
4.205 kelime · ~21 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'i BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Maalim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar, o zaman direkt sorumuza geçiyorum. Öncelikle nezle olduğunu istersen söyleyeyim ki arada öksürüp hapşırırsam yadırganmasın. Artık normal gülüp de normal nezle olabiliyoruz değil mi? Bizim çıktı mı? Evet çıktı bence ama insanları ikna etmek çok zor oluyor. Bak emin misin? Vebalıymışsın gibi bakıyorlar birden sana.
Efendim gribim. Kendi kendimi hasta ettim. Herkese de soranlara da bunu söylüyorum. Yani dört dörtlük bir şey organizasyon sonucunda kendimi süper hasta ettim. Hadi geçmiş olsun o zaman sorumuza geçelim. Sevgili biblio terapist eşimin içindeki çocuğu çok sevmeme rağmen yetişkin hali ile anlaşamıyorum. Niye okuyayım? Sevgiler Gözde.
Teşekkür ediyoruz. Fakat ilişkilerde şimdi şöyle bir şey vardır, Gözde Hanım da belki takdir edecektir. Karşımızdaki insandan en başta etkilenmemize ve onu beğenmemize yol açan özellikler, ilişki resmiyete bindikçe ve uzadıkça ona gıcık olmamıza sebep olan şeylere dönüşür. Ay ne kadar güzel, çocuksu bir tarafı var onun deriz. İlerisinde deriz ki, ama onun da çok çocuksu bir tarafı var. Öyle demeyiz. Çocuk musun sen kardeşim deriz yani. Üçüncü şahıslara bahsederken. Üçüncüsü çocuk, ay vallahi yemin ediyorum oğlan çocuğu gibi. Benim zaten çocuğum var. Buna ne ihtiyacım var deriz. Ay ne kadar esprili bir çocuk deriz. Ondan sonra, ay bu da hiç ciddi olmayı bilmiyor ya dönüşü.
Bu transformasyona her zaman şahit olmuşuz ilişkilerde. Yani başta her neyse karşımızdakini bize hoş gösteren karakter özelliği, ileride bilin ki gıcık olduklarımızdan biri olacak. İlişki ilerledikten ve eğer başka bir şeye de dönüşemediyse, hala aşkta kalmaya çabalanılıyorsa tabii o da var. Tabii bu dönüşme hikayesi enteresan. Gerçekten var mı, yok mu? Ben bilemiyorum, anlamıyorum. Yani aşk sevgiye dönüşür. Peki, tamam. Yani ne oluyor? O zaman hiç aşk kalmıyor mu? Mesela... Bunu ilk kişisel gelişim kitabımızla beraber yazacağımız etraflıca işleyelim. Tamam. Zengin olacağımız. Evet. Şimdi Gözde Hanım bunu yazmış, ben şöyle bir şey gözümde canlandırdım. Çok sevimli bir adam canlandı bir kere gözümde. Çünkü o çocuğu çok seviyor, içindeki çocuğu çok seviyor. Çok sevimli bir adam, böyle sorumsuz. Çoraplar bir tarafta, saç baş dağınık. Böyle biraz yaramaz bir erkek çocuğu gibi. Her tarafta bir şeyler atılmış falan filan. Bir yandan da PlayStation oynuyor mesela. Ay çok hoş. Doymamış.
Şimdi bunlardan çok var tabii. Ben hatta 2000 yılında bunun Sabah Gazetesi'ne, hafta sonu eklerine Sabah Gazetesi, Sabah Gazetesi'yken haberini yapmıştım. Yani haber dediğim, böyle bir dosya hazırlamıştım. Çocuk kalan erkekler diye. Hatta abim de vardı o dosyada. Bunlar çünkü böyle çoluk çocuk sahibi adamlar, iş güç sahibi. Ama sabah beşe saat kuruyorlar, alarm kuruyorlar, kalkıyorlar. Hep beraber kulaklıklarla buluşup şey oynuyorlar, PlayStation oynuyorlar. Peter Pan sendromu.
Heh, şimdi, evet. Büyümeyi reddedin erkekler. Peter Pan sendromu zaten adı resmileşmiş. Ama tanı kitabında yok. Ve gerçek bir psikolojik bozukluk olarak kabul edilmiyor. DSM-5 kitabında geçmiyor dolayısıyla. Ama yine de tabii pek çok psikoloğun kabul ettiği, üzerine konuştuğu, karşısına bu vaka geldiği zaman oradan yola çıktığı da bir isim tabii ki Peter Pan sendromu.
Ama kısaca bir şey söyleyeyim mi? Aslında Peter Pan sendromunu Jung başka bir isimle zaten daha önceden puer aternus diye koyuyor. Puer aternus latince büyümeyen oğlan demek aslında. Aslında sadece oğlan da desek olur çünkü erkekler mecbur kalmadıkça büyümezler zaten.
