
4.913 kelime · ~25 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Manim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar, yeni bölüme hoş geldiniz. Her şeyden önce bir uyarı vereceğim. Tuna biraz grip, o yüzden Tylenol muydu neydi öyle bir şey kullanıyor. Süper insanın şeyini kaçıran, biraz ayarını kaçıran. Arada kendisi böyle uçar giderse lütfen bunu şeye verin. Kafası yerinde değil demek istiyorsun. Kafası biraz yerinde değil evet yani. Bu ilaçlar yalnız bende de öyle yapıyor. Bende ibukolt falan içtiğimde yarı uyanık vaziyette. Kafası giydik bugün tırının diyorsun evet. Çok fazla bir şey beklemeyin. Ben programı tek başıma götüreceğim demek istiyorum. Hayır estağfurullah. Hiç öyle bir şey demiyorum. Çok iyi hazırlandığını da biliyorum ama hani ilacın etkisini de hepimiz şeyi biliyoruz. Bu soğuk algınlı ilaçların etkisini. Evet sorumuza direkt geçiyorum. Merhabalar. İnsan bazen hayatta tutunacak güzel bir neden bulamıyor. Anlamını bulamıyor. Amacına fark edemiyor. Gerçekten kendini tanıyamıyor. 27 yaşındayım ve bazen yolumu kaybediyorum. Karar vermekte zorlanıyorum.
Bana yol olacak bir öneriniz var mıdır? Beste Çelik. İşte soru gibi soru. Ben 27 yaşında olsaydım ve bizimki gibi bir program olsaydı, yani internet diye bir şey olsaydı o zaman ve bizimki gibi bir program olsaydı soracağım birinci soru bu olurdu.
Yönümü kaybediyorum, tutacak bir dal arıyorum. Yar bana bir şifa derdim. Çünkü o yaşlarda özellikle karşılaşması son derece doğal şeyler ki hele Dünya ve Türkiye konjonktüründe düşünecek olursak. Doğru, doğru. Zaten ya şimdi sen böyle deyince benim ilk kitap başka bir yerden girecektim. Ama Dünya ve Türkiye konjonktüründe deyince aslında hemen bu benim aklıma 20 yaşıma mektup kitabını getirdi.
Oradan mı başlayalım? Evet aslında başka yerde ama şimdi neden? Bu kitapta dur şimdi kaç yazar vardı ben saymıştım unuttum 19 yok daha fazlaydı. 20'den fazla yazar var. Sen de varsın ben de varım Doğan kitaptan çıktı. 20 yaşındaki kendisiyle oturup havadan sudan konuşan bir Aslı Perker. Yurtta çaresizce tüm acıları azaltabilecek bir yol arayan Barış Müstacaplıoğlu. Dünya yüzünde karşılaşmamak için yolunu değiştireceği kimse kalmayınca omuzlarından yük kalkan bir Defne Suman. Kendisini çok iyi tanıyan ve kendisine çocuk diyen Gürhan Kuşkanat. 20 yaşında ilk kez doğum günü hediyesi alan İsmail Güzelsoy.
Zihnin kanatlarıyla 20 yaşına dönen ve her yaşıyla kendini seven Nermin Bezmen... ...ve 20 yaşındaki kendini öldüren Tuna Kiremitçi. Ve daha kimler? Kimler? Şimdi şöyle, bu kitabı böyle baştan sona bir okuyunca, herkesinkini okuyunca... ...biraz önce senin dediğin şey çok devreye giriyor. Yani Türkiye'nin içinde bulunduğu durum. Her zaman çalkantılı olan bir ülke çünkü. Yani stabilize bir türlü olamıyoruz. Tam, hah... Tamam, oh rahat ettik diyeceğiz bir 10 yıl kadar. 11. yılda muhakkak bir sarsıntı yaşıyoruz. Rahat huzuru yok abi. Yok, evet. Yani dünyada var mı? Yok. Ama Türkiye özellikle. Hani çocukluğumuz boyunca duyduğumuz şey coğrafi konumu da yüzünden. Onun dışında yani zaten kuruluşundan itibaren çeşitli problemler çözülememiş, yüzleşilmemiş problemleri yüzünden. Stabil bir ülke değil. Kitapta da, bu kitapta 20 yaşıma mektup kitabında buradaki bütün yazarların şöyle ben hariç sen bile hani bir yerinden değiniyorsun. Pek çok yazarın söylediği şey hani bu ülkede şöyle zorluklarla yaşadım bu zorlukları çektim ama buna rağmen şunları yaptım bunları yaptım bak bugünlere kadar geldim diyen. çoğunlukla şeyler, öyküler bunlar. Mesela Zülfü Livaneli çok tatlı böyle hem şeyden bahsediyor işte karısından da bahsediyor kendi gençlik yıllarında işte yazdığı romanlardan hep yazar olmak istemiş zaten onu başardığından yaptığı bestelerden bahsediyor ama bir hani hapise girmesinden korkuyla tedirginlikle yıllarca ve parasız bir şekilde yaşamasından da bahsediyor sürgün edilmesinden de bahsediliyor. Şimdi bizim ülkemizde yani şunun için söyledim
Hani bizim ülkemizde evet yani 27 yaşındasın aslında çok gençsin ama hayat çoktan başlamış oluyor ve bütün ülkenin zorlukları da yüzüne yüzüne çarpmış oluyor. Türkiye'de genç olmak hayatın altın çağı değil kazasız belasız atlatılması gereken bir badire. Ben bunu hep söylerim. Yani evet, bravo. Zaten çünkü... Aman bir şu gençliği bir atlatalım da ondan sonra başımıza bir şey gelmeden falan diye düşünür. Ama Türkiye'nin derdi de bitmez. Evet. Ve çok erken tabii başlıyoruz. Bunu galiba geçen bölümde de mi konuşmuştuk? Hani bir çok erken karar veriyoruz demişti. Hatırladın mı? Sanırsam... Çok erken karar vermek zorunda bırakılıyoruz demişti. Yön seçimi için. O da var yani hani bunun sebebi ülkenin koşulları. Genellikle de ekonomik koşulları tabii ki. Sosyolojik koşullar da var aynı zamanda. Kültürel koşullar da var aynı zamanda. O yüzden de yani 27 yaşında kendine hiç istemediğin...
