
4.516 kelime · ~23 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Muallim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
O zaman merhabalar ikinci sezonun ikinci bölümüne. Hoş geldiniz. Efendim Tuna Bey siz hoş geldiniz. Evet yazın bittiği her yerde söylenir. Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir demiştik bir önceki bölümümüzde Ülkü Tamer'den. Benim de en sevdiğim şiirlerden biridir. Durgun bir yolculuk uzun bir şapka artık yaprakları beklemektedir. Evet. Geçenlerde bunu 11 yaşında komşumun oğluna okuyayım dedim. Çünkü yazla ilgili bir dosya hazırlıyordu. Sonra aslında evet ben bunu çok seviyorum ama bu şiiri bir çocuk için çok depresif olabileceğini fark ettim. Yazın bitmesi bir çocuk için her zaman depresiftir. Yani şiirin de şeyi öyle aslında. Sonbahar gelse de şöyle tatlı tatlı melankoliye gark olsak diyen 11 yaşında bir çocuk. Ben vardım herhalde en son gördüğüm.
Sonra sonuç ortada zaten. Bir de Leyla var. Leyla da öyle. Leyla var, evet. Geleceğin sanatçısı. Evet. Şimdi bu hafta bir değişiklik yaptım. Soru almadım. Yani sorular vardı, onlardan birini değerlendirmedim. Şöyle oldu aslında, bak şimdi sonbahar falan dedik, onunla alakalı olarak. Yazın ben İzmir'deydim. İzmir'den dönerken yeğenimle beraber döndük. 18 yaşındaki yeğenimle beraber döndük. Çünkü İstanbul'u kazandı üniversitede ve burada yeni bir hayata, yeni bir eğitime başlayacak. Onunla araba yolculukları enteresan ve güzel oluyor. Böyle dört buçuk saat falan sürüyor yol. O yolda bayağı bir derine inip konuşuyoruz. Felsefi konuşmalar yapıyoruz. Aslında... Sadece fiziksel değil, mecazi anlamda da bir yolculuk yapıyorsunuz beraber. Bir yolculuk yaşıyoruz, evet. Genelde enteresan konular çıkıyor o araba yolculuklarından. Bu seferki tabii onun üniversiteyi kazanmasıyla beraber şöyle bir şeydi. Enteresan sorular da soruyor. Yani bana dedi ki yaşadığın hayattan memnun musun? Herkes bilir ki ben yaşadığım hayattan çok memnunum. Yaptığım işi çok seviyorum. En doğru işi yaptığımı düşünüyorum. Sana da yakışıyor ama be. Teşekkür ederim.
Vallahi yakışıyor sana. Yazarlık falan. Yazarlık yakışıyor sana. Teşekkür ederim. Ben de başka bir şey zaten yapamayacağım için herhalde bunu yapmışım. Değiştirmekle istediğin bir şey olur muydu diye sordu. Geçmişte hani yeniden bir şey yapabilecek olsaydın, dönebilecek olsaydın bir şey değiştirir miydin dedi. Bu benim zaten kendi kendime çok düşündüğüm bir şey değil de etraftan böyle bu tip konuşmalar olunca evet kendime sorduğum bir soru. Keşkelerin var mı diye sordu yani. Aslında yok. Yani bir şeyi de değiştirmek istemezdim. Yani hayatımın akışı beni bence en doğru noktaya getirdi. Keşkesiz bir insanım diyorsun. Evet keşkesiz bir insanım. Geçmişle ilgili hiçbir pişmanlığım yok. Keşke herkes böyle olsa.
Bir de o günlerde etrafımda çok bu konu konuşuluyordu. Belki de işte dediğim gibi bu genç bir şeyin, grubun o günlerde üniversite kazanmasıyla falan alakalı. Biz yaşlardakilerin de kendi geçmişlerinde şöyle bir dönüp oralardan bir konuştuklarını, keşke ben de şunu okusaydım, böyle yapsaydım dediklerini duydum. O yüzden bu konuyu bir konuşalım istedim. Bütün mümkünlerin kıyısında olmak diye Turgut Uyar'ın bir dizisi vardır.
