
3.648 kelime · ~18 dk okuma
Dediğim gibi babam o gece uyandığında banyoda bir hayaletle karşılaştı. Bir gün Cabas'ın hayaleti. Bu karşılaşmanın sorumlusu bendim ama kötü bir niyetim yoktu. Bu hikayeyi en son anlatacağım.
PodB Media ile birlikte hazırladığımız podcast'e hoş geldiniz. Ben Deniz Göktaş, 26 yaşındayım. Otopsikoloji mezunuyum. Ama psikolojiye dair hiçbir şey bilmiyorum. Zaten 4 yıl boyunca da o depresif hal ve tavırlarımı gören insanlar hep senden psikolog olmaz dedi. Gerçekten de olmadı. Şu an tamamen alakasız işlerle uğraşıyorum. Yani bu podcast, popüler psikoloji öğrenip 25 yıldır çözülemeyen ailevi sorunlara dair çıkarımlar yapabileceğiniz bir podcast değil. Daha çok hayata dair bildiklerinizi unutturacak ya da kafa karışıklığı yaşatacak bir yer. Psikolog olmadım dediğim gibi. Son 10 yılımı sinemaya harcasam da şu an karnımı stand-up ile doyuruyorum. Yani salgından önce öyleydi. İnternetteki ahkam kesen erkek boşluğunu bir nevzi olsun doldurabilmek için böyle bir podcast yapmaya karar verdim. Neşeden uzak, çatallı, monoton sesimle kulaklarınızı bayram ettireceğim. Ama daha çok kurban bayramı gibi. Yani çok fazla can yanacak, kazalar olacak. Kimilerinde sevinç, kimilerinde hüzün yaratacak. İsmi Deniz Göktaş'a Ayıracak Vaktim Yok koyduk. Böyle bir isim koymanın çeşitli faydaları var. Daha önce bir şey üretmiş insanlar bilir. Yani sen Deniz Göktaş'a Ayıracak Vaktim Yok diyerek, aslında başkası senin işini gömmeden sen gömmüş oluyorsun. Böylece milletin hevesi kaçıyor. Son 20 yılın modası. Yani beklentiyi düşürüyorsun, sorumluluk almıyorsun. Deneysel film çekince de işe yarar bu yani işte hata yapmadık o bilerek yaptık tercih. Yani kamyonun sürekli sallanmasını istiyoruz çünkü karakter biraz huzursuz, kaygılı ya da odak sürekli kayıyor çünkü yani gelecek belirsiz. Ekipman eksiyle hiçbir alakası yok. Genelde de öyle olur. Deneysel film çekmenin yararı bu. İsmin diğer bir faydası da şu, vaktinin çoğunu Spotify'da öldürenler için son bir uyarı. Önümüzdeki 20 dakikayı OtBok hakkında ileri geri konuşan 26 yaşındaki çaylak bir komedyeni dinlemeye harcayacaksınız. Yani son bir kez uyarıyoruz. Bir de yasal uyarı. Söylediklerimin hiçbirinde ciddi değilim. Bütün kurum, kişi ve karakterler hayal ürünü. Babam bile. Ve vakit kıymetli gerçekten. Yani o kadar çok podcast yapılıyor ki tanıdığım komedyenlerin yaptıkları haftalık podcastleri dinleyebilmem için yani ucucu eklediğimde uyku ve yemek dışındaki bütün vaktimi Spotify'a ayırmam gerekiyor. Başka hiçbir şey yapamam yani. Neyse ki bir tanesi tutuklandı da biraz kendime vakit ayırabiliyorum son haftalarda.