Hiç hayalini kurmadan bir hayatın içinde paldır küldür bulabilirsin. Düsseldorf'ta bulabilirsin kendini bir sene sonra mesela. Bugün bunlar çok daha müsait. Çünkü liyakatın esas olmadığı bir ülke sisteminde iyi yetişmiş kadroların bulunması eşyanın tabiatına aykırı. Özellikle Batı ülkeleri şu anda liyakat sahibi Türkleri öncelik tanıma karar almış durumdalar politik olarak.
Biz sizin iyi yetişmiş doktorlarınızı, mühendislerinizi, avukatlarınızı istiyoruz abi diyor mesela Almanya. Ve orada bir kazan kazan durumu yaratılıyor. Benim öyle giden yurt dışına üç tane kuzenim var doktor. Evet şimdi liyakat üzerine kurulmamış bir sistemde liyakat sahibi insanların bulunmasının...
mantıksal bir açıklaması yok. Evet. Benim ama dediğim şöyle bir şey. Yani sanatçı ruhlu olabilir. Belki heykeltraş olmak istiyor olabilir. Müzisyen olmak istiyor bilir. Onlar için de borçlar var yurt dışında. Yok şunu demek istiyorum. Türkiye'de 27 yaşında kendini bunlardan çok kopuk bir şeyin içinde bulmak zorunda kalabilirsin. Çünkü sana bunu dayatıyor.
Düzgünlüğü yani sürekli kuralları dayatıyor. O düzgünlüğün ne olduğu da belli değil ayrıca. O belli değil ama yani... Sözde düzgünlük. Sana çok bunları dayatıyor. Şimdi burada da mesela hemen o zaman Gündüz Vahsaf'ın kitabına geçebiliyoruz.
Peki geçmeden önce bu kitaptan hangi bir şifayı umacağımızı bize söyleyeceksindir Sayın Perker. 20 yaşıma mektup mu o? Kitabın elebaşlarından biri olarak. Kendi hikayenizden kısaca bahsedin ve nasıl şifalanılsın. Benim hikayem aslında... Senin hikayen çok güzel. Çok teşekkür ederim. Benim hikayem şöyle farklı. Ben hikayemde... Ben de bu sabah bir daha okudum bu arada. Uzun zamandır okumamıştım. Tam olarak ne yazdığımı hatırlamıyordum. Bunca koca koca yazarlar dönüp kendi 20 yaşlarındaki hallerine mektup yazıyorlar. Mektup yazmışlar. Ben öyle yapmamışım. Ben 44 yaşındaymış burada Aslı bunu yazarken. 44 yaşındaki Aslı gitmiş 20 yaşındaki Aslı'ya sorular sormuş. Demiş ki ya biz ne yapıyorduk? Neredeler? Kuşadası'nda mı? Bodrum'dalar.
Ona sorular sormuş. Demiş ki ya biz ne yapıyorduk? Hani biz nasıl işte yolumuzu buluyorduk diye. 44 yaşındaki Aslı ona sormuş. Bunun nedenini düşündüm tabii kendi kendime yine bu sabah. Neydi bu? Neden ben böyle yazmayı tercih ettim diye. Ama hangi halde buluyor genç Aslı'yı?
Genç Aslı'yı bir şeyden barda çalışıyor. Buna da bir şey vermişler. Minicik bir tabut gibi otel odası vermişler penceresiz. Orada sıcaktan uyuyamadığı ve havasızlıktan uyuyamadığı için kendini plajda şezlonga atıyor. Her gün şezlongda. 44 yaşındaki Banu gelip uyandırıyor bunu yani sabah. Banu değil 44 yaşındaki Aslı. Merhaba ben Aslı Perker. Banu da sizin kardeşiniz oluyorlar galiba. Evet. Bankir Bası, 44 yaşındaki Aslı da gelip uyandırıyor onu. Aslı gelip bunu uyandırıyor Şezlong'da. Daha doğrusu daha tam uyumamış da. Yani direk, o zaman nerede de bakayım bulayım. Direk şöyle giriyor lafa, al biraz su iç. Aldığın alkol kadar su içersen başın ağrımaz. Diye direk lafa giriyor. Hiç, tam da beklediği üzere 20 yaşındaki Aslı onu orada görmüş olmaktan dolayı hiç şaşırmıyor. Zaten yani şey diyor hani, neden bu kadar geciktin diyor.
Daha önce gelip benimle konuşmanı beklerdim. Ve şey diyor ya sen şimdi bana şunu yap bunu yap mı diyeceksin diyor. Ne diyeceksin diyor. O da diyor ki yok yok diyor ben sana sorular sormaya geldim. Ne yapıyorduk diye hatırlamaya geldim diyor. Bunu söylememin sebebi de aslında şu. Bu arada bu alkol su meselesini söyleyeyim. Ben bunu çok geç öğrendim. Gerçekten keşke 20 yaşında biliyor olsaydım. O kadar baş ağrısı çekmezdim. O kadar hangover olmazdım.
