
4.258 kelime · ~21 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar. Şimdi biz geçen hafta kaldığımız yerden devam etmek istedik. Çünkü İstanbul'dan konuşmak yetmedi. Sorumuzu tekrarlayalım isterseniz. Sorumuzu şöyle tekrarlıyorum. İstanbul'dan bunalan bir dinleyicimiz. İstanbul'u sevmemeye başladım. Huzursuzlanıyorum. İstanbul'u sevmiyorum. Fakat gitmek de istemiyorum. İstanbul'u tekrar sevmek için ne okumalıyım?
Evet, İstanbul'dan gitmememi sağlayacak şeyler nelerdir diye ve Yahya Kemal demiş ya bir semtini sevmek bile ömre bedel diye. Bir podcastini yapmak bile ömre bedel İstanbul'un. Evet, ben gerçekten yetinemedim o dört kitapla. O kadar çok elimde malzeme var, anlatmak istediklerim var, konuşmak istediklerim var ki o kadar kısa kesmek istemedim doğrusu. Benim için çok önemli. Şimdi şöyle İstanbul çünkü çok önemli. Bir zamanlar düşün ki Doğu Akdeniz'in en önemli limanlarından biri. Bunun sebebi Haliç mesela. Haliç tek başına aslında İstanbul'un kaderini belirlemiş bir yer. Roma İmparatorluğu ikiye bölünüyor. Hani Batı Roma Doğu Roma Doğu Roma'nın başkenti oluyor ya Konstantinopolis zaten işte Konstantinus mu koyan imparatorun adı da.
Aslında ilk başta şeyi düşünüyor, Troya'yı düşünüyor. Çanakkale'yi düşünüyor imparatorluğun başkenti yapmak için. Doğu Roma'yı kurmak için. Evet, fakat sonra Haliç onun fikrini değiştirmesi de sebep oluyor. Bak düşün, tek başına Haliç.
Ya ben daha komik bir şey anlatmak isterim. Biz Anadolu'daki bir caz festivalinden dönüyorduk. Bir tane sırp gitar triyosu vardı. Bir baba ve iki oğuldan oluşan. Beraber tren yolculuğuyla Haydarpaşa'ya vardık. Haydarpaşa'dan çıktık. O filmlerin konu olan ünlü merdivenden birkaç adım attık aşağıya. Baba olan müzisyen karşıdaki Kadıköy'e baktı. Ve Boğaz burası mı dedi.
Dedim ooo. Hocam sen daha neler göreceksin neler. Evet gerçekten öyle bir şehir. Her yerinde ayrı bir tadı olan. Mesela sen hiç Florya'ya gittin mi? Florya'ya çok oldu gitmeye de. Bir arkadaşıma lisedeyken yatıya gitmiştim en son, itiraf ediyorum. Yani bak mesela, hani oraya gittiğinde hala minik böyle bir koyu, orada otur, böyle şeyini ser, piknik örtünü ser, otur, belki bir kadeh şarap iç, denize bak, bambaşka bir his. Rahmetli Atti Leyla'nın da söylerdi zaten bunu. Yani ben İstanbul'dan bir yere gitmem yazları. Çünkü niye bir yere gideyim ki? Zaten Kuzguncağa gittiğim zaman orada bir yaz havası. Oradan sıkılsam Yeniköy'e giderim. Oradan Beykoz'a geçerim. Ondan sonra adalara giderim. Orada denize giderim. Ne gerek var böyle turizm merakına kapılmaya mealinde bir yazısını hatırlıyorum. Bak biz ne yapardık biliyor musun? Bir aile büyüğümle. O Kadıköy'den vapura binerdi. Onlar daha doğrusu kalabalık. Böyle üç kız kardeş, onların kızları Kadıköy'den gelirlerdi. Beni şeyden alırlardı, Kasımpaşa'dan. Ben de binerdim. Oradan böyle o vapur tek tek sütlüce Eyüp, Uğraya Uğraya gider biliyor musun? Bilmiyordum, hayır. Harika bir şeydir. Bu Çingene Vapuru dedikleri mi? Daha önce duymuşluğum var o şeyde tabiri de yani o vapura mı deniliyor bilmiyorum. İskele iskele dolaşarak gidiyor. Eminönü'ne doğruyor işte oradan şeye geliyor. Kağıthane, Kasımpaşa dedim ama Kağıthane galiba. Yani şimdi hatırlamıyorum ben Kağıthane'ye iniyordum galiba. Kağıthane, işte Sütlüce bilmem ne, Haliç. O kadar güzel bir gezi ki bugün hala var bu. Şimdi sanki yani insanlar bunlar artık bitmiş yok olmuş. Ah ah o eski İstanbul. Ona bindiğin zaman o hala tuhaf bir şekilde eski İstanbul zaten. Ve ondan sonra da Eyüp Sultan'a gidiyorsun ve Eyüp Sultan'da dua ediyorsun. Oradan çıkıyorsun. Çok güzel orada köfteci var. Piyaz köfte yiyorsun. Sonra istersen tekrar o hopura binip uğraya uğraya orada da kahveni içerek geri dönüyorsun. Evet çok sıkıldım ben bu İstanbul'dan gideceğim diyene hangi İstanbul diye sormak lazım. Ataşehir'de geçiyorsa hayatın. Ağzından ağzından. Benden uzun yaşayacaksın nasıl olacak ama. Sanmıyorum.
