Podcast

S1E12: Artık İstanbul’u Sevemiyorum - Part 1

Bibliyoterapi

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi’nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, artık İstanbul’u sevemeyenlere derman arıyor.

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Bölüm Künyesi:
Orhan Pamuk - İstanbul Hatıralar ve Şehir
Murat Belge - İstanbul Gezi Rehberi
Yahya Kemal Beyatlı - Aziz İstanbul
Refik Halid Karay - Sürgün

Bonus Kitap: Aslı Perker - Vakit Hazan


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.398 kelime · ~22 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emekçi. Mağlim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

O zaman hemen sorumuza geçiyorum. Geçelim. Sevgili biblio terapist, 30 küsur yıldır yaşadığım İstanbul bana bugün her şeyle uzak ve korkutucu geliyor. Onu artık sevmediğimi hissediyorum. Huzursuzum. Gitmeyi düşünüyorum. İstanbul'u tekrar sevmek için ne okuyabilirim? Evet, zaman zaman hepimizin yaşadığı bir şey.

Hemen Konstantin Kavafis'in şiiriyle karşı çıkmak da mümkün. Yeni bir ülke bulamazsın. Yeni bir şehir bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Nasıl tükettiysen ömrünü burada bu köşecikte öyle tüketeceksin demektir bütün yeryüzünde de. Ama bir şiirde bir üç kağıt vardır. Konstantin Kavafis gitmek isteyen sevgilisini vazgeçirmek için yazmıştır bu şiiri. Bütün şair gücünü kullanarak. O yüzden biraz art niyetle arayabiliriz ama doğruluk payı da yok değil. Evet neyse biz devam edelim. Çok güzel. Bu arada şunu da söylemek isterim. Tuna Kiremitçi bu şiiri ezberinden okudu. Bir yere bakarak okumadı. Dördlerine bakarak okudum evet.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi bir yerden gitmek elbette insanın zorlanacağı bir şey. Zaten eğer deseydi ki ben gitmeye kararlıyım, ne okuyayım? O zaman başka bir şey söyleyecektim ama İstanbul'u sevmek istiyorum tekrar. Gitmeye kararlı birisi yolda okunacak kitaplar kendisine. Evet, önerildik. Kalmak istiyor belli ki. İstanbul'u sevmeye tekrar sevmeye niyetli. İkna edilmek istiyor. İkna edemek istiyor. Elimizde bunun için o kadar çok materyal var ki şu an. Hemen kullanacağız bunları. Evet, hangisini seçeceğimizi bilemedik adeta. Dinleyicimizin derdine en doğrudan şifa olabilecek kitapları seçmeye çalıştık. Ama bunlardan ilham alarak başka kitaplara da yürüyebilir kendisi tabii ki. Bu arada aslında senin de biraz derdine derman olacağız belki bugün. Çünkü senden de ben hep bunu duyarım. Yani ben işte kaç kırk yıldır mı İstanbul'dayım diyorsun.

Evet ama bu dün akşam çalışırken benim derdimi şifa aldı bu kitaplar. Öyle mi? Bak görünür mü? Şimdi eski ben değilim artık. Dünkü ben değilim. Ama bu gerçekten de öyle bir etkileri var. Şimdi neyse başlayalım. Dün akşam çalışırken ben şifa buldum. O yüzden iki kere önerebiliyorum. Harika, süper. Bak buna çok sevinim gerçekten. Bunu duydum ama çok sevinim. Çünkü senin o şikayetin beni nereye nasıl diyeyim üzüyordu. Sebebi de şu. Bedibin mi görüyordu beni?

Yok, hayır, ondan değil. Bak, şöyle. Ben ilk olarak İstanbul'a 1998 yılına geldim. Burada kendi tecrübelerimizden de bence bahsedebiliriz. Ben İzmirliyim, İstanbullu değilim. Ben de sonradan gelenlerdenim. 1997'de geldim. Çok da gençtim tabii, 22 yaşındaydım.

İstanbul'dan nefret ettim. İzmirli olduğum için değil ama. Zaten ben İzmir'de de büyümedim. Anadolu şehirlerinde dolaşarak büyüdüm de. Bundan dolayı hatta belki İstanbul'u sevmem lazımdı. Çünkü ben gerçekten büyük şehir severim, kent severim. Fakat ilk üç yıl İstanbul'dan nefret ettim. Her şey bana çok zor geliyordu. Bir yerden bir yere ulaşımı zor geliyordu. Etlere bile gidemiyordun. Doğru düzgün araba olmadan vesaire falan filan.

Toplu ulaşım da şimdiki kadar yoktu. Toplu ulaşım şimdiki gibi değildi gerçekten. Metro çok büyük bir aslında oyun değiştirici İngilizceden tercüme ile oldu. Sonra ben 2001 yılında New York'a taşındım. Ve 10 yıl New York'da yaşadım. 2011'e kadar.

Ve 2011'de İstanbul'a öyle bir özlemle döndüm ki. Ama bu arada diyeceksin ki nefret ederek gittin neden özleyesin? Arada her gelişimde turist olarak gelince dışarıdan İstanbul'a bakınca ve böyle İstanbul'u başka bir gözle görünce çok güzel bir şehir oldu. Ezan sesi duyunca duygulanıyor muydun?