Gerçi bu sevda bahane dinlemiyor yani yemek yerken de dinleyebiliyorsun, yaparken de, hatta uykuya dalarken de. Yani sohbet ortasında uyuyakalmayı seven, insanlar ayıp etmeden günü bitiremeyen biriyseniz podcastler tam size göre. Karantina başlamadan bir gün önce stand-up'a ilk başladığımda tanıştığım, yani bir buçuk yıl falan oluyor, Caner Omur'un podcastine konuk oldum. Caner, bir buçuk yıldır beraber sahneye çıktığım, Ve her karşılaştığımızda sohbet ettiğim birisi. Yani can dostum diyebilirim. Hatta can goksum bile diyebilirim. Tanıdığım en kıvırcık insan. Ve gerçekten bir buçuk yıldır tanışmamıza rağmen ilk kez Caner'in podcastinde yaptığımız iş hakkında konuştuk. Ya stand-up hakkında ciddi ciddi ilk kez konuştuk. Minicik stüdyoda birbirimizin gözlerine baktık. O benim göz kontağı kurmakla zorlanan biri olduğumu fark etti. Ben onun kambur oturduğunu fark ettim. Ya aslında yeni tanıştık. Nereden mezun oldum? Keyfim nasıl? Burnum bir garipmiş. Ya işte
Bir tane bile olsa dinleyici olunca eşit rengi değişiyor yani dostlukların bile niteliği artıyor. So far YouTube kanalına çıkmak için bütün tanıdıklarını araya sokan Kadıköylü bir müzisyenin de dediği gibi. Artık her şey deforme, arkadaşlıklar bile performe. Ya bir de hani insanlık hep ileriye gidiyordu yani hani işte telgraf, elektrik, radyo, televizyon, bilgisayar, internet hepileri podcastlarıyla radyoya geri dönmüş olduk. Yani televizyon icat edildiğinde çocuklar gibi şen olan dedelerimizin yüzüne nasıl bakacağız? Yani hem de öyle bir pis döndük ki radyoya. 1970'lerde, 1980'lerde radyoda program yapabilmek için kusursuz diksiyon, artikülasyon, genel kültür, ön hazırlık gerekiyordu. Ya o zamanın radyoları öyleydi.
Her program için birçok insan çalışıyordu. Programları yapanlar tiyatro kökenli, ses sanatçısı insanlar. Yani eskiden radyolar böyleymiş. Şimdi bakıyorum, yani radyolara geri döndük ama şu an radyonun yerini tutan şey podcastlerin büyük çoğunluğu ise sürekli ağız şapırdatan, kelime yutan, hiçbir ön hazırlığı olmayan ve zaten ana gayesi de boş yapmak olan programlardan ibaret. Yani böyle idealist edebiyat öğretmeni söyleminde bulunmak istemem ama o dönemlerde TRT Radyosu'nda çalışmış insanlarla empati yapıyorum ve şu anki durum 1980'ler için distopya radyoculuk sektörü açısına. Yani düşünün bir de 1980 Türkiye'si deyince aklınıza ne gelir. Ya ona rağmen şu an distopya. Yani her açık e ile söylenen kendi kelimesi için birileri TRT lojmanlarında acı çekiyor.
Merhaba sevgili gönül dostları. Siz Deniz Göktaş'ı ayıracak vakti olmayanlarla birlikteliğimiz devam ediyor. Bir podcastın alabileceği en büyük övdüğü ki benim de ister istemez hedefimdir. Abi çok iyi boş yapıyorsunuz.
Gerçekten kaliteli boş yapmak ip üstünde yürümek gibi. Çünkü her an anlamlı bir şey söyleyebilirsin ve tatlar kaçabilir. Yani bir podcastin yarısı doluysa diğer yarısı boştur mantığı burada işlemiyor. Çünkü artık bu tarz ürün tüketen herkesin kırmızı çizgisi mesaj kaygısı. Yani dinlediğiniz bir podcastte, okuduğunuz bir kitapta, izlediğiniz bir filmde ya da bir YouTube videosunda bile size mesaj veriliyor olma ihtimali, sizi yönlendirme ihtimali, insanların tadını kaçması için yeterli oluyor artık. Yani bir şey değil olma ihtimali bile tat kaçırıyor.
Ya evet geçtiğimiz yüzyılda çok fazla propagandaya, kamu spotu gibi filmlere, dizilere maruz kaldık ama bu seviyede bir reddiye ne kadar sağlıklı? Yani bu tüketici baskısıyla önümüzdeki 30-40 yıl didaktik hiçbir şey üretilmeyebilir. E üretilmesin ne güzel dediğinizi duyar gibiyim. Size tek kelimelik bir cevabım var. Diyalektik. Altını dolduramam ama doğru cevap bu. Yani bu mesajsızlık, boş yapmak vs. öyle bir seviyedeki şu an filmler insanları yönlendirmeyelim diye öyle bir kafa dağıtıyorlar ki bir süre sonra
İnsanlar nasıl davranılması gerektiğini unutabilirler. Yani temel konularda farkındalık kaybı yaşanabilir. Hiç güvenmiyorum. Yere çöp atmıyor muyduk? Hayvanları seviyor muyduk? Yoksa sadece yiyor muyduk? Sorgulamak mı iyiydi? Sorgulamamak mı iyiydi? Hep karıştırıyorum. Öyle bir yere gelebilir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da... Yani gerçekten insanların mesajsız şeyler tükete tükete nasıl davranılması gerektiğini unuttuğu bir dünyaya ulaşırsak bunu kaçınılmaz sonucu olarak da didaktik eserler Strikes Back yani eskisinden çok daha güçlü gelecekler. Şimdi bu skecin mesajı ne? Çocuklar. Cümlesiyle de olacak her yerimiz.