Şöyle yani Ataşehir'de sen bir ömrünü gerçekten sitede geçirirsen... ...ve oradan trafikle sadece sıkış tepiş işte ne bileyim Bağdat Caddesi'ne gidersen gelirsen... Bir Acıbadem'e gitsem belki değişecek fikrin değil mi? Evet, evet. Acıbadem koşu yolunda bir çay içsem belki işler değişecek. Ama bu şey demek değil tabii yani. Evet, çok rahatsızcı şey var.
Ayrıca zaman az. Ulaşım o kadar belki kolay değil ama... Ekmekler dindeyiz. Sabah 9, akşam 5 çalışıyoruz. Eve döndüğümüzde yorgun oluyoruz. Evet, fakat hafta sonu bir şey yapılabilir. Mesela vefaya biz bundan 3 yıl önce de, daha pandemiden önce annemle babam gelmişti.
Bir akşam yine o çok yakın arkadaşım bir şekilde geldiler bizi aldılar ve biz kendimizi vefada baza içerken. Ay çok kalabalık oluyor oralar. Hafta sonu çok kalabalık oluyor oralar. Baza içerken bulduk akşam, Ramazan'dı galiba. Evet. Bu kadar güzel bir ortam, bu kadar şenlikli. Yaz Ramazanlarında Sultanhane hala çok güzel olur. Hala çok güzel. Kendini gerçekten şu okuduğun Osmanlı kitaplarında hissetmemen mümkün değil. Yahut bir Pierre Lothier çıkarken.
Öyle bir organizasyon da oluyor yaz Ramazanlarında zaten Sultanahmet'te. Böyle macuncular, işte bir takım hokkabazlar, bir takım müzisyenler falan toplanıp... ...iftarla sahur arasında güzel havada dışarıda geçirmek isteyen çoluk çocuk ailelere böyle eğlencelikler düzenliyorlar. Uzun masalar kuruluyor. İstanbul ya hiç sevilmez demiş Ahmet Amca Tanpınar.
Beşşehir kitabında yahut çok sevinmiş bir kadın gibi sevilir. Yani her haline her hususiyetine ayrı bir dikkatle çıldırarak. Evet, evet ve elimde tutuyorum şu an. O da altı çizili. Şöyle diyor mesela Ahmet Hamdi Tapınar. Ki o da Yahya Kemal'den çok etkilenmiş bu arada. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hocası, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde. Hem dilinden çok etkilenmiş, hem anlatımından, hem hayat görüşünden, dünya görüşünden, her şeyinden çok etkilenmiş. Tanpınar yeniye biraz daha açık ama Yahya Kemal'e göre. Evet, diyor ki bak...
Bir şehrin hayalimizde aldığı bu cins çehreler üzerinde düşünülecek şeydir. Bu, insandan insana değiştiği gibi nesilden nesile de değişir. Yani şehir nesilden nesile değişir. Hele ki İstanbul gibi bu kadar kritik noktada bulunan, her zaman zaten çok kalabalık olmuş olan İstanbul ta 2000 yıl önce biliyor musun nüfusu 1 milyon.
2000 yıl önce. Evet, 2000 yıl önce İstanbul'un nüfusu 1 milyon. Sonra tekrar azalıyor, tekrar çoğalıyor, tekrar azalıyor. O zamanda nerede o eski İstanbul diyenler vardır herhalde. Tabii, tabii, tabii. Kurtuluş Savaşı zamanlarında İstanbul'da hani böyle arabalar vesaire onlar var artık yavaş yavaş. Ay trafik oldu, nerede eski İstanbul? Hep bu böyle. Yani bir önceye gerçekten müthiş bir şey var. Şimdi İstanbul'dan değişmemesini bekleyemezsin.
Cumhuriyet döneminin en güzel şehrengizlerinden biri olarak kabul ediliyor zaten. Tanpınar için de en duygu yoğunluklu olanlar bu beş şehir içerisinde İstanbul ve Bursa olarak görünüyor aslında. Hatta en çok Bursa'yı mı sevmiş, İstanbul'u mu sevmiş Tanpınar? Soru işareti ama İstanbul'a olan muhabbeti ve sevgisi muhakkak. Bu Beşşehir hikayesine benim gerçekten çok ilgimi çeken şey... ...her şeyle İstanbul'u aslında anlatıyor olması. Yani muhit muhit neredeyse. Ki Yahya Kemal'le aynısını yapar, anlatıyor olması. Adı üstünde Şehrengis. Mesela bak İstanbul nasıl değiştiği şöyle anlatıyor. İşte Paris'e değişmiştir diyor. Oradan bir anlatmaya başlıyor. Sonra şöyle devam ediyor. İstanbul böyle değişmedi.