Ben zaten ezan sesi çok severim bu arada. Sen dalga geçtin belki ama. Dalga geçmedim canım. Güzel makamımda okunduğu zaman öyle derler ya. Batı'dan döndüm ezan sesini duyunca duygulandım diye bir şey vardı. Benim zaten şeyim var da ben ezan sesini her zaman sevmişimdir. Ben öyle ne bu be diyenlerden değilim. Neyse, böyle her gelişimde daha da bir güzel İstanbul görüyorum. Bir de o zamanlar Avrupa'nın kültür başkenti olduğu vs. falan filan. İstanbul'un parlak zamanları, 2000-2010 arası. Evet, tam öyle. Her gelişimde tekrar tekrar büyüleniyorum, biraz daha keşif ediyorum.

Derken 2011'de gerçekten İstanbul'u çok sevdiğim için geri döndüm diyebilirim. Yani hatta galiba öyle. Başka bir sebebi var mı çünkü bilmiyorum. Esas sebep bu. İstanbul, New York'a ağır bastı. İnan bana ağır bastı. Ki ben New York'u da çok severim. Manhattan'da yaşadım. Hani öyle dışında birisinde bir yerde de değil. Brooklyn'lerde, Queens'lerde değil. Evet yani köprü aşırı, su aşırı değil yani. Herkes akıllı olsun, Menettin çocuğu diyoruz. Evet, İstanbul gerçekten ağır bastı. Tam da o dönemde vakit hazanı aslında bitirmek üzereydi. Ne güzel romandır o. Çok teşekkür ederim. Eski İstanbul'da geçer roman, 1918-1922 arası. Okumayan kaybeder. Çok teşekkür ederim tekrar. O dönemde o romanı da yazdığım için çok böyle 2011'de döndüm. Ben kendimi İstanbul sokaklarına vurdum. Her gün saatlerce, 7-8 saat yürüyorum. Kurtuluştan başlıyordum. Kurtuluşta oturuyorduk o zaman. Hala bak kurtuluşu mesela bilmeyen vardır. Madde 1. Kurtuluşu bilmeyen varsa zaten şu an ya da bu dinleyicimiz hemen bir kurtuluşa gitsin. Tatavla'ya gitsin.

Çünkü bir sürü insan İstanbul'da yaşar, hatta Avrupa tarafında yaşar ve der ki kurtuluş neresi? Hiç gitmemiş. Oysa kendi başına harikulade bir... Ve çok farklı sosyal sınıflardan insanların kurtuluşu bey olduğunu bilmediğine ben şahit oldum. Yoksulluktan dolayı oralara gelememiş olanlar var ya da zenginlikten dolayı bilmem ne evleri sitesinde oturup o fanusun dışına çıkmadığı için hiç oraya gelmemiş gençler ben tanıdım.

Halbuki Ermeni kültürünün hala çok canlı yaşandığı, Noel'in belki en güzel kutlandığı... ...onun dışında yeme içme kültürünün de yine en harikasının bulunduğu bir muhit. Kadınların sokakta rahat ettiği. Evet aynen ve bütün bunları geç şöyle bir başını kaldırıp yürürsen... ...birbirinden güzel binalarla karşılaşacağın 1920 başlarından kalma... ...Fransız mimarların, İtalyan mimarların yapmış olduğu içinde de hala çok güzel yaşanan...

Bir muhit. O zaman kurtuluşa gelmişken oradan Nişantaşı'na geçip ilk kitabımıza geçelim mi? Tamam geçelim. Ben sonra bu hikayenin ama devamını anlatacağım. Unutturma bana benim bu yürüyüş. Çünkü çok önemli bir yere bağlanacak. Tamam hatırlatacağım söz veriyorum. Ve ilk kitabımız Orhan Pamuk İstanbul Hatıralar ve Şehir. Evet. Damardan girelim dedik konuya.

Diyor ki Orhan Pamuk, ben doğmadan 200 yıl önce İstanbul'a geldiğinde şehrin kalabalığı ve değişikliğinden etkilenen Gustav Flauber, bir mektubunda Konstantinopolis'in 100 yıl sonra dünyanın başkenti olacağına inandığını yazmıştı. Osmanlı İmparatorluğu çöküp yok olunca bu kehanetin tam tersi gerçekleşti. Ben doğduğumda İstanbul, dünyadaki görece yeri bakımından 2000 yıllık tarihinin en zayıf, en yoksul, en ücra ve en yalıtılmış günlerini yaşıyordu. 1950'lerden bahsediyor yani. Ki sonra yine bir yükseliş oldu. Aslında Flaubert o bakımdan haklı çıktı bile diyebiliriz. 2000'leri buldu. 2000'lerde gerçekten kültür başkenti olmuş olması bana göre hakikaten dünya başkenti olmak gibi bir şey o.

Evet, burada kehanet doğrulanmış diyebiliriz. Orhan Bey'in kitabı 2003 yılı tarihli, yanlış hatırlamıyorsun. Nobel aldıktan sonra ilk yazdığı kitap mıydı? İlklerden biriydi galiba. Evet, ilklerden biriydi ve kendisi o dönem ben hatırlıyorum Riverside Drive'da oturuyordu. Evi oradaydı, Manhattan'daydı. Aslında o da benim gibi biraz böyle İstanbul'u belki de uzaktan takip etmişlerdendir. Orada yaşamaya başlamıştı daha uzunlukla.