Yani zorunluluk sonucu büyüyoruz. Evet ve bana göre hani Türkiye'de genele vuracak olursam ben gene burada bir müsaadenle Türk erkeğine dalayım. %90 zaten bu sendromdan muzdariptir Türk erkeği. Yani bir zorunluluk olur mesela büyümek için. Diyelim ki askere gidersin. Askerde çocuk gibi davranamayacağın için. Çünkü askerliğin kendisi genel bir çocukluk yani. Kendi çocukluğunu yaşayamıyorsun onun içinde. Orada bir büyüme yaşaman gerekir mesela.
Evet, ama döndüğünde aynen fabrika ayarlarına dönüyor bence çoğu. Nasıl bir askerlik yaptığına bağlı. Daha da fazla dönüyor hatta çünkü... 21 gün gittiysen tabii dönersin, 18'e orada komando olarak yaptıysan daha zor olabilir.
Bu yungun dediği puer aternus, Latince. Aynı şey, büyümeyen oğlan. Bunun hem olumlu yanlarından bahsediyor, hem olumsuz yanlarından bahsediyor. Olumlu yanları şunlar. Bir insanın çocuk gibi kalması, aslında hani geleceğe dair daha olabilecek şeyler yenilik demek, umut demek.
Çocukluk denince, zihninizde uyanan güzel olma çalışımlar. Güzel olan ne varsa, hani geleceğe dair müthiş bir beklenti, umut. Ve tabii ki çocukların o yaratıcı zekasının daha parlaklığı, fikirleri daha açık olmaları. Bunlar da ona dahil. Muhtemelen de Gözde Hanım zaten eşinin çocuk yanını o yüzden seviyor. Çünkü evet yani her fikir açık, çok heyecanlı falan.
Ama olumsuz yanları, evet büyümeyi reddettikleri için sorumluluklardan kaçmaları, günlük almaları gereken, yani bir erkek olarak demeyeceğim, bir insan olarak almaları gereken sorumlulukları almamaları. İşte bunun şeyi de sonra Peter Pan sendromu olarak. Çocukların aslında korkutucu özellikleri de vardır çünkü bir tanesi empati bilmezler çocuklar. Empati dışarıdan öğretilmesi gereken bir şeydir. Yani karşısındakine acı verdiği zaman... İlk başta bunu evet ancak görerek öğrenir. Çocuk görerek ya da şey yaparak, maruz kalarak ya da yol gösterilerek öğrenir. E şöyle olur çünkü yani iki çocuğu böyle yere koyarsın, oynarlar. Bir tanesi düşer, küt diye kafayı vurur mesela. Ondan sonra sen kendi çocuğuna hemen dersin ki... ...ay bak Arda düştü değil mi? Yazık, canı acıdı. Geçmiş olsun Ardacığım. Değil mi? Geçmiş olsun. Bak böyle böyle öğretiyorsun. Yoksa bak çocuğum, biri düştüğünde böyle demelisin diye öğretmiyorsun. Böyle günlük şeylerle. Bilimsel doktrin şeklinde öğretmeliyiz tabii.
Dolayısıyla evet yani empatiyi de sonradan öğreniyorlar. Dolayısıyla da empatiyi öğrenmemiş bir mahluka da dönüşebilir içimdeki çocuk. İçimdeki çocuğu yaşatan birisi. Faşizm de çok çocuksu bir şeydir mesela. O bakımdan şey yapıldığı zaman o üniformalara düşkün olmak, o empatiden yoksulluk, rap rap rap işte geçit kölenlerinde coşmak. O oyunsuluk onun içerisinde, ben faşizmi de çok çocuksu bulurum. Bravo, bence güzel bir yorum. Ama böyle korku filmlerindeki çocuklar vardır ya, onlar gibi bir çocuksuluk yani. Biz bunu hep şeyle konuşurduk, mutlu tömbek içiyle konuşurduk. Çocuk dediğin şey aslında korkulacak bir yaratık aslında. Yani öyle şey değil, her çocuk çok tatlı falan değil.
Ahlaki değer yargıları yok. İnsani değer yargıları yok. Öğretilmezse gerçekten canavara da dönüşebilir. Yani dönüşüyor ve ondan sonra onlar büyüyorlar, adamlar, kadınlar oluyorlar ve öyle hayatlarına devam ediyorlar zaten. Toplum içerisinde yaşanan problemler aslında biraz. Çocuklara iyi davranın çünkü ilelebet çocuk kalmayacaklar. Çocukları düşünmüyorsanız kendinizi düşünerek çocuklara iyi davranın. Çünkü onlar büyüyecekler.