Yani evet arkadaşlar aldığımız alkol kadar su içersek çok daha kolay getirilir. Ne kadar alkol o kadar su arkadaşlar aman şey yapmayın imal etmeyin. Hatta iki katı içerseniz ertesi gün hangover'da olmazsınız. Bunu neden böyle yaptım çünkü nasıl ki hani biz şey diyoruz ya Çocuklar çok içgüdüsel olarak doğdukları andan itibaren aslında çok şeyi biliyorlar. Çocuklar nasıl ki hani böyle daha çok küçük yaşlarında aslında çok böyle içsel olarak dünya gerçeklerini sanki biliyor gibiler. Hani kalpleri çok tertemiz ya. Bilgiyle yüklenmemişler, işte sosyal alışkanlıklarla, sorumluluklarla yüklenmemişler. Çok daha aslında
...kolay buluyorlar yollarını. Ben gençlik yıllarının da aynı olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu benim için öyleydi. Ben 20'li yaşlarımda çok daha bilgece hissettiğimi ve yaşadığımı düşünüyorum. 20 yaşınla temas etmek sana nasıl bir şifa getirdi? İşte şunu diyorum yani o şeyi hatırlattı bana. Yani çok daha kolay aslında yolunu bulabilirsin... ...eğer durup düşünürsen biraz, bir nefes alırsan... ...ve ondan sonra kendini biraz da hayata bırakırsan... ...çok daha kolay olacağını düşünüyorum. Ben bu kitaptan yani kendi adıma yazarken de böyle bir sonuç çıkartmışım. Ama mesela Gülseren Budayıcıoğlu'nun hikayesini okuduğun zaman... ...ondan da bambaşka bir şey buluyorsun. Ne buluyorsun mesela? O şöyle bir şey diyor hikayesinde bir yerde, 20 yaşına yazdığı mektupta diyor ki... ...ben diyor o zamanlar diyor böyle camdan oturup dışarı hissederdim... ...ve hep yarınları hayal ederdim. Çok güzel olacaklarını düşünüyordum.
Ve diyor hala öyle düşünüyorum. Yani bu yaşıma geldim işte 50 küsur yaşındayım ve hala yarınların çok güzel olacağını düşünüyorum. Ben hani Beste Hanım'a bunu hatırlatmak isterim. Yani o umut olmalı ve var oluyor. Benim de öyle. Ben hala daha 47 yaşındayım şimdi. Ve 50 küsur yaşlarıma, 60 küsur yaşlarıma böyle şey... 50 liranın dönemindesin yani. Ümitliyim, çok hayallerim var hala. O yaşlarım için hayallerim var. Bu hayaller işte rockstar olmayabilir. Ama başka tatlı, kendine göre o yaşa uygun daha hayallerim var. Hala işte İtalya'da gidip mesela böyle bir ay geçirebilmeyi... ...orada ya da üç ay bir ev tutup orada yaşamayı belki de bir dönem orada yaşamayı... Rockstarlık gençlere yakışıyor zaten. Çünkü 50 yaşına geldiğin zaman yaşlı rockstar oluyorsun. O da çok hüzünlü bir şey.
Evet. Mesela sen de, bence senin hikayen de bu arada bu kitap içerisindeki... ...böyle karşılıklı güzelleme yapmayalım ama... ...en yıratıcı hikaye bence. Çünkü bir polisiye gibi başlıyor. Hani bir adam, Tuna Kiremici yani, bir konser alanına gidiyor. Orada ona ayrı bir kulis ayarlamışlar. Ve o kuliste bir tane poster var. O posterde genç bir adam var. Onu gördüğü an böyle neredeyse başından aşağı kaynar sular dökülüyor. Çünkü öldürdüğü bir adam o onun. O öldürdüğü bir genç. Ve yani bunu buraya neden koydular beni tedirgin etmek için mi koydular falan filan filan. Tabi biz bunu anlıyoruz en baştan yani o gencin kendi gençliği olduğunu ve sonra ondan özür diliyor. Evet. Yani seni öldürdüğüm için özür dilerim seni kendi haline bırakmalıydım gibisinden. Bence o bakımdan o da çok yaratıcı bir hikaye. Sen neden öyle bir hikaye yazmayı uygun gördün ve ondan ne gibi bir şifa bulduğunu düşünüyorsun?
...kendi geçmişimle hesaplaşmaktan yorulmuştum zannediyorum. Onu en uygun bir şekilde artık gömmek ve yoluma devam etmek istediğimi düşünüyordum. Kendi geçmişimde kalmış olan aydınlık ve karanlık taraflarla... ...bir polisiye kurgu içerisinde kendisini infaz etmeyi en hayırlısı olarak gördüm. Yani bana göre bu kitaptan insanın öğreneceği çok şey var. Çünkü benim çok çok beğendiğim bir kitap oldu bu. Çok usta kalemler, çok yaratıcı bir konuda kalem oynatmışlar. Gerçekten şeyi görmek hoşuna gidiyor insanın. Bak herkes az çok şuralarda tökezlemiş, yolunu kaybetmiş, sonra yolunu tekrar bulmuş. Bugün memnun olanı var, olmayanı var. Kaybedip de tekrar bulanı, bulup da tekrar kaybedeni var. Kaybedeni var. Bence hepsi kendi içinde çok güzel. Paniğe kapılmamak adına okuması güzel bir kitap o yüzden. Dinleyicimiz 27 yaşında ama 20 yaşında mektupların içinde... ...ona hitap edecek pek çok şey mutlaka vardır. Var, var tabii. Yani zaten bu arada 27 yaşla 20 yaş birbirinden... ...böyle söyleyince sinirlenebilir hani o yaş grubu ama... ...20 yaşla 27 yaş arasında gerçekten pek de bir fark yok. Yani 32 yaşında bir arkadaşım var benim.