Gerçekten öyle bir alerji var ki mesaj veren şeyleri, didaktik şeyleri. Yani yaş falan da fark etmiyor. Herkes, çok yaygın. Yani yeterince didaktik bir cümleyle bir baliciden bile kurtulabilirsiniz. Bir balici bıçak çekip sizden para istediğinde ona, ben senin düşmanın değilim kardeşim, bak ben de öğrenciyim. İkimiz de aynı sistemin vesaire diye başlayan bir cümle kurarsanız muhtemelen, kafa açma diye bağırarak sizden uzaklaşacaktır. Yani son paramı baliye yatırdım. Lütfen kafa açma.
Bence podcast dinlemenin en güzel yanı hiçbir çaba harcamadan bir sohbete dahil olabilmek. Yani göz kontağı kurmanıza gerek yok. Ki ben göz kontağı kurmakta çok zorlanıyorum. Yani sağa mı bakıyoruz, sol göze mi bakıyoruz yoksa insanlar aynı anda iki göze de bakabiliyor da ben bir sıkıntılıyım diye düşünmek de geçer.
Ama podcast dinlerken konuşmanıza gerek yok. Sadece karşı taraf konuşuyor. Konu takibine gerek yok. Hele de bilgi veren bir podcast ise değme keyfine. Yani yattığın yerden psikoloji, felsefe, tarih, vakti olabildiğince verimli kullanmak, pasif halde bilgi alabilmek yani bunlar iyice yükseldi. Ve hiç tabii ki döndü dolaştı kitaplara geldi. Tabii ki sesli kitap uzun zamandır var. Ama daha çok işte görme engellilere yönelik ya da daha dar bir kitleye hitap ediyordu. Ama şu an beyaz yakalısı için, üniversitelisi için göz bebeği haline geldi. Çünkü bu insanların, yani kendimi de dahil ediyorum, temel sıkıntılarından biri kültürlü olduğunu düşünmesine, iddia etmesine rağmen asla düzenli kitap okuyamamız. Temel çelişkilerden biri bu. Belli kitapları okumuş olmak için ciddi paralar harcayabilecek insanlar var, tanıyorum. Tutunamayanlar, Karamazov kardeşler, Savaş ve Barış falan.
Yani onları okumuş olabilmek için, oraya ulaşabilmek için para harcayabilecek insanlar var. Çünkü çok zor toplar. İşte bu insanlar şu an bu bariyeri açmak için sesli kitap dinlemeye başladılar. Kimse kitap okumaya vakit ayıramıyor, odaklanamıyor. Çevremdeki insanlarda da var. Belki de benim çevrem özelde. Çünkü şöyle bir teorim de var. İnsanlar arkadaşlarını kitap okuma sıklığına göre seçiyor. Ya ben etrafımda günde 200 sayfa kitap okuyan birisi olsun istemem. Çünkü tat kaçırıyor ya. Sürekli sana vasıfsız, boş vakit geçirdiğini hatırlatıyor gibi. Ya o kişinin zaaflarını bulmaya çalışıyorsun. Onu arıyorsun artık. Tamam iyi kitap okuyor olabilir ama tiyatroya çok az gidiyor. Bereking Bad izlememiş henüz. Ya da dişlerini fırçalıyor. Ya ne bulabilirsen artık. İşte bu sıkıntıların ortasında seste kitap dediğimiz şarlatanlık imdada yetişiyor. Ya toplu taşımada 2 saat geçiyorum, neden gözlerimi kapatıp 100 sayfa kitap dinlemeyeyim?