İstanbul'u uzaktan sevmenin de ayrı bir tadı var. Tabii ben şimdi bu kitapta şunu anladım. Aslında bu İstanbul'a karşı bir merhamet kitabı aslında. Çünkü Orhan Bey kendi çocukluğunu anlatıyor. Burada olduğu gibi İstanbul'un Abdülhamit sonrası uğradığı çöküntü. ve 21. yüzyılda başladığı yükseliş arasında kalan belki de gerçekten en ucra ve en yoksul günlerine İstanbul'un tanık olduğunu söylüyor ve bir imparatorluk başkentinin kendi mazisini aradığı bulamadığı ve bu yüzden de hüzün

duyduğu bir siyah beyaz dönemde hep siyah beyaz hatırlıyorum diyor zaten o zamanları. Zaten kitabın kapağı da siyah beyaz. Ve sanki siyah beyazmış gibi gerçekten hatırlıyorum diyor. Bir müzeye dönüştüğünü söylüyor eski konakların ve şehrin adeta. Ve bu büyük ve hüzünlü şehre karşı bir merhamet ve bir vicdan kitabı gibi geliyor bana. Evet, güzel bir yaklaşım olabilir. Murat Belge de bambaşka bir yanından yaklaşıyor aslında. O da mesela diyor ki, tünel, metro, ufacık o metro hattı dünyanın üçüncü metro hattı. Fransa ve İngiltere'den sonra üçüncü metro hattı. Ve diyor ki, zannediyorum da 1908 yılında mı ne yapılıyor?

Ve şöyle diyor tam olarak, hasta adam olmasına rağmen bu da yapılabilmişti. Yani aslında İstanbul'un her zaman bir gücü, kuvveti vardı, yerindeydi. 1908 tam böyle şey değil mi? Evet, Abdülhamid düşerken. Düşerken, evet. Bilemiyorum o yüzden. Ama Abdülhamid diye de hatırlıyorum. Çünkü o yokuştan bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. O yokuştan şikayet edenleri dinleyen kişi Abdülhamid diye hatırlıyorum. Evet, bakalım buna dinleyicilerimiz baksınlar. Çünkü Abdülhamid zamanında olsa da ilginç, Abdülhamid düştükten sonra yapılmış olsa da ilginç. Şimdi tam hatırlayamadım.

Bu, Orhan Pamuk'un İstanbul Kitabı ile ilgili çok enteresan bir anımı anlatmak isterim. İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali sırasındaydı. Bir grup böyle işte o zaman biliyorsun çok güzel, çok renkli olurdu pandemiden önce. Böyle çok kalabalıklar gelir bütün dünyadan. Yayıncılar, yazarlar gelir. Fiyatı açılıştıranları görmüştük. Yine böyle bir yabancı yazarlar İstanbul'u gezeceklermiş. Onları gezdirmeleri için de şimdi adını hatırlayamadım utanarak. Mimar olan, tarih alanında da uzman bir şey belirlendi, hoca belirlenmiş. İşte onları İstanbul'u gezdirecek. Üç tane de Türk yazar aramızda olsun demişler. Biri bendim, diğer ikisi şu an işin doğrusu Barış Müsteçaplıoğlu vardı diye hatırlıyorum. Üçüncüyü tam hatırlayamıyorum kimdi.

Neyse, dediler ki bu şeyde Pera'da buluşulacak. Oradan da bir minibüs ayarlanmış. Onunla bütün İstanbul, o minibüsle gideceğiz, ineceğiz, gezeceğiz, bir yerde bir şey yiyeceğiz, tekrar bineceğiz falan filan. Aşırı yağmurlu bir gün. Hatta kar bekleniyor o gün. Neyse, biz böyle işte geziyoruz. Oraya gittik, buraya gittik falan filan. En son durak Teşvikiye. Teşvikiye'de geziyoruz.

Benim de Teşvikye'de hep dikkatimi çeken bir bina vardır. Betül Mardin oturur, Teşvikye Palas zaten adı da. Çok tuhaf bir binadır. Böyle çok şık, aşırı şık zamanında yapılmış. Herhalde 1920'lerde yapılmış çok şık bir bina. Yok, pardon, daha sonra olmuş olmalı. Fakat yanında böyle kazulet gibi bir gri duvarı vardır. Tamam mı? Ha, bildim, evet. Hemen yanında da bir apartman var ve o apartmanın o duvar bütün yan pencerelerini kapatıyor, güneşini kapatıyor.

Şimdi ben hep böyle durur o binanın karşısına bakardım ya bu duvar neden var? Önüme gelene de sorardım hiç cevap yok. O gün o gezide bu tarihçi mimar beyefendiye de sordum. Dedim ki bu duvar neden var? Yok inanın bilmiyorum ve ilk kez dedi dikkatimi çekiyor.