1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda o eski hüviyetinden tamamıyla çıktı. Meşrutiyet inkılabı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük büyük yangın, mali buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüzyıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923'te olduğu gibi kabullenmemiz, onun eski hüviyetini tamamıyla giderdi. Göçler de var tabi. Ahmet Ahmet'in tam kadar çok net bir şekilde Cumhuriyet'in aslında İstanbul'u değiştirdiğini söylüyor. Hatta şöyle diyor, Cumhuriyet İstanbul'a karşı kurulmuştur. Cumhuriyet en azından İstanbul'u ihmal etmiştir. Mecburen. Çünkü Ankara'yı başkent yapıyor, oradan o imparatorluk şehrini kopartmak istiyor. İstanbul evet gerçekten biraz ihmal ediliyor şeyden sonra. Çünkü Cumhuriyet'in kendilerini ispatlaması için Ankara'yı abat etmesi lazım. O yüzden de İstanbul tabii ki ihmal ediliyor.
O sonra Adnan Menderes mesela gelmiş, bütün o... Hani sana geçenlerde şey anlatmıştım, İzmir'de Söyleşe'ye gittiğimiz zaman... ...Altın Yolu'da Adnan Menderes yaptırmış, işte asılma sebeplerinden biri diye anlatırlar. Şey demişler, ne yapacağız bu yola, uçak mı indireceğiz demişler. Adnan Menderes cadde meraklısı bir adam. Vatan Millet Caddeleri'ni de o yapıyor İstanbul'a. Dolmabahçe, Beşiktaş Dolmabahçe hattını da o genişletiyor. Mesela bütün bunları bilerek yürüdüğün zaman İstanbul'da... ...ha dur ya, bak bunlar değişik bilgiler. Sen Menderes'leri savundun.
Sen Abdülhamit'i savundun. Böyle bir şey vardı. Savunmadım. Yok şey, Abdülhamit de İstanbul'u avat edenlerden biri aslında değil mi? Şöyle olmuş tabii ama Menderes'in yaptığı yani bazı tarihi değerleri görmezden gelerek modernleşme için tarih biraz... Düzlenmiş. Değiştirilmelidir diyerek yaptığı için orada bir sıkıntı var. Fakat izlerini görmek yine de mümkün. Yani tarihin izlerini görmek yine de mümkün.
Daha devam edeyim mi konuşmaya? Bu kitapla ilgili söylemek için başka şeyler var. Şimdi yayına hazırlayan en son baskıları Beşir Ayvazoğlu. Diyor ki Beşir Ayvazoğlu, beş şehir anlayarak inceliklerine nüfuz edilerek okunduğu takdirde tarih ve şehirlilik şuuru kazandırabilecek bir eserdir. İşte şehirlilik şuuru kazandırsın bence. Bir söyleşisi de söylüyor buna kitap hakkındaki. Bak şimdi şöyle bir şey var yine Beşşehir'de İstanbul bölümünde. Ahmet Ahmet Tanpınar diyor ki... Simitçi geceleri fener taşımıyor, hele mani düzmesini hiç bilmiyor. Aklıma sen geldin o yüzden altını çizdim. Neden? Mani düzmesini hiç bilmiyor ya simit. Tuna Kiremit'in işi. Akşamları simit de mi boza satabilirsin?
Merhaba Poğaçacı. Ama bak bu arada geçen bölümde Orhan Pamuk'tan bahsettik. Poğaçacı deyince aklına geldi. Hayır, kafamda bir tuhaflık kitabında, onun da akşamları boza diye bağıran Mevlüt'tü galiba, bozacısı vardır. Ve yani hala böyle şeylerin olduğu muhitler var. Ki o Cihangir'de geçiyor. Yani o şey hani Boza diye bağırması... Cihangir'de bağırıyor o adam gerçekten. Orhan Pamuk hem Nişantaşı'yla hem Cihangir'le gibi bir şey var. Son yıllarda Cihangir'li. Ve o adam gerçekten var bu arada. Gündüzleri de tezgahında balık satıyor. Adı da o. Başına gelen olay da o. Yanlış kızı kaçırması. Ha tamam hatırladım mevzuyu evet. Yanlış kızı kaçıran adam. Evet. Neyse yani bu kitabı şiddetle o yüzden geçenlerde bir şey demiş. Şefkatle öneriyorum.
Şefkatle önerilecek bir kitap gerçekten. Şefkatle öneriyorum. Çünkü bu kitap insana İstanbul'u sevdirmezse ne yapar bilmiyorum. O zaman bir sevgi sorunu olduğumuz ortaya çıkar belki de. Ve evet olabilir. Ve şey de yani hani değişecek. Buna mecburuz. Ama sen de bir şey yapabilirsin. Yani mesela ne bileyim ben hep onu düşünüyorum. Bu şeyden Avrupa yakasından Anadolu'ya bakarken gitgide gerçekten yeşil alan daralıyor.