Bütün mümkünlerin kıyısında olmak. Ham olarak bu. Yeğeninin durumuna çok uyuyor ve bence gerçekten çok zor bir durum bütün mümkünlerin kıyısında olmak. Çünkü düşünsene bütün şeyler, yol ayrımları önünde uzanıyor. Hepsinden gidebilirsin, hiçbirinden gidemeyebilirsin. Birini tercih ettiğin zaman diğer bütün seçenekler elenecekler. Ve sen hangi birikimle, hangi tecrübeyle, hangi bilgilikle o yaşta doğru seçimi yapacaksın acaba? Bu çok zor. Gerçekten çok erken yaşta kararlar vermek zorunda kalıyoruz. Özellikle bizim ülkede. Hani böyle daha ileriki yaşlara eğitimi bırakamıyoruz, işi bırakamıyoruz falan. Gerçi şimdi biraz daha iyi. Hani bizim jenerasyonumuzda çok erken, iyice erken... Başka ülkelerde de var. Mesela Liberya'da 14 yaşında çocuklar, şu makinalı tüfeğimi alsam, bu makinalı tüfeğimi alsam sokakta dolaşırken diye tercihte bulunuyorlar yani. Bizim ülkemizde de... Mecburen bazı seçimleri erken yapmak zorunda kalıyoruz. Evet. Ne peki sence? Yani iç sesimi dinlemek lazım? Yüreğinin götürdüğü yere gitme diyorsun yani. Evet, ne olacak? Yani ben kendimi düşünüyorum. Benimki çok böyle şeydi aslında. Educated guess denen şey. Böyle çok bilgiye dayalı ya da işte gelişime dayalı bir karardı. 14 yaşında verdim ben hayati kararlarımı ve onları uyguladım. Bundan önce de söylemiştim. Ama o zamana kadar galiba konuyu iyi analiz etmişim. Şimdi herkesten bunu yapmasını bekleyemeyiz. Ben de 11 yaşında yatılı okula gitmeye karar kendi kendime verdim. Kimse benim Galatasaray Lisesi'ne gireceğime ihtimal vermiyordu. Demek ki öyle bir ışık vermiyormuşum dışarıya. Ama ben benim için ölüm kalım meselesi olduğunu bunun bir şekilde sezip... Ama bu ne kadar bir karar acaba? Bu şey gibi çünkü karşı taraftan üstüne motosiklet geliyorsa... ...kendini sağ atmak gibi bir şey yani. Aslında doğal bir dürtü. Yani karar bile değil belki de yani. Bak seninki öyle olmuş olabilir, benimki öyle değil. Yani ben oradan böyle bir dönüş yapıp bir yola sapmadım. Hani sen 11 yaşında bir neredeyse dediğin gibi karşından... Can havliyle. Can havliyle kendini bir yere atmışsın. Belki öyle olmadı. Ben kurgulayıp, ben bunu yapacağım diye adım adım hedefime doğru ilerledim. Entelektüel bir karar verdin diyorsun yani. Çok entelektüel bir karar, evet. Yani diyorum çok eğitimli, çok böyle net bir karar. Ama bunun içinde zannedersem içgüdülerim de vardı. Yani evet, kendimde ne olduğunu biliyordum, ne yapabileceğimi biliyordum sanırım. Ama içgüdüsel bazı yönlendirmeler de vardı. Biraz herhalde bunlara kendimizi bırakmamız mı gerekiyor? Demek ki bugünkü biblioterapinin konusuna geliyoruz o zaman. Keşkelerimizle ne yapacağız?
Kitapların buna bir şifası var mı? Evet, bence var. Biraz önce Turgut Uyar'ın dizesi... Bütün Mümkünlerin Kıyısında. Bütün Mümkünlerin Kıyısında durmak zaten aslında... Müzik grubu ismi olur değil mi? Çok güzel. Bütün Mümkünlerin Kıyısında. Bu kadarı ters tuttuktan sonra çıkacak. Büyükevabluka'dan sonra bütün mümkünlerin kıyısında görüldüğüyle ortalığı kasıp kavurmayı düşünüyorum artık. Şimdi buradan bak hemen hepsine geçiş yapabilirim bütün mümkünlerin kıyısındadan. Hangisini ilk konuşalım? METH-HG yapabilirim, Rakamya yapabilirim, Borges'e yapabilirim. Gece Yerisi Kütüphanesi'nden çıkacaksın sanki yola gibi. Peki, oradan çıkalım. Gece yarısı kütüphanesini sen de... Bana da dinlettin çünkü kitabı. Evet, az biraz. Ben bazı kitapları... Birazını okuyorum, birazını dinliyorum. Yani arabada boşa vakit geçirmeyeyim dediğimi... Şu anda liste başı olan kitap Türkiye'deki en çok satanlarda. Öyle mi? Evet. Oksijen gazetesinin bu haftaki listesine bak. Öyle mi? Kitabı seninle bir araba yolculuğunda zaten... ...bayağı büyük bir kısmını dinledik hatırlarsan. Beş buçuk saat kadar. Ben bir kısmını okudum. Şimdi kitap bir kere hani bir Young Adult. Genç yetişkin kitabı aslında bana soracak olursan. Zaten son zamanların edebi trendlerinden biri bu. Çaktırmadan çaktırmadan yapıyorlar. Farkında değiliz zannediyorlar. Farkındayız. Biz kaçı kurrağasıyız biz. Siz giderken, biz dönüyorduk. Ama gel gör ki... Kaymakam öyle düşünmüyor. Bu Tuna Kirevici'nin radyo tiyatrolarından bir bölüm duydunuz biraz. Belki bir gün bize yapar. Çok komik yapıyor. Evet. Toplumcu gerçekçi köy edebiyatından. Köy edebiyatından. Evet. Uyarlamalar. Şimdi mesela Seleroni de aynı şey yaptı. Buraya ufacık bir gireyim yani. Seleroni tam Yangedalt yani. Ama öyle satmadılar dünyaya. Yani Yangedalt diye satmadılar. Yangedalt ne demek? Genç yetişkin. Bizim zamanımızda genç yetişkin kitabı diye...
