? Aşağı Poyrazlar Köyü. Kocagöt'ün gelini ilk nur. Rezillik. Ama bir taraftan da pratik. Çünkü o paketin kaybolma şansı yok. O paket, spesifik bir paket. Paketin sahibini köydeki herkes biliyor.
Belki tam da bu nedenle köylerdeki lakaplar çok daha acımasızca, çok daha vicdansızca seçiliyor. Çünkü lazım olan pratiklik. Kim bu bilelim, çabucak bildirelim, mümkünse o sırada haddini de bildirelim. Anadolu irfanına bak sen. Ama bu pratikliğin içerisinde önemli bir hadisede atlanmış. Ve lakap takılan kadar, lakabı takan da ifşalanmış. Şöyle açıklayayım.
Lakaplarla ilgili ortak bir algının oluşması yani lakabın tutması için lakabın takılacağı kişiyle ilgili sosyal, fiziksel, eylemsel veya psikolojik bir durumun var olması yaşanması gerekir. Bu durum iki farklı toplulukta aynı şekilde var olsa yaşansa bile takılan lakab, lakabı takan topluluğun kültür yapısına göre değişiklik gösterir. Yani lakabı taşıyan birey aynı zamanda grup kültürünün de taşıyıcısı durumuna gelir. Karışık oldu değil mi? Bir örnekle anlatayım. Mesela bir köyde, bir kasabada, bir mahallede makarnacı Aç Necmi diye bir yaşıyor olsun.
Necmi taşıdığı bu lakapla sadece kendi makarnacı karakterini değil, aynı zamanda yaşadığı yerin aç kültür yapısını da ortaya koyar. Hatta aynı lakabın iki farklı toplulukta iki farklı anlamda kullanıldığı da oluyor. Konuya dair okuduğum araştırma yazıları ve makalelerde birçok farklı yörede kullanılmış ve belki halen kullanılan ilginç bir lakaba denk geldim. Tektaşak. Kilis'ten Kuşadası'na kadar birçok yerde kah kişi, kah aile lakabı olarak kullanılmış. Yani Tektaşak Sabri veya Tektaşakların Sabri gibi.
Bu garip lakabı diğerlerinden ayıran özellikse, bazı yörelerde gerçekten tek hüsyeli erkeklere takılıyor ama bazı yörelerde de çocukları tek yumurta ikizi olan babalar veya aileler için kullanılıyor. Birinde kişinin eksiğini ifşa eden kesif bir aşağılama var, diğerinde ise mizah kılıfına sarılmış lüzumsuz bir dalga geçme isteği. Elbette lakapların tek işlevi aşağılamak, dalga geçmek değildir. Lakapların asıl işlevi tanıtmaktır. Bunu yüceltme ve küçültme şeklinde yaparlar da yüceltme lakabını kim kaybetmiş biz bulalım. Tarihe bakınız.
hoskoca paşalara bile ne menem lakaplar takılmış. Tiryaki Hasan Paşa, boynu eğri Mehmet Paşa, tabanı yassı Mehmet Paşa, öküz Mehmet Paşa, kavanoz Mehmet Paşa, mezamorta yani yarısı ölü Hüseyin Paşa, tam cenaze meyyit Hasan Paşa, keçi boynuzu İbrahim Paşa, say sayabildiğin kadar. Değil paşa, değil sadrazam, padişah olsan bile kurtulamıyorsun lakap takanın eksik gedik arayışından. Bulur ve lafı gediğine oturtursa da ömrü billah kopmuyor. Hatta yüzyıllar geçse bile hatırlanıyor. 7-8 Hasan Paşa örneğinde olduğu gibi. Erlik'ten Maraşelli'ye okuryazar olmadan yükselen, Çırağan baskınını basanın beynine değnek indirerek geri bastıran nevi şahsına münhasır bu karakter, asıl şöhretini Arapça 7 ve 8 rakamlarını yazıp bu sayıyı bir çizgiyle birleştirerek Hesan yaptığı imzası sayesinde kazanmıştır.