Bu Peter Pan sendromu adını da Dan Reilly koyuyor galiba daha sonra, yıllar sonra. Peter Pan sendromunu sen bence anlat, çünkü daha hakimsin diye düşünüyorum. Niye, bende de mi var? Böyle bir gözlemim mi oldu? Şimdi sen bir dur düşün, kendinden birkaç örnek ver, bak hemen ortaya çıkacak zaten. Yani her sanatçıda az yılda çok zaten bulunmasında fayda olan bir şey bence. Bir tarafın Peter Pan sendromu olması. Çünkü zaten hayat bazı konularda bizi büyümeyi zorluyor. Eğer sağlıklı bir insansak bazı sorumlulukları almak zorundayız tabii ki hayatta. Empedi duygumuzu geliştirmek, toplum içerisindeki yerimizi kabul edip ona göre ilişkiler kurmak zorundayız. Şu Peter Pan'dan artık bahsedelim, kitaptan bahsedelim. Peter Pan'dan bahsedelim. Peter Pan.
Matthew Barry, İskoç yazarı Matthew Barry tarafından 1904 yılında sahnelenmeye başlanmış bir oyun aslında Peter Pan. Ya da büyümeyen çocuk. Peter Pan büyümeyen çocuk adlı. 1904'te sahnelenmeye başlanmış. Çok başarılı olmuş. Sonra 1911'de ben bunu romanlaştırayım bari demiş. 1929'da da kitabın bütün yayın haklarını Great Ormond Street Hospital adlı çocuk hastanesine bırakmış. Böylelikle hani çocukları da büyük bir madde yardımda bulunmuş.
Yazarın kendisi de büyümeyen çocuk sendromundan mızdırıp ama fiziksel olarak da büyüyemiyor. Yani Barry çünkü ailesinin yaşadığı bir trajiden dolayı psikolojik cücelik diye, bilmiyorum bunun kitapta yeri var mı, bir şeye maruz kalmış ve fiziksel olarak... 142'den daha fazla büyüyememiş, otobüse trene bindiğinde bunu çocuk zannediyormuş biletçiler. Dolayısıyla karşı dinsle olan ilişkisi de sağlıklı bir şekilde gelişmemiş ve kendisini çocuklara vakfetmiş. Abisini galiba kaybetmişler ve abisi aile içerisinde hiç büyümeyen çocuk olarak zaten adalıyormuş. Ve abisinin yerine koymuşlar onu da. Kendisi de hiç büyümeyen çocuğa dönüşmüş bu yüzden. Yani abisini taklit ederek evin içinde dolaşıyormuş ki annesi abisinin öldüğünü unutsun diye. Böyle sağlıksız, çarpık bir durum çıkmış ve bu bir psikolojik güceliğe yol açmış adamın hayatında. İlk defa duydum ben de böyle bir şey olabildiğini.
Ve fiziksel olarak çocuğa benzeyerek kalmış. O da bari çocuklara hayrım dokunsun benim diyerek ömrünü ihtiyaç sahibi çocuklara yardım etmek, onlara şefkat göstermeyi adamış. Peter Pan'de almış yürümüş ve bir klasiğe dönüşmüş. Hatta öyle ki işte dediğin gibi bir sendrom olarak da ondan sonra popüler kültürde anılmaya başlanmış. Sen sever misin Peter Pan karakterini? Ben severim.
Ben Peter Pan'i de her zaman tuhaf bulmuşumdur. Bütün masal kahramanları tuhaf ve korkutucudur. Zaten tuhaftır, evet. Yani bana hep böyle... Yani büyümeyen çocuk fikri galiba beni korkutan bir şeydi. İşte 50 tane çocuğu derede boğan fareli köyün kavalcısı diye bir şey var mesela. Masallar zaten hep Stephen King romanı gibidirler. Evet, evet, evet.
Belki de ama ben şöyle düşünüyorum, bu karakterin bu kadar sevilmesinin sebebi... ...erkeklerin bilinçaltındaki zaten kendilerinin de birer çocuk olduklarını hissetmeleri yatıyor olabilir mi? Ya da öyle olmak istemeleri mi? Çok mantıklı olabilir. Şimdi bak, bu Peter Pan diyorum gene, Peter Pan karakterinin yaratılışında bence tuhaf şeyler var.
Şimdi bir kere bunun... Şimdi bu evde yaşadığı dağından yola çıkarak yaratmış diyorlar. Evet ama bak şimdi dinle ben biraz daha böyle derinleneceğim. Ne kadar doğru yanlış bilmiyorum ama şöyle. Şimdi Pan ismini Pandan alıyor. Yani alt tarafı keçi, üst tarafı insan ama boynuzları da var. Bir mitolojik karakter Pan. Dahası Pan Flüt de Pan'ın işte bir şeye aşık oluyor, bir periye aşık oluyor.
O peri ondan kaçarken bütün kadınları şey yapmayı seviyor, etkisi altına almayı seviyor Pan. Bayağı bir womanizer, hani flörtöz bir şey. Biziz sen işte. Bütün kadınları etkisi altına almaya çalışıyor. Bir tanesini böyle ona yüz vermeyen çok önemli bir tane yine mitolojiden bir karakter kadın var. Onun peşine takılıyor. Ondan kaçarken gidiyor. Su perilerinden yardım istiyor. Diyor ki beni kurtarın pandan. Onlar da onu saza dönüştürüyorlar.