Evet, yaş on yedi yani mesela hani. Mad Hague de aynı şeyi yapıyor, onu da Young Adult diye satmıyorlar. Ama aslına bakacak olursan, bunlar Young Adult kitapları. Son derece böyle, nasıl desem, bir geçiş yaşında okunabilecek kitapları. Ve geçiş yaşında birisi tarafından yazılmış gibi kitaplar da. Yazılmış gibi, bravo. Üslup da öyle yani. Şu an bize yetişkinlere satıyorlar. O yüzden mesela bana biraz bu kitap yavan geldi. Sana da gelmişti. Belki 25 yaşında olsaydım çok beğenirdim kitabı. O yüzden 25 yaşında birine tavsiye ederim. Fakat hani bu tarz kitaplardan çok okuyup da artık bu işin tekrarını çok fazla görünce sadece kurgusundaki iyi bir fikirle...
İlgilendim yani bu kitabın. O gerçekten güzel bir fikir. Bir kütüphane var ve daha doğrusu herkesin... Bu paralel evrenlerdi, kuantumdu, işte çoklu evren kuramı falan bunlar zaten hala seksi konular kitap pazarlaması için. Ve bunları güzel bir şekilde, genç bir üslupla yazılmış, iyi bir kurguyla yazılmış, biraz fazla uzatılmış.
Ama uzatmada tabii bitmek bilmeyen tasvirlerle... Bitiyor bitiyor yine bitmiyor yani. Hani artık burada bitsin, şurada biterse çok güzel olacak. 200 sayfada anlatılacak şey 350 sayfada anlatılmış mı? Evet öyle bir durum var ama o da kitabın fiyatını arttırmak için yapıyorlar herhalde. Biliyorsun Dostoyevski de öyle uzatırmış kitaplarını, kumar borcunu ödemek için. Çünkü forma başına para aldığı için istat ne yapsın? Çünkü yani suç ve ceza aslında 200 sayfada da anlatılabilecek bir romandır ama adamın şeyi var. Dizileri gibi uzattıkça uzatıyor, tutunca uzatıyor. Yani o zamanlar genelde tefrika halinde olduğu için bu kitaplar Türk Edebiyatı'nda da... Forma başında para alınıyor bir de işte o zaman. Evet, bir de hakikaten yani şeyden gelen yorumlara göre de dönemin kitapları uzatılıyormuş. Okuyucudan gelen, işte gazetede yayınlanıyor. Dizi uzatması gibi ya. Dizi uzatması gibi, okuyucudan gelen yoruma göre uzatılıyor bir karakter, parlatılıyor vesaire. Aman hocam uzatma diyorlar yani. Evet, uzatmış konuyu. Herkesin bir kendine göre, kendi ilgi alanına göre... Bir konuyu özetleyelim mi? Onu özetlemeye çalışıyorum. Dur bir dakika. Çok zorlanıyorum zaten çünkü çok zor. Yani şimdi bir çoklu evrenler kuramı içerisinde yaşanmamış hayatlarımız var bizim. Yani yaptığımız her seçim... Bizi başka bir şey götürüyor. Ama yapmadığımız seçimlerden olan hayatlarımız ne oluyormuş? Onlar da paralel bir evrende yaşanmaya devam ediyorlarmış. Evet, biz her yerde varmışız. Biz her yerde varmışız ve bunlar da o kadar çok dallanıp budaklanıyor ki... ...milyonlarca alternatif hayatımız, milyonlarca paralel evrende devam ediyorlar. Bir kahramanımız var, bu da intihar teşebbüsünde bulunuyor. Kendisini gece yarısı kütüphanesinde bulunuyor ve orada diyorlar ki... ...şimdi sana al bu kütüphanelerden birini, yaşamamış olduğun bir hayatı seç, yaşat. Ve bir sürü hayata girip çıkılıyor kütüphanenin içinde. Hatırlarsan mesela bu kızınki kütüphane...
