
6.718 kelime · ~34 dk okuma
Merhabalar herkese. Bu hafta size çok tatlı bir sürprizim var. Konuğum çok önemli, çok mühim. Benim yıllardır takip ettiğim, çok önemsediğim bir yazar Ahmet Ümit. Zaten biliyorum infial yaratacak, böyle çıldıracak insanlar. Gerçekten bundan eminim. Ahmet abi hoş geldin. Hoş bulduk Aslı. Sana da. Çok çok teşekkür ederim. Çok yoğun olduğunu biliyorum. Gerçekten oradan oraya koşturduğunu biliyorum. Binlerce insana imza verdiğini biliyorum. Ben de seni yormuş oldum ama... Rica ederim, hiç önemli değil. Yo, eğlenceli bu. Değişik bir şey yapacağız. İyi. Evet, çok güzel. Şimdi ben sana daha önceden sorumuzu göndermiştim. Sen de zaten hemen daha böyle ayaküstü, çat çat bana iki kitap söyledin. Bunu özellikle belirtmek istiyorum.
Yani böyle hani soruyu aldı düşündü de uzun uzadıya inceledi değil. Aklına hemen geleni söyledi. Bu benim için çok kıymetli bir şey. Çünkü yani arşivinin bana sağlamlığını okur, yani ben bir okur olarak düşünüyorum. Sağlamlığını gösteren bir şey.
Sorumuz şu, görevim gereği hiç inanmadığım halde pek çok emre ve fikre itaat etmek zorunda kalıyorum. Bana ne önerirsiniz? Onur Ye. Bu şimdi şöyle, ben bu soruyu hepimiz gençliğimizde de düşünmüşüzdür.
Şimdi de düşünmüşüzdür. Daha bu sabah kendi kendime yine şöyle düşündüm. Kızımı okula gönderiyorum. Leyla'yı biliyorsun işte 8,5 yaşında ilkokul 3'e gidiyor. Kızımı okula gönderiyorum. Diyorum ki gitmek zorundasın. Şimdi bu ne tuhaf bir şey. Yani evet zorunda ama bu bir emir ya. Daha biz çok küçükken emir almaya başlıyoruz Ahmet abi. Doğru. Yani bununla başa çıkmak aslında insan olarak galiba çok zor değil mi? Ya aslında mesele şu galiba. Şimdi bir yanımız doğadan geliyoruz biz. Yani doğada bir zamanlar mağaralarda yaşıyorduk. Bir zamanlar ormanda yaşıyorduk. Fakat sonra bir uygarlık kendi doğamızı yarattık. Yani işte o uygarlık dediğimiz. Ve bu uygarlık aslında bir tür kendi içimizde mücadeleyi zorunlu kılıyor. Yani bir yandan toplumun toplumda var olmanın gerektirdiği bir takım işler yapmak zorundayız. Bir takım zorunluluklar var. Leyla'nın okula gitmesi gibi örneğin. Gitmek zorundasın meselesi. Onun ilgili bir şey.