Hani o şeye ne deniyor? Kamışa dönüştürüyorlar yani. Sonra panda onları alıyor, yedi tanesini mi, dokuz tanesi mi? Kaç tane? İşte panflükte kaç tane var? Yan yana onları birleştirip müzik çalıyor.
Enstrümanın yapımını da böylece öğrenmiş olduk. Öğrenmiş olduk. Nelerden nereye. Şimdi ama şimdi Peter Pan çünkü o enstrümanı çalıyor yani. O da flüt çalıyor. Pan flüt çalmıyor ama o da flüt falan çalıyor ya. Block flüt gibi bir şey çalıyor. Yani evet bu şimdi Barry... Demek ki Pan, mitolojik Pan'dan çok etkilenmiş. Fakat Pan normal bir karakter değil ki. Pan aslında kötü cül. Şeytanlaştırılmış yer yer. Böyle bir karakter. Dolayısıyla...
Rock'n roll bir karakter diyebiliriz yani. Bayağı rock'n roll bir karakter ve aslında cinsel olarak da aç bir karakter. O çocuksulukta aslında şey de var, bayağı bir yaramazlık da var. Bizim bildiğimiz Peter Pan sadece şey yaramaz, yaramaz oğlan çocuğu. Bu öyle değil. Yani bunda ben bana göre biraz daha şey yaramazlığı da var. Karanlık bir tarafı var. Karanlık bir tarafı var bana göre. Kadınlara şey yapması, etkilemesi vesaire.
Pan'dan mı Peter Pan'dan mı bahsediyorsun? Şimdi ben Pan'dan bahsediyorum ama Pan'ı seçtiğine göre diyorum. J.M. Barrie'de diyorum. Aslında bilinçaltında böyle şeylerle biraz oynaşıyordu diyorum. Anladım. Bundan nasıl bir şifa umuyoruz peki? Bana mı soruyorsun? Hayır. Peter Pan'ı söyleyen sensin. Şifayı sen söyle. Gözde Hanım değil mi? Gözde Hanım. Böyle bir sendrom var. Yalnız değilsiniz dünyada. Öncelikle zaten bütün kitapların bize hissettirdiği şey şu alemde yalnız değiliz duygusudur. Bu yüzden seviyoruz okumayı.
Peter Pan'de dünyadaki birçok milyonlarca Peter Pan'den birinin size denk gelmiş olduğunu buradan anlayarak. Yani Türk erkeğinin zaten dediğim gibi yüzde doksanı ise işte bir tanesi Gözde Hanım'a denk gelmiş. Evet böyle bir sendrom var. Bundan erkeklerin yüzde doksanı muzdarip. Aslı Perker'in teorisine göre ve dolayısıyla da yaşadığınız şey o kadar da sıra dışı bir şey değil. Sakin olabiliriz. Evet. Ama şunu da söyleyeceğim ki... Ayrıca Peter Pan'ı ben çok severim. Kıskanç Peri Tinkerbell'i çok severim oradaki. Peter Pan'ın girdiği ilişkileri kıskanır ve sadece kendisinin arkadaşı olsun ister. Ama bir dakika. Şimdi şöyle bir şey var. Bu sendromda... Yani ben şimdi yine Jung'a gideyim. Hani Peter Pan'dan çıkalım. Jung'a gidelim.
Jung'un bu arada bu konuyla ilgili yazdığı kitap yok. Fakat Jung'dan etkilenerek, daha doğrusu Jung'in dediğimiz bazı psikiyatristlerin yazdığı kitaplar var. Baya neredeyse 8-10 tane var. Bir tanesi Mary-Louise von Franz'ın yazdığı bir kitap. Mesela ona bakabilirsiniz. Adı zaten Puerh Aternus, kitabın adı da o. Şimdi burada ama önemli olan bir şey var Arduna. Bu insanlar aslında yani Peter Pan sendromu olanlar diyeyim.
Sürekli yaşadıkları deneyimleri unutmaya çalışıyorlar. Dünyada öğrendiklerini sürekli unutmaya çalışıyorlar. Bu yüzden yani büyümemelerinin sebebi bu. Sürekli bunları unutmaya çalıştıkları için. Bu da bazı tabii şeylere sebebiyet veriyor. Sorunlara sebebiyet veriyor. Tecrübeye dönüşmüyor yaşayanlar. Tecrübeye dönüşmüyor. İlişki de kuramıyorlar. Yani demek istediğim şu.