Bir adamla karşılaşıyor, onunkisi videocu mesela. Hani o da gidiyor videoda bir kaset, video kaseti seçiyor. Ve o da orada kendi değişik hayatlarını görüyor. Yani aslında şey olarak hakikaten güzel. Arada böyle felsefi birkaç yeri var. O konuyu belli ki bayağı bir kafaya takmış, düşünmüş. Yani sana bu keşke konusunu düşündürtmesi bakımından güzel anları, güzel anları... Çok profesyonelce yazılmış. Fizik kuramlarından da yararlanılmış. Hani böyle gerçekten hani sana başka şanslar sunulsaydı ya da sen şanslarını başka türlü kullansaydın, başka bir hayat yaşasaydın, onunla mutlu olacak mıydın? Bu kitap da aslında benim en hoşuma giden şey mi? Yoksa zaten zorunlu seçimleri mi yaptın? O da var yani. Belki de yaptığımız seçimler seçim de değildi. Evet, güzel bir yaklaşım. Doğru. Belki seçimler yapmadık biz aslında. Biz zaten buna mecburduk. Evet, doğru. Böyle bir kuram da var mesela. Ah keşke. Hayır, onu seçemezdin. O zamanki şartlar onu seçmeni gerektiriyordu ve seçtin. Doğru. Zaten başka durum olsaydı başka şey seçerdin. O yüzden rahat ol. Hiçbir şey senin kontrolünde gelişmiyor. Doğru. Evet. Aslında bak bu bakış açısı çok güzel. Ben şimdi yine biraz önce kendimi düşündüğümde aslında doğru söylüyorsun. 14 yaşında benim tam olarak bulunduğum durum zaten bu seçimi yapmamı gerektiriyordu. Öyle bir söz vardır ya. Rahat ol. Hiçbir şey senin kontrolünde değil. Kontrolün altında değil. Doğru felsefesini belki de. Öyle bir şey. Zaten rahat olun arkadaşlar. O seçimleri yaptık. Çünkü mecburduk. Başka seçimler yapma şansımız olsa başka seçimler yapardık. Hadi toplanalım gidelim. Deal with it. Bununla bir şekilde yaşamaya başlayın. Kitapta benim hoşuma giden şey aslında şunu sordurması insana ve herkese de bu göze bakmasını tavsiye ederim kitaba. Senin başarı anlayışın ne? Alternatif tarih kurgularından biri geldi aklıma. Geçenlerde Yesterday diye bir film vardı ya, ya hiç war olmasaydı dünyada ne olurdu? Alternatif tarih vardır ya, Hitler ikinci dünya savaşını kazansa ne olurdu? Senin Selanik'te sonbahar gibi aslında. Mustafa Kemal Samsun'a çıkmasa ne olurdu gibi. Orada da John Lennon'la karşılaşıyor kahramanımız filmin sonunda. John Lennon tabii meşhur olmadığı için öldürülmemişti. Yani 70 yaşında falan. Bugünkü Paul McCartney'in yaşında yaşıyor. Hayatta mı başarılı olmamışsın sen diyor John Lennon'a kahramanımız. Hayır diyor ben başarılı oldum. Sevdiğim şeylerin peşinden gittim. Sevdiğim kadınla hayatta beraber oldum. Sevdiğim şeyleri yaptım ve kendimi başarılı hallediyorum diyor. Evet yani bu kavramı... İlla Beatles'ın solisti olmasına gerek yok insanın yani. Bu kavramı sorgulamak çok önemli. Yani kitapta da çünkü kız aslında bir küçük müzik aletleri dükkanında çalışıyor ve işte kendine göre küçük bir hayatı var. Zamanında potansiyeli çok yüksekmiş, iyi bir yüzücü olabilirmiş, işte iyi bir grup vokalisti olabilirmiş. Bir tanesinde mesela o grubun vokalisti olarak rockstar olmuş, onu yaşıyor ama orada sevmediği çok başka şey var. John Lennon işte Beatles grubu efsane olmasaydı, başarılı olmasaydı John Lennon şu anda 75 yaşında mutlu bir ihtiyar olarak yaşıyordu belki de. Senin başarı kavramını sorayım mı? Yoksa düşünmek mi istersin başka bir zamana mı? Ben son 49 yıldır düşünüyorum aslında.
300 eksi 49. İnsanın kendisiyle barışık olması çok büyük bir başarı bence. Yani potansiyelimizi gerçekleştiremediğimizi her zaman düşünürüz. Özellikle sanatçılarda iki şey vardır. Ya potansiyelimi gerçekleştiremedim, abi ben, hayıflanması vardır. Ya da abi benim değerim yeterince bilinmiyor, hayıflanması vardır. Bunlara çok rastlarız sanatçılıkta. İşte bu ikisinden kurtulmak çok önemli bir başarı bence. Başarı, evet. Şimdi araya bir tane şey koyalım mı, manimizi koyalım mı? Çünkü bugün üç kitabımız var. Bunu biraz uzunca konuştuk.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını yorulanlar için BİLGİ ÖTERİK ne yapıyor? Devam ediyor. Evet, şimdi gelelim yolları çatallanan bahçe. Aslında benzer bir konu Borges'in penceresinden çok daha önce ve... Galiba 1945 mi öyle şey? Evet, 1940'ların sonlarında Borges tarafının işlenmiş ve Borges evreninin de aslında temel parçacıklarından biri olmuş bir kitap. Evet ve şöyle biz Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabın aynı adlı öyküsünden bahsediyorum. Albüme adını veren şarkı gibi yani. Kitaba adını veren bir kitap. Şimdi Boris aslında senin de muhtemelen seveceğim şey polisiye aslında bu bir gerilim polisi. Zaten Boris'i en etkileyen yazarlardan biri Edgar Allan Poe'muş. Dedektif hikayeleri çok seviyor. Polisiye çok seviyor Boris.
Bunu da aslında o temele oturtmuş bu öyküsünü de. Kısaca bahsedeyim mi? Tabii. Bu 90'lı yıllarda postmodern edebiyat Türkiye'de çok teşvedildiği zaman hatırlıyorsun. Bu işte George Perek, Cortazar, Calvino falan gibi yazarlar çok gündemdeydi. Onları okumak da çok havalıydı o zamanlar bizim üniversite zamanlarında. Çünkü modern ötesi edebiyat ilk defa Türkiye'de dikkat çekiyordu. O dönemde Borges'e de çok yoğun bir ilgi. Borges mi okunuyordu?