Ama diğer yandan çocuk uyumak istiyor. Evet, çok basit. Doğası diyor ki uyu, yani biraz daha uyu falan. Biz de öyle oluyoruz ya. Bu maalesef bence insanın yabancılaşması dediğimiz mesele. Evet. Şimdi burada iki kitap sana önerdim ama aslında bir başka kitap daha var. O da çok önemli bence. Aslında tam bu konuyu anlatıyor. Şimdi istersen ondan başlayalım. Ondan başlayalım. Nasıl istiyorsan öyle gidelim. Onları söyleyelim, onları da konuşuruz. Çünkü farklı onlar, farklı noktalardan el alıyor bu meseleyi. Ama asıl bu konuyu tam anlatan metin, kısa bir metin, Kafka'nın dönüşümü. Evet. Bir sabah Gregor Samsa kalkar ve kendini yatak odasında bir hamamda dönüşmüş olarak bulur. Bu aslında tam olarak bu konuştuğumuz meseleyi anlatıyor. Yani kalkıyoruz ve yapmak istemediğimiz şeyleri, toplum bize yahut kurallar, yahut sistem neyse adına ne diyeceksek... Bize zorluyor ve biz o anda kendi isteklerimizi gerçekleştiremediğimiz için derin bir mutsuzluğa mahkum oluyoruz. İşte bunun yansıması olarak bir metaforik bir alegori olarak Kafka, Samsa'nın kahramanın, roman kahramanı Gregor Samsa'nın bir hamam böceğine dönüştüğünü anlatıyor. Bu inanılmaz bir şey çünkü bunun adını biz fetiş diyoruz, fetişizm diyoruz. Şöyle eleştiri getirebiliriz. Yani sanayileşme toplumunun ya da kapitalist toplumun bu hikaye 1900'lerin başında yazıldığını düşünüyoruz. 20'ler gibi falan olması lazım. O civarlar yani iki dünya savaşı arasında falan olması lazım. Yanılmıyorsam. Kapitalizmin üstelik bugünkü çağına ulaşmadığı bir dönemden bahsediyoruz. Yaklaşık 100 yıl önceki bir dönem aşağı yukarı yani. Bahsediyoruz. Bu aslında şeyleşme, yani insanın insan olmaktan çıkması. Metalaşması. Metalaşması, bir mekanizmanın, büyük bir makinenin, toplumsal ya da ekonomik bir makinenin... ...ya da devlet aygıtının ya da bürokrasinin bir parçası haline dönüşmesi dediğimiz şey. Burada istemediğimiz şeyi yapmak, istemediğimiz şeyi yapmak korkunç bir şeydir.
Psikolojimizi bozan, bizde bilinç yarılması yaratan, bizi mutsuz eden, hayattan bıktıran şey aslında tam olarak bu. İstemediğimiz şeyleri yapmak ama sistem böyle kurulmuşsa... Hayatta bununla dolu. Hayat bununla dolu. Bununla dolu yani bundan kaçış da yok. Hani o yüzden kaçış noktası şimdi son zamanlarda şeyden konuşuluyor ya, bari sevdiğiniz işi yapın. Evet doğru, hakikaten bu bir çünkü kaçış noktası. O kadar çok çünkü sınırlar var ki, o kadar çok duvarlar var ki. Bari o duvarların içinde kalacağımız kesin zaten. Bundan kurtuluş yok. Bunu anladık. Bu dünyada yaşadığın sürece bu duvarların içindesin. Bari orada kendi istediğin şeyi yap diyorlar şimdi mesela. Bu tabii önemli bir çıkış olabilir. Çünkü sonuçta yani evet istediğimiz şeyi yaparsa kendimizi daha özgür ve mutlu hissedebiliriz bir süreliğine. Ama bir süre sonra şunu da söyleyeyim. Bunun ayrımını konuşacağız elbette. Biraz önceki eleştiriyi şey yapmayalım, denileştirmek lazım. Ama bazen yani şimdi bak ikimiz de yazarız ve yazıyoruz.
Ne yapıyoruz? Yazarken önce yazabiliyor muyuz diye başlıyoruz. Sonra yazabiliyoruz ve bir üslup oluşturuyoruz. Bir üslubumuz oluşuyor bizim. Ve bu bizi mutlu ediyor. Aa üslup. Aslı Perker üslubu var bakın falan. Fakat bir süre sonra, aa sıkıldım ben bu üsluptan yani. Aynı şeyi yazmak. Evet, özgürlüğümüz hapishanemize dönüşmeye başlıyor. Bundan da sıkılabiliriz ama... O yüzden herhalde bu bir aşk masalında özgürlük çok önemli bir teması var. Bence bunu sonra konuşalım. Doğru konuşuruz. Evet doğru. Ama asıl başka bir şey var. Aslında bence asıl mesele bu. Yani tabii insan şöyle olmayacak. Biz sürekli mutlu olmak için yaratılmış bir mahluk değiliz. Sürekli mutlu olmak gibi bir hedef saçma sapan bir hedeftir. Böyle bir şey yok yani. Böyle bir şey yok. Sürekli mutlu olamaz. Sürekli mutlu olursan mutluluk diye bir şey kalmaz. Bir kere bu böyle.