Gözde Hanım'ın şikayetleri o yüzden buralardan kaynaklanıyor. Ha, ne yapılabilir? Evet, yani şimdi başka kitaplardan da bahsedeceğiz ama... Yani beyefendi eğer ikna edilebilirse, çünkü bak ikna etmek zorunda ya, çocuk çünkü o. Ona anlatılabilirse, bak şimdi canım, tatlım bak. Şimdi biz senden şeye gideceğiz, doktora gideceğiz. Sen şimdi o sana bazı sorular soracak falan gibi, belki ikna edilerek terapiye...
götürülebilir. Hadi terapiye gitmedik diyelim. O zaman mesela Erkekler Mars'tan Kadınlar Venus'tan diye bir kitap var. Evet. Bunu neden beraber okumuyorsunuz ki? Bunu beraber, hakikaten beraber okumalarında fayda var mı? Ben, şimdi bak bu kitapla ilgili pek çok... John Gray, evet. John Gray. John Gray'in eğitimi nedir? Bu adam bu işi nereden bilmektedir? Neden çift terapisi yirmi küsur yıldır vermektedir? Aslında bunlara bakıldığında... Kim arkadaşın bu? Kim bu John Gray? Bakıldığında gerçekten... Kim var arkasında bunun? Çok etkileyici bir rezümesi olduğunu söyleyemeyeceğim bak gerçekten. Yıllarca yoga eğitimi almış. Kimse çıksın ya.
Yıllarca yoga eğitimi almış, sonra kısa bir psikoloji eğitimi yapmış ama onu mesela tamamlayamıyoruz. Nerede, ne yapmış, tamamlayamıyoruz. Ondan sonra da çift terapileri vermeye başlamış. Çünkü bu yazdığı kitap, yani erkekler varsa kadınlar verirsen 15 milyon dünyada en az.
Kitap da bu arada çok sevildiği, çok sattığı gibi eleştirilen de bir kitap. Mesela bir grup insan diyor ki, bu kadar ayrıştırma sen kadını, erkeği birbirinden. Orada şeye dönülüyor mesela, Simone de Beauvoir'ın söylediği şey ikinci cinsiyette, kadın doğulmaz olunur. İşte bir sürü insan da diyor ki, biz toplum yüzünden öğreniyoruz kadın gibi davranmayı, erkek gibi davranmayı. Bu kadar ayrıştırıcı bir kitap hoş değil, iyi değil ve bir faydası da yok. Şimdi ben de diyorum ki...
Bu konuda daha böyle etraflıca bir zamandır yani son 3 yıldır bakan biri olarak ben de düşünüyorum ki... Toplum mu öğretmiş? Doğuştan mı öyleymiş? Yani Freud'e bakarsan her şey zaten içgüdüler, her şey değil mi? Doğuştan içgüdülerimizle oluyor. Doğuştan mı? Toplum mu öğretmiş? Neyse ne? Böyle mi? Böyle.
Yani çok önemli bir ayrım var. Mesela bunu bu kitapta da söylüyor John Grey. Başka pek çok kişisel gelişimcinin de söylediği, yahut terapistin de söylediği şey. Erkekler problemi çözmekle ilgileniyor, kadınlar problemin kendisiyle ilgileniyor. Stresle baş etme yollarının da erkekte ve kadında farklı olduğunu anlatıyor kitap.
Erkek mağarasında yalnız kalmak istiyor streslendiği zaman. Men cave. Evet, iyi içmeyin bana, ben biraz kendimi toparlayayım, buradan çıkayım diyor. Bak bu bizim de yaşadığımız bir şey değil mi mesela? Hani sen sessiz kalayım, düşüneyim, ben kırk kere sorarım. Evet, kadınlarsa stresleri hakkında partnerleriyle konuşmak istiyorlar ısrarla. Şimdi bak mesela şöyle olur, der ki adam, ya tamam bak problem şu, çözümü de şu. Bu problemi böyle çözelim. Tamam, sen bir yere mi gitmek istiyorsun? Tamam, bir yere gidelim. Çözüm bu, adama göre. Bitti. Kadın der ki, hayır hayır. Bu yeterli değil. Sen neden istemiyorsun gezmeye gitmeyi? Neden hep ben istiyorum sadece? Ben istediğim için gitmemizi istemiyorum. İstemiyorum. Senin de istemeni istiyorum. Evet. Şimdi yani, şimdi bu toplum bize bunu öğretmiş. Öyle doğmuşuz, böyle doğmuşuz. Bu önemli değil bana göre. Ben de çözümcü yaklaşıyorum. Bu böyle.
Kadınların ve erkeklerin çok farklı karakter özellikleri ve zihin yapılarına... ...sahip oldukları hakkında bir kitap John Gray'in ki. Benden sık sık kopuyor. Farkların beklenti ve tepkilerini anlamak üzere yazılmış 13 bölümden oluşuyor. Evet. Kadın ve erkeklerin farklı gezegenlerden olduklarını söylüyor. Metin Üstündan'da bir tane karikatürü vardı. Sevginin biz ayrı dünyaların insanlarıyız çünkü sen kadınsın ben erkek diyor. Adam kadın.