Ben Boris diyebiliyorum. Evet, çok yoğun bir ilgi vardı. Yolları çatalanan bahçeydi. O zaman işte Kortazar'ın Seksek kitabı vardır biliyorsun. Serbest bir okuma sunar. İstediğim bölümden istediğim bölüme sekerek ileri geri okunan bir kitaptır. Bunların hepsini bir arada şey yapıp ilginç bir kafaya giriyorduk o yaşlarda.
Evet, yani benim hani böyle çok aslında içinden çıkamadığım şey ama dil çok önemli. Yani o dış dünyasına ben çok kolay giremiyorum doğrusu. Zannederim daha gerçekçi tarz seven hem bir yazarım hem de bir okurum. Ama Nazlı Eray seviyorum diyorsun mesela. Yani Naz Zehra'yı şöyle, Naz Zehra'yı bence çok iyi yazıyor. Ama büyülü gerçeklik benim anlayabildiğim bir tarz değil. Ama orada anlaşılacak bir şey yok galiba. Şiir gibi yani. Anlamı ve mantık çabasını bir tarafa bırakıp böyle içine koyuverip gideceğin bir edebiyat silsilesi. Evet yani nasıl ki rüyalar anlatılamaz.
Anlatınca çok saçma olur. Çok saçma olur. Aslında gerçeklik bana tam öyle bir tarz gibi geliyor. O yüzden okumakta çok zorlanıyorum. Ama işte çok iyi yazılmış olunca okuyabiliyorum. Nazlı Eray kolay okumuyor. Bir de işte Boris yani. Şimdi bu hikayesi böyle...
Tuhaf bir hikaye. Bir adam var, bu adam aslında bir ajan... ...ve Almanlara çalışıyor ve o Almanlara bir mesaj göndermesi gerekiyor... ...fakat o mesajı gönderebileceği bir durum yok. Kalkıyor, gidiyor birinin evine ve o birinin evi... ...yani hasbelkader birini seçiyor aslında böyle rastgele. O birinin evine gittiğinde o biri onu bekliyor oluyor zaten... ...çünkü o da Çin kültürünü ve edebiyatını çok iyi çalışmış bir akademisyen çıkıyor. Bu adam da Çinli bu arada.
Çok iyi çalışmış bir akademisyen çıkıyor ve Çinli ajana kendi dedesinin 13 yıl boyunca içinde kaybolduğu, yazdığı bir kitabı anlatmaya başlıyor. Ve bu hikayede bu adam nihayetinde çok tuhaf bir şekilde, ajan ya, bunu kovalayan adam, takip eden adam sonunda hikayenin bu eve geliyor ve bu ajan çekiyor tabancayı, hangisini vuruyor hatırlamıyorum şimdi, bir tanesini vuruyor ve Almanlara böylelikle mesaj gitmiş oluyor. Tamam, aslında mesele bu. Aslında iş polisiye. Fakat bize aradaki hikayede bu şeyin felsefesi anlatılıyor. Bu bahçenin. Bu bahçe çünkü bir labirent. Ve göğe ya bu labirente hep sola gidersen çıkışı bulacaksın ama öyle bir şey yok. Ve aslında labirent güzel bir metafor bence biraz önce konuştuğumuz konuya. Hangi yoldan gidersem ne olur? Hangi sonuca ulaşırım? Ya da yine belki aynı sonuca da ulaşıyor olabilirsin bu arada. Hangi yoldan gidersen git, belki de yaşayacağın şey aynı ki buna kader deniliyor zannediyorum. Belki de aynı ölüm anına çıkacaksın. Evet, Borges'in belki de Üslub'un başrolde olduğu kitaplardan bir tanesi zaten. Yani orada bir taşıyıcı öykü olarak ajanlık meselesini kullanıyor aslında. Evet, aslında bize bunun felsefesini anlatmaya çalışıyor.
Yani şöyle bir şey var, işte şeyin dedesi, bahsedeyim ajanın dedesi, Sui Pen, o bir bahçe oluşturuyor, bir labirent oluşturuyor ve bu bahçeyi göğe yazıyor 13 yıl boyunca. Bitmek bilmeyen bir hikaye bu ve başa dönüyor. Bir şey bitiyor, başa bağlanıyor, oradan başa dönüyor. Böyle döngüsel bir hikaye. Aslında kitabın kendisi bir labirente dönüşüyor.
Söyleyebildim sonunda. O kadar zor ki gerçekten. Benim için bunları anlaması gerçekten çok zor. Beyin hücrelerimi fazladan yakıyorum yani. Borges. Beyin hücresi yakar. Yakıcısı. Ve aslında gene okuyucuyu şeyle yüzleştirme derdi var. Hangi yolu seçmek en doğrusu? Hangi yoldan gitmek en doğrusu? Neye göre doğru?