Yani düşmanlarının onunla dalga geçmek için uydurdukları lakap, Hasan Paşa'nın bugün bile birçok kişi tarafından hatırlanmasını sağlayan ön adı olmuştur. Demek ki neymiş? Yerini bulan lakap, sahibini benzerlerinden ayıran, hatırlanır ve ismi anılır kılan müthiş bir araçmış. Doğru kullanılırsa eğer, kişinin bilinirliğini tüm diğer adlardan daha net ortaya koyarmış.
Zaten biraz kavram karmaşası içinde o diğer adlar. Namlar, unvanlar, sanlar, hitap adları, takma adlar, müstehar isimler, mahlazlar, rumuzlar, nicknameler... Hepsi birbirine karışmış durumda ve hiçbiri lakapların yarattığı etkiyi yaratamıyor. Yeter ki doğru lakabı bulun sayın dinleyenler. Gerisi gelir bu hayatta. Bu konudaki en başarılı olan kişileri de söyleyeyim. Siyasetçilerimiz ve dolandırıcılarımız.
İki grubun üyeleri de şaheser lakaplarla anılıyorlar. Doğal bir sonuç bu. Çünkü iki grubu birbirinden ayırabilmek çok kolay değil. Mesela Jett Fadıl. Biliyorsunuz kendisi eskiden milletvekiliydi. Bu özelliğiyle zamanın sülün Osman'ından, bu zamanın da tosuncuğundan ayrı tutulması gerekir. Lakabıyla müsemma Jett Fadıl, her ikisinden de daha hızlı, her ikisinden de daha süpersonik bir karakterdir. Elbette Türk siyaseti Fadıl'ın Jett'inden çok daha süpersonik lakaplar da gördü.
Bence zirvede olanı peygamberlik mesleğiyle de taçlanmış çoban sülünün yani Süleyman Demirel'in babasıdır. Baba! Bugünkü reisin etkisi de malum ama baba tartışılmaz. En baba lakaptır desem başım ağrımaz herhalde.
Yani inşallah. Sonra Ecevit'in kara oğlanı var, Erbakan'ın hocası Mücahit'i, Türkeş'in başbuğu, hatta Özal'ın tomtonu bile zamanında geçer akçe olmuş, bugün de halen hatırlanan lakaplardır. Siyasetçilerimizin bu denli fiyakalı lakaplarla anılmasını sağlayan şey ise satışın, pazarlamanın bir numaralı kuralında gizli. İyiler öne, çürükler arkaya formülü.
Başka lakapları da vardı bahsi geçen siyasetçilerimizin ama o lakapları bertaraf ettiler. Mesela Turgut Özal'ın kardeşiyle birlikte paylaştığı bir takunyalı lakabı vardı ki o artık pek hatırlanmıyor. Keza yine Özal'a takılan Çankaya'nın şişmanı lakabı da tonton kadar tutmamıştır. Tontonun tutmamasına imkan yoktu zaten. O zamanlar televizyonlarda Tontonlar diye bir çizgi film yayınlanıyordu. Hop hop hop değiş tonton diyerek türlü şekillere giren toparlak tuhaf yaratıklardı bunlar ve çok seviliyorlardı. Sihirli sözleri hop hop değiş tonton da sanki Anap dönemindeki liberalizasyon politikalarının sloganı gibiydi. Yani Turgut Özal'a tonton denmesi kaçınılmazdı efendim. Özal da bu durumu lehine çevirdi.
O dönem televizyondan gelen lakapların popüler olduğu dönem. Neredeyse her köyde, her mahallede bir CR var. Biraz esmer olana Kunta Kinte diyorlar. Pardesü giyen Colombo oluyor. Özal'ın kısmetine de tonton düştü, o da reddetmedi. Giydi kısa kolluları, çekti altına şortunu, çıktı televizyonlara. Televizyon çağında televizyonu en iyi kullanan siyasetçi oldu. Bir de
aynı dönemde televizyonun kullandıkları var. Biraz önce bahsettiğim gibi televizyon bize lakaplar kazandırıyordu ama kendi lakabıyla geleni olduğu gibi kabullenmiyordu. Önce bir kendine uygun hale getiriyordu. Örneğin Kürtalim türküsü. Daha doğrusu bugün bilinen adıyla Gülalim. Şimdi küçük bir ara verelim, çok bekletmeden konumuza geri dönelim.