Kim neden bu işe yatırım yapıyor ve bu kadar ön plana çıkarıyor bilmiyorum ama ne yaparsanız yapın şunu bilin. Sözde edebiyatı asla geri getiremeyeceksiniz. Halk hikayeleri bitti. Ferhat ile Şirin bitti. Dağ delmeye, doğaya zulme son. Destanlar bitti. Ergenekon kumpası çöktü. Hadi geçmiş olsun. Mani bitti. Sesli kitapçılar size diyorum. Ramazan davulcuları siz anlayın. Mani bitti. Yani kafiyeyi o kadar tutkunsanız rap var. Ototüyünü basarsanız Budisti bile sahura kalkar. Ototüyün de
Bize yabancı bir teknoloji değil, yeni bir şey değil. Ototune'un kitleler üzerindeki etkisini bundan yıllar önce mitinglerde solcular keşfetmişti zaten. Sesli kitap iyi, hoş. İraden dışında biri sana kitap okuyor. Muhtemelen senin kafa sesinden daha anlaşılır okuyor. Ama kitap dediğimiz şey öyle bir şey değil. Dostoyevski o kitabı acılar içinde yazıyor. Kavgalar, öfke nöbetleri, kumar masaları, sigara ve leh vodka seçtiğinde kanayarak yazıyor.
Ama ne oluyor şimdi? 2020 yılında Kadıköy Moda'da sabah 9'da uyanmış, sporunu yapmış, kahvesini içmiş, tiftikli kaşkolunu kuşanmış bir oyuncu ses stüdyosuna giriyor. Ben hazırım canım, girelim istersen deyip, bası tizi, nizami ayarda, sağlık akan sesiyle Raskolnikov elinde tuttuğu baltaya battı. Katılmıyorum. Bu böyle bir şey değil. Yani temelsiz bir yaşama sevinci ve gururla aktarılabilecek duygular değil bunlar. Belki seslendirmeyi ara ara geyiren, dikkati dağılan, oflayan, kirli sesli biri yapsa olabilir ama ne gerek var? Yani onun yerine şehir insanları için okuma-yazma seferberliği başlatalım.
Böyle deyince de kendimi dışarıda bırakıyor gibi oldu. Yani kitap kurduğum gibi. Ama değil, asla değil. Ben lisenin altın çağlarında kitap okumayı çoktan bıraktım zaten. Çünkü kafamı çok karıştırdım. Yani hala toparlayamadım. Kime okusam ona hak veriyordum. Çünkü okuduğum yazarların hepsi, muhtemelen sizde de öyledir, okuduğum yazarların hepsi benden zeki ve tecrübeli insanlardı ve savundukları şey konusunda çok özgüvenlilerdi. Özgüven zaten benim zayıf noktam.
Ya benim karşımda yeterince özgüvenli neyi savunursanız savunun hak veririm. İşte Deniz bir insanla selamlaşırken merhaba denmez, Coco Pops denir deseniz. Bunu gerçekten özgüvenli bir şekilde iddia ederseniz ve doğrulayabileceğim bir yer yoksa itiraz etmem. Coco Pops poğaçacı.
Kitap okurken de bu oluyor. Yani ister istemez iradeni teslim ediyorsun kitabın başına. Yani gözünü bağlayıp yazarın elinden tutuyorsun ve o sana ne anlatırsa o yani. İtiraz etme şansın yok. Ve o lise zamanı işte sürekli okurken karanlık bir dönemdi. Yani Stalin okuyorum, Stalin'e hak veriyorum. Trotski okuyorum, Trotski'ye hak veriyorum. Yalçın Küçük okuyorum. Herkesten nefret ediyorum Yalçın Hoca hariç. Neyse bu benim özelim.
Kitapları rahat bırakın. Yani zaten çevirilerden yeterince çekti bu ülke. Bol bol da konusu geçer. Yani yazar konuşmak başlangıç seviyesidir. Çevirmen konuşmak bir sonraki aşama. Orta seviye. Ben o aşamaya geçemedim. Gerçekten dışarıda var bu insanda. Bu insanlar sadece çevirmen konuşuyor. Kitap ne anlatıyor, yazar ne demiş ağzından bir kelime alamazsın. Ama çevirmene bir saat gömer. Nadir de olsa över. Yani iki entelektüelin birbirine en yakın olduğu an aynı çevirmene ağız dolusu gömdükleri andır.
O çeviriyi okuyacağını hiç okuma. O kitap o adamdan okunmaz. Ya böyle gurmelerin celibonu esas Züleburgazlı yiyeceksin ahkamları gibi ya. Fukko'yu şundan okuyacaksın abi falan. Kim ne derse desin, çağımızda kendinden bahsettiren çevirmen başarılır. Yani bu da en çok işinizi kötü yaparak mümkün.
Zaten ben bu sohbetleri hep yarı cahil dinlediğim için sadece çevirmenin adı kalıyor aklımda. Yani kitap alırken iyi olan mı bu çevirmendi, kötü olan mı bilemiyorum. Üniversitenin ilk yıllarında da şöyle bir olay olmuştu. Hala hatırlıyorum. Böyle bütün paramla 5 kitaplık bir Foucault serisi aldım. Foucault saçsız bir Fransız sosyolog. Foucault serisi aldım ve hiçbir şey anlamadım. Yani bir cümle bile anlamadım. Herhalde bu sosyal bilimler bana göre değil diye düşünüp orada vedalaştım sosyal bilimlerle.
onun yerine genel geçer bilginin olmadığı, liyakatın yerlerde süründüğü sinemaya geçiş yaptım. Belki doğru bir karardır bilmiyorum ama geçenlerde belki bu sefer Foucault'u anlarım diye o kitapları aldığımdan 8 yıl sonra bir seminer izlemeye başladım ve konuşmacı birden benim aldığım 5 kitaplık seriden bahsetmeye başladı konuşmanın ortasında. Foucault Türkçe adı altında bir dile çevrildi ama kimse o dili okuyamıyor, o dili bilmiyor diye bahsetti. Yani akademisten eleştirisi de kırıcı oluyor gerçekten.
Giden 100 lirama üzüldüm ama sosyal bilimlerden anlama ihtimalimi sevindirdi. Yani o kitabı okuduğumda bir çevirmen benim hayatımın yönüne karar verdi. Belki şimdi size karantina döneminde evde terapi vs. anlatacaktım. Onun yerini şu an hiç uzman olmadığım konularda atıp tutuyorum. Bu konuda merak ettiğim birkaç soruyu Çeviri Konuşmalar YouTube kanalından, muhtemelen adını daha önce videoların sonunda görmeye alışık olduğunuz Ümit Gurbanova sordum. Soruları ben önceden sordum. Şimdi Ümit'in bana cevaplarını onun sesiyle dinleyeceğiz.
Bir çeviriyi iyi ya da kötü yapan temel faktörler nelerdir? Önce şunu belirtmek gerekiyor. Bir çeviri yanlış bir çeviriyse, sadece bir cümlesinden bahsetmiyorum, baştan sona bir süregelen bir yanlışlık, bir dil bilmezlik varsa veyahut da intel bir çeviriyse kesinlikle bu ikisi kötü çeviri sayılıyor. Ama bir de şöyle bir mesele var. Çeviri yaparken sen
yazara sadık kalabilirsin, yani yazarın diline, ritmine, dinamiğine, adalı dil kullanmışsa ona veyahut da onu daha okur dostlu bir çevire yapabilirsin. Okur dostlu çeviriler aslında daha iyi çeviriler olarak lanse ediliyor. Çünkü insanlar daha çok anlıyor, paylaşabiliyor. Ama halbuki ya bunlar yine kötü çeviri olmamakla birlikte bence ben yazar dostlu çevirinin, yani çevirinin bazen çeviri kokması gerektiğine Türkçe söylemenin gerekmediğini düşünenlerdenim. Bazen yazara sadık kalarak ortada kötüymüş gibi bazen duran veya bu ne biçim çeviri dediğin şeyin bile iyi olabileceğini düşünenlerdenim. Dolayısıyla iyiliğin ve kötülüğün kriteri bence yazarın diline sadık kalabilmiş misin ve o anlamı verecek cümleleri Türkçe'de kurabilmiş misin? Ben buna bakıyorum. Çevirmenler ya da yayın evleri neden bu kadar çok kötü çeviri yayınlıyorlar?
Çevirmenler zaten kendisinin yaptığı çevirinin kötü olduğunu düşünse veya oradaki eksikliği görse diyelim, zaten onu değiştirir. Demek ki görmemiş ki son halinin iyi olduğunu düşünüyor. Ve tamam diyor, gönderiyor. Yayın evleri de şöyle, zaten beğenmediği çeviri yayınlamama hakkında sözleşmelerde saklı tuttukları için yayın evlerinin harcadıkları zaman dışında maddi olarak bir kayıpları olmuyor. Yani bir editör kontrolünden geçirip, bu çeviri biz beğenmedik dedikleri durumda, bu çeviri beğenmeme sebep okur dostu olmaması da olabilir. Yani aslında yazara sadıktır. iyi bir çeviridir ama ona rağmen beğenmiyor da olabilir yani. İyi veya kötü çevirinin kriterini işte o yüzden tartışmak önemli. Ama en nihayetinde hiçbir şeyi beğenmeyip gönderebilirler. Ama bazen merdiven altı yayın evleri çevirinin iyi veya kötü olmasına bakmayıp herhangi bir kontrol mekanizmasından geçirmeyip otomatik olarak yayınlıyorlar. Çünkü onların zaten amacı iyi bir çeviri yapmak, edebiyata veya felsefeye katkıda bulunmak değil de dönmesi gereken ticarethaneyi döndürebilmek olduğu için. Dolayısıyla tabii ki kötü çeviriyi basan yayın evleri de var.
İnsanlar çevirmen gömmeyi neden bu kadar çok seviyor? Sen de gömer misin? İnsanlar bir şeyi gömmeyi daha çok seviyor. Çünkü bir şeyi gömmek demek senin yetkin bir insan olduğunu karşı tarafa alt metinde vermen demek. Yani önüne sunulan bir kitaptır, filmdir veya işte başka bir şeydir. Bunu ben anladım ama ben bunun daha iyisini de tahvil edebiliyorum ve bunun eksikliğini görebiliyorum demek bir şeyi gömmek demek. Dolayısıyla insanlar her şeyi gömmeyi seviyor. Çevirmen gömmek de, çeviri gömmek de bunların içinde. Yani onun çevirisini çok kötü, şundan okuyacaksın demek. Yani aslında senin kendinle ilgili karşı tarafa verdiğin bir donör, bir bilgi.
Bu açıdan ben de gömüyor muyum? Aslında yapım gereği ben övmeyi daha çok seviyorum çünkü benim sevdiğim şeyleri başka insanlar da sevdiği zaman daha mutlu oluyorum, daha paylaşabiliyorum. Birlikte bir şeyi övmek benim için daha kıymetli ama bazen şu oluyor. Anam etnini karşılaştırdığım bir kitap olduğu zaman işte şu kitabı okudun mu dediğinde ve o kötüyse tabii ki genelde diyorum ya onu okuma o çok kötü şöyle böyle işte lafım lafı açtığı yer oluyor gömmek. O şekilde gömdüğüm tabii oluyor benimle. Peki insanların bilgi eksikliği sayesinde para kazanıyor olmak nasıl bir duygu? Yani
Nasıl bir duygu olsun istersin? Kafanda bir şablon gibi bir şey var mı? Nasıl yani tam olarak? Yani yabancı değil bilen sayısı arttıkça çevirmenlerin işleri azalıyor. Ben seni anladım Denizciğim. O halde ben sana iyi programlar diliyorum. Podcast hayatında da başarılar. Google Translate'in şu an ulaştığı teknolojiye sinirlenip bana yansıttığını hissediyorum. Teşekkürler. Sadece uzman olduğu konularda yorum yapan insanların sıkıcılığını hatırladıysak ben devam ediyorum.
Mesela Can Yücel çevirilerinde hep bahsi geçer. Yani Hamlet'teki o ünlü to be or not to be, olmak ya da olmamak repliği yerine bir ihtimal daha var. O da ölmek mi dersin cümlesini tercih etmiş. Yani kafama göre her şeye saldırdım şimdiye kadar ama Can Yücel yani biraz aşıyor. Ama yine de üstad sanki Shakespeare'in eserlerini ilham gibi, böyle konu başlığı gibi kullanmış. Yani kısmet şov tarzı. Çekiyor bir yaz gecesi rüyası. Hmm, evlilik ve aşk var. Ona göre yazıyor. Adını da bahar noktası koyuyor. Yani beni bağlamaz dercesiyle. Ya da hamlet. Hmm. Baba-oğul ilişkisi. Ya tabii çevirmen olma iddiası yok Can Yücel'in. Türkçe söylemek diye ifade ediyor yaptığı şeyi. Sevgisini katıyor.