Peki, üstünden aylar geçti. Orhan Pamuk, İstanbul kitabını okuyorum. Orhan Pamuk diyor ki, şimdi tabii tam cümleyi hatırlamıyorum. Size diyor, biraz da dedikodu vereyim diyor. İstanbul dedikodusu vereyim diyor. En güzeli. Ve Nişantaşı'nda arasında husumet olan iki kardeşin bu binaları nasıl yaptığını anlatıyor. Meğerse birinci kardeş birinci binayı yaptırdığında kaldırımda çok geniş bir yer bırakmış. Tabii ki çok saygılı ve harikulade ve medeni bir hareket

olarak. İkinci kardeş gelmiş daha geniş evler olsun diye hiç kaldırım payı doğru düzgün bırakmadan ötekinin böyle önüne doğru çıkmış. Çakallık edeyim demiş. Evet. Öteki kardeş de vay sen misin bunu yapan diye onun yan pencerelerini kapatan öyle gri bir duvar dikmiş. Çünkü hakkı var. İkinci kardeşe bir tepki olarak doğmuş. Tepki olarak doğmuş. Evet. İstanbul kitabından böyle çok güzel bilgiler edinmek de mümkün.

Mutsuzluk kendinden ve şehirden nefret etmektir diye bir bölüm var. 34. bölüm. Yani insanın kendi şehriyle yaşadığı aşk nefret ilişkisi İstanbul'la yaşanan aşk nefret ilişkisi ve bunun hüznü üzerine bir şeyle yazmış Orhan Pamuk. Yani aslında dediğim gibi İstanbul'a karşı bir merhamet ve sevgi kitabı. Yani İstanbul'a olan sevgiyi kaybetmemizi sağlayan bir hayat yaşıyoruz. Tabii ki çok kalabalık bir şehir oldu. Her şey çok hızlandı. Yani şehirde her gün önünden geçtiğimiz şeyler artık ne olduklarını bile göremiyoruz. Körleşmiş durumdayız yani İstanbul'a karşı. Ve gene tarih ve dedikodularla karışık olarak İstanbul tarihini anlatan bir başka büyüğümüzün kitabına buradan geçebiliriz herhalde. Murat Belge ve İstanbul Gezi Rehberi. Evet.

Gerçekten külk bir kitap. Bizim gençliğimizde özellikle bu kitabı eline alıp... ...sevgilisiyle beraber İstanbul'da sokak sokak dolaşmak çok havalı ve bohem bir hareketti. Özellikle biz taşralıların İstanbul'u tanımasını ve sevmesine de çok yardımcı olmuş bir kitaptır. Murat Belge tabii ki gazeteci kimliğiyle çok titiz, detaylı çalışan bir araştırmacı, yazar. Ve bir eski İstanbullu aynı zamanda. Evet, eski İstanbullu. İçinde kendi serzenişleri de var kitapta. Yani hani doğduğu ev, büyüdüğü ev, halasının, teyzesinin, onsunun, busunun evi hiçbiri kalmamış. Çok acıklı bir şey. Çünkü hani mazini kaybediyorsun, anılarını kaybediyorsun. Fakat aynı zamanda neşeli de bir kitap. Yani Orhan Pamuk'unki biraz hüznüyle güzel. Yani bu tatlı hüzün dedikleri şey var ya, hani tatlı tatlı hüzünlenmek.

Hüzün ki en çok yakışandır bize Hilmi Yavuz'un dediği gibi. O anlamda bir tatlı hüzün var Orhan Pamuk'ta İstanbul'a karşı. Murat Belge'de de bir serzenişler var. Devamlı aynı zamanda Neşelil'de bir kitap dedikodulardan ve magazinden bahsediyor mesela. Yani bir binadan bahsederken o binanın içinde yaşayan aile, Tabii kim kimle karıştırmış, kimin karısı kime kaçmış, kimin kocası işte kime göz koymuş falan gibi böyle dönemin magaziniyle de karşılaşıyoruz. Ama aynı zamanda tarih de işin içine giriyor ve çok da samimi bir dille bunu anlatıyor. Murat Bey tabii ki. Ve Murat Belgen'in bence bu kitabının en önemli özelliklerinden biri. İçerisi de o kadar çok aslında kaynak veriyor ki. Bence kaynak da veriyor, yerli kaynak da veriyor. Ben olsam mesela bu kitabı okurken muhakkak onları da not eder. Sonra onların yazdıklarına da bakarım. Tabii şöyle bir şey var. Hadi Bayanbarkı sana sorayım. Peki nasıl bir şifa buluyoruz? Bravo. Burada şu İstanbul'u görme rehberi bu aslında. Çok güzel, bravo. Vallahi hazır cevapsın Tuna. Evet, bazen aklım çalışıyor. Yani İstanbul'a karşı demin bahsettiğimiz körleşmeye bir panzehir, bir şifa. Çünkü benim de zaman zaman yaşadığım bu İstanbul'dan bıkma, kaçacağım uzak diyarlara, açacağım küçük bir balıkçı restoranı sahil kasabasında kafasına karşı. Bu körleşmeye şifa olabilecek, derman olabilecek bir kitap. Çünkü biz İstanbul'u görmüyoruz ki aslında. Evet, bakmıyorsun. Neden şikayet ettiğimizi de bilmiyoruz yani. Bizim şikayet ettiğimiz şey, otoparklar çok fazla oldu. Çok fazla araba var. Zaten çok fazla kalabalık. Otomobillerden yürüyemez olduk falandır ama aslında bunun dışında bir İstanbul yaşamaya devam ediyor. Sıradan bir gezi kitabı değil. Her sayfada politikadan tarihe, mimariden coğrafya, siyasal kırılmaların analizinden İstanbul dedikodularına çok çeşitli bilgi barınların İstanbul'un bütün renkleri. Ne o? yaptı Cümleden kitaba geçiş yaptı resmen. Anlayan anlasın. Evet sunum medeninde bu ben. Neden öyle olduğunu dair, hanıflarla konuşuyoruz, belgeler var. Hayır yani. Belgeler var, sallıyorum bakın. Tamam peki. Şimdi şöyle... Yani İstanbul'u görmek için, şifa bu yani. Şimdi bak hatırlıyor musun? Mesela şu geçtiğimiz kar fırtınalarında, ben Nişantaşı'nda oturuyorum.

Apartma ancak biz aşağıya döküldük işte. Komşuluğumuz da var apartmanda çok şükür. Hep beraber dışarı döküldük ve karlar altında bir Nişantaşı teşvikiye. Çok güzeldi, kurtuluş da çok güzeldi. Şimdi şöyle değil aslında illa kar yağdığında çıkın bakın demiyorum da... Gece geç vakit şöyle bir çıktığın zaman, sen de hatırlarsın sen de böyle bir akşam on buçuk falan Nişantaşı'nda yürüyorduk.

O kadar güzel bir kent ki aslında sokaklar o kadar güzel ki binaların çoğu aslında hala bir de Nişantaşı Allah'a şükür kentsel dönüşmeye giremiyor. Selimilerin bir sözü vardı. Eski bir Rus romanı gibi yağıyordu. Tam evet. Yani o öyle de yağdı gerçekten bu yıl. Nişantaşı'nın özellikle ben orada olduğum için. Hani böyle teşvikiyenin güzelliği ki teşvikiye hiç kullanılmayan bir arsayken... Teşvik o zamanın sultanı kim şimdi hatırlamıyorum ama... Orada oturmaya teşvik etmek için ilk camiyi, teşvikiye camiyi yapıyor. Ondan sonra karakolu, teşvike karakolunu yapıyor. Oraya insanları gelmeleri için teşvik ediyor. Şimdi biz o kadar kalabalık ki tabii kalabalıktan şöyle başımızı kaldırıp aslında yani insanları görmezden gelip şöyle başını kaldırsan, binaları görsen güzelliği gene göreceksin. Teşvike karakolu da dünyanın en güzel karakollarından biri zaten. Çok güzel gerçekten. Yani yanından geçerken içeriği gördüğün karakol olur mu ya? Ancak kasaba karakolu olur öyle.

Çok güzel gerçekten. Arnaval tarzında yapılmış, karakol dünyanın en üstünde var. Evet, görmek gerçekten çok önemli. Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı sorusuna, okuyarak gezen, gezerek okuyan bilir diye bir sosyal medya yorumunu okudum. Birisi de bu kitabı okuyanlara şunu tavsiye etmiş, İstanbul'un boşaldığı bayram günlerinde diyor, alın bir sevdiğinizi yanınıza, bu kitapla beraber şöyle bir dolaşın, İstanbul'la barışın. Şimdi en önemlisi tabii olduğun yerin hakikaten dışına çıkmak. Şimdi ben mesela Nişantaşı teşvik ediyorum. Fakat orada kalmamak lazım. Yani başka... Benim mesela komşularım var, şey diyorlar, ben hayatta karşıya geçmem. Oysa karşı taraf Anadolu yakası bambaşka, harikulade bir dünya. Aslında İstanbul tek bir şehir değil, değil mi? Tabii canım. Bakırköy kendi içinde bir şehir. Tabii, tabii, tabii. Yeşilköy, Bakırköy, oralar ayrı bir yer. Fatih. Biz Fatihliyiz mesela. Fatih ayrı bir şehir. Nişantaşı zaten ayrı bir şehir. Oradan Feriköy'e gittiğinde bambaşka bir doku. Evet. Hangi İstanbul? Karşı taraf. Bostancı şey arası, Kadıköy arası. Suadiye başka bir şehir. Yani bambaşka bir güzellik. Sahilde kendini gerçekten... Ben haftada bir gidiyorum. Çok yakın arkadaşımla orada... ...Kalamışahan Yoğurtçu Parkı'na yürüyüş yapıyoruz mesela. Gerçekten kendimi böyle bir an... Şeyde, Sayfiye kentinde böyle...

Bir küçük kasabada gibi hissediyorum. Yabancı bir arkadaşım Tarabiye'ye götürmüştüm İstanbul'u ziyaret ettiğinde. Dedi ki siz niye Bodrum'a, Marmaris'e gidiyorsunuz ki Tarabiye'ye gelin, Sogadiye'ye gidin, Beykoz'a gidin. Doğru, mesela en son ne zaman Yeniköy'e gittin? Mesela Yeniköy o kadar sevimli bir yer ki böyle küçük küçük kayıklarıyla, kayıkhanesiyle vesaire. İşte durup küçük şeyleri, neydi? Durup, ah kimsenin vakti yok. Gülten Akın, büyükşahı Gülten Akın, kimsenin vakti yok. Durup ince şeyleri anlamaya demiş ya. Yeniköy'de o ince şeylerden biri oluyor şu durumda. Şöyle bir şey söyleyeceğim, biraz önce bağlayayım bari. O gün, biz bu yabancılarla gezdiğimiz gün, o çok yağmur yağıyor falan filan. Oturduk, o tarihçi dedi ki...