Yerden aldım keseri vuramadım ben seni. Bir babamın gönlünü yapamadın serseri gibi garip sözleri vardır. Nasıl bir aşksa artık keserle kafasını kırmaya kalkacak kadar. Daha ilginci bu türkü biz çocukken aman kürtalim, canım kürtalim, oyna bana kürtalim, çal bana kürtalim diye söyleniyordu. Ne oldu da türkü TRT repertuarına gülalim diye kaydedildi ve halen bugün gülalim diye okunuyor. Orası meçhul.
Bir temeli meçhul hikaye daha var ki o da bu Bergama türküsünün gerçek olaylara dayandığını anlatır. Hikayeyi bir biyografi olan Bir Peşrevlik Ömür Ali Uyan kitabına dayandırabiliriz. Ali Uyan yani Kürt Ali, adını, lakabını yağlı güreşte ve ordu milli takımında sonra da güreş hakemi olarak birçok er meydanında duyurmuş bir isim. 1936'da ailesiyle birlikte, o zamanlar Siirt'e bağlı olan Sason'dan mecburi iskanla Antalya Elmalı Düden köyüne gönderiliyorlar. Burada güreşle tanışan Kürt Ali başarılı olup yerel bir şöhrete kavuşuyor. 1950 yılında da Bulgar göçmeni Rukiye'ye aşık oluyor.
Rukiye'nin babası bu evliliğe karşı çıkıp kızını Bursa'ya gönderiyor. Bursa'nın ufak tefek taşlarına bakarak hasret çeken Rukiye, aşık olduğu fakat babasının gönlünü yapamadığı için kafasını keserle kırmayı düşündüğü sevgilisi Serseri Ali'ye Kürtalim türküsünü yakıyor. Ne aşk ne aşk! Ama başlamadan söylediğim gibi temeli biraz çürük bu hikayenin. Anlatılan şu, Rukiye'nin babası göçmen hoca iki yıl sonra tekrar Elmalı'ya taşınır. Rukiye ile Kürt Ali de evlenirler mutlu son. Ama garip. Çünkü aşk Elmalı'da yaşanıyor, türkü Bergama türküsü. Kürt Ali'nin Gül Ali'ye dönüşümüne benzer bir muamma mıdır bu?
Bildiğim şey, lakaplar hikayeler kadar dönüşüme açık şeyler değildir. Buna dair hikayeler de var. Örneğin Refik Halit Karay'ın Keklik hikayesindeki Kör Zülfü, bu lakaptan kurtulmak için hacca giderek Hacı Zülfü olur. Fakat Hasan Pulur'un bir yazısındaki Ayı Hakkı, aynı formülü uygulamasına rağmen Ayı Hacı olarak anılmaktan kurtulamaz. Ve bir başyapıt, Kemal Tahir'in Köyün Kamburu romanı.
Baş karakteri Çalık Kerim en akıllıca olanı yapıp lakabını kabullenir ve yanına ağa unvanını ekletir. Bu arada bütün köyü de sıraya dizer. Çünkü Çalık Ağa karakterindeki adamlar bu dünyanın sevimsiz bir yer olduğunu düşünürler. Bütün o güneş doğuşlarına, çiçek açışlarına rağmen bu dünyada her şey birbirini yer. Hem de kopara kopara yer. İşte bu yüzden ilk kural koparılmadan koparmayı öğrenme.
Bunu yapabilmek arzusuyla da karşılarına çıkan herkese işaretlerler. Cingoz Recai, Ustura Kemal, İpsiz Recep, Lüks Nermin. Bunlar koparıcı olanlar. Çiçek Abbas, Kuzu Fethi, Keriz Cafer, Yatık Emine. Bunlar da koparılabilecek olanlar.