Ama sistem, yani seni dikkate almayan sistem... ...senin isteklerini, senin duygularını, senin güdülerini asla dikkate almayan sistem... ...o zaman seni gerçekten işte hamam böceği gibi şeyleşmiş oluyorsun sen. Sen kendini, ben hiçbir şeyim. Aslında hiçbir şeyim yani. Metaforik olarak hamam böceği diye değerlendiriyoruz bunu ama... Ya şimdi mesela orada zaten ben Kafka'nın dönüşümünü aslında şey olarak da bir beklentiler silsilesi olarak da değerlendiriyorum. Şöyle, Gregor Samsa'nın anne babasının ondan çok büyük beklentileri var ya, o çalışıyor, eve o bakıyor mesela. Baba artık çalışmıyor, eve o geçindiriyor. Ondan beklentileri var ve yani aslında onun da başına emir verenleri var diyeyim. Tabii.
Ve o çalışmayı bıraktığı anda ki çünkü hamam böceğine dönüştüğü için artık çalışamıyor, eve para getirmeyi bıraktığı anda birden değersizleşiyor. Anne babasının gözünde tamamen değersizleşiyor. Hani bir tek kız kardeşi var ona yemek götürüyor, getiriyor falan filan ama aslında onun gözünde de değersizleşiyor. Yani bir de o şu var yani yapılması gereken şeyi buna emir diyelim, zorunluluk diyelim yapmadığın anda bir de değersizleştiriliyorsun. Ama işte zaten o sistemin parçası olmak, vidası olmak, civatası olmak. O görevini görmediğin an kaldırıp atacaklar seni, ortadan kaldıracaklar. İnsan olarak bir değerin yok. Bir canlı olarak değerin, kıymetin olmuyor. Asıl mesele bu. Bunu en iyi anlatan kitaplardan biridir gerçekten Samsa. Ama bir de hani şöyle de olabilir bu bize soru soran dostumuzun.
Yani şöyle de başlayabilir. Ya evet ben güzel bir iş buldum. Tam bu benim istediğim bir iş ve bu işe başlayacağım ki. Buzattin'in Tatar Çölü romanası bundan farklı. Kafka'nın dönüşümünden farklı. Çünkü burada gerçekten asker olmak isteyen genç bir adam var. Teğmen var. Ve bu gerçekten asker oluyor. Sevdiği bir işi yapmak istiyor. Fakat gittiği yerde büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Gördüğü şey aslında bu değil. Ve bunu adım adım görüyor bunu ve...
Giderek aklında şu var ama diyor gideceğim ben buradan ayrılacağım. Tamam bu bana göre değil ama. Enteresan bir kitap aslında Tatar Çölü değil mi? Yani böyle büyülü gerçeklik örneği zaten herhalde. Konumlandırdığı yer de karakteri çok enteresan. Bir çölde kimsenin yani herkesin unuttuğu bir yer aslında diyelim. Dışarıda hayat devam ediyor.
Burada hiçbir şey yok. Yok, bilinmediği için de gizemlerle dolu. Yani bilinmediği için karakter kendisi bir şeyler üretiyor. Karakterden önce başkaları bir şey üretiyor. Aslında bugün mesela Türkiye ya da dünya toplumları için önleyebileceğimiz başka bir metafor kullanıyor yazar. Bir düşman var diyor. Burada bir düşman var. Düşman gelecek. Biz burada niye duruyoruz? Herkesin unuttuğu bir kaledeyiz ve niye burayı bekliyoruz? Çünkü bir düşman gelecek yani saldıracaklar yani. Bize saldıracaklar. Saldırı falan yok, öyle bir şey yok aslında. Ama saldıracaklar. Zaten bu roman aslında bütün bu hani düşman yaratan devletler var ya, durup da yani hepimiz öyleyiz aslında. Durup durup kendimize düşman yaratmazsak çünkü bir varlık sebebimiz kalmıyor gibi neredeyse. Ya da o zaman zaten herkes ordularını lağvetsin, dağıtsın, bitsin, gitsin. Bu olamayacağına göre ha bire düşman yaratıyoruz. Bu roman tam olarak aslında buna hizmet eden bir roman değil mi? Doğru.