Evet, yani tam olarak işte bunu söylüyor. Bana göre okunduğunda gerçekten fayda sağlayacak bir kitap. Çünkü ben şuna bakarım, okuyorum ve diyorum ki... ...evet, evet, tam olarak böyle. Evet, o da öyle, ben böyleyim. E tamam, o zaman bu hatta mizahi bir yerinden de yakalanıp... ...karşılıklı konuşulabilir. Bak hayatım, ben deli değilim. Biz genel olarak böyleyiz.
Kadına da erkek bunu söyleyebilir. Bak bunları oku ve bu böyle. Kadın da erkeğe söyleyebilir. Bana göre bu bir çözüm olabilir. O yüzden yani şöyle Gözde Hanım, bu kitabı okuduğunda büyümeyen çocuklar olmak da erkeklerin bir yaşam şekli.
Tabii yani onu gene neye bağlıyorlar? Hani annesinin, anasının kuzusu aslında. Hani annesi onu besliyor, büyütüyor. Önünden arkasından koşuyor. O yüzden ben tabii bayağı bir itiraz ettim. Askerden döndüğünde de devam ediyor diye. Hatta bence katlanarak büyür. Askerden döndüğünde anne artık iyice zıvanadan çıkıyor. Aman da oğluşuma ben sarmalar da sarayım. Aman onları da yapayım, bunları da yapayım. Hani küvete sokup yıkamak da olabilir bunun içinde. Bilmiyorum artık.
Erkek buradan çıkınca bizim toplumumuzda bunu kadından bekliyor. Rahmetli bir şair dostumuz sözü vardı. Erkekler ve kadınlar iki farklı millettir. Dolayısıyla ilişkilerde diplomasi esastır. Çok önemlidir diye. İşte bu kitabı da bir diplomasi el kitabı olarak tavsiye edebiliriz. Böyleyse buna çözüm bulacağız çünkü. Ya ben bunun her gün çoraplarını mı toplayacağım? Bunun yemeğini hep ben mi yapacağım? Çamaşırını ben mi yıkayacağım? Yatağı hep ben mi toplayacağım? Dediğin şey Peter Pan sendromu değil de nedir zaten? Evet işte müzakerelere başlamak için hemen diplomatik müzakerelere başlamak için Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten kitabını Önerdik kitabı olarak önerdik. Yeter ki sevgi olsun değil mi?
Yeter ki sevgi olsun. Yeter ki sevgi olsun. Sen bir mani oku. Ona dördüncü kitapta geleceğim ben. Yeter ki sevgi olsun. Sonunda onunla bahsedeceğiz yani. Böyle bir karar var. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor efendim. Şimdi gelelim üçüncü kitaba.
Üçüncü kitap şaşırtacak bir kitap eğer sevmeyi sondaysa. Tarık Buğra'dan Osmancık. Zaten adından anlayın bak şimdi Osmancık. Ama sen anlatır mısın? Güzel anlatmışsın. Ekip bir kitapla karşı karşıyayız. Şimdi sorarsa Gözde Hanım, şimdi bu kitap bana nasıl bir şifa verecek diye. Öncelikle erkek arkadaşınıza önerebileceğimiz bir kitap. Çünkü biliyorsunuz roman okumak delikanlıyı bozar Türkiye'de. Bu ama Osmanlı hakkında bir Osman Bey, Türklük hey hey diye bir kitap olduğu için bu delikanlıyı da bozmayacak bir roman aynı zamanda. Yani sağda solda elinde bu kitap da görülebilir. Aslında bir yandan da bence hiçbirimizde bozmaz. Ben çok seviyorum kendi tarihimize, kurgu gözünden dönüp bakmayı. Bu da tam olarak öyle bir kitap. Bir de evet, epik. Ben Kemal Tahirciyim aslında bu konuda ama bunu seçtik. Çünkü bu bir oluşum ve büyüme kitabı. Bildungsroman dedikleri Almanların bir kavramı var. Çok korkutucu bir söz. Bildungsroman. Ama aslında oluşum ve büyüme üzerine... Ben ona büyüme...
...diyorum mesela büyüme romanı. Senin de var büyüme romanı. Evet benim de büyüme romanım var. Genç bir karakterin olgunluğa ulaşmasına, toplumdaki ve... ...hayattaki rolünü bulmasına vesile olan bir olay anlatılıyor. Bildungs romanlarda, oluşum büyüme romanlarında. Romanın başında hala çocuksu olan karakter, hikaye sona erdiğinde... ...topluma tam anlamıyla katılmış, olgunlaşmış... ...bir bireye dönüşüyor. Tarık Buğra'nın romanındaysa... ...Osmancık ve Osman Gazi de iki ayrı karakter var. Tarık Buğra sürekli... Bunları karşılaştırıyor, ikisinden de karşılıklı olarak bahsediyor, analiz ediyor ve dile getiriyor. Osmancık Ertuğrul Gazi'nin genç, atılgan, öfkeli, kavgacı, fazla cesur oğlu. Evet, hemen bir bak alıntı okuyayım mı? Evet. Delikanlılığa yöneldiği yıllarda da kabına sığmıyordu. Nerede çalgı, orada kalgı dönemi başladı.