Elbette aralarında kurgu ve gerçek olanlar var ama hayatı yedim veya yenildim düsturu ile ele alanların karanlık bakış açılarını ortaya koyan güzel örnekler bunlar. Hadi gelin gerçek gibi bir kurgu olan yatık Emine ile kurgu gibi bir gerçeğin kahramanı olan lüks Nermin'i karşılaştıralım. Ömer Kavur'un 1974 çıkışlı ilk uzun metraj filmiyle tanınır Yatık Emine, film aslında yine Refik Halit Karay'ın Memleket Hikayeleri eserindeki aynı adlı öykünün sinema uyarlamasıdır. Uygunsuz takımından Yatık Emine sen misin?
Toplumun ahlak kaygısıyla düştüğü çelişkileri eleştirir Karay, bir hayat kadınının farklı kesimler tarafından hem bedenen hem manevi olarak sömürülmesi anlatılır eserde. Ama ben spoiler olmasın diye hikayenin korkunç sonunu anlatmıyorum sizlere. Gelelim lüks Nermin'e. 50'li yılların fuhuş kraliçesi. Onun hikayesinde yatık emineninki gibi vurucu, oturaklı ahlaki dersler çıkarılabilecek bir final yok. Nermin Hanım kendi ifadesine göre devlet ve hükümet erkanı ile İstanbul'da idari mekanizmanın başında olan şahıslara yıllarca hizmet vermiş. Bu sayede de korunmuş.
ve lakabı gibi lüks içinde yaşamış. Kezar dönemin ünlü gazetecisi Yılmaz Çetiner anı kitabında Beyoğlu Zambak sokaktaki lüks Nermin'in evi pek ünlüydü. Fevkalade güzel kızlar çalışıyordu orada. Hatta bazı ünlü dansözler, film yıldızları Nermin'in özel servisindeydiler diye yazıyor. Maşallah, bu ne açık sözlülük. Ama lüks Nermin'in bu rüya gibi yaşantısı 1959 yılında kabusa dönüş.
1959'un Nisan ayında Türkiye'yi ziyaret eden ve tırnak içinde çapkınlığıyla tanınan Endonezya Devlet Başkanı Ahmet Sukarno, İstanbul'a geldiğinde bizim dış işlerinden küçük bir ricada bulunuyor. Misafirperver dış işlerimizde hemen Lüks Nermin'e başvuruyorlar. Sonuç? Sukarno, 28 Nisan 1959'un gecesini Yıldız Şale Köşkü'nde Lüks Nermin'in kadrosundan Nil adlı bir hanımefendiyle geçiriyor. Fakat Türkiye'den ayrıldıktan birkaç gün sonra bel soğukluğuna yakalandığı anlaşılıyor başkanım. Bel soğukluğunun diplomatik soğukluğa dönüşmesiyle de kabak Lüks Nermin'in başına patlıyor.
Peki ne olmuş lüks nermine? Öncelikle duruşmalarda giydiği pahalı kıyafetler, enteresan hal ve tavırları gazetelere haber olmuş. Bu sayede de ününe ün katmış. Lüks nermini görmek için adliyeye gelen kalabalığı polis zor zapt edebilmiş. Fuğuş yaptırma, gümrük kaçakçılığı ve döviz kaçakçılığı suçlarından hüküm giymiş. Sultanahmet cezaevine gönderilmiş fakat fazla kalmamış.
27 Mayıs 1960 darbesinden tam dört gün sonra çıkmış hapisten. Darbeyi izleyen günlerde sabıklar, düşükler gibi adlar takılan Demokrat Partililer aleyhinde basında büyük bir kampanya var. E o zaman gün lüks Nermin'in günüdür. Hemen bir basın toplantısı düzenliyor hanımefendi ve kendi deyişiyle sabıkların devlet adamlığına yakışmayan çirkinlikteki hususi hayatını ifşa ediyor.