İkisi birlikte geçiyor. Şimdi aslında şöyle, yani devletler ekonomileriyle, sosyal yaşamı canlandırmalarıyla, halkını refah içerisinde yükseltmeleriyle, barış sunmalarıyla, kültürü yükseltmeleriyle uğraşmadıkları zaman, birliği korumak için mutlaka bir düşmana ihtiyaç duyarlar. Düşmanlarla çevriliyiz, o yüzden birlik olmalıyız. Ama bu ailelerde de böyle oluyor biliyorsun. Yani dedikodu böyle çıkıyor. Ferhunda Hanımlar bize düşman, aman onun işte kızı bilmem ne yapacak, onları ya da bilmem kim, komşumuz, herkes düşman olunca... Biz güya bu birlik yalan bir birlik. Bu sağlam bir toplumun biçimi değil. Sağlam toplumun biçimi için ortak refah gerekiyor, ortak kültür gerekiyor. Bu çok önemli bir şey. Korkuya dayalı birliği sağlamak meselesi büyük problemdir. Mesela şu an Türkiye'de de olan şey değil mi? Şu anda tam o. Dış güçler, tam o. Evet, dış güçler. Kendi içimizde de bölünmüş haldeyiz ya. Karşı taraf, sürekli bir karşı taraf. Yahu karşı taraf dediğin adam senin yan komşun aslında. Hatta bazı evlerde senin baban, kuzenin. Kardeşin de olabilir tabii. Evet yani kardeşim hani tam böyle şey dönemi gibi bu sağcı solcu kavgasına dönüştü gene aslında iş. Doğru. Burada bu tarafta birleşiliyor ki karşıda bir düşman. Aynen öyle. Daha doğrusu karşıya bir düşman konuluyor ki burada birleşilsin.
İşte bu da yani olmayan bir düşman yaratmak, hayali bir gerçeklik, kötü bir gerçeklik yaratmak... ...ve bu gerçekliği önlemek için de bir takım insanları oraya da dikmek. Yani bu kadar saçma bir şey. Arkadaş diyor, benim burada bulunmamın bir nedeni yok aslında. Bu kalenin olmasının da nedeni yok. Ama burada yine mesela Kafka'ya dönebiliriz. Kafka'nın davasında olduğu gibi. Yani ne olduğunu bilmiyor, adam suçlanıyor. Belli değil ne olduğunu. Bürokrasi, bürokrasi, bürokrasi, bürokrasi. Toplum böyle bir şey yaratmış, gereksiz bir şekilde bunu yaratmış. Ve bütün bunlar bireyin, işte bizim izleyicimiz, dinleyicimizin, dinleyici kardeşimizin söylediği şeyi gündeme getiriyor. Emir almak, istemediği emirleri yerine getirmek, istemediği şeyleri yapmak, hatta istemediği evlilikler yapmak, istemediği insanlarla bir arada... İstemediği adamla ya da kadınla birlikte yaşamayı sürdürmek, istemediği okula gitmek, istemediği istemediği istemeyi arttırabiliriz bunu. Evet. Ve bu gerçekten de toplum sağlığını bozan sadece bireyin değil. Çünkü bu bireyin sağlıklı olması, sakin olması, sinirlenmemesi, ilaç kullanmaması, öfke duymaması mümkün değil. Evet. Ben şey anlıyorum mesela bu dinleyicinin sorusundan belki de hani diyor ya mecburum devlet için çalışıyorum diyordu galiba değil mi? Yani hani asker mi diye düşünüyorum bir devlet memuru yani itaat altında olmak zorunda olan biri de. O yüzden aslında Buzattin'in Tatar Çölü de tam oturuyor bir yandan da. Yani o da çünkü aslında evet çok isteyerek gidiyor yeni mezun olmuş harp okulundan ama aslında emir eri. Yani oraya bir emirle gidiyor. Oradan zaten nasıl kaçacak, nasıl çıkacak oradan? Çıkamıyor zaten. Yani o cendereye gidince, bu aslında evrensel bir şey. Yani bence zaten onu anlatıyor yazarımız. Yani sonuçta öyle bir şey ki bundan çıkamazsın.