Gücünün kuvvetinin sahibi değildi, gücü kuvveti onun sahibiydi. Osmancık böyle yani delikanlılığı, çocukluktan sonra delikanlılığı da böyle anlasılıyor romanda. Kontrolsüz güç, güç değildir. Evet ve hakikaten nerede çalgı, orada kaldığı halinde. Oyun peşinde, eğlence peşinde. Kavga peşinde kendini ispatlamak için. O yüzden de babası Ertuğrul oluyor değil mi? Ertuğrul Gazi. Ertuğrul Gazi zaten aslında Osman Gazi'yi Osmancı şeye layık görmüyor bu kurguda. Gündüz olsun diyor, benden sonra devam ettirecek olan.
Gündüz olsun diye. Allah'tan Şeyh Edebali var fakat. Bu mentörlük yapıyor Osmancı'ya çok güzel bir şekilde. Ve Şeyh Edebali'nin tavsiyeleriyle roman ilerledikçe Osmancık'tan çıkıp Osman Bey'e dönüşüyor. Bu arada tabii ki Osmancı'nın sahip olduğu olumlu çocuksu özellikleri de yok etmeyip...
Onları akıllı ve bilgi bir şekilde kullanmayı öğreniyor Şeyh Edebali de. Bu çok çok önemli bir şey. Bence yani bu kitabın şifasından bahsederken hani Gözde Hanım'a bunu da söyleyebiliriz. Yani eşinizin içindeki o çocuk çok işinize de yarayabilir. Başka yaratıcılığıyla bambaşka bir şey dönüştürülebilir. Bir yandan da tabii ilişki muhakkak daha eğlencelidir. Evet. Kim istemez ki eğlenceli bir ilişkiyi?
En sonunda da Kayı boyunu yönetmeye layık bir bey oluyor kendisi. Ve Osmanlı'nın doğuşu, bu yüzden Gündüzlü olmuyor imparatorluğun adı, Osmanlı oluyor. Gündüzlü daha zor olurmuş gerçekten de. Tabii bu oluşum romanlarına başka örnekler de var. Senin daha çok hakim olduğun bir konu ama Bülbül'ü Öldürmek, Yerdeniz Büyücüsü, Ursula Kellogg'in, Martin Eden, Jack London, Jane Eyre,
Ama bunlar büyüme hikayeleri, yani şey değil bunlar, çocuk kalmakla alakalı değil. Hayır değil, Osmancık gibi. Bunlarda bir şey, sendromu görülmüyor. Oluşum, büyüme romanına örnek olarak ben bunu söyledim. Peter Pan sendromuna değil. Osmancık da zaten Peter Pan sendromundan şey değil, şey değil. Toydu, hamdı, pişti, oldu hikayesi yani aslında. Bütün şeyler gibi, oluşum romanları gibi. Bir şey daha okumak istiyorum. Bu benim çok hoşuma gitti. Çünkü bana hani ben Stua felsefesi çok çalışıyorum ya onu hatırlattı. Düşündüm yani Tarık Burak acaba bu konuya hakim miydi? Yani felsefe okumuş muydu? Takip etmiş miydi? Yoksa kendisi mi zaten böyle anlattı? Çok güzel bir anlatım.
İnsan tek olmadığını anlamamış, anlayamamışsa ve anlayamıyorsa, dünya gerçekten de çok çok büyüktür. Çünkü insan zaman ve mekana göre çok çok küçüktür. Ha var, ha yoktur. Ve böyle insanlar umutsuzdur, umutsuzluk delisidir. Güçlerini, kuvvetlerini, yeteneklerini, bahtlarını har vurup harman savurur. Ve böyle insanlar yatsıza doğar, sabah ezanı okunmadan, şafak sökmeden ölür. Sen onlardansın. Çok güzel. Selam olsun, rahmet olsun buradan da Tarık buraya. Ben bir çekim için evini görmüştüm üstadın gerçekten. Muazzam bir kütüphanesi vardı. Ya şey çok hakikaten etkileyici. Roman evet, epik bir hikaye anlatıyor değil mi? Yani Osmanlı'nın hani kuruluşu. Tabii. Gel gör ki aslında roman o değil. Roman çok önemli. Psikolojik analizler her karakter derinlemesine inceleniyor, anlatılıyor. O bakımdan çok aslında özellikli ve yine bana göre zamanında ötesinde bir roman. Karakter odaklı bir roman yani.