Böyle geçen yıl bir takım hayatında yenilikler oldu. Dedim ki ay ne kadar güzel bak daha 32 yaşındasın bebeksin hayatın başındasın falan. Bu arada benim çocuğum da yaşıtta çocuğu var falan. Allah Allah dedi. Anlattım sonra ona. Yani tekrar tekrar her şeye başlayabilirsin. Harika bir yaş. Değil miydi öyle? Şimdiki fotoğraflarını 10 yıl sonra baktığı zaman... ...ay ne gençmişiz diyecek. O da ayrı bir mesele. Evet.
Ben de 42 yaşındaki fotoğraflarıma baktığım zaman aynı şeyi söyleyebiliyorum. Evet, bu kitabımızı böylece geride bırakmış olalım. Geçelim. Gündüz Vahsaf. Gündüz Vahsaf hocamıza. Ne Yapabilirim? Geleceği. Kartpostallar. Onun da kitabı. Rüyalarımız tek düzeleşir. Böl yönet düzeninde. Birey yüceltilip bencilleştirilirken aidiyetlerimizin gönüllü köleleri, belirlenmiş seçeneklerin kalebentleriyiz. Her gün yeni felaket haberiyle uyanıyorum.
Ne yapabilirim? Vicdanın sızlarken sen ne yapabilirsin? Biz ne yapabiliriz? Gündüz Vatsaf bir harekete, örgüte, partiye hatta ideolojiye bağlı olmayanlara sesleniyor. Kötümselliğe kapılıp edilgenleşmeye, değişimin ertelenmesine, değişimi kendimizden başka yerlerde aramaya karşı çıkıyor. Okurunu çaresiz çırpınışlarda tüketmeden ne yapabilirim düşünmesine davet ederek yeni bir yaşam ahlakını tartışmaya açıyor. Düş gücünün avukatı Gündüz Vatsaf. Evet. Ya Gündüz Asaf bir psikolog. Hatta şu an önümde kitabı var. Ondaki biyografisine bakacak olursak çok da güçlü bir biyografisi var. Yani uluslararası işte psikologlar derneği başkanlığı vesaire gibi şeyler yapıyor. Bizim üniversite yıllarımızdan beri entelektüel dünyada çok etkili olmuş bir insan. Çok önemli. Ben onu bir filozof olarak görüyorum. Yani psikologdan çok bir filozof olarak görüyorum. Tabii ki ikisini niye birbirinden ayıralım? O da ayrı bir mesele de. Kendisiyle tanıştım da ben. Gerçekten benim için onurdur Gündüz Vassaf'ı tanımak. Çünkü her daim insanın kafasını açan, ona sorular sordurtan bir adamdır. Asla gelecekten umudunu kesmez.
Asla hani böyle vardır ya çünkü Engin Ardıç modeli. Ya siz şimdi bilmezsiniz biz bunları zaten çok yaşadık. Hayatta bitti zaten. Her şeyde çok kötü. Yapılacak bir şey olsa biz yapardık. Biz yapardık, siz nesiniz? Böyle adamlar çoktur. Böyle adamlar diyorum özellikle. Evet adamlardır çünkü genelde bunlar. Senin bütün kolunu, kanadını, omudunu kıran. Çünkü herif statikonun kendisi haline gelmiş ya artık. Kimsenin rahatlığını kaçırmasını istemiyor. Yani bu iş olacak olsa biz yapardık. Biz 68 kuşağı yapamadık. Siz oturun oturduğunuz yerde başımızı ağrıtmayın. Yeni nesil nedir zaten? Günüz vasat bunların tam tersi bir adam. Yaşlanmıyor demek ki. Çünkü az önce bahsettiğin Engin Ardıç tarzı düşüncenin özeti ben yaşlandım diyor adam. Beni rahat bırakın abi. Ben yaşlandım demek.
Gündüz varsa müthiş genç kafalı, çok lima genç. Hayata bakışı öyle. Dediğim gibi umut dolu. Harikulade bir insan. O yüzden de şimdi mesela bu kitaptaki makalelerin çoğu şöyle. Çoğunun politik bir temeli var. Zaten politik göndermeler de var mesela. Kitabın adı zaten Çernişevski'nin işte Delat adlı. Evet. 1890'ların sonundaki...
İşte Delat yani Ne Yapmalı adlı sosyalist romantik romanına gönderme yapıyor ki... ...Lenin de eleştirel ve duygusal bu romanlardan çok etkilenerek... ...yine aynı isimle sosyalist programını, sosyalist evrim programını Lenin'de yazıyor. İşte Delat adıyla. Türkçe'de ikisi birbirine karışmasın diye nasıl yapmalı diye çevrilmiş. Lenin'inki ne yapmalı diye çevrilmiş.
Ve Gündüz Basraf'ta ne yapabilirim diyerek aslında bunca zaman sonra bambaşka bir yüzyıldan bir bireysel cevap veriyor diye düşündüm. Zaten kitabı da şeye hitap ediyor, küresel gezi gençliği ve ebeveynlerine. Ve çok fazla işte kendi gençliğinden de şeyleri anlatıyor. Böyle çok minik minik makaleler bu arada. Çok kısa, çok öz, çok net. Böyle karışık değil. Hepsinde şöyle diyebilir Beste Hanım. Ben bunu yazarken de düşündüm. Bunu ben makale olarak da yazdım Beste Hanım'a çünkü.