Bu hafifletilebilir. Yani mesele bu. Yani burada ne yapılabilir? Çünkü biraz önce söylediğim temel çelişki şu aslında buradaki güdülerimizle... ...aklımızın arasındaki çelişkiden söz ediyoruz. Aklın diyor ki bunu yapman gerekir. Bazen yani hani istediğim bir şey bu. Ya kalk ve şu yazıyı bitir. Ama güdülerin diyor ki ya bugün ben kalkmak istemiyorum. Bugün ben aylak aylak oturmak istiyorum. Bugün ben deniz kenarında gezmek istiyorum. Bugün ben hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bugün ben ağlamak istiyorum. Kahkahalar, saçma sapan şeyler yapmak. İçinden bu geliyor. Ama aklın diyor ki saçmalama. Bitirmen gereken bir iş var. Hakikaten sevdiğin bir iş bu. Bak bu da var. Bu da var. Evet, evet. İnsan doğasına özgü bir şey. Şimdi bu mesele... Sürekli bir çatışmayla yaşıyoruz. Sürekli çatışmayla yaşıyoruz. Ama bu hakikati kabul etmemiz lazım. Çünkü biz şunu veri olarak alıyoruz ve bu yanlış.
İnsan mantıksal bir üründür, akıllı bir üründür ve akılla çalışır. Hayır, bu doğru değil. Evet, insan mantıklı bir varlıktır. Aklı vardır, zekası vardır ama aynı zamanda insan mantık dışıdır, akılsızdır. Evet, tuhaf bir şekilde. Tuhaf şeyler yapar. Bu olmazsa, o tuhaf şeyler olmazsa, bu tuhaf şeyleri olumsuz anlamda kullanmıyorum.
O tuhaf şeyler olmazsa genellikle insan sabıtır. Yani bizim mantık dışına ihtiyacımız var. Mantık ve mantık dışına ihtiyacımız var. Mantık dışı olmalı ki mantıklı olmanın da sınırlarını çizebilelim. Şöyle bir şey de var mı? Şu an tamamen biraz zırvalayabilirim, tam oturtamayabilirim düşünceyi. Şimdi bir aşk masalını da yeni okudum. Birleşiyor her şey kafamda. Şöyle bir şey var mı? Mantık dışı bazen davranmazsak belki zaten kaderimizle de buluşamayabiliriz.
Yani anlatabildim mi tam böyle? Belki de o mantık dışı, aptalca gördüğümüz hareketler sonucunda aslında zaten varmamız gereken yere mi olacağız? Tam olarak böyle. Mesela burada aşk kelimesi tam da budur. Aşk mantıklı bir şey değil yani. Aşkın mantıklı ilgisi yok. Şimdi karıştırılıyor. Onu tekrar hemen altına çizeyim. Sevgi farklı bir şey. Sevgi son derece mantıklı bir şey. Biriyle karşılaşıyoruz. Seviyoruz. İyi huylu bir insan. Fedakar. Yetenekleri var. Zeki. Diyoruz, aa çok güzel. Veya ben bu insanla beraber arkadaşım olabilir, sevgilim olabilir falan. Neyse, iş yerinde arkadaşım olabilir. Seçebiliyorsun. Ama aşkta böyle bir şey yok. Aşkta bir şekilde karşıdaki bir insan sizi derinden etkiliyor ve o etkilenme sonucunda siz... İyi bile olmasa o insan, yakışıklı ya da güzel bile olmasa, kötü biri olsa bile... Var olmasa ya da... ...siz kaptırıyorsunuz. Annesilerin kitaptaki gibi. Var olmasa bile. Doğru. Var değil aslında. Değil. Aynen öyle. Bir hayal. Hayal. Zaten hayaldir aşk. Yani öyledir ya. Bu işte yani bak ve düşün şimdi aşk dediğimiz zaman... ...insanoğlunu en çok hani bizi etkileyen aşk deyince bir duruyor herkes. Aşk. İlik aşkım falan böyle. Öyle bahsediyorum. Allah, müthiş bir şey. Bu kadar derinden etkileyen bir