Diyorum ki yani eski usul işte hani bir önceki bölümde bahsetmiştim. Türkler bahçeli evler hep yapmışlar. Daha önceki şeylerine karşın, Bizanslılara karşın. Hani siz de apartmanlarınız arasında acaba bol bol mesela ağaç mı dikseleceksiniz? Bir ağaç bir ağaç kalırsa. Gerçekten insanlar küçümsüyor. Hani böyle şey diye düşünüyor. Canım Allah Allah bize mi kaldı? Evet biraz bize kaldı. Doğru. Ben de şöyle bir gözlemle katkıda bulunmak isterim. Bir gün vapura bindim Kadıköy'e gitmek için. Çok meşhur olmama rağmen vapura biniyorum yani. Halktan biriyim çünkü. Gün batımında bir kızılık var ufukta. Tam böyle işte Haydarpaşa'ya doğru yaklaşıyor vapur. Ama müthiş bir kızılık böyle yanıyor gökyüzü falan. Denizin rengi harika işte martılar uçuyorlar falan. Ben de dışarıda güvertede oturuyorum. Bir baktım herkes cep telefonuna bakıyor.
Herkes istisnasız cep telefonuna bakıyor yani. Manzaraya bakan bir kişi bile yok. Neyi seveceksin? Neyi seveceksin? Bakmazsan göremezsin. Cep telefonunda story olarak geldiği zaman bakacaksın ona herhalde o zaman. Her şeyin küçülmüş halini göreceksin. Oysa gerçekten Teofil Gautier diyor zamanında şair. İstanbul'un gökyüzünün mavisi gibi bir mavi yoktur diye.
Evet, cep telefonunuzdan kaldırın başınızı ve bakın yeter ki. Şimdi bir ikinci kitabımıza geçelim istersen. Hagop Mintsuri diyelim mi? Hagop Mintsuri, evet. Bu kitapta bulacağımız şifayı ben de merak ediyorum gerçekten. Her şeyi de lütfen devletten beklemiyorum yalnız. Pragmatik bir insanım.
Şimdi İstanbul anıları Hagop Mintsuri. Gerçek adı Hagop Demirciyan. Erzincan'ın küçük Armıdan köyünde doğmuş, 11 yaşında İstanbul'a gelmiş, Robert Kolej mezunu, bir otodidakt, bir köylü ama kendi kendisini yetiştirmiş. Edebiyatla uğraşmış. Tehcirde çok acı şeyler yaşamış. Bütün ailesini kaybediyor. Evet, sen buradan devam et. Hatta sana onun hikayesini bulduğumu anlatırım ben bu hikayeyi daha doğrusu. Utapta da okudum sonra sen anlattıklarını, evet. Bademcikleri şişiyor. Bademciklerimi ben diyor aldırayım da diyor, günümüz kış diyor, böyle geçmez diyor. Ailesine diyor ki işte o Erzincan'daki köyden. Koleji bitirdikten sonra köyüne geri dönmüş. Orada aile kurmuş, çoluk çocuğa karışmış. Sonra bademcik ameliyatı için İstanbul'a geliyor. Hatta yeni bir tane de şeyde Noel zamanı galiba ya da Paskalya zamanı doğanda bir çocuğu var. Dört çocuğu var. Dört çocuğu var toplam. O yani en bebek o. Evet. Ben gideyim de diyor İstanbul'a bademciklerimi aldırayım, geleyim diyor. İki gün diyor bir şey değil diyor. Gitme etme falan yok yok gideyim diyor bu böyle geçmez diyor. Kalkıyor İstanbul'a gidiyor işte bademcik ameliyatı için doktoru buluyor falan filan. İki gün sonra da gemi var dönecek. Kendi köyüne öylelikle dönebilecek. O zaman yanlış hatırlamıyorsam bunlar gemiyle şeye gidiyorlar. Samsun'a gidiyorlar. Oradan aşağıya iniyorlar.
Kaçırıyor gemiyi. 25 dakikayla. Evet, 25 dakikayla o gemiyi kaçırıyor. O çok harikulade bir sahne. Bence film yapmalılar. Doktordan çıkıp Galata'dan kalkıyor gemi. Evet. Oraya koşması, kantar içinde yetişememesi...
Ve nereden bilecektim ki bir daha zaten ailemi, kimseyi göremeyecektim demesi. Yetişse mi daha iyiydi, yetişmese mi daha iyiydi. Hala bunu bilememiş yani kitabı yazarken bile. Çünkü o gidemiyor. Bütün o ailesi ondan sonra Erzincan'dan sürülüyorlar. Çünkü Birinci Dünya Savaşı başlamış. Küçücük çocuğu da dahil. Kendisi de zaten askere alınıyor galiba. Sonra askere alınıyor. O yüzden de dönemiyor.