Ben şimdi size bir soru soracağım dedi. 1850 öncesi mimarisi İstanbul'da yüzde kaçı oluşturur dedi. Ben de bu vakit adını yazarken dedim ya karış karış geziyorum her tarafa işte kurtuluştan başlıyorum, yürüyorum. Ne güzel romandır o. Söylemiş miydin? Söylemiştim. Teşekkür ederim. Demans başlangıcı.

Başlıyorum kurtuluştan, işte şeye gidiyorum, Beyoğlu'na gidiyorum. Oradan iniyorum, Eminönü'ne geçiyorum. Eminönü'nden, Tahtakale'den falan tırmanıp Sultanahmet'e çıkıyorum. Oradan sağa vuruyorum, Çorulu Ali Paşa Medresesi'ne... Frenörlük dedi Fransızların yani, şehir gezginliği. Çorulu Ali Paşa Medresesi'ne gidiyorum, oturuyorum. En son orada kahvemi içiyorum, bir de nargile içiyorum. Normalde hayatta yapmayacağım bir şey bak mesela. Yani insanın kişiliği de değişiyor yerinden çıktığın zaman.

Bir flaneur olarak Aslı Perker. Birden nargile içmeye başlıyorsun mesela ne alaka? Orada nargile içilir diye hissediyorsun. Orada nargile içilir diye hissediyorsun ve müthiş bir şey geliyor. Neyse böyle gezdiğim için bir tahminim var adam bu soruyu sorduğunda.

Ama tabii böyle öğrenci gibi, hevesli öğrenci gibi atlamayayım dedim. Biraz bekledim falan. Bir daha sordu. Dedim ki yüzde iki döndü, şaşkın baktı. Dedi ki bravo, tam ateş. Şimdi bunu niye anlattım biliyor musun? Bak bu benim önümde nasıl bir kapı açtı önümde.

O yabancı yazarlar peşime takıldılar, sen bu şehri biliyorsun diye. Üç gün benimle gezdiler. O süre içerisinde konuştuğum editörlerden biri İngiltere'ye gitmiş, beni çok övmüş... ...ve benim kitabım ilk olarak İngilizce'ye böyle çevrildi, yayınlandı. Benim için teşekkürler İstanbul. Ben İstanbul'u sevmeyeyim de ne yapayım mesela? Evet. O zaman ara manimizi okuyalım istersen. Oku ki hızla üçüncü kitabı geçmeden önce. Efendim, dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Ben Aziz İstanbul, Yahya Kemal diyorum hocam. Aziz İstanbul da bir hasret kitabı aslında.

Yahya Kemal bence İstanbul'u gerçekten en güzel anlatmış insanlardan biri. Şair olması Ben çok niye önemli. seçtiğini merak ettim bu kitabı açıkçası. O yüzden bir şey söyleyeceğim. Kitabın kıymetini biliyorum da bizim şifa bağlamamızda... Şifa bağlamamızda söyleyeceğim. ...nereyi koyduğunu dinlemek isterim evet. İstanbul'u bir ve hakikaten çok güzel anlatır. Şimdi diyeceksin ki ayol o zaman İstanbul'uyla şimdiki arasında alaka mı kalmış? Yahya Kemal anlatmayacak da kim anlatacak zaten evet. Ama bak mesela şimdi bu kitabı okurken şöyle bir şeyle karşılaşıyorsun. Yahya Kemal Şişli'de yürüyor. Diyor ki Şişli'den Beyoğlu'na kadar uzandım. Cevahir şekerleme. Kitapçıca mekanlarının önünde işte vesaire vesaire gözlüğümü takmadığım için şu an okuyamıyorum. Bak cevahir diyor. Şu an ne var o hatta? Mecidiyeköy'de ne var? Adı ne? Cevahir. Yani bu kitapları okuduğun zaman bazı şeyleri anlamlandırabiliyorsun. İstanbul'u anlamlandırmak için önemli. İstanbul'u okuyorsun yani. İstanbul'u okuyorsun. Hani sen dedin ya biraz önce İstanbul'u görmek için. Bunu da İstanbul'u anlamlandırması için okumak lazım. Bu arada kitabı okurken şimdi önerdik. Hani aldığınız zaman şöyle bir şeyle karşılaşabilirsiniz. Yahya Kemal tabii biraz fazla Türkçü. Ama bir şey... Kafatasçı Türkçü yani neredeyse. Zaten o milliyetçiliğin gecikmiş bir milliyetçilik var ya Türklerde. Bir de Osmanlı'nın yıkılışından kaynaklanan da bir hüzün var. Bu Osmanlı'nın yıkılışına duyduğu hüzünü bir Türk milliyetçiliğiyle dengelemeye çalışıyor Yahya Kemal kitap boyunca. Tam olarak öyle. Yani o yüzden ve kitap çok güzel olduğu için ve dili çok güzel olduğu için ve çok kıymetli biri olduğu için. Onu es geçiyorum ama yani hani uyarı niteliğinde söylemiş olayım. Bak şimdi şu hayatta okuduğum en güzel şeylerden biridir. Yıllardır aklımdaydı. Neyse ki dün çalışırken buldum. Dört sene evvel bir ecnebi mimarla Haydarpaşa vapurundaydım. Vapur denize açıldıktan sonra Anadolu sahili görünür görünmez. Bu ecnebi mimar ne güzel mimari dedi. Ben Haydarpaşa garından bahsediyor sandım.