Üskürmacada aslında onu destekliyor. Yani ben burada ne yapayım mı biraz sana orada hani Üskürmacada da sorduruyor. Bir de şu var, her zaman en mantıklı yolu seçmeye de bilirsin. Tabii. Tercih olarak da. Yani iyinin kötüsünü seçmek diye bir şey de var. Bunu da sorgulatıyor insana. Mesajı böyle ulaştırmasaydım, birini öldürerek ulaştırmasaydım, o mesajı hiç ulaştırmasaydım, ajan olmasaydım, hey yani. Evet, niye ajan oldun ki zaten? Mesela hani böyle geriye doğru gidip bütün bunları sorgulayabilirsin de. Niye gizli servise girdin o zaman? Bazen de kendimiz bilerek çünkü aslında iyinin kötüsü yolları seçiyoruz.
Zihinle verilen her karar aslında yanlış çünkü. Öbür taraftan gitseydin ne yapacağını bilemiyorsun. İşin nereye varacağını bilemiyorsun. Zihnin yetersizliği noktasında varıyoruz aslında burada. Tabii değil mi? Beynimizin ne kadarını kullanabiliyorduk biz? Akıllı, fikirli karar vermek istiyorsun ama datalar yeterli değil ki senin elinde. Neye göre veriyorsun yani kararı? Neydik biz %10'unu mu kullanıyorduk beynimizin? Yani düşün orada bir bilgisayar var. O bilgisayarın en minimum şeyini kullanabiliyorsun. Yani sadece Word dosyası açıp orada yazı yazabiliyorum. Öngörü yeteneğin zaten sınırlı. Sana gelen veriler zaten sınırlı. Ayrıca belli maddi ve manevi şartların baskısı altında bu kararı veriyorsun. Zaman baskısının da altında veriyorsun. Belli bir süre içinde vermen gereken bir karar oluyor bu çünkü. En az kötü kararı vermeye çalışıyorsun sonuçta ama hiçbir garantisi yok. Ya da sen garanti edemezsin doğru karar vereceğini orada sonuçta. Belki de hani vermiyorsun da kararı zaten dediğim gibi. Bir şey senin yerini orada seçiyor. Böyle bakınca tabii korkutucu değil mi bir genç için? Bence rahatlatıcı olmalı.
Lan nasılsa hayat benim yerime karar veriyormuş. Ben niye o zaman stres oluyorum boşu boşuna diye düşünebilirdim ben genç olsaydım. Biri bana bunu söyleseydi. Ama o zaman bırakma ihtimalin var. Yani her şeyi bırakma ihtimalin var ve durma ihtimalin var. Hayat durmayı da maalesef kabul etmiyor. Yani hiçbir şey yapmamayı kabul eden bir yer değil burası. Bu zaten gitmek isteyen birisi için geçerli. Yani dört yolu ağzında durduysan zaten bir şey diyemem. Mutlaka ama bir yolu seçeceğim oradan gideceğim diyorsan gideceğin her yol yanlış ya da doğru olacak. Sonunda bu suzan atam var ama yani şey çıkacak acaba haklı yüreğinin götürdüğü yere git onun muydu o kitap? Yüreğinin götürdüğü yere git. Onunda değil mi? Tam ağrı. Tam ağrıydı. O zaman gel başlayalım. Kalbini dinleyeceksin. Gerçekten galiba. Ya da o güne kadar sana verimizi azlıyoruz ya, o güne kadar ne verildiyse bence onların en iyi analizini çıkartmak benim gençlere tavsiyem olur. O güne kadar elinde ne var? Kendinle ilgili ne öğrendin? Etrafın sana ne sundu? Bunların bir analizini yapıp bunların doğrultusunda ilerlemek en
Kesinlikle katılıyorum. Ayrıca DNA'nda yazılı olan bilgiler de var. Geçmiş kuşaklardan gelen bilgiler de var. Senin farkında olmadığın, ne bileyim, aslandan, kaplandan, mamuttan kaçmaya çalışan atalarının getirdiği bilgiler de var. Yani bütün bunların toplamında verdiğin bir karar var orada aslında. O kararın yüzde kaçında? Çoğunluğun bilinçaltımızdan kaynaklanan kararlar olduğunu da düşünürsek hayattaki davranışlarımızı. Evet, doğru. Ama bilinç psikologi insansınız mesela. Estağfurullah. Tereciğe tere yapmayayım diyorum ama yani buzdağının ucu biliyorsun. Bilinç katmanımız sonuçta. Bilinçaltı demeye çalıştığım gibi. Bazı şeyler sızıyor bizim beynimize. Bazı veriler dışarıdan aslında doğduğumuz günden itibaren yavaş yavaş sızıyor. Ve o bizi farkında olmadan elbette bir şeye yönlendiriyor. Zannedersem senin dediğin de bu oluyor. Yani ben doğduğum günden itibaren evde yüzlerce kitap gördüm. İşte evet. Bu yani aslında sinyaller etrafta var. Onları çatallanan bahçede. Aslında o kadar da çatallanmıyorsun sen öyle bir yere doğru. Yani o çatallanan bahçede eğer bir yolda kütüphaneler dizilirse yan yana, bir yolda da yan yana video oyunları dizilirse ben muhtemelen şeyden gideceğim. Şu anda gamer olmuş, zengin olmuştun. Ne güzel.