O askerdeyken zaten ailesinden gelen mektuplar kesiliyorlar. Sonra sorup öğreniyor ki onları buradan sürdüler. Nereye gittikleri belli değil. Evet ve diyor ki benim diyor dedem diyor çeşmeye bile yürüyemezdi ki. Oyunca yolu nasıl yürüyecek? Yani bu gerçekten. Bu Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük dramlarından biridir. Bu kitap bence şu yüzden çok önemli. İstanbul'da sadece Türkler yaşamadı. Hatta yani aslında sonradan çok el değiştirmiş nüfus var. Ayrıca bir tek zengin gayrimüslimler de yaşamadı. Gayrimüslim deyince sanki bütün ticaret onların elindeydi. Biz Müslümanlar olarak şey yapamıyorduk gibi bir algı vardır. Öyle de değil yani. Fukara abi ya da fırıncı. Bu şey çok güzel anlatır. Agop Mitsuri kitabında o dönemin İstanbul nokusunu çok güzel anlatır. Mesela hani Karaköy hattında o sahil kenarında çalışan Kürtleri de çok güzel anlatır. Fırıncılar kimlerdir onu anlatır. Yemcilik, kömürcülük, fırıncılık, katiplik yapıyor ve sonra da işte bu kitabı yazıyor aralarında. Ermeniler çünkü o dönem daha çok hakikaten yemcilik ve fırıncılık yapıyorlar. Askerde de fırıncılık yapıyor zaten dairemişliği olduğu için. Onu hatırlamıyordum.
Başka bir şeyini görmek için İstanbul'a hani şimdi ne dedik çok Türkçü birinci bölümde Yahya Kemal Aziz İstanbul hani o Türk Türk Türk Türk İstanbul. Türk mucizesi olarak İstanbul'a. Ahmet Avni tam bunlarda Yahya Kemal'in devamı olarak o da baya bir aslında Türk İstanbul. Hatta öyle zaten bölüm adı var yanlış hatırlamıyorsam 5 Hikaye'de İstanbul bölümünün içinde de Türk İstanbul gibi bir şey var.
Evet, İstanbul'u İstanbul yapan Türktür. Gibi falan böyle. Hep ona vurgu var. Bu bakımdan Agop Manisouni'nin kitabı çok önemli. Onun adımlarını takip ettim ben. Anlattığı yerlerde gezdim.
Gerçekten mi? Evet, evet. Ve o kadar o zaman başka göze bakmaya başlıyorsun ki şehre. Tarih gerçekten gözünde canlanıyor. Şöyle dönüyorsun mesela Kabataş'ta yürürken şöyle sağa duvara bakıyorsun. Hakup Min Suri'nin söylediği sahne iki gün önce okumuşsun. Çünkü ben okuyup geziyordum, okuyup yürüyordum, okuyup yürüyordum.
Ve o sahne sanki orada canlanıyor. Bir tiyatro sahnesi gibi. Onu görüyorsun ve çok duygulanarak sonra yürümeye devam ediyorsun. Bu şehir neler gördü? Kimlerin ayak izlerinde yürüyoruz biz? Bu muhteşem bir şey. Ki hani mesela benim Topkapı Sarayı'nda çok böyle kendimce yaşadığım romantik bir an vardır. Topkapı Sarayı'ndaydım. Böyle geziyorum. Pencerenin gölgesi düşmüş tam karşımdaki duvara. Demir parmaklıkları var falan.
Düşündüm dedim ki bu gölgeyi benden önce bundan 500 yıl önce başka biri gördü. Harika bir kavrayış. Çok tuhaf değil mi? Aynı noktada durdu muhtemelen. Aynı gölgeyi gördü. Bana göre zamanda yolculuk gibi bir şey o. O yüzden yani bence bakmak hakikaten çok önemli. Bu kitabı ben olsam sizlerin yerinde elimde bir şey olarak... Bu da bir İstanbul'u görme kitabı. Evet, evet. Yani Murat Belge'nin birinci bölümünde bahsettiğimiz Murat Belge kitabından bence hiçbir farkı yok.
Yani özetle aslında bize şunu demek istiyorlar, bütün bu kitaplardan bize seslenen yazarlar. Başınızı cep telefonu ekranından kaldırın, İstanbul'a bir bakın arkadaş. Çünkü hala aslında çok güzel bir şey görmek manası var. Cep telefonundan story izleyerek İstanbul'u sevemezsin. Mesela benim en sevdiğim yerlerden biri Unkapanı'ndaki surlardır. Kemer. Kemerlerdir, evet. Kemerlerdir, pardon. Kemerlerdir. Ben bayılırım oraya ve oranın tepesinde böyle... ...biraz böyle yan yoldan falan gidince... ...çok güzel bir böyle şey vardır. Kahve içebileceğinde bir yer böyle. Basit bir yer vardır mesela. Oralara çıkınca yine dediğim gibi başka bakış açıları. Yani böyle kamera gibi düşünün. Başka bakış açılarına geçmeniz lazım. Yani kamera gibi.
Büyük caddelerde genelde hareket ediyoruz ya, ara sokaklara girmek lazım. Burada ne oluyor? Vatan Millet Caddesi'ndeysen mesela, orada ilerliyorsan oradan bir araya bir girmek lazım. Bakayım burada ne var gibi.
Yani bu İstanbul'a karşı körleşme fakat sadece Türklere ve İstanbullara mahsus bir şey değil. Şimdi aklıma geldi. Roma'ya gitmiştim ben mesela. İşte Roma'da zaten İstanbul duygusunu Doğu Roma, Batı Roma paralelliğinden dolayı belki de yer yer hissedebildiğin bir şehir aslında. Yani İstanbul'a bir akraba olduğunu Roma'nın hissediyorsun oradayken. İşte orada Romalı insanlarla konuşurken dedi ya bu Roma'da yaşanmaz artık. Yani burası yaşanacak yer. Roma yani.
Evet ve gayet hakikaten kalabalık da değil o kadar güzel de bir şehir. Bütün balkonlarında muazzam çiçeklerin, ağaçların olduğu bir şehir. Bu da yani bir semtini sevmek için bir ömre bedel denilebilecek şehirlerden bir tanesi. Ki İstanbul onun mislisi yani. Kesinlikle çok mislisi.
Evet, bu da böyle. Hakkı bin Züriyye'yi diyorum ki yani farklı bir bakış açısından görmek için okumalısınız. O zaman ara manimizi söylediğim müsaadenle. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor efendim.
Gelelim üçüncü kitabımıza. Şehrin Sesleri diyorum. Ne dersin? Bernat Bouman. Bernat Bouman ilginç bir kişi. Kendisi Hollandalı. Fakat Hollanda'nın Türkiye'den sorumlu devlet bakanı gibi birisi. Yani bir gazeteci, bir Türkiye
Aşığı bir Hollandalılar genellikle Türkiye hakkında kanaat edinmek istedikleri zaman... ...Bernard Buhman'a bakıyorlar. Biraz John Locario romanlarındaki ajanlara da benziyor kendisi aslında. Hem tip olarak hem de meslek olarak. Orada da ajanlar hep gazeteci diye gezerler ya ortalarda. Ya da ben polisiyeci... Belki de öyleydi. Belki de öyle. Yani bu değiştirmiyor bizim şeyimizi şu anda. Ajan da olsa insan insandır.
Bernat Buğman böyle bir abimiz, diyor ki İstanbul'daki insanlarla tanışmış. Yani İstanbul insanları ile çok konuşmuş. Bu da oradan evet. Şöyle bir şey diyor, Türkiye'de diyor genellikle çok muhafazakar olan kesimdeki insanlarla... ...çok layık olan kesimdeki insanlar nadiren bir araya gelip konuşurlar. Nadiren de fazla o kibarlık etmişlerse konuşmazlar birbirleriyle. Fakat diyor ben yabancı olduğum için hepsi benimle konuşuyordu tabii diyor bunların.
Ve ben aslında çoğunda aynı ortak hasletleri ve İstanbul'a dair kaygıları ve sevgileri gördüm. Bunların, diyor. Ve bu söyleşilerimi, röportajımı kitaplaştırmak istedim, diyor. Ve İstanbul'dan İnsan Manzaraları, Şehirin Sesleri kitabını yazmış. Burada herkesin anlatacağı bir hikayesi var, diyor. Bazen keyifli, genellikle hüzünlü ama her zaman ilginç hikayeler bunlar. Yani bir yabancı gözüyle İstanbul kitabı aslında.
Ve o da bizim başından beri söylediğimiz şeyi söylüyor. Diyor ki kaldırın başınızı bakın bir de şeyi diyor yani kendi konfor alanınızın dışına çıkın. Bravo evet asıl şeyi bu. Asıl söylediği bu. Ne bileyim Suha diye de mi oturuyorsun tamam harika çok güzel ama çık git oradan başka bir yere git işte ne bileyim Sultanahmet'e git. Hele bir Fatih'e çık. Fatih'e git. Çarşamba, çarşamba, çarşamba. Bir çarşamba lafıdır gidiyor değil mi? Çarşambaya girilmez. Vallahi ben çarşambaya... Git bir Osman Ağa cemaatiyle sohbet et. Ben çarşambaya her yıl giriyorum vallahi. Cübbeli Ahmet Hoca ile bir çay iç.
Gerçekten yani bugüne kadar bir rahatsız edildiğim olmadı. Benim babamlar Selanik göçmeni. Babam 7 yaşındayken İzmir'den 2 yıllığına bir İstanbul'a taşınmışlar. Ve Fatih'te oturmuşlar, Çarşamba'da oturmuşlar. Biz babamla mesela bir gün çok geniş bir Çarşamba yürüyüşü yaptık. Ve harikuladeydi, çok güzeldi. Baba kız gayet her zamanki halimizle yürüdük. Herhangi bir şeyle de karşılaşmadık. Yani...
Diyeceksin ki hani aman canım kim öyle düşünüyor? Yani hani öyle bir önyargı var mıdır zaten? Ben etrafından özellikle kadın arkadaşlarımdan öyle bir önyargı olduğunu görüyorum. Türkiye'de özellikle de Türkiye nüfusunun dörtte birini oluşturan İstanbul nüfusunda mahalleler arasındaki görünmez duvarlar çok yüksek. Bravo.
Ve siyasetçiler genellikle bu sosyolojileri birbirleriyle korkutarak ekmek yiyorlar. İşte onlar gelecek, dilinizi sizin elinizden alacak. Öbürleri de diyor ki onlar gelecek, sizin giyim kuşamınızı, hayat tarzınızı elinizden alacak. Aman bize sarılın. Aslında iki siyaset esnafının da diyeyim. Seçmen tabanına söyledikleri bu ve bu yüzden bu duvarlar şey olamıyor. Halbuki gri bölgeleri ihtiyaç olduğuna inanıyorum ben. Bu anlaşılmak bakımından da bu geziler önemli. Yani birbirini görmek, bilmek, anlamak, anlamaya çalışmak. Ama tabii bir de anlamak isteyerek gitmekte var. Tabii tabii eleştirmek için değil. Dediğim gibi yani şey değil bu arada illa turistik gezi yapın demiyorum. Yani biz işte üç komşu Fatih pazarına arada gidiyoruz. Çünkü bir çok ucuz. Gerçekten yani bizim Feriköy pazarında atıyorum 20 lira olan şey orada 10 lira. İkincisi çok eğlenceli harikulade bir kumaş şey var mesela. Fatih Atpazarı Meydanı'nda mesela muhafazakar entelektüellerin takıldığı kafeler vardır. Kafeler var, evet. Muhafazakarların Cihangir'i dediğim dönem. Evet, evet. Bir de oraya gidin. Mesela orada çok kafa adamlarla karşılaşırsın. Yani dünya görüşü ya da siyaset algısı seninkinden farklı. Fakat beraber çay içtiğin zaman... Çünkü şöyle de bir şey var. İnsan ancak kendisiyle aynı görüşte olmayanlardan bir şey öğrenir.
Aaa çok güzel. Epeyce Tos şöyle söyler. Bir hocamın sözü vardı. Her şeyi bildiğini düşünürsen hiçbir şey öğrenemezsin. Bu onun gibi yani dediğin şey. Şimdi Prof. Dr. Sami Şekeroğlu, Mimar Sinan'da bunu bize söylemişti. Ancak kendinden farklı dünya görüşünde ve yaşam tarzındaki kişilerden bir şey öğrenebilirsin. Çok güzel. Yoksa kendi yankı olanda kalırsın. Tabii yabancı gözüyle İstanbul'da ayrı bir şey. Yani bunu en çok şeyde anlarsın. Yurt dışından bir arkadaşın gelir. Mesela Amerika'dan bir arkadaşın gelir sana. Sen tabii ev sahibi mesuliyetiyle ona İstanbul'u göstermek istiyorsundur. Normalde gitmeyeceğin yerlere gidersin ve onunla beraber sana dersin ki vay be ben buraya niye daha önce gelmemişim. Zaten benim hayatımda bu oldu. Yani İstanbul'u bazı keşiflerim, bazı yerlerin keşiflerim öyle.
Özelde kesin olmuştur diye söyledim zaten. Benim böyle şeyim var ya, ithal ettim ben. Arkadaş ithal ettim. Amerika'dan, New York'tan şey getirdim, arkadaş şimdi burada yaşıyor biliyorsun. Ben Yerebatan sarnıcına iki defa gittim. İkisi de yabancı misafirlerimi götürmek için. Böyledir, evet. Yani genelde birini gezdirirken ve benim bugüne kadar gezdirdiğim herkes Türkiye'de kalmak istemiştir. Bazıları başardı kaldı, hala da sırada olanlar var yani. Hatta bir kuzenim bana şey demişti, Aslı abla eğer sen bu arkadaşları nasıl gezdiriyorsan söyle de kalsınlar istiyorum.
Aslında çok da uğraşmaya gerek yok. Boğaz kıyısına sal onları. Yani Beşiktaş'tan Arnavutköy'e yürüsünler. Zaten İstanbul kendi kendine satar onları. Evet, doğru. Şimdi gelelim, son kitabımız senin uzmanlık alanın. Sunay Akın. Sunay Akın uzmanlık alanının değil, Sunay Akın kendisi bir uzmanlık alanı zaten.
Sunay Akın bir uzmanlar uzmanı, yani İstanbul hakkında da tabii kendine göre bir uzmanlı var. Ben ilk defa Sunay abiyi Şürlü tanımıştım. Kız Kulesi Şiir Cumhuriyeti ilan etmişti 90'lı yıllarda. Biz de böyle işte edebiyata ilk ülkek adımlarımızı atmaya çalıştığımız, aman efendim şu dergide, bu dergide şiir yayınlatmaya çalışıyorduk. Sunay Akın o zaman parlayan genç şairdi. 80 kuşağının. Yıldız isimlerinden biriydi işte Küçük İskender, Haydar Ergülen, Turgay Kantürk falan beraber. Bunlar Kız Kulesi'ni işgal edip, biz burada Şiir Cumhuriyeti ilan ettik diye bir eylem yapmışlardı. Bana o zaman çok komik ve çocuksu gelmişti. Fakat sonradan çok güzel bir fikir olduğunu ve en güzel fikirlerin çocuksu fikirleri olduğunu ve Sunay Akın'ın da zaten bu çocuksuluktan hayat boyu vazgeçmeyeceğini fark ettim. Bugün de Sunay abi dünyaya çocuk kafasıyla bakmayı çok seven bir insandır.
Ve İstanbul hakkında da tabii ki çok önemli soyutlamaları özellikle Kız Kulesi'yle Galata Kulesi'nin aşkı ve onların gayrimeşru çocuğu olan Lisbon'daki kule hakkındaki hikayeleri böyle kişileştirerek İstanbul'un yapılarını efsaneleştirerek İstanbul'un gündelik hayatta karşılaştığımız şeyleri... O kendine özgü mizahi ve poetik üslubuyla, büyük bir şair olmasını da getirdiği üslupla, bir İstanbul şiiri yazar aslında, her düz yazısında. Ve İstanbul'u şiirler aracılığıyla sevmek diye bir şey de var değil mi? Orhan Veli'yi de mesela düşünmedik ama.
Yani şiir kitabı düşünmedik ama Sunay Akın'dan yola çıkarak şiayirlerden bahsedebiliriz. Cevat Çapan'la İstanbul'u sevmek, Yahya Kemal'in şiirleriyle İstanbul'u sevmek, Küçük İskender'in şiirleriyle neden olmasının Beyoğlu'nu sevmek. Evet bak bu noktayı şu an iyi unutmadık. Aslında evet bir tek Sunay Akın demiştik ama... Sunay Akın böyle bir pencere açmış oldu. Evet. Yani İstanbul'u hakikaten şiirler de sevebilirsin. Bir de öyle düşünebilirsin. Onları okuyarak gezebilirsin. Daha da kolay. Yanında taşıması kolay. Sunay Akın insana bence İstanbul'u sevdirecek bir şair. Aynı zamanda şiiri de sevdirecek birisi. Evet. Çok doğru. Ben şiir hiç sevmem. Neymiş şiir? Delikanlıyı bozar falan diye düşünüyorsanız eğer, Sunay Akın'ın şiirleri delikanlıyı bozmaz arkadaşlar. Ben daima yaratıcı yazarlık derslerimde ilk olarak Sunay Akın'ı tavsiye ederim. Derim ki yani şiir sevmiyorum ben, yani şiir okuyamıyorum diyenlere.
Hani bir antoloji falan söylerim ama onun haricinde bir Sunay Akın muhakkak söylerim. İnsana gerçekten şiir sevdirir. Orhan Veli çizgisinde gelir zaten Sunay Akın'ın şiiri. Orhan Veli şiiri de vaktiyle ben şiir sevmem diyen gençlere şiir sevdirmiştir. Sunay Akın'ı 90'lı yıllarda Orhan Veli'nin mirasçısı olarak zaten ortaya çıktı. Cemal Süreyya şiirleriyle Kadıköy'ü sevmek vardır mesela. Evet, doğru söylüyorsun. Cemal Süreyya sokağına gitmek orada mesela. Sezai Karakoç şiirleriyle Fatih'i sevmek gibi İsmet Özel şiirleriyle... Dedim bak ben sana uzmanlık alanım diye. Bak şu an hemen dökülüyorsun. Birisi beni durdursun.
Bravo! Çok güzel. Yani Sunay Akın'ı elinize alın. Zaten Sunay abinin kitapları referanslarla doludur. Bizim burada vereceğimizden çok daha iyi İstanbul şiirleriyle ilgili, yazarlarıyla ilgili referanslar verir. Oradan yola çıkarak, surf yaparak diyeyim internet tabiriyle. Oradan tıklaya tıklaya. Kitabın içinden zaten İstanbul'da size sevdirecek pek çok şaire ulaşırsınız efendim. Ayçüre'yi ve Deniz Yıldız'ı kitaba düşürmüştük ama sonra ben şey hatırladım, benim ilk aşık olduğum aslında Kız Kulesi'ndeki Kızılderili. Yani o da yine Kız Kulesi var değil mi? Tamam hadi onu diyelim o zaman. Onu da ver, yok ikisini de söyleyeceğim. Söyledik gitti zaten. Tuna'cığım yani bitti o iş. Bitti işte, tamam. Ayçöre ve Deniz Yıldızı Kız Kulesi'ndeki Kızılderili. Evet. O zaman ben künyeyi okuyayım. Buyurun. Hagop Mitsuri, İstanbul Anıları. Aras Yayıncılık, 256 sayfa. Bernard Volman, Şehrin Sesleri, İstanbul'dan İnsan Manzaraları. Kitap Yayın Evi, 240 sayfa. Çeviren Gül Özlen.
Sunay Akın, Ayçöre'yi ve Deniz Yıldız'ı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 238 sayfa, Kız Kulesi'ndeki Kızılderili 192 sayfa, Ahmet Hamdi Tanpınar Beşşehir Dergah Yayınları 235 sayfa. Evet. Bu kitaplarla ilgili linkleri aşağıda açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Ayrıca bize sorularınızı biblioterapi.podbimedia.com
adresine gönderebilirsiniz. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.