Bildiği her şeyi mahkemelerde anlatmak istediğini söyleyip, örtülü ödenekten yabancı devlet adamlarını ağırlaması için kendisine bir bütçe ayrıldığını, fakat parasını bir türlü alamadığını anlatıyor basına. Lüks Nermin, bu maceradan sonra da işini ve kendisine lüks lakabını kazandıran yaşam tarzını sürdürmeyi başarmış. Yatık Emine'nin aksine kendisini koparmaya kalkanları kopararak ne derece sağlam bir koparıcı olduğunu cümle âleme ispatlamış. Hikayelerdeki zıtlık birinin kırsalda birinin büyük şehirde yaşanmasıyla ilgili değil. Daha önce de bahsetmiştim. Mevzunun özü hayata, kendine ve diğerlerine karşı bakış açısı.
Cem Yılmaz'ın dediği gibi kimisi bir tepeden bakar ey aziz İstanbul diye seslenir, kimisi sen mi büyüksün ben mi dövüşüne girer. Yerin hiçbir önemi yok. Çünkü yedim veya yenildim bakış açısındaki insanlar yalnızca diğer insanlara değil, bazen bulundukları yerlere, mekanlara bile olumsuz isimler, lakaplar takarlar. Bu neresidir dersiniz? Deli Salih'in adam boğduğu yer derler. Peki bu bayır? Koca karı öldüren yokuşu. Şu güzelim yeşillik? Eşek düzenin çayrı. Yav yavaş, yavaş. Hani bir şarkı vardı? Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu'yu diye. Onun ilhamı nereden alınmışsa bizi bir zahmet oraya götürün. Veya etrafına bakınca güzel görmeye gayret edenlerin yanına, birbirlerine güzel isim takanların yanına,
Yok mu öyle bir yer? Yok mu öyle insanlar? Peki neden? Neden övünç kaynağı olarak kullanılabilecek lakaplar yerine, kişinin iyi bir hasleti tarif edilirken bile hakaret ve alay içeren lakaplar takılmaktadır?
Folklore araştırmacısı ve akademisyen Prof. Dr. Şerif Boyraz, bir makalesinde bu soruyu şöyle yanıtlamış. Ben, yani ego, varlığını gösterebilmek için sahibinden kendinin aziz tutulmasını, yani yüceltilmesini ister. Zira ben, ne kadar çok yüceltilirse, varlığını o kadar çok ben sahibine fark ettirebilecektir. İnsan, benim bu isteğimi yerine getirmek için iyi ve güzel işler yapmaya çalışacaktır.
Ben'in isteğini yerine getirmenin bir başka yolu daha vardır ki o, birinci ile kıyaslanmayacak kadar kolaydır. Başkasını karalayıp kötülemek. İşte lakapların genellikle kötü manalar çağrıştıracak şekilde takılmasının sebebi budur. Kişi kötü manalı lakap kullanarak karşısındakini kötüleyip küçük düşürmekle aslında kendi benini yüceltmektedir.
Doğruya, kendi uzamayan kavağınızı ancak başkalarınınkinin boyunu kısaltmakla uzun gösterebilirsiniz ya da kendi eğrinizi doğru göstermek veya kamufle etmek istiyorsanız başkalarının doğrularını gizler, eğrilerini ortaya çıkarırsınız. Elinize, kaleminize sağlık Sayın Boyraz Hocam. Kendini yüceltme çabası her insanın hasretidir. Ama bunu yaparken diğerlerine ve dünyaya düşman olmamak, kolaya da kaçmamak lazım.
Bu çok kolay değil ama lazım. Olmayalım kimseyle hasım. En zoru son kısım. Müsaadenizle böyle bitsin yazım. Kelimenin ham anlamıyla birleştik. Potbeenin kanatları altında titreştik. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Yeni bir kayıtta buluşmak üzere de veda ederim. Kulağınızın teşrifi, mutluluğumuzun tarifidir efendim. Sağolunuz, varolunuz, hoşçakalınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.