Son senelerde yeni yapıldı dedim. Yüzüme hayretle baktı. Hayır, o müstekre ambarı kastetmiyorum. Şu dört köşe kuleli bina güzel dedi. Selimiye kışlasını gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir. Çünkü beyinleri yeni dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır. Ben çok severim Selimiye Kışlası'nı da anladım Yahya Kemal'in ne dediğini. Bak şimdi şey çok güzel. Benim dediğim de şu. Yani bugün de biz Haydar Paşa'yı korumak için hani önüne yatıyoruz, zincirlere bağlanıyoruz. Önünde ben 2-3 yıl önce Haydar Paşa'yı... Bizzat bağlandım diyorsun. Zincirlere. Mermerler değişiyordu. Basa markaların mermerleri değişiyordu. Mesela o bile beni çok incitmişti ve saatlerce ustaları seyrettim. Doğru kesip onları birbirine doğru yapıştırıyorlar mı diye. İnan. Ve o zaman da fotoğrafladım çünkü aralarda boşluklar kalıyordu vesaire. Şimdi o zaman da halbuki onun için o yeni ve mikrop.

Efel Kulesi açıldığı zaman bir Fransız düşünür demiş ya, Paris'in en sevdiğim yeri Efel Kulesi'ndeki restoran. Çünkü bir tek oradan Efel Kulesi görünmüyor. Nefret etmiş Fransızlar da. Çünkü çok radikal bir değişiklik şehrin profilinde ve ne bu böyle fallik bir unsur gibi diktiniz diye. Bir de çok metal. Bir de şey demişler, biz bunu fuar için dikiyoruz, sonra kaldıracağız falan diye. Endüstri fuarı için mi dikmişler? Sanayi bir şey. Sanayi demir çelik. Fuarı. Sonra kaldırılacağını zannediyormuş herkes. Kalkmayınca da tepki oluşmuş. Nedir bu böyle diye. Ama şimdi tabii Eyfel Kulesi düşünülemiyor. Haydarpaşa Garı da öyle. Haydarpaşa Garı bir de güzel. Güzel değil mi? Dönbat mimarisine. O dört köşesindeki şey. Yani insana daima yeni batar. Bu şey gibi Woody Allen'ın filmi neydi? Midnight in Paris. Hani böyle sürekli geçmişe. Geçmişteki altın çağı özlem. Ya Yakkame'nin kitabı da öyle biraz aslında. Tamamen öyle. Yani adam sürekli bir nostaljik uykusuyla yaşıyor. Ben bunu okurken bana bu müthiş umut oluyor, motivasyon oluyor. Çünkü diyorum ki evet, yani biz de böyle değerlendiriyoruz.

Yüzyıl sonrakilerde bizi böyle değerlendirecekler diyorsun. Evet yani diyecek İstanbul'un o hali. Evet yani bu böyle değişime biraz artık adapte olmak mecburuz. İstanbul dünyanın en önemli şehirleri. Çamlıca Kulesi'ni de bir gün seveceğiz diyorsun yani. Ya sevmek değil ama benimseyeceksin. Belki sevmeyeceksin ama benimseyeceksin. Yani bu var ve ben bu kente aitim ve burası. Ve boğazı ne yapsalar bozamıyorlar ya.

Çünkü coğrafi bir yapı yani. Evet. Beton dökemiyorsunuz. Ve bak çok güzel, Murat Belge'nin kitabından hatırladım. Okuyanlar da görecekler. Aslında İstanbul'un bu kadar yeşil olmasının sebebi şeyler mesela... ...Bizanslılar döneminde İstanbul bu kadar şey değil. Doğayla barışık değil, çok taş yapı var. Sonra Türkler ilk şeye geldiklerinde, İstanbul'a geldiklerinde... ...İstanbul virane, korkunç, kapı yıkılmış, berbat bir yer. Türkler... Dekadan bir dönemi Bizanslı zaten. Evet. Türkler göçebe ruhunu ve şaman ruhunu, hala taşıdıkları tabii şaman ruhunu getiriyorlar. Ve bunu şehre şöyle yansıtıyorlar. Avrupa'da evler vardır, binalar vardır. Sonra bir de büyük parklar vardır. Oraya gideler ya, Türkler bunu yapmıyor. Onlar hep bahçeli evler yapıyorlar. Ağaç dikiyorlar bir tane. Bütün hayratlara, bütün camilere... ...muhakkak ağaç dikiliyor. Yani bu bir gün burada olsun diye. Evet, yani o gerçekten de mübarek bir şey. İki tane küçük alıntım var yapmak istediğim. Buyurun. Bir flanörlük kitabı ya aslında Yahya Kemal'in senin yaptığın gibi. Kesinlikle, kesinlikle. Bir şehir gezginliği yani flanörü şehir gezgini diye çevirebiliriz aslında. Evet, evet. Bu gezintilerdeki tecrübeden sonra diyor, toprağı sevdim. O derece sevdim ki İstanbul'un her köşesini keşfetmeye ömrüm kifayet etmeyecek diye korkuyorum. Evet, evet. Ben de aynı şeyi inan bana hissediyorum. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı tek başına yalnız bu eser diyor İstanbul hakkında şeref namına Türklere yeterdi. Evet. O zaman... Dördüncü kitabı mı geçelim? Dördüncü kitabı geçelim. Yahya Kemal'den ben kopamam. Kopmak istemiyorum. Ama dördüncü kitabımız da şey olsun mu? Refika Halit Karay tabii ki. Refika Halit Karay'a bayılan bir podcast burası. Evet, işin tuhafı. Ben zaten çok severdim. Senin de bu kadar seviyor olman yani hani yüzde kaç ihtimal?