Evet yani bu da bir büyüme romanı olarak erkek arkadaşına önerebileceği, kendisinde zevkle okuyabileceği bir roman. Yeter ki sevgi olsun. Geldik tamam, hadi. Yeter ki sevme olsun, çünkü sevmek de bir sanat. Evet, evet. Hatta bunun kitabını yazmış... Eric Fromm. Eric Fromm, Sevme Sanatı 1956. Bir eylem olarak sevmek. Yani çok güzel değil mi alt başlığı? Yani kitabın adı Sevme Sanatı, bir eylem olarak sevmek. Ben bu kitabı çok seviyorum.
Çok uzun yıllardır çok insanı etkilemiş bir kitap. Çünkü sevmenin aslında bir iş gibi ele alınabileceğini de gösteriyor. Rasyonel olarak yaklaşıyor sevgiye. Evet, evet. Neden bu kitabı önermek istedim? Onu da söyleyeyim. Karşınızdaki kişiyi her şeye rağmen, her şeyiyle ve her şey sayesinde sevmek de aslında önemli bir şey. Gerçek sevginin aktif karakterinin dört temel unsuru içerdiğini söylüyor.
Özen, sorumluluk, saygı ve bilgi. Ben sözünü keserek mesela saygısızlığımı gösterdim. Yok, estağfurullah. Hayır, olur mu? Her zaman güzel şeyler söylemek için kesiyorsun. Ben ona varım. Hiç problem değil. Kitabın başında bir alıntısı var Eric Fromm'un. Onu okuyayım. Çünkü bunu okurken bu bana geçen bölümlerimizden de bir şey hatırlattı. Şimdi anlatacağım. Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevemez.
Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlatamaz, hiçbir şey anlatmayan değersizdir. Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür. Şey konuşmuştuk ya İstanbul'la ilgili. Yani önce bilirsen, anlarsan, seversin. Yani sen bir binaya, sadece bir bina diye bakıyorsan... ...tiksirebilirsin İstanbul'dan. İstanbul'u sevme sanatı diyelim. Yani mesela aynı şey. Senin başta söylediğin, bu bölümün başında söylediğin şey de çok kıymetliydi. Önce sana çok sempatik gelen şeyleri, huylarının. Sonradan çok kötü gelmeye başlaması. Ve ondan hoşlanmamaya başlama.
Bu çok kısa bir kaçış yani sevme sanatında yani bu kitaba göre bunları seviyor olman zaten sevmeyi öğrenmen lazım. Sevgiyi zaten bir etkinlik öğretilebilir ve geliştirilebilir bir beceri olarak sunuyor Eric Fromm bu kitapta. Aşk fikrini analiz edilemeyen ve açıklanamayan büyülü ve gizemli bir duygu olarak ele almayı reddediyor. Onun kalıcı bir varoluş hali olarak aşka ve sevdaya odaklanıyor. Kim demiş ki ben bilmem aşkı sevdayı sevgilimle yan yana gezip tozmayı.
Bir de şöyle bir... Diyenlere. Evet, söyleyeyim. Ben bunun altını çizmişim. 127. sayfadan. Sevmek, kişinin salt kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir deneyimdir. Yani bence kitabı aslında bir eylem olarak sevmek alt başlığını tam olarak özetleyen bir laf. Bu bireysel olarak deneyimleyebileceğimiz, yapabileceğimiz bir şey. Bence yapmamayı tercih edebiliriz.
Yapmayı da tercih edebiliriz. Dolayısıyla hani Gözde Hanım'a ben diyorum ki bak 38. dakikaya gelmişiz. Diyorum ki Gözde Hanım'a eğer çok rahatsız edici değilse... İdare edin. İdare edin yani zaten sevmişsiniz. Gönül bu. Devam edebilirsiniz. Bir de PlayStation'ı yanlışlıkla bozulmuş olabilir mesela.
Playstation'ı iyi notlar aldığı zaman verir kendisine. Ben var olduğunu tabii düşünüyorum. Belki de yok. Belki adam hiç öyle bir şey yapmıyor. Eklemek istediğin bir şey var mı? Eklemek istediğim, hayır bir şey yok. Teşekkür ederim. Künye'ye geçebiliriz. Tamam geçiyorum. O zaman Peter Pan, J.M. Barrie, Carbon Kitaplar, 178 sayfa çeviren simge delikanlı.
Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten John Gray, Altın Kitaplar 288 sayfa çeviren Gülden Şen. Osmancık, Tarık Buğra, Ötüken Neşriyat, 376 sayfa. Sevme sanatı bir eylem olarak sevmek. Eric Fromm, Say Yayınları, 200 sayfa, çeviren, ışıtan, Gündüz. Bu da çok enteresan geldi bana Künye yazarken. Gündüz'den bahsetip, sonra Gündüz Soyad'da bir çevirmen. İşte ateizler açıklasın. O zaman mahallemizi oku bitirelim.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Beda diyor. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.