Gel gelelim sevgi dahil herhangi bir şeyi katmanın sıkıntı yaratabileceği bir alan gibi çevirme. Yani neyse yani bana mı kaldı Can Yücel eleştirisi bilmiyorum. Ne tiyatrodan anlıyorum, ne İngilizceden, ne çeviriden. Ama işte podcast'ın bana verdiği güç ve yetkiyle. Ya belki bu podcast'ı dinleyen biri Can Yücel ismini ilk kez benden duyacak. İkinci duyduğu yerde de burada duyduklarını söyleyecek. Cahillik böyle yayılıyor işte yani. Spotify, herkes üstü. Ama bu çevir olayı gerçekten büyük bela. Yani naçiz halinde şöyle bir teorim var. Ben solun bu kadar fraksiyonlara ayrılmasını da buna bağlıyorum. Yani herkes anladığı kadar çeviriyor. Bir sürü Len'in çevirisi var. Yani hadi o kitabı çözdün, ortak bir çeviriye vardık falan derken, Avrupa'da tak, kritik yeni bir kitap çıkıyor. Uğraş dur, kavga dövüş. Kimi öyle çeviriyor, kimi öyle? Herkes kendi ideolojisine göre. Ya mesela diğer taraf çok rahat yani. Ziya Gökalp, Necip Fazıl, mis gibi Türkçe. Ne yazıldıysa o.
Ben de son 2 aydır podcast tüketmeye başladım ve 2 ay önce başlamamın sebebi ise bana bir bluetooth hoparlör hediye edilmesi. Ya kablosuz böyle elde, avuçta sağa sola taşıyabileceğiniz bir şey bluetooth hoparlörler. Ve bana gelen bluetooth hoparlörün en önemli özelliği su geçirmemesi. Ya o kadar ön plandaki bu özellik. Kutusunun ön yüzünde hoparlör denizde yüzüyor. Böyle bir fotoğraf kullanılmış. Yani nasıl bir hedef kitle nasıl bir reklam bilmiyorum ya. Bir hoparlör yüzücü kimliğiyle ön plana çıkıyorsa ne kadar dengeli frekanslar bekleyebiliriz.
Çok emin değilim. Ama avantajı şu, tahmin ettiğiniz gibi, beraber duşa girebiliyorsunuz. Ben de duş vakitlerimi verimli değerlendirebilmek için bilgilendirici podcastler dinlemeye başladım. İşte açıyorum Mirgün Cevas'ı, o gün ne konuda söyleşi yapıyorsa, moda tarihimi, cumhuriyet tarihimi, Ahmet Ümit'in yazarlık serüvenimi, Mirgün o yerini bilen her görüş açık ses tonuyla sorular sorarken, Ben mavi renkli vanayı sıcak su için açıyorum. Kaldığım bütün evlerde mavi ile kırmızı vananın yeri tersti. Ya bunun fakirlikle ilgisi olduğuna düşünmüyorum. Sürekli yanlış boyanıyor olamaz. Ya burada başka bir şeyler dönüyor.
Neyse ben duşumu alırken saygı ve sevgi dolu entelektüel gülücükler duyuyor. Mesela Ahmet Ümit yeni romanındaki baş karakterin hem Alevi, hem kadın, hem Kürt, hem göçmen olduğunu söyleyip azınlığın azınlığı diye bağırıp kahkaha atıyor. Bu gerçekten oldu. Yazarlar kendi başlarına fazla vakit geçiriyor gibi evde. Milgün'ün garipsediğini hissediyorum ama ayıp olmasın gülüşüyle sıradaki soruya geçiyor. O küçük duşa kabin benim için Milgün Cabas'tan gazetecilik, konuktan hayatı öğrendiğim buğulu camlı bir ilim yuvası oluyor. Kendine ait bir duşa kabin.
O gece yine Michael Phelps kılıplığı hoparlörüm sayesinde öğrendiğim bilgiler ve yumuşamış tenimle duştan çıktım. Odama geçip uykuya daldım. Babam için ise gece yeni başlıyordu. Babam o gece yarısı banyoya girdiğinde bir hayaletle karşılaştı. Babama bir hayalette karşılaşacak olsan kimi tercih ederdin diye sorsalar, ki bu soru dünya üzerinde en az bir podcastte sorulmuştur, babam popüler bir cümleden tanıdık bir tamlama seçerdi. Komünizmin hayalet.