şeyin mantık dışı olması bile... ...aslında insan hakkında, insan denen varlık hakkında çok önemli bir ipucu veriyor. Ama burada tekrar ediyorum. Hep şu karıştırılıyor. Mantık dışını olumsuz olarak değerlendiriyoruz. Bu doğru değil. Mantık kadar mantık dışı da gereklidir. Evet, bence de. Bunu anlamak lazım. Aslında hani böyle kalp mi diyorlar şimdi ona ya da işte hani... Güdülerin, iç güdülerin belki seni yoldan çıkartan bazen. Evet. O hayvani yanımız belki de. Aynen öyle işte bu doğadaki tarafımız. Demek istediğim o. İnsan doğayla uygarlığın birleşimidir. Yani kendi yarattığı uygarlığın birleşimidir. Ve ki baktığımız zaman doğanın uygarlıktan daha tutarlı olduğunu söyleyebiliriz şu anda. Daha tutarlı. Şu an gerçekten öyle. Biz biraz işleri galiba karıştırdık değil mi? Çok iyi karıştırdık. Aynen öyle. Ya şeye bakarken şöyle notlarımda Dino Buzattin'in kitabının nereden yani? Çünkü çok... Bu arada ben bu kitabı şeyden hatırlıyorum. Babamın kütüphanesini hatırlıyorum Tatar şöyle. Kapağını falan da hatırlıyorum. Nereden etkilendiğini merak ettim. Yani o çok çünkü gerçekten o büyülü gerçeklik bir de döneminde çok olan bir tarz değil. Ve şeyi buldum. Barbarları Beklerken diye bir şiir varmış. 1904'te Konstantin Kavafis. Evet. Ve bu şiirden etkilenerek yazmış Barbarları Beklerken. Bu da beni çok etkiledi. Çok güzel bir şiirdir. Gerçekten öyle. Okudum sonra şiiri. Hani böyle tam işte o. Bekle ki gelsin. Tabi tam Roma dönemine gönderme yapan bir şiirdir. Barbarlar gelecek, barbarlar gelecek ama sonunda barbarlar gelmeyecek şimdi ne yapacağız? Evet şimdi ne yapacağız? Gerçekten tam o. Şöyle buradan istersen Orhan Kemal'e geçelim. Tabi tabi. O bambaşka bir hikaye. Bu versiyonun yani o bağlantıyı da kıralım, bağlamı koparmayalım. Yani emir almak, istemediğin şeyi yapmanın en üç noktasından başlıyoruz. İstemediği yani aslında çok istemiyor ama bunu zevkle yapan başkasından aldığı emirleri büyük bir liyakatla... O da tuhaf yani değil mi? Nasıl bir varoluş şekli? Aynen öyle. Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparımın ilerisinde. Yani görmüşüm kurs, almışım ders büyüklerimden. Evet, evet, evet. Bu Murteza inanılmaz bir karakterdir. Bence Orhan Kemal'in yarattığı en şahane karakterlerden biri. Öyle gerçekten. Ölümsüz. Evet. Bizim romancılıkta bu çok önemlidir. Yani hikayeler anlatırız, romanlarımızda çok çarpıcı hikayeler falan anlatırız ama... ...asıl mesele böyle karakterler yaratmaktır. İşte Don Kişot gibi, Oglomov gibi, Madame Bovary gibi. Burada da Orhan Kemal, büyük ustamız Orhan Kemal... ...Murtaza karakterini yaratıyor. Bu karakter bizim yazan okurumuzun tam tersi... ...ona verilen emirleri uygulamaktan, hatta çevresindeki herkesi üzmek pahasına... Öldürmek pahasına, onlara acı vermek pahasına, sistemin bir parçası olmayı... ...büyük bir gönüllük, zevk, şehvetle adeta isteyen bir karakter karşımıza çıkıyor. Burada bize bu soruyu soran, düşünen veya mutsuz olan... ...ben istemediğim halