
4.611 kelime · ~23 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'i BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kidemikçi. Manim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Evet, merhabalar. Bugün size Tuna Kiremitçi yerine başka çok kıymetli bir yazarı getirdim. Aslı Tohumcu. Yeni Tuna Kiremitçi, merhaba. Yeni Tuna Kiremitçi. Şöyle, Aslı Tohumcu'yu ben kendimce şöyle tarif edebiliyorum. Bence Çağdaş Türk Edebiyatı'nın en çatlak kafası. En taşkın yazarı.
Gerçekten yaratıcılığından benim çok etkilendiğim bir insan. Zannetmeyin ki ama bu burada şimdi böyle bir övgü dolu yahut röportaj tadında bir şey olacak. Tuna'yla yaptığımızın aynısını bugün Aslı'yla yapacağız. Tuna, üzerinize afiyet. Biraz üşütmüş. Akşam konsere de ben çıkacağım. Onu da duyuralım burada. Artık Tuna'nın bütün konserlerine ben çıkacağım. Sen çıkacaksın. Bütün kitaplarını... Aslı Kiremitçi o. Parayı da sen alacak mısın? Para onun olsun. Ben Ünü alacağım. Sevgi'yi alacağım.
Benim sevgim senindir, biliyorsun zaten. Hoşbulduk ve geçmiş olsun tabii ki Tuna'ya, teşekkür ederim. Evet, şimdi direkt sorumuza geçiyorum. Geçelim bakalım.
Durumumu kısaca şöyle tarif edeyim. Yaz aylarında 31 yaşıma basıyor olacağım. Bugüne kadar hiçbir kadın tarafından sevildiğimi hissetmedim. Yakın zamanda yine çok değer verdiğim bir kadın tarafından reddedildim. Depresyon ve işsizlik ile mücadele ederken ise ailem yalnız hissettirdi. Çok yalnız hissediyorum. Bunu aslında şöyle de vurgulamıştı e-mailinde. Ben onu biraz attım aslında şöyle de diyordu.
Kitaplarda Yalnız Hissettirdi, Emre Yaman. Biz konuyu Tuna'yla çalışırken, iyi de kitaplarda yalnız hissettirdi bölümünü Tuna aslında attırmıştı bana. Çünkü hani biz e peki ne diyelim yani bizim verdiğimiz Deva zaten kitap. Gene Deva'nın kitaplarda olduğuna inanıyor ki bu mail atmış yoksa atmazdı tabii ki. Emre Bey yani boşu boşuna bunu demedi herhalde. Ama yanlış kadınları sevmiş. Olabilir yani. İlk o kadar yanlış kadınları sevmişsin Emre. Doğru kadınları sevmişsin. Olabilir evet. Yani şimdi konunun böyle özüne inince tabii ben her soruyla beraber bayağı bir oturuyorum çalışıyorum. Yani elimdeki işte DSM 5 kitabına bakıyorum. Psikolojik bir takım makaleler okuyorum. Ondan sonra hocalarımı daha bir böyle can kulağıyla dinliyorum o günlerde. Bakayım bana bir buradan şey çıkacak mı? Ekmek çıkacak mı diye falan.
Çok değişik bir yöntemle karşılaştım Aslı. Çünkü konuyu ben reddedilmek olarak ele aldım. Bilmiyorum ne düşünüyorsun? Yok, sen doğrudur oradan. Devam edelim bakalım. Ben ne diyorsam doğrudur diyorsun. Sen ne diyorsan odur. Reddedilme konusu diye düşündüm. Tabii ki bu aslında çok geriye gidiyor olmalı. Öncelikle bir şundan bahsedeyim. Bu konuda bir çalışma yapan bir Amerikalı, daha doğrusu Çin hasılı Amerikalı ile tanışmış oldum bu vesileyle. İnternetten yani.
Sonra oturdum, videosunu seyredeyim. TEDx konuşması olmuş. Milyonlar seyredilmiş. Çünkü şöyle bir şey program yapmış kendine. 100 adet reddedilme maddesi belirlemiş ve 100 gün bunları denemiş. Yani şimdi şöyle mesela diyor ki çok güzel bir kadına gideceğim. Bu akşam benimle akşam yemeği yer misiniz diye soracağım diyor. Bunun yapmasının sebebi reddedileceğinden emin. 100 gün reddedilmeyi amaçlıyor. Gün be gün bununla nasıl başa çıkabildiğini görmeye başlıyor. Mesela birinci gün, Hiç daha cevabın c'sini duymadan dönüp kaçıyor. Bunu seyrediyor sonra oturuyor. Hepsini kaydediyor ya. Oturup seyrediyor diyor ki, aa ben zaten daha hiç dinlememişim bile ki karşımdakini. Belki reddetmeyecekti. İkinci gün biraz daha farklı davranıyor. Mesela üçüncü gün videosu çok ünlü.
Rejection Third Day diye belki hani girip bakarsanız, bulabilirsiniz. Üçüncü günde bir şeye giriyor, Donut dükkanına giriyor. Ve diyor ki, bana diyor, olimpiyat simgesi şeklinde diyor, olimpiyat halkalarını diyor, yapabilir misiniz diyor. Ve orada çalışan muhteşem bir genç kadın var. O kadar ciddiye alıyor ki konuyu. Başlıyor da düşünmeye. Ama diyor, biraz zaman alır bu diyor. Tamam diyor, sorun değil diyor. Çünkü şey bekliyor yani sonunda, ya ben bunu yapamam.
Biraz zaman alır bir dakika düşüneyim renkleri neydi diyor bir dakika diyor kızı biliyor yani yeşil mavi sarı kırmızı falan. Son renk neydi? Kız gidiyor gerçekten elinden geleni yapıyor. Olduğu kadar çok sevimli. Gerçekten bunu yapıyor. Ve o adama getiriyor. Kime denk geldiğinle alakalı bir şey. Ama reddedileceğini zaten bilirsen, o çok reddedilmek sayılmaz ya. Psikolojik olarak o kadar büyük bir darbe olmaz sanıp çok istediğin bir konuda reddedilirsen. Mesela bir işi, bir hevesinin peşinden koşuyorsun.
Olmaz reddedilirsin, o yıkar insanı. Ama ben senin peşinden koşmuyorsam... Senin beni reddetmen beni yaralamaz diye düşünüyorum. Çok istemiyorsan diyorsun doğru. Onun var tabii ki bir işlerliği ama böyle yüzde yüz çare midir onu bilemedim. Ama enteresan bir deneymiş gerçekten. Enteresan bir deney yani şöyle olabilir belki dozajı arttırıp istediğin şeyleri koyabilirsin sonradan. Yani hani o alışkanlığı kazandıkça işte birinci, ikinci, üçüncü, beşincisinde diyelim ki zaten umurunda olmayan, işte Donut gibi yani. Umurunda olmayan şeyleri söyledin. Sonra belki çok umurunda olan baklava.
Büyüklerimiz olsa şey der, isteklerini değiştir. Hani elde edebileceğin şeylere odaklan. Yani ama bir şey söyleyeceğim. Aslında evet biraz iş ona illaki dönüp dolaşıp geliyor. Yani öyle mi? Eyvallah. Ama gelmiyor mu? Yani aslında stoa felsefesi bile ben de üç programda bir stoadan bahsediyorum da. Yani zaten diyor ki beklentilerinizi bitirin. Var mı öyle insanlar? Nasıl bitirebilir bir insan beklentisini? Bana hiç...
Benim için hiç inandırıcı gelmiyor yani. Ben çocukluğumdan beri bunun üzerine çalışıyorum. Bir de Anadolu'da büyümüş olmamın verdiği bence bir şey var. Beklentilerim tabii ki var. Hayattan yok değil ama sana şöyle söyleyeyim yani sıfıra yakın. Ya geldiğimiz noktada ülkece ve dünyaca evet.
Öyle olsa iyi edelim zaten. Ama onun dışındaki perspektiften bakınca nasıl arkadaş olduk ona şaşırıyorum gerçekten. Gerçekten şaşırıyorum. Şu an şaşırdın değil mi? Evet, şaşırırım. Çok şaşırdım. Hayır, asla. Şimdi yani bu reddedilme konusunu böylelikle çok da düşünmüş oldum. Üzerine de bayağı okumuş oldum. İş dönüyor dolaşıyor. Aslında zaten Emre Bey'in e-mailinde bahsettiği şeye de geliyor. Diyor ya hani ailem de bana destek olmadı zaten. Şimdi biz reddedilmeyle nasıl başa çıkacağız? Onu mu konuşacağız?
HOSCAKALIN... Oradan mı ele alacağız meseleyi? Çünkü problem biraz o. Yani reddedilme hissiyle nasıl ele aldığımızla ilgili. Yani ama bir de şu bütün terapistlerin söylediği şey diyor ki bugüne biz evet bir daha hızlandırılmış bir çözüm bulalım doğru yani fakat biz ne kadar hızlı çözüm bulsak da yani bugünün problemini halletsek de kökene dönüp oradaki esas çıbanı halletmezsek oradaki esas problemi halletmezsek bu tekrar tekrar karşımıza çıkabilir. Ben burada Emre Bey'in esas probleminin ailesiyle zamanında kurmuş olduğu ilişkiden kaynaklandığını mesela düşündüm. Yani beğenilmemiş, muhtemelen öz saygı edinememiş, öz güven edinememiş ve dolayısıyla belki de zaten reddedilmeye hazır. Bak ailesi tarafından da reddedildiğini düşünüyor. Zaten belki ailesi asla öyle düşünmüyor bu arada. İletişim bozukluğu olabilir. Olabilir, evet. Ama ailede ne yaşıyorsak o. Bütün hayatımızı o ilişkileri kuruş şeklimiz üzerinden yaşıyoruz. Anne, baba, kardeş kim varsa nasıl ilişkilendirsek bence iş yeri, özel hayat, dostlukların hepsinde o şekilde gidiyoruz diye düşünüyorum ben. Hayat boyu böyle devam ediyor. Şimdi böylece ilk kitaba geleceğim. Hangimiz ailede yara almadık ki? Aynen öyle bir kitap. Susan Forward, Craig Buck tarafından yazılmış olan Zor Bir Ailede Büyümek. İletişim yayınlarının çok güzel bir dizisi. Evet ve alt başlığı da geçmişi onarmanın ve hayatını geri kazanmanın yolları bence. Çok iddialı, çok güzel bir başlık. Bu iddialı başlığı atacak kadar önemli bir kadın Susan Forward yazarı, telebist. Evet, çok da güzel bir çalışma. Danışanların deneyimine yer veriyor. Orada insan biraz kendini yalnız hissetmiyor mu diyelim. Çok da tabii tokat gibi o deneyimleri okumak. sindirmek çok zor ama ikinci bölümde de gerçekten bir kılavuzluk yapıyor diyebiliriz kitap için herhalde. Evet evet. Ve hayata dair gerçekten ilk izlenimleri ailede ediniyoruz. Gerçekten de şaka bir yana bir şeyleri düzeltmek için oraya dönmek gerekiyor maalesef. O tabii zor bir yolculuk da olabiliyor. Uzun olabilir. Gitmek istemeyebiliriz. Karşılaşmak istemeyebiliriz. Şeyi belki görmüşsündür.
Daha kitabın başında anlattığı bir şey var. Yanlış hatırlamıyorsam. Adamın adı Gordon. Bu Susan hanıma.
Susan hanıma terapiye geliyor. 38 yaşında mı zannediyorum öyle bir şey. Ve başarılı bir doktor. Öfke kontrol problemi var. 6 yıllık evli karısı bunu terk etmiş. Demiş ki ve demiş bu öfke kontrolünü halletmeden bana geri gelme demiş.
Adam kesinlikle karısıyla devam etmek istiyor. Çocukları da var galiba. Gidiyor diyor ki benim öfke kontrol problemim yok diyor yani hani Suzan Hanım'a. Suzan Hanım da diyor ki, tamam yani yok dur konuşalım işte neler? Aileniz nasıl bir aile? İşte şöyle, babanızdan çekinir miydiniz? Hani bir otorite figürü müydü? Evet tabii diyor yani her baba kadar. İşte hiç de dayak yediniz mi? Tabii tabii yani herkes kadar falan. Hangimiz yemedik? Ortaya çıkıyor ki yani sabah, öğlen, akşam sudan sebeplerle üstelik baba çok ünlü bir cerrah.
Babadır. Tanrı kompleksi. Evet, evet. O ünlü filmdeki Malice'deki gibi belki de. Oğlunu kemerle döven, vücudunda iz bırakacak kadar bir baba aslında. Ve adam bunun farkında değil. Çünkü onunla yüzleşmek hiçbir zaman belli ki istememiş. Yani babasından yediği dayının normal olduğunu şey diyor, beni yola getirmek için yapmak zorundaydı diyor. Evet ve insanların bir tane ailesi var. O da bir
Tabii, çok güzel bir nokta. Onu kabul etmek zorunda hissediyorsun kendini. Hep halının altına süpürüyoruz. İstismar bile bu yüzden kabul görüyor. Senin aslında konularından biri bu değil mi? Evet. Bende de tam şey... Aile çok tehlikeli bir yer gerçekten. Mesela ben kız olmanın çok iyi bir şey olduğu, kızların hep el üstünde tutulduğu, her istediklerinin yapabildiği düşüncesiyle büyüdüm. Sonra İstanbul'a düştün yani bir çıktım çıtonk. Kimsin sen falan. Ve hep suçluyorum ailemi bu konuda. Doya doya suçluyorum. Niye beni bu kadar kurnaklı büyüttünüz? Şaka bir yana tabii ki köklere inmek lazım. Bu kitap da çok elverişli bir kitap ama okuması da biraz travmatik olabilir mi?
Zor olabilir mi? Emre mi okusun, ailesi mi okusun mesela? Atsın mı? Alın falan bir böyle annesinin, babasının göğsüne bir filmi oturtsun Emre. Ne yapsın mesela? Evet, evet bravo. Bak o da çok güzel bir yöntem. Ya ben iyiyim. Ben Tuna'dan iyiyim. Yavaş yavaş fark edeceksin. Bakıyorum esprilerin de güzel. Böyle bayağı gülüyorum yani. Kahkaha falan. Tuna Bey korksun o zaman. Sadece sarışın değilim yani. Korkun bu ikiliden. Evet. Kim okuyacak? Emre mi, ailesi mi? Ben mesela kitaplarla çok güzel mesaj verildiğini düşünüyorum. Anne atıyorum, tabi okumayı seven bir aile mi değil mi o ayrı bir mesele. Ama anne zaten hani masanın üstünde zor bir ailede büyümek başlıklı bir kitap görse bile... ...hani oradan biraz bir mesaj alıp şöyle bir kapağını açıp kurcalayabilir diye düşünüyorum. O yüzden evet yapılabilir.
Yani yüzleşmek gibi kendi kendine de insan bazı şeyleri hani işte affederek, irdeleyerek çözebilir gibi de geliyor hani. Evet. Bazen hani yüzleşebilir, yüzleşmese de dert değil manasında. Kişilerle yüzleşmeyebilir, kendi duygularıyla, geçmişe bakışı, algısıyla yüzleşmek de bence bayağı ciddi büyük bir adım gibi geliyor bana. Tabii bak şu da çok önemli. Yani bir yerden sonra, bir yaştan sonra ki bu aslında neredeyse 17 yaştan itibaren başlıyor gibi bir şey. Zaten dış dünyayı sana uydurmak çok zor. Yani dış dünyanın etkilerini artık yumuşatamayabiliyorsun. Onlar öyle. Demek ki senin iç dünyanı güçlendirmen gerekiyor. Yani aileni hiçbir zaman istediğin şekle sokamayabilirsin. Onları ikna edemeyebilirsin. Kadınları ikna edemeyebilirsin. Senin kendini içeriden kuvvetlendirmen gerekiyor. Kendi öz saygına oluşturman gerekiyor. Aslında Emre'nin de yaşı çok güzel bir yaş bence.
Yani erken bir yaş, otuz yaşında kendini kuvvetlendirebilir. Birçoğumuz bunu kırkımızla, ellimizle idrak ediyoruz, edemiyoruz gibi sorunlar var. Bana şimdi bakıyorum da otuzlu yaş gerçekten ne kadar tatlı, bebek gibi, ne kadar genç geliyor. Bazı konularda dünyadan haberim yokmuş diye düşünüyorum. Ben kırkımda uyandım. Ben de, ben kırk iki. Kırk iki hatta. Yani 31 yaş, hatta 31'ime bu Ağustos'ta gireceğim diyor galiba ya da yazıyorlar. Ben niyeyse onu Ağustos diye düşünmüşüm. 30 hatta yani gerçekten hiçbir şey değil, hayata tekrar tekrar başlayabileceğin harikulade bir yaş. Gerçekten. Mutluluğu yakalayabileceği bir yaş. Kendisiyle de mutlu olabileceği bir yaş. Şimdi ikinci kitaba şöyle düşündüm. Sen hangisini dersin? Ben buradan Kafka'ya geçelim diye düşündüm. Geçelim bakalım. İyice bıçağı soktuk madem. Bir çevirelim mi Aslı? Emre bir daha kimseye bir şey sormayacak diye. Yazmayacak, giyme, nimeli, lanet olsun diye. Silecek Gmail'i. Evet, gene aile... Yani aslında aile üzerinden de okunabilir, değil mi? Bütün toplumsal ilişkiler üzerinden de okunabilir dönüşüm. Sanayi sonrası üzerinden de. Bilmiyorum, nereden okuyacağız biz? Ya ben aile diye düşündüm gene. Çünkü yaptığı iş kadar değerli olan bir genç adam. Yani bu kadar.
Ona böyle bakılıyor yani. Ve değerini ailesinin belirlemesine izin vermiş. Yine aynı noktaya aslında geliyorum. Yani Gregor Samsa kazandığı para kadar değerli. Ailesini geçindiriyor. Bütün yük onun üzerinde, sorumluluk onun üzerine. Kız kardeşini de o geçindiriyor. O yüzden de evde pek bir saygı görüyor. Muteber bir insan. Evet, tam böcekleştiği vakit. Hemen sopalar çıkartıyor ortaya. Hemen üstüne elma atılıveriyor. İşte bunu ne yapsak, öldürsek mi konuşmaları? Ve hani onu da geç, baba çalışmaya başlıyor artık tabii şey olması, ekmek kazanan insan olması için babanın çalışması gerekiyor. Aa baba birdenbire bir havalanıyor, böyle bir şeyler, böyle bir düğmeli, böyle bir edalar, üniformalar, bir şeyler falan filan. Adam oluyor birdenbire ve oğlunu küçümsemeye başlıyor. Güzel bence bir baba-oğul çatışması kitabı da aynı zamanda. Ve Gregor Samsa izin vermiş ama buna. Yani değerini başkalarının belirlemesine izin vermiş. Ben buna karşıyım. Çoğu zaman hepimiz düşüyoruz bu hataya bence. Kısa vadeli ya da uzun vadeli olarak düşüyoruz. Bir mahalle baskısı mı diyelim, kapitalizmin dünyanın geldiği yerin baskısıyla herkes düşüyor. Ne kadar orada kaldığını çok önemli bence.
...biçeceksin, işte kimi para ister kimi, itibar ister kimi... ...sanat yapmak ister kimi, insanları iyileştirmek ister vesaire... ...hani bu senin kendi kriterin neyse... ...onu yapacaksın, onun üzerinden değerini biçeceksin diye düşün... ...ama yani toplumun bugün geldiği yer karşısında... ...bunu böyle diyebilmek ve yaşayabilmek de o kadar zor ki... ...mesela biz iki yazar olarak bunun bayağı bilincindeyiz herhalde... ...hani nasıl bir yazar, edebiyat...
Yani yetibar var ama yani değeri ne kadar, kaç para kazanıyorsun, ne yapabiliyorsun sen bu hayatta falan. Öyle ilişkilendirildiği zaman hemen değerin düşüyor. Sen o oltaya gelmeyeceksin. Tabii tabii sürekli oltaya gelmemekle uğraşıyoruz. Bütün mesleklerde var, doktorlarda bile var. Eskiden bizim çocukluğumuzda doktor, avukat, öğretmen çok kıymetli, makbul, ekonomik olarak da şey mesleklerde. Bugün ne saygınlığı kaldı, ne ekonomik olarak ciddi bir getirisi kaldı.
Bir enayilik gibi gözüküyor falan. Bir şeyler vermek, etmek hani. Bunlar tabii şey, belki konuyu dağıttım ama... Yo yo hayır gayet güzel bir yerde. Değerini toplum biçmeyecek yani. Ve senin değerini iyi biçmeyen insanlarla birlikte de olmayacaksın. Özellikle de. Eş, dost, arkadaşla da bence. Onları da elemek gerekiyor. Bir an önce. Evet. Ve 30 yaş yine bunun için. Çok iyi. Yani bu dönüşümün sonunu söylemek büyük spoiler olur galiba değil mi? Yani okumayan için söylememelidir. Karanlık.
Ondan ziyade sonunda gerçekten baş kahramanın Gregor Samsa'nın kendi değerini başkalarının ellerine bırakmış olmasının cezasını çektiğini görüyoruz. Ve yine de bırakıyor zaten. Savaşmıyor, onlara yine de bırakıyor. Kesinlikle. Biz savaşacağız. Emre de savaşacak ve kazanacak. Biliyorum ben gördüm dün gece rüyamda.
Aslı şimdi üçüncü kitaba geçmeden Tuna'nın çok sevdiği manisini okuyup onu anmak isterim. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor. Şimdi üçüncü kitabımız Allah aşkına biraz içimiz açılsın mı Aslı? Pachinko mu?
Hayır canım, senin durmadan Leyla. Aşk diyor. Aşk, seks. Ne ararsan var. Ne ararsan var. Ya şöyle, bence çok güzel denk geldi. Yani senin kitabının sana denk gelmiş olması. Ben durmadan Leyla'yı bugüne kadar tavsiye etmediğim herhalde insanoğlu kalmadı. O sen miydin?
Bütün okuma gruplarında muhakkak, şeylerde, yaratıcı yazarlık derslerinde muhakkak tavsiye ediyorum. Sadece Durmadan Leyla'yı değil, senin bütün kitaplarını tavsiye ediyorum. Çünkü gerçekten, şaka bir yana, Aslı Tahımcı benim gerçekten gördüğüm, Çağdaş Türk Edebiyatı'nın kendimi de dahil ediyorum, hepimiz arasında en yaratıcı zekaya sahip olduğunu düşünüyorum senin. Çok sayılısın, çok teşekkür ederim. Müthiş bir şey yani. İhya oldum şu an. Sen böyle hani laf arasında bile çok acayip fikirler bulursun. Hatırlarsan Aslı Erdoğan'ı hapishaneden almaya gidiyorduk bir şeyin içinde, minibüsün içinde ve sen orada hemen bir hikaye yazmıştın. Çok tuhaf ve çok güzel. Yani ben bunları tabii şahit olduğum için seninle biliyorum o yönünü çok hızlı yaratıcılığa girebildiğini.
Durmadan Leyla... Efendim bak, Tuna gibi yapayım mı? Bak köşeye sıkıştıran soru. Çok gıcık. Hep hep bunu yapıyor. Nasıl bir şifa arıyoruz durmadan Leyla'da? Mizah buluyoruz mesela. Umut buluyoruz. Benim edebiyatımda da çok az olan bir şey herhalde.
Bir kez mutlu sonuna bir tane komik bir kitap yazmışım. Emre okumasın, eğlenmesin mi? Belki Emre kitaptaki dişi karakteri, hep böyle aşkı arayan, her seferinde çok feci duygusu olarak ya da cinsel olarak tosladığı halde gene aramaya devam eden bir kadın karakter. Umut da verebilir diye düşünüyorum. Yalnız olmadığını hissettirebilir. Çok doğru. Finalde, verelim spoiler artık, Dişi'nin mutlu sonu, Emre'ye de kendi mutlu sonu için bir şey yapabilir. Çok doğru. Işık kaçabilir. Zaten durmadan Leyla, sonu için, finali için, okunacak bir kitap değil. Durmadan Leyla, o yol için, o mizahı için, o çok değişik kafası için okunacak bir kitap.
İşte gökyüzünde Eros böyle bıngıl bıngıl etleriyle oturuyor. Kıvırcık saçları çok tatlı. Ondan sonra bir gün böyle bir tane ulağı geliyor bunun ve diyor ki, efendim efendim diyor, ne oldu ya ne falan. Hani Eros çünkü üzümünü yiyecek, şarabını yiyecek herhalde. Bıkmış artık. Tanrılıktan. Dünyada diyor hala aşık olabilen bir insan var diyor. Aşık olmaya niyetli mi diyor. Hatta öyle bir şey de var galiba. Yani aşık olma isteği o duyan.
Yaşadığı her şeye rağmen evet hala aşık olabilen biri var. Üstelik bir dişi. Üstelik bir dişi diyor. Ne? Falan diyor. Eros yerinden kalkıyor. Koca kazan ortaya getiriliyor. Kazan. Kazandan evet. Dünyaydı kızın. Kazan ortaya getiriliyor. Göster bakayım bana şunu diyor. Ondan sonra bakın efendim diyor. Ve onu bir film kamerası gibi ben hep düşünüyorum. Çok güzel film olur tabi bunda. Oradan kamera hoop o suyun içine giriyor ve biz aşağıda
Dişi karakterimizi görüyoruz. Dişi karakterimiz gerçekten aşktan aşka koşuyor. Yani sürekli tabii kalp kırıklığına. Evet, heteroseksüel Türk erkeği diyelim. Türk erkeğinin duygusal yetersizlikleri diyelim. İnsan yetersizliklerini toslaya toslaya. Biraz da işte sektörle dalga geçerek yazı, çizi, kültür, sanat sektöründen daha ziyade insanlarla birlikte oluyordu yanlış hatırlamıyorsam. Çünkü bir aşkı vardı ona kavuşamıyordu. Çünkü hani ne kadar girişken olursa olsun o gerçek aşk karşısında bir tutukluk.
Bir şey yaşadığı için onu kaçırıyordu elinden. Başka yerlerde arıyordu. O da bir reddedilme de var aslında orada yani. Aslında evet. Çok ciddi bir şey. Utangaçlıktan kaynaklanan bir şey var. Esas gerçek aşkıyla bir utangaçlıktan kaynaklanan. Reddetme, reddedilme. Böyle karışık, saçma sapan bir durum var orada. Ama bir şey söyleyeceğim. Karşıdaki de zaten yani hani gördüğü yerde tam pasını vermiyor. Ben onu reddetmeye sokarım direkt. Evet. Yani karşındaki biliyorsa, anlıyorsa ama bana o kapıyı açmıyorsa
Ben onu reddetmeye sokarım. Emre Bey'le kapışayım, ben reddederim o konusunu. İnsanlar böyle alanlar alınmak için bekleyenler diye böyle değişik kategoriler var sanırım aşkta. Tam ben çözemedim hala. Geldim gidiyorum çözemedim hala ama hakkında konuşuyorum şeklinde. Bir şey oldu, kelin ilacı olsa kendi kafasına sürermiş ama öyle bir şey var. Bazı insanlar alınmayı seviyorlar.
Ben burada durayım, sen beni beğen, al falan. Ben onlardan mı mesela? Yok, ben almayasım. Ben öyle bekleyemem armut gibi. Sen de bekleme, niye bekliyorsun?
Koş peşine düş. Ama neden biliyor musun? Çok açık söyleyeyim. Ben reddedilmekten aşırı korkan bir insanım. Kim seni reddedebilir Aslı? Kim seni reddedebilir? Önce bunu düzeltelim. Çocukluğumdan beri aşırı korkarım. Yani buna aşk da dahil, iş de dahil, okuldaki gireceğim sınavlar. Bak, Türkiye'de hani böyle eskiden milliyetin çocuk sınavları, yani okul sınavları vardı hatırlar mısın? Milliyet Ödüllü falan filan. Annem dedi ki bak Aslı'cığım dedi Anadolu Sesi'ne girmeden önce böyle bir sınav sana iyi şey olur dedi yani bir seviyeni anlarız. Sınav pratiği de olur. Bir seviyeni anlarız ona göre yol alırız falan sen kendini bir bilirsin dedi. Ben dedim ki anne ben bu sınava girmeyeceğim.
Neden dedi. Yok dedim ben korkuyorum. Çünkü işte reddedilmek o benim için de. Yani kötü bir not alma ihtimali, derece yapamama ihtimali bak artık nasıl bir şeyse. Ben de o büyük korkudan ben dedim ki ben bu sınava girmeyeceğim. Annem dedi ki emin misin? Evet eminim girmeyeceğim. İyi peki nasıl istersen dedi annem. Ben o gün sabah kalktım arkadaşlarım biliyorum gidiyorlar falan filan okul hemen karşılaydı bizim evin karşısındaydı. Ondan sonra son anda karar verdim girmeye. Dedim ki, aslında Emre Bey'e anlatmaya çalıştığımız şeyi yaptım. Ne fark eder? Başarısız olsan ne fark eder? Bunu deneyeceksin, bu senin için, kendin için gerekli bir şey.
Gittim girdim o ayrı. Benim hayatım aslında biraz bunun üzerine kurulu bile diyebilirim. Yani açık radyoda beni zamanında şeyden aktüelden açık radyoya gönderdiler. O sendin değil mi? Hala anlatıyorlar bak. İşte bu kız işinize yarayabilir daha o zaman 22 yaşındayım. Radyocu olur bundan falan filan diye.
Ömer Madra'yla karşı karşıya geldim oturdum şimdi. O da aslında çok kazık bir soru gibi bir şey yani. Ne işim var benim Ömer Madra'yla karşı karşıya? O da çok zarif. Hiç böyle üstten bakmayan biri tavırla işte bana evet kendini anlat falan o gileç bir suratı vardır. Ben dedim ki beni buraya neye gönderdiler bilmiyorum. Ben bu işi yapamam.
Ömer Madem akşam günlüğüne yazdı bu. Neden dedi? Ben dedim, ben yapamam, ben radyoya konuşamam. Ben kendi sesimi duymaya katlanamayan bir insanım. Ben konuşabileceğimi zannetmiyorum. Yani düşün, bu kadar reddedilmekten korkuyorum. Yani ben Emre Bey'i çok çok çok çok çok iyi anlıyorum. O zannediyor ki, özellikle aşk konusunda da zannediyor ki bir tek o bunu yaşıyor. Halbuki şu an Türkiye
Kırılıyor yahu aşksızlıktan. Hele pandemiden sonra değil mi? İki yıllık kapanmadan sonra. Hele ki kadınlar bence çok daha dertli. Yani böyle erkekler artık sıraya koymuşlar gibi. Önlerinde de katalogları var. Oradan devam ediyorlar. Pekala geçelim dördüncü kitabımıza. Dördüncü kitap Pachinko. Evet nedir bu uzak doğu sevdası aslanım? Ya ben üstelik uzak doğu pek sevmem. Sevmem diyemem, çok değişik bir kültürleri var. Evet, çok değişik. Zaman çok farklı okuyor olayları, çok farklı değerlendiriyorlar. Filmleri, dizileri, edebiyatları gerçekten çok farklı. Farklı bir emek istiyor bence. Evet. Paçinko dediğinde baya bir... Kore. Ve 500-600 sayfalık. 516 sayfam öyle bir şey. 1900'lerin başında geçiyor ve en azından ben öyle anladım tarihlerde.
Başından itibaren çok ilham verici buldum. Hikaye çok hızlı aslında ilerliyor. Yani sen zannediyorsun ki bir kahraman var. O kahramanın hikayesi pat küt bitiyor. Öteki kahramanla devam ediyorsun yola. Oradan da böyle bir şeyler pat küt geçiyor. Yani hep böyle bir heyecan dalgası yaratıyor kitap sende.
Bu arada kitabın son sayfalarına yeni yeni geliyorum. Yani bu sabah bile elimdeydi. Son zamanlarda okumaktan en keyif aldığım kitap oldu. Yani böyle hani bırakamazsın yani. Hep onu düşünürsün. Gün içerisinde sevgili düşünmek gibi. Kitaptır, roman düşünmek. Hep bir romanı düşünürsün. Hani bir vakit bulsam da şurada iki dakika otursam da şunu bir okuyabilsem falan. Bu yüzden mesela hani trafikte takılmak falan bile koymaz insana. Öyle bir kitap oldu benim için.
Başından itibaren çok ilham verici karakterler var. Yani yığılmayan karakterler var. İlk baştaki... Gene unuttum. İşte benim de böyle bir sorunum var. Bilmediğim isimler olduğu zaman bilmediğimiz... Kızın adı? Hayır, şeyin... Kızın babasının adı. Huni galiba. Honey ya da nasıl dokunabiliyor? Evet. Bak şimdi mesela Honey Bey... Çok değişik bir baba. Hemen kitap başlar başlamaz ilk sayfada giriyor ve... Yırık damakla doğuyor, bir bacağı da sakat. Top alsınlar. Bu yüzden de yılda içerisinde mesela zaten çok genç ölüyor, 37 yaşında falan ölüyor da... Kamburu var mesela bu yüzden.
Fakat ailesi onu o kadar seviyor ki... ...ve ailesinin o kadar kıymetlisi ki, üstünsüken çok fakirler... ...eğitimleri hiç yok, okuma yazma hiçbirinde yok. Fakat gerçekten inci tanesi gibi davranıyorlar Horney'e. Çok böyle el üstünde büyütüyorlar. En önemlisi de ona yapamayacağı hiçbir şeyin olmadığını... ...söylemiyorlar, gösteriyorlar. Şöyle, onu da tarlaya çıkartıyorlar.
Onu da pazara götürüyorlar. Yani ona da sepet taşıtıyorlar. Eşit muamele ediyorlar. Eşit muamele ediyorlar. O yüzden de Honey hiçbir zaman kendini diğer insanlardan daha eksik hissetmiyor. Yani bilse bile daha doğrusu eksik olduğunu biliyor, hissediyor. Ama...
Ona göre davranmıyor. Mesela Huni hiçbir zaman evlenebileceğini düşünmüyor. Ailesi de düşünmüyor. Gidip bir kız bile istemiyorlar. Biraz daha diğerlerine göre paraları var. Zenginlikten değil, çok çalıştıkları, aşırı çalıştıkları için ailece. Hani parayı nasıl değerlendireceklerini bildikleri için. Para dediğim yani bizim hakikaten yani şu an bahsettiğimiz çok ufak bir şeyden bahsediyorum. Köylüler yani. O yüzden hani şöyle düşünebilirler ya tamam biraz para veririz. Şöyle diyor mesela sonra bir görücü geldiğinde hani bir keçi bir iki tavuk verirseniz diyor. Bak bilmem kimin kızı var diyor. Onlar dört kız diyor. Geçinemiyorlar yani bu gidişle kızlar kötü yola düşünecek. Bari kızlardan diyor en küçüğünü diyor sizi alın. O da diyor ki keçi alamayız ama iki tavuk tamam. Yani böyle paralardan bahsediyoruz.
Ve o kızı oğullarına hiç bak böyle bir beklentiye girmemişler. Onun için söylüyorum. Bizim oğlumuza biz tabii ki ya biz iki keçi veririz, beş bilmem ne yaparız oğlumuza bir kız alırız demiyorlar. Başlanmıyorlar. Ne biçim aile bunlar ya? Ama bir dakika bak dönemin ve ülkenin şartlarında değerlendirmen lazım. Öyle tatlı anlatıyorsun ki. Tabii ki evet. Hiç bu beklentiye bile girmiyorlar. Çocuk da girmiyor zaten.
Sürpriz, bir çok da işte çalışkan, tatlı, güzel bir kız geliyor. Onun da kızları belliyorlar. Ona da çok değer veriyorlar. Ve dördü çalışıyorlar. Sonra anne baba ölüyor. Honey ile karısı kalıyor. Çalışkan çalışkan. Aynen işlerine devam ediyorlar. Yani ben burada şeyi söylemek istiyorum. Hani...
Hone'nin o yetiştiriliş tarzı ne olursa olsun aslında kendine olan güvenini sağlıyor ve bu çok önemli bir şey. Bu oluşturulmamış olabilir bizde ama hiçbir zaman sağlanamaz diye bir şey yok. Geç değil hiçbir zaman bunu özgüveni kurmak, inşa etmek için. Yani tabii en başta bir terapist muhtemelen.
Diyelim ki olmadı, diyelim ki terapistlikse gidilemiyor. Oturulup hani kendi güçlü yanlarını Emre Bey mesela ya hepimiz için geçerli. Yazıp belki... Evet onlara odaklanarak. Onlara odaklanıp yani benim iyi yanlarım neler, ben neleri yapabiliyorum. Zayıf yanlarında da insan eğer çok büyük bir engel teşkil etmiyorsa, çok yaramıyorsa yaşam içinde... ...onları da kabul etse fena olmaz. Sanki ben ettim mi? Hayır. Ama hani o şey terazide böyle bir iniyor çıkıyor sürekli. O da bir şey. O da bakış açısı tabii. Kendini öyle artısıyla, eksisiyle kabul etmek, sevmek, beğenmek. Tabii.
Sen kendini sevmezsen zaten başkalarının seni sevmesi bayağı zorlaşıyor. Bunu çok biliyorum. Hep söylenen bir şey ama aslında gerçekten anlaması... Çok zaman alan bir şey. Ne kadar zor.
Kendim için düşünüyorum. Gerçekten bu da çok sonralardan gelen bir şey. İnsanoğlu ile ilgili bence en üzücü noktalardan biri bu. Hayvanlar bütün o kolektif yaşam bilgisiyle, içgüdüyle doğuyorlar ya. Avlanmayı, yürümeyi, saklanmayı, nerede uyacağını, nerede gezeceğini, ne zaman gezeceğini biliyor falan. Bizde böyle bir şey yok. Bize söylendiği zaman bile biz o deneyimi almıyoruz. İlla bir yaşıyorsun, bir duvara tosluyorsun, öğreniyorsun ya. O çok üzücü geliyor bana ya. Çok vakit kaybettirici bir şey aynı zamanda. Ve insanın olgunlaşmasını da çok geçe bırakan bir şey. Aciziz yani. Bütün aslında dünyadaki yani yeryüzündeki bütün yaratıklar arasında en güçlüsü gibi görünüp aslında en aciz olan biziz. Çünkü düşünsene iki yaşına kadar zaten
Kaç yaşına kadar kendi başına hayatta kalamıyorsun? Evet yani biri seni besliyor, yediriyor falan. Çok acıklı bir durum ya. Başka hiçbir şeye yaratığa benzemiyoruz. Tabii burada işte gene hop dön başa aile. Yani ilk kitaba gidiyoruz. Susan Forward kitabına gidiyoruz. Orada da hele ki bir de sana
Hele ki bir de kitabın İngilizcesi toksik kelimesi kullanıyor. Ay evet, toksik bir ailem varsa gerçekten işin zor. Tabii bittin zaten, işin zor. Yani ben şimdi burada Emre Bey'in ailesini ne tanıyorum, ne ediyorum hani onlara da bu kadar laf ediyormuşum gibi olmak istemiyorum. Belki de yok ama oralarda bir şeyler var. Yani bir şey... Oralara bir bakılması lazım. Yahut Emre Bey dediğim gibi ilk başta da böyle hissetmiş olabilir. Bazen öyle de oluyor. Yanlış değerlendiriyor. Söylenen bir söz farklı bir yere gidebilir. O hatları düzeltmek, toparlamak lazım. Açık iletişim hakikaten çok önemli ve biz bunu bizim jenerasyonla belki yeni yeni öğreniyoruz. O kadar. Gerçekten bizde iletişim çok maalesef geç gelişmiş bir deneyim.
Açıkça hislerini söylemek. Şimdi bitirdik. O zaman ben hemen bir künyeyi vereyim. Ver bakalım. Susan Forward Craig Buck. Zor bir ailede büyümek, geçmişi onarmanın ve hayatını geri kazanmanın yolları. İletişim yayınları 327 sayfa çeviren Ahu Terzi. Kafka dönüşüm can yayınları 104 sayfa çeviren Ahmet Cemal.
Durmadan Leyla, Aslı Tohumcu, Aslı kaç sayfaydı? Bilmem, 150-200 vardı herhalde. 150-200 sayfa iletişim yayınları. Ve Paçinko, Minjin Li, Epsilon Yayınevi, 576 sayfa çevren...
Kübra Tekneci. Bu arada sorularınızı lütfen biblioterapi.media.com adresine göndermeyi unutmayın. Bugün burada bahsettiğimiz kitaplarla ilgili linkleri, ayrıntılı bilgileri aşağıda açıklamalar bölümünde bulabilirsiniz. Şahane bir program, şahane bir fikir. Tebrik ediyorum. Tuna'nın izniyle programın manisini okuyarak bitiriyorum.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi bitiyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.