Hani ya Allah Allah bu kadar politik olaylar işte ne bileyim ben zamanında... ...Ottü'de yaşanmış olaylar, Boğaziçi'nde yaşanmış olaylar... ...benim bunlarla ne alakam var diye düşünebilir ama... ...kitabın içerisinden böyle insanın çok güzel kendine çekip çıkartabileceği... ...felsefik şeyler var. Şimdi bugünün devasa toplumsal sorunları karşısında ezilen... ...kendini ezilmiş, iyice küçük gören, çaresiz gören... Düşünceli, hassas ve çaresiz gençler için bu kitabın birebir olduğunu söyleyebiliriz. Orası net. Bunun dışında ama diyelim ki hiçbir politik görüşü yok Beste Hanım'ın. Diyelim ki hiçbir böyle bir kaygısı da yok. Olabilir. Ben bunu asla ve asla ne tuhaf bulurum ne kınarım. Bir dakika benim derdim bu değil diye olabilir. Buna rağmen bu yazılmış makalelerin arasından kendisine son derece bireysel... Bir şey de çıkartabilir. Bir şey okuyabilir miyim? Evet. Gündüz Valsaf'ın makalelerinden biri. Adı tarihi ölümsüzlük. Şöyle başlıyor. Robert J. Lifton. Psikiyatrist. İnsan niçin yaşar diye sormuş. Cevabı, ölümsüzlük. Dört tipini saymış. Kaltımsal ölümsüzlük, soyum, sopum sürecek. Dini ölümsüzlük, başka bir alem. Yaratıcı ölümsüzlük, hareketlerimle, sözlerimle tarih yaratıyorum. Yapıp yapmadıklarımla, sessiz kalıp kalmamamla, neleri tüketip tüketmediğimle tarihsel sorumluluğumun bilincindeyim. Aslında hani şey diyor ya, amacım ne diye sormuştu ya Beste Hanım, amacımı bulamıyorum dedi. Bu mesela harikulade. Bak sadece bu makalenin burası otur saatlerce düşün. Bire yol diyor yani aslında. Evet ve şunu da sor kendine Beste Hanım. Siz niçin yaşıyorsunuz? Ölümsüzlük için? Hangi türü için? Ona göre ne yapabilirsiniz? Sadece şu kadarcık şey bir rota verir.
Umutsuzluk bir şey yapamam, değiştiremem, zavallının birisiyim deyip kendimize saygımızı yitirmemiz demek. Dünyanın kötüye gittiği, daha da kötüye gideceği beklentimizi gerçekleştiremeyeceğiz demek. Kitap Otto öğrencilerine yaptığı barış konulu bir konuşmanın genişletilmiş haliymiş aslında. Diyor ki neye inanırsak onu gerçekleştiririz. Barış da öyle. Dünya iyi gidiyor abicim diyor.
İnanmasanız da gözlemler, veriler bunu doğruluyor. Olumsuzluk kalıplarımızın esiri olmayalım. Kalıplarımızı kıralım. Ah vah kalıpçılarını susturalım. Yani günümüzde bize sosyal medyadan şırınga edilen her şey çok kötüye gidiyor. Çok yakında hepimiz öleceğiz. Umutlu olunacak hiçbir şey yok. Modasının bir illüzyon olduğunu aslında ileri sürüyor. Ve bunun dışında...
Ne yapmalı? Umuda çıkan yolları bulmalı. Ya şey işte, mesela kitabın başlığı bile hani ne yapabilirim ya, soru ya. Gündüz Vasav insanı sorular sorduruyor bu kitapta. Bu kitabı okurken insan ister istemez birdenbire kendine sorular sormaya başlıyor. Sorular değiştikçe, kendine sorduğun sorular değiştikçe keşifler değişiyor.
Sorularını değiştir mesela. Hep sorduğun soruları sorma. Başka sorular sor. Böylece keşiflerin değişsin. Keşiflerin değişince sen değişeceksin. Aynı zamanda bugünün dünyasındaki adaletsizlik ve vahşeti de yok saymıyor. Bunları da eleştiriyor, gösteriyor. Fakat bunları sosyal medyanın gösterdiği gibi seni edilgenliğe ve umutsuzluğa kitleyecek bir şekilde yapmıyor. Ve bana Peter Ustinov'un ünlü sözünü hatırlatıyor. Kötümsellik romantik bir tutkudur. Ama iyimsellik bir görevdir. O zaman bir de son söz yerine yazdığı bir hikayeyi okuyayım mı? Gündüz Velsaf'ın. Çukur'daki kurbağa adı.
Kurbağalar ormanda seyahatte. İkisi çukura düşer. Derinliği gören arkadaşları durumun umutsuz olduğunu söyler. İki kurbağa kurtulma gayretinde. Yukarıdakiler boşuna uğraşıyorsunuz derler. Kurbağlardan biri tırmanmaktan vazgeçer, ölümüne düşer. Yukarıda bağrış, çağrış, çığlık. Diğerinin çaresiz çabalarının ıstırabına dayanamazlar. Ölümü kabullen, boşuna direniyorsun. Kurbağa son bir hamleyle kurtulur.
Arkadaşları sevinç ve şaşkınlık içinde. Beni tepinerek teşvik ettiğiniz için teşekkür ederim diyen kurbağa sağırdır. Yani daha ne desin? Sağır kalacaksın. Kendi yolunu bulmak için oturacaksın, düşüneceksin biraz. Sosyal medyaya girmeyeceksin. Sorular soracaksın. Sorularına cevaplar vereceksin. Ne istediğini anlamaya çalışacaksın. Ne istediğini bileceksin demek çok... O da büyüklenmece bir laf ya. O da yaşlı lafı. Ne istediğini bileceksin bu hayatta. Yok yani. Anlamaya çalış ne istediğini. Bulmaya çalış. En azından Twitter'a girme. Tamam, tamam girme. Twitter'a girme. Bir süre girmediğin takdirde bunu uygulamanın imkanı yok. Efendim yarıya geldiğimize göre malum. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam.