Refika Halit, büyük üstad canım. Yani çok hayatıyla aylık, halemiyle ayrı ilgilenmek gereken... ...hem şahsiyet hem de yazar olarak ilginç birisi de. Bu kitaptan nasıl bir şifa değiştireceksin bakalım? Hemen, hemen, hemen söyleyeceğim. Sürgünden bahsediyoruz değil mi? Sürgünden bahsediyoruz. Çünkü şöyle düşünün, uzaklaştırıldığınızı, sürgün edildiğinizi düşünün. Çok acı bir kitap bu ya zaten. Beyrut'ta sürülen Hilmi Bey'in hikayesi. Evet ve... Beyrut'ta gördüğü manzarayı adam şöyle ancak kafasında anlamlandırabiliyor. İstanbul'da gittiği bir berberi var. İstanbul'da gittiği bir berberin de koltukta otururken aynadan bir arkada resim görüyor. O resime benzetiyor Beyrut mimarisini ya da işte görselini. Adam orayı bile ancak İstanbul'da gördüğü haliyle anlamlandırabiliyor. O kadar İstanbul'u özlüyor, o kadar hasret çekiyor. Ki Beyrut çok güzel bir şehir o zamanlar. Zaten bundan da bahsediyor. Fakat bir sürgünlük var. Evet. Ve aynı zamanda dediğin gibi bana her şey seni hatırlatıyor. Evet. Ey aziz İstanbul diyerek yaşıyor kendisi.

Ve ben hani şöyle söyleyebilirim. Tabii ki sürgün değildim ve kendi isteğimle gittim ve hani New York'u Manhattan dediğim gibi çok sevdim. Ama gerçekten 10 yıl uzakta bir kalın. Ondan sonra özlüyor musunuz, özlemiyor musunuz? Çünkü İstanbul tek başına bir şehir değil. Bir yaşam tarzı. İnsanları anlayışı yani arkadaşları yok desenizde yine de komşulukları. Bütün bunlar gerçekten kıymetli yani ben Nişantaşı'nın ortasında komşuluk yapabiliyorsam. Kim bilir neler neler oluyordur. Yani ama ben eminim komşuluk hala var. Osmanlı konağı tarzında yaşıyorsunuz apartmancak yani. Biz hani bizde şu film yok sizdeki şu kanalda varmış diye aşağıya inen bir şeyiz. Komut apartmanının da öyle yaşadıklarını atıyor Orhan Bey. Bütün kapıları açıkmış katların. Ve konak hayatının bir benzerini yaşıyorlarmış. Çocuklar canları sıkılınca üçüncü kata, birinci kata aşağı yukarı çıkıp duruyorlarmış. Bu Beyrut'taki hayatı fakat gerçekten bana çok dokundu Hilmi Bey. Daha önce okuduğumda da dokunmuştu. Yani hele bir sürgün olun da anlayın İstanbul'un kıymetini mi diyorsun? Öyle diyorum. Evet. Ya da kendinizi tabii bir müddet sürgün edebilirsiniz. Olmayacak şey değil. Ama ben çok gördüm. Aslında ben İzmir'e taşınıyorum. Sen de gel. Yok ben gelmem. Sen git.

Bir yıl sonra gerçekten böyle tapukları vura vura İstanbul'a dönen çok gördüm. İstanbul güzel bir yer. Evet bu da kulağınıza küpe olsun. Sayın dinleyici, yaşanmaz bu İstanbul'da diyenler. Evet künyemize mi geçelim? Künyemize geçelim. Refik Halit Sürgün, İnkılap Kitabevi, 230 sayfa. Orhan Pamuk, İstanbul Hatıralar ve Şehir, Yapı Kredi Yayınları, 368 sayfa.

Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi. İletişim yayınları 423 sayfa. Yahya Kemal Aziz, İstanbul. Yapı kredi yayınları 170 sayfa. biblioterapi.podbimedia.com

adresinden bize sorularınızı ulaştırabilirsiniz. Ayrıca kitaplarla ilgili detaylı bilgiyi de aşağıda bulabilirsiniz açıklamalar bölümünde. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)