Ben muhtemelen kütüphaneyi seçeceğim. Doğru. Yani bütün bunlar bize sinyal olarak zaten çok erken... ...bilgi olarak bize sızıyor. Üçüncü kitabımız o zaman. Bu sefer Uzakdoğu'ya. Başka bir anlaşılmaz insan. Arjantin'den Uzakdoğu'ya uzanıyoruz adeta. Evet. Murakami'ye geçelim. Bir kere kitabın adı çok güzel değil mi? Sputnik Sevgilim. Ne kadar güzel bir kitap adı olur mu yani? Sputnik Sevgilim, evet. Sen bu kitabı hatırlıyor musun? Okumuş muydun? Ben okumadım bu kitabı itiraf edeyim.
Şimdi burada da Sumire var. Sumire genç bir yazar ve işte yırtmaya çalışıyor. Basit kıyafetleri, basit bir yaşantısı vs. var. Ona çok aşık olan K var. Onun da hayali aslında Sumire. Fakat Sumire bir gün kendisinden 17 yaş büyük Miu'yla tanışıyor. Miu başarılı bir kadın. Miu'nun peşine takılıp gezmeye başlıyor ve bunlar Yunanistan'a gidiyorlar. Sumire oradan K'ya mektuplar, kartpostallar vs. gönderiyor. Ve işte ona yaptıklarından haberdar ediyor. Fakat bir gün Miu... Pardon, bir Murakami kitabı özetlemek de zor iş olsa gerek. Çünkü o da konuyu vesile ederek aslında kendi macerasını yaşayan bir yazar.
Evet, şimdi Miu K'ya ulaşıyor. Diyor ki Sumire kayboldu. Yok oldu diyor. Vanished. K kalkıyor gidiyor. Hatta okulların açılmasına bir hafta var. Ve öğretmen çünkü. Kalkıyor gidiyor. Ondan sonra diyor ki acaba intihar mı etti? Miu Sumire için. Acaba intihar mı etti diyor. K'da diyor ki Sumire intihar edecek biri değil. Onun bir bilgisayarı var orada. Giriyor o bilgisayarında. Bu arada Sumire şey yazıyor.
Yazar tıkanması yazıyor, hiçbir şey yazamaz halde. Yazar tıkanması yaşıyor. Yaşıyor Sumru'yla. Zaten yazar olamamış da. Bir de tıkanmıyor. Daha olamadan tıkanmış. Evet.
Cin olmadan adam çarpıyor. Yazar olmadan yazar tıkanması yaşıyor. Writer's block. Evet. Ondan sonra diyor ki, ben bir diyor bilgisayarına bakayım. Orada iki tane doküman buluyor. Doküman bir, doküman iki. Onlara bakıyor ve işte Sumire'nin akıbetini araştırmaya başlıyor. Şimdi benim tabii bunu bu kadar anlattım ama aslında konu ne? Sumire bir gün dövme dolabının üstünde takılı kalmışken, dövme dolap duruyor o anda. Yanında da şeyleri var, dürbünü var niyeyse. Çünkü bir Murakami romanında kahramanın dönme dolabı dürbünle binmesi gerekir. Dürbünle karşıdaki kendi oturduğu apartman dairesini görüyor ve dürbünle ona bakıyor. Ve orada kendisinin başka bir halinin bir adamla sevişmekte olduğunu görüyor.
Bunun üzerine saçları beyazlıyor. Bunu kaldıramıyor çünkü Sumire kesinlikle fiziksel birliktelik yaşayamayan biri. Bu onun travması oluyor kendisini o halde görmesi. Aslında Murakami de işte bizi burada şeye götürüyor yani yine paralel evrenlere ve orada ne oldu burada ne olduya götürüyor.
Öyle olmasaydın da böyle olsaydın nereye verecektin? Ve aslında şunu sorgulatıyor bize, birinin hayalleri ile toplumun o insana yaşattıkları arasındaki çatışma. Çok güzel. Bunu da paralel evren üzerinden yine veriyor. Biraz önce konuştuğumuz şeylerde, çünkü biz şeyden bahsetmedik, bir insanın istekleri ama bir de gerçekten olanlar, bundan bahsetmedik. Arkabet ne oldu, bundan bahsetmedik. Halbuki bu ikisi arasındaki çatışma gerçekten bazen yıkıcı olabilir. Potansiyelini gerçekleştirememek bazı insan için gerçekten yıkıcı olabilir.
Kendini gerçekleştirmesi insanın belki de başarı. Yani ilk kitaba dönersek gece yarısı kütüphanesinde başarı kavramı nedir diye soruyordu ya bize. Belki daha iyi bir cevap insanın kendini gerçekleştirebilmesi. Kendini gerçekleştirebilmek mutluluk olur daha doğrusu. Bahçıvan olup kendi bahçesiyle ilgilenerek hayatını geçirmesi de bir insanın kendini gerçekleştirmesi sayılır. Çünkü odur onun içindeki. Gerçeklik ve Nobel almaktan daha az saygıdeğer bir şey midir? Değildir yani. Toprak ve kendisi arasındaki ilişkide birisi kendisini gerçekleştirmiştir. Nasıl kendini gerçekleştireceğini bulmuştur zaten ve onu yapmıştır. Evet, iş onu bulmak zor ya. Yani bunlardan hangisini istiyorum ben? Bunlardan hangisiyim? Aslında bak buraya bir dördüncü kitap ekleyebilirmişiz. İsmail Güzelsoy, Kıpırdamıyoruz.