Ya şimdi ben zaten biraz önce aslında neredeyse Suzan'la Tamara'nın laflarıyla konuştum. Fark etmişsindir. Yani yol ayrımında dur. Derin bir nefes al. Soru öyle ama. Yani yok şunu demek istedim. Yani Suzan'la Tamara'dan bahsedecektik ya. Evet. Neredeyse ben onun cümleleriyle bir ara konuştum. Böyle intiharlı olmasın, yanlış anlaşılmasın. Ben de tabii ki Suzan'la Tamara'dan etkilenmiş bir insanım. Yüreğinin götürdüğü yere git kitabı 1999 yılında yayınlanmış. Çok da uzun olmayan 152 sayfalık. Daha sonra da bir ikonlaşmış kitaplardan bir tanesi. İkonlaşmasının sebebi güzel yazılmış. ...sade bir dilden yazılmış bir kitap. İkincisi, içerdiği konunun nezaketi ve zarafeti. Üçüncüsü de, yayınlandığı dönemdeki... ...yani bu 100 yıl sonunun, millennium sonunun... ...kuşak çatışmalarına çok güzel bir örnek teşkil edebilmesi. Yani 80 yaşındaki bir büyükanne... ...uzaklardaki torununa yolladığı mektuplardan oluşuyor. Daha doğrusu yollamıyor da yazıyor. Yazdığı mektuplar. Çünkü aralarında bir anlaşma var.
...haberleşmeyeceğiz diye. Bu da fakat dayanamıyor çünkü hayat bilgelikleri var büyükannemizin... ...ve kızına söylemek istedikleri şeyler var. Yalın gündelik konuşma diliyle yazılmış bu mektuplar... ...hem bir iç döküş hem de bir bilgenin vasiyetinin niteliğinde. Şimdi hikayede şöyle, 80 yaşındaki kadının büyütüp yetiştirdiği... ...torunu... ...günün birinde Amerika'da yaşamaya karar veriyor. Çünkü annesiyle büyükannesi arasında da bir sorun var ki...
Annesi gerçek babasının başkası olduğunu söylemiş. Bu da matrak bizim açımızdan. Çünkü anne Türkiye'ye geldiği bir gezide İstanbul'da hamile kalıyor. Ve torun doğuyor. Doğru. Fakat daha sonra da anlaşmazlıklardan dolayı iyice kopuyor büyükanneden. Büyükanne yetiştirmek zorunda kalıyor bu torunu. Yetiştiriyor da fakat o da Amerika'ya gidip kendi yolunu Amerikalı olarak yaşamaya karar veriyor. Bu arada Susana Tamaro da annesi ve babasından neredeyse nefret ediyor. Kendisi kendi ölçüde hafif ölü. Onu da anneannesi büyütmüş. Babası alkolik, annesi aşırı insafsız bir kadın. Öyle söyleyeyim. Şanssız bir kur'a çekmiş yani Türkiye'de geçirdiği tatilden sonra çocuk doğuruyor sonra trajik bir şekilde ölüyor. Anne. Yani torun büyük anne yakalıyor. O sırada.
Unumu eridim, eleğimi astım. Artık dünyadan elimi, ekmeğimi çektim. Havasında yaşamakta olan büyük anne, torunu kendisine kalınca hayata yeniden bağlanıyor ve yeni bir yaşam misyonu elde ediyor böylece. Buna da karşı çıkmıyor. Onu destekliyor. Amerika'da yaşamaya karar vermesine de karşı çıkmıyor kızın. Onu da destekliyor ve diyor ki içinden geldiği gibi yaşa. Duygularını dinleyerek yaşa. Kendisiyle hayatı boyuncaki iç hesaplaşmalarında bu kitaba
Yazıyor, diyor ki... Şimdi tabii yani bu bence çok kıymetli bir şey değil mi? Yani benim anneannem bana bütün hayal kırıklıklarını, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını yazmış olsaydı mesela... ...ben bundan müthiş faydalanırdım. Yazar olduğun için mi? Hayır, insan olarak. Yapmaya değecek tek yolculuk, içimizi yapacağımız yolculuktur demiş mesela.
Anlıyor musun? İnsanın kendi iç dünyasına bakmak istemediği zaman bahaneler bulması dünyanın en kolay şeyidir. Dıştan bir suçlu her zaman vardır. Suçun ya da daha iyisi sorumluluğun yalnızca bizayet olduğunu kabullenmek çok cesaret ister. Gene de sana söylemiş olduğum gibi ilerleyebilmek için tek yol budur. Eğer yaşan bir yolsa her zaman yokuş yukarı giden bir yol.
Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misiniz? Yaşımın değişmez olduğunu sanmak. Trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmek. Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir. Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda, umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgar hızıyla her şey değişir, altüst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının içinde bulabilirsin.
Tamam, bence zaten sorunun cevabı. Buyurun Beste Hanım biz daha ne diyelim yani bak Suzana Tamaro böyle ilk bu kitap yani bu kitabı Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adı itibariyle de içindeki o mektuplar işte büyükannemin mektupları itibariyle de ben çok hatırlıyorum. 94 yılında annem aldı bana bu kitabı. Okuduğumda şöyle düşündüm.
Bu bir kişisel gelişim kitabı. Böyle demedim çünkü o zaman kişisel gelişim kitabı diye bir şey var olduğunu da bilmiyordum, ne olduğunu da bilmiyordum. Ama bana öyle biraz yani şey, basit. Simyacı gibi işte Self Help kitabıyla roman kolyosunun karışımı gibi. Bana o yüzden biraz basit sanki böyle çok da insanlara sanki söylemek istemezmişim gibi gelmişti o zaman bu kitabı okuduğumu. Anlatabiliyor muyum? Oysa evet bazen böyle şeylere ihtiyacımız var ve bu kitap tam olarak Beste Hanım'ın sorusuna cevap. Yüreğinin götürdüğü yere git zaten sonra artık hepimizin dalga geçmek için kullandığı da bir laf oldu ama.
Git kendini çok sevdirmeden gibi bir şey oldu. Öyle bir şey oldu ama... Yani bir yandan da işte Suzan Atamaru onu diyor. Yani bir yol ayrımında dur. Paniğe kapılma. Derin bir nefes al. Düşün. Sonra yüreğinin sesini dinle. Çünkü o muhtemelen doğruyu biliyordur. Zihninle vereceğin karar yanlış olacaktır. Çünkü zihnin zaten... %90 bilinçaltı tarafından yönetiliyor olduğu için... ...zihninle vereceğin her karar aşağı yukarı yanlış. Ama zihnini biraz susturup...
Meditasyonla mı yaparsın, nasıl yaparsın kalbinin sesini dinlemeye başarırsan? O zaman doğru karar verme şansın daha çoktur. Ben mesela bu şekilde verdiğim kararlarda çok daha başarılı oldum hayatımda. Evet. Böyle düşüne taşına verdiğim, hesaplayarak, kitaplayarak falan verdiğim kararlar... ...benim için her zaman daha patlak çıkmıştır. Ya da ikisinin belki iyi bir karışımı yani hani tamamen kalbini dinlemek de her insan için belki uygun olmaz. Senin çok müthiş bir içgörün var tabii. O yüzden yani seni tanıyan insan ancak bunu anlayabilir.
Teşekkür ederim. Bir de tabi bu kitabın bizim için ayrı bir özelliği var. Kitaptaki mektuplar bir türkü yazılıyor. Evet. Doğru. Büyük bir ihtimalle bir türk. Yarı türk. Bir türk yani o çocuk. Amerika'ya giden, İstanbul'da doğan, babası belli olmayan çocuk. Belki de bir türk. 60'lı yılların isyan rüzgarına kapılmış çünkü. Anne. Bu ne demektir ki? Sultanahmet'te takılıyor kendisi. Goa'ya gitmeden önce. Artık oradan alın siz hayal gücünüzle yürüyün. Sultanahmet'te takılıyor. Orada Sultanahmet'te bir Türk genciyle yaşadığı ilişkinin meyvesi de. Olabilir. Ben direkt öyle okuyorum hikayeyi. Bir Türk'e yazılmış mektuplar bunlar yani. Dördüncü kitabımıza geçelim mi?
Geçelim. Evet. Nermin Yıldırım. Çok sevdiğimiz arkadaşımız Nermin Yıldırım'ın son romanı. Ev. Evet. Aynı zamanda da en başarılı olan romanı sanki. 2021 Duygu Asena Roman Ödülü. Yani bilmiyorum hani ödüllerle başarı, başarısızlık... Hani genelde Nermin de zannediyorum düşünmüyordur. Bana göre bütün romanları Nermin'in zaten çok çok güzel. Harika bir dili var. Çok seviyorum.
Genelde zaten galiba bu onun sekizinci, yedinci romanı mıydı? Emin değilim galiba öyle. Edebiyatımızın en çalışkan, en velüt kalemlerinden biri olduğu muhakkak. Ve şunu demek istiyorum, bugüne kadarki romanları aynı şey üzerinde sanki aynı tema etrafında biraz dönüp dolaştı gibi geliyor. Bir merkeze yaklaşmaya çalışıyordu sanki değil mi? Evet sanki. Ev bence bunu tam olarak yapmış gibi görünüyor. Spireller çize çize çize çize içeri doğru o merkeze yaklaştı ve asıl anlatması gereken şeye de üstelik çok ilginç bir yerden ulaştı. Şöyle diyorum 2006 Mart 2019'da gerçekten kitaptaki arkadaşıyla aynı ismi taşıyan birisiyle. Ogo. Ogo. Bu yolculuğa çıkıyor. Bu yolculukta ne? Bahsedeyim mi kısaca? Tabii tabii bahset çok önemli.
Barcelona'da yaşıyor kendisi. İber Yarımadası'nda geçiyor hayatının bir kısmı. İsa'nın 12 havarisinden biri olan Aziz Jons ya da Aziz Yakub'un ya da İspanya hocası ile Santiago'nun bunlar aynı kişilermiş. Mezarının bulunduğuna inanılan Santiago de Compostela yolu Hristiyanlar için önemli bir haç merkezidir. Hristiyan inancına göre bu yolu baştan sona yürümek günahların affedilmesi anlamına gelmektedir. Zamanla bu yol Hristiyan olmayan pek çok kişinin de tercih ettiği insanların aidiyetini aradığı bir yol olmuş.
Yol hikayesi işte yani. Bu arada gerçekten beni yer yer kahkahalarla güldüren. Komiktir bir de çünkü kalemi. Kalemi komiktir. Bir de tabi böyle ister istemez bazı yerlerde çok sinir oluyorum kendime. Çünkü bana yapıldığı zaman da sinir oluyorum. Karakteri direkt benimle özdeşleştirmeleri hoşuma gitmiyor.
Ama okur olarak da ben de bunu yapıyorum. İster istemez Nermin'in verdiği bir cevap olarak okuyorum mesela. Bu ama en otobiyografik olarak değerlendirilebilecek kitabı Nermin Yıldırım'ın. Evet olabilir. Kendisi hani bak buna ne der. Bir kere bu yürüyüşü yapmış kendisi. Evet. İnstagram profilinde yürüyüşe çıkmadan önce polisiyeci olarak gereken soruşturmayı yaptım. Şimdi bak bir şey söyleyeceğim. Kitapta zaten böyle durak durak neredeyse gittikleri için Ogo'yla beraber bir de bir tane yanlarına sonra bir köpek de danıyor. Şerbet yanlış hatırlamıyorsam köpeğin adı da. Portekiz'in kuzeyinden İspanya'nın kuzeybatısına yürüyorlar ve bu şimdi bunlar yolda durak durak durdukları için o duraklardan çok güzel bahsediyor bize o gözümüzü canlandırıyor dolayısıyla tabii ki o yolculuğu yapmış olması icap ederdi. Kendi içindeki özlemini çektiği ev kavramıyla bağdaştırıyor bağdaştırıyor ve
Şimdi şöyle, Beste Hanım'a faydası yani bu yolculuk hikayesi ona şöyle iyi gelebilir. Okurken bile aslında insan bu kitapta o yolculuğu yapıyor. Ve Nermin'in hedeflediği gibi hem kitaptaki karakter iç yolculuğunu yapıyor... ...hem de okuru kendi iç yolculuğunu gerçekten çıkartıyor. Ayrıca yolculuğu yapmak isteyenler için de bir rehber. Evet, evet. Evet, o da var kesinlikle. Durumunuz varsa gidin yapın. Durumunuz varsa gidin yapın. Ben o yüzden kitabın Beste Hanım'a çok faydalı olacağını düşünüyorum. Faydasını bırakın, Nermin'in kalemini okumak çok zevkli. Evet, konu ne olursa olsun okuma zevki yaratan bir yazar. Yazmış ki işte o posta yola çıkmadan önceki 6 Mart 2019 Portekiz'deler. Az sonra ilk adım atmak üzere Porto'dan başlıyoruz.
Yürümeye gönlü olana bütün yollar güzeldir. Bütün yollar heyecanlı. Bütün yollar dikenlerle, güllerle ve mucizelerle kaplı. Şimdi dünya dönmeye devam etsin ve biz için de kaybolalım. Çok güzel.
Buna benzer bir tane adamla tanışıyorlar. Dünyanın en üşengeç adamı diye kendini tanımlayan bir adam. Ben bu yolu üşengeçliğimden dolayı yürümeye başladım diyor. Tabii çok oksimoron bir laf. Ne demek yani üşengeçliğinden dolayı? Sonra anlatıyor üşengeçliğinden dolayı başına gelenleri ve ondan sonra da işte o yüzden yürümeye başladın. O zaman her şey kafanda oturuyor. O adam öyle diyor. Niyeti olana yol kolay. Niyetini bilene ya da öyle bir şey.
O mesela benim çok hoşuma gitti. Niyetini bilene yol kolay. Beste Hanım'a ben bu kitabı okumasını, bakalım yolculuk alternatiflerini... Ben ilk bunu okusam istiyorum hatta. İlk bunu okuyun bence de bir de şey... Hakikaten çok eğlenceli, çok zevkli kitap. Acı çektiren yanları var insana. Üzüldüğün yanları var yani. Ne yerli, Seher romanın ana karakteri. Fakat dediğim gibi yazarla en çok özdeşleştirebildiğim karakter bu oldu yani. Seher miydi ya kızın adı? Seher. Bak benim aklımda Çiğdem diye kalmış. Çünkü esas bu doğmadan önce buna Çiğdem adı konacakmış. Ve yer yer yalan söylüyor kendinden. Nermin Yıldırım ama. Yok hayır yani karakteri. Seher'in ne yerli yerinde duran bir evi... ...ne de değişmez bir ailesi var. Amca evi...
Halı evi yanı, enişteler, yengeler derken anne baba yoksunluğu ve sürekli değişen evler döngüsünde geçen bir çocukluk Seher'in çocukluğu. Hikayesini sonuca ulaştırmak amacıyla Camino de Santiago yolculuğuna çıkıyor. Seher ve Ugo'nun eşsiz dostluklarına tanık oluyor. Yolda karşılaştıkları insanların öykülerini dinliyoruz.
Evet. Hepsinden bir şey bulabilir Beste Hanım ve diğer dinleyicilerimiz kendilerine. Sanki keşke 37 dile çevrilse dünyada falan dedirsek bir kitap yani. Kesinlikle. Şöyle söyleyeyim sana. O kadar uluslararası, o kadar yani kesinlikle çevrilmeli. Bir de şey de ilginç tabii. Güzel bir yolculuk hikayesi. Kitap bitti ve yayınlandığı zaman Hayat Eve Sığar kampanyası başladı biliyorsun. Evet. Tam pandeminin üzerine geldi. ve kitap yayınlandığı zaman karantina ve pandemi ortamlarındaydık ve ev diye bir kitap çıktı karşımıza sanki hani planlanmış tasarlanmış gelmiş gibi oldu o tabi kitaba bir ticari başarı getirdi ama tabi kadıncağızın anlatmaya çalıştığı şey kesinlikle o değil
Evet, 20 yaşıma mektup, doğan kitap. 330 sayfa, hatta 331 sayfa. Çok fazla yazarı var, biraz önce programda saydık. Gerçekten tavsiye olunur. Gündüz vasaf, ne yapabilirim? Geleceği kartpostallar, iletişim yayınları. O da 287 sayfa. Suzan'la Tamara, yüreğinin götürdüğü yere git. Can yayınları.
144 sayfa çevirmen Eren Cendey. Ev Nermin Yıldırım. Hep kitap 456 sayfa. Kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgileri aşağıda bulabilirsiniz. Bize lütfen sorularınızı göndermeye devam edin. biblioterapi.podbimedia.com.tr
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, Kitapların şifasını inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.