Yıllardır evde ne zaman bir kapı çarpsa, mistik bir rüzgar etse, komünist manifestonun giriş cümlesini söyleyip şöyle bir şaka yapardı babam. Bir hayalet dolaşıyor. Komünizmin hayaleti. Ki ya ortalama altı bir şaka. Ama baba şakalarının ortalamasının üstünde bence. Bir de bazen heyula derdi hayalet yerine. Al sana solcu çevirmenlerin anlaşamadığı bir mevzu daha. Ama maalesef hayat bize tercih ettiğimiz hayaletlerle karşılaşma şansı vermiyor. Yani Hamlet'e sorsan o da babasının hayaletini görmeyi tercih etmezdi. Ama yüzyıllardır milleti eğlendirmek için beş perde baba da baba baba da baba. Dediğim gibi o gece yarısı babam uykusundan kalkıp banyoya girdiğinde bir hayaletle karşılaştı. Bir gün Cabas'ın hayaleti. Bu beklenmedik karşılaşmanın tek sebebi bendim. Ama niyetim kötü değildi. Babam bu sefer Gülsebirsele karantinayı nasıl geçirdiğini soran bir günün banyoda yankılanan sesini duyuyordu. Bu vücutsuz ses için rasyonel bir sebep arıyordu babam. Rasyonel sebep benim duştan çıkarken kapatmayı unuttuğum vapörlerdi. Fakat ben uyumuştum.
Babamın gözleri ise pek iyi görmüyordu. Dediğim gibi ben Mirgün'e karşı olumluyum. Babamda da olumlu bir imajı olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyayı takip etmeyen babam için en son CNN Türk'te savcı sayanla kapışan, eli yüzü düzgün bir muhabirdi Mirgün Cebaz. Muhtemelen CNN Türk'ten kovulduğundan beri sesini duymamıştır babam.
Her karşılaşmanın bir yeri ve zamanı vardır. Maalesef babam ile Mirgün Cabas'ın hayaleti ideal koşullarda karşılaşmadı. Biraz babamdan bahsetmek isterim. Babam uzlaşmacıdır. Kriz anlarında soğukkanlılığını korumaya çalışır. Ortalığı velveleye vermez. Diyalog yoluna gider. Yani... Muhtemelen çoğumuz bir gece yarısı kalktığımızda banyoda bir hayaletle karşılaşsak büyük bir sorun çıkarabilirdik. Dramatik tepkiler verebilirdik. Ama babam yine diyalog yoluna gitti. Ben de babama sesine uyandım zaten. Kim var orada? Mirgün Bey siz misiniz? MTV'de iyiydiniz. Bu cümleleri duydum ve uyandım. Mirgün Cabas ise babamı duymazdan gelip Jet Sosyete'nin karantina sebebiyle evde çekilen bölümü hakkında Gülsebilsel'e nitelikli sorular sormaya devam ediyordu.
Ben hemen koşup banyodaki nemli boşluktan cevap bekleyen babamın yanına gittim. Hoparlörü alıp duşakabinden kapattım. Babam sanki biraz önce hayalette karşılaşmamış gibi bütün komşular duydu, ses direkt apartman boşluğuna gidiyor diye bana kızdı. Yani babamı bir hayalette karşılaşmak değil, komşuları uyandırmak telaşlandırmıştı. Mirgün Cabas'la babamın bir ortak özelliği daha halk için, halka rağmen. Ah, ilk bölümün sonuna nihayet geldik. Bir buçuk yıldır stand-up için sahneye çıkıyorum ve hala her çıktığımda kendimi tanımadığım insanların gözüne bakarak şaka yapmaya bir türlü ikna edemiyorum. Ama hiç insan yokken boş adada duvara konuşmak çok daha zormuş. Yani o kadar zorlandım ki umarım alışırım.
Bu podcastta özelde bir e-posta adresi açtım. vakityokdeniz.gmail.com Yani görüş, öneri, istek ya da aklınıza gelen herhangi bir şey yazabilirsiniz. Belki ileride oradan gelenlerle ilgili bir bölüm olur, bilmiyorum. Teşekkürler dinlediğiniz için, sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.