Sen seversin İsmail güzel söylüyorsun. Evet ve onda da çocuğun babası bir dönem çeşitli maskelerle çeşitli hayatlar yaşıyor. Bir gün biri oluyor, bir gün başka biri oluyor ve aslında onlardan belki de hangisi olmak istediğini bulmak için belki bu iyi bir yöntem olabilir. Ama böyle denemeye vaktimiz var mı? İşte mesela şeyde Sputnik sevgilimde bunu denemeye vaktimiz olmadığını o kadar aslında acı bir şekilde gösteriyor ki.
Var olmanın dayanılma zayıflığı da bunu anlatır aslında. Yani yapacağın bütün seçimler sonuçta yanlış olacağı için... ...var olmak çok hafif bir şeydir ve çok da meseleyi ciddiye almayın. Evet, doğru, doğru, doğru. Bu da güzel. Doğru söylüyorsun. Yani Murakami böyle şeyi bitiriyor. Onun bütün kitaplarının sonu zaten Fransız filmi gibi böyle bir muallakta kalıyor. Evet. Bu da öyle. Yani öyle bitiyor. Bir yere bağlanmamasıyla meşhur Murakami romanları diyelim. Belki de hani konu zaten o. Yani hangi evrendeki sonundan bahsedelim ki? Hangi yaşadığının sonundan bahsedelim? Bir de zaten şu an yaşıyoruz ve biz de bilmiyoruz. Sonunu bilmediğin bir hikayenin içinde olmak aslında... Evet, daha hikaye tamamlanmadı. Dolayısıyla da arkadaşlar, yaptığınız seçimin yanlış olup olmadığına karar vermek için erken. Çok erken. O şey hikayesi işte.
Hikaye daha bitmedi. At hikayesi. At buluyor, getiriyor. İşte ay ne kadar şanslısın, at buldun diyorlar. Ertesi gün kayboluyor. Ay ne kadar şanslısın. Yani bu hani bilemiyoruz. Ondan sonra sabah çıkıyor, at kaybolduğu için bundan vergi alamıyorlar. İşte çocukları sakatlanıyor. Ne kadar şanslısın diyorlar ama yine savaşa gönderilmiyor çocuk bacağı sakat olduğu için ve oğlunu kaybetmiyor bu sayede falan. Ve her defasında çiftçi diyor ki ona ne kadar şanslısın ya da ne kadar şanslısın diyorlar. Her defasında köylünün cevabı aynı. Hikaye daha bitmedi. Dur hele diyor.
Yani hikaye daha bitmedi. Duralım hele. Peki ama o zaman burada bence güzel bir şey var. Umut veren bir şey var. Biliyorsun ben umut vermeyi çok severim. Ortalarda bir yerlerde de değişiklik yapabiliyoruz o zaman. Yani bir kere bir seçim yaptım. Hop hadi bitti. Hayat hep bunu takip edeceğim diye bir şey yok. O zaman yani bir noktada durup düşünüp bir dakika
Revize edebiliriz seçimlerini. Şu ana kadar iyi gitti mi? Tamam, gitmedi, hoşuma gitmeyen şeyler var. Peki, ne yapabilirim? Yani ben gerçekten mesela bir 50 yaş planı, bundan biliyorsun belki hatırlıyorsun, iki yıl önce oturdum ve bir 50 yaş planı çıkarttım kendime yaptım. Çünkü 14 yaşında yaptığım plan beni şimdiye kadar çok iyi idare etti. Tamam ama yani o kadar da değil. Beni ölene kadar götürmez bu plan. Bir iki revizyon gerekebilir. Gerekiyor tabii. Oturdum mesela hani şimdi ne yapabilirim? Ben şu andan sonrasını nasıl yönlendirebilirim diye bir düşündüm. Bu iyi bir şey. Yani hikaye devam ediyorsa sonu ne kadar demektir ki? Umut var. Bugünkü kitaplarımızdan hangi şifayı alacağız diye biblioterapik olarak sorarsak da demek ki hikaye daha bitmedi. Üç kitapta da hikayeler devam ediyor. Bizim hikayemiz de devam ediyor. Seçimlerimizin doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek için henüz erken olabilir diyelim ve istersen
Künyelere mi geçelim? Künyelere geçelim. Matt Haig, Gece Yarısı Kütüphanesi, Domingo Yayın Evi, 283 sayfa çeviren Kıvanç Güney. Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe, İletişim Yayınları, 146 sayfa çeviren Fatih Özgüven. Dikkatinizi çekerim, Fatih Özgüven çevirmiş, önemlidir. Çok severim.
Haruki Murakami, Sputnik sevgilim. Doğan Kitap, 224 sayfa. Çeviren Ali Volkan Özdemir. Biraz önce bahsettiğim İsmail Güzelsoy kitabı da yanlış hatırlamıyorsam Doğan Kitap'tan. Sayfa sayısını bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evet, varolmanın dayanımı zevkliydi. Can Yayınları'ndan. O da Can Yayınları'ndan çıkmıştı. O da aklımızda olsun.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için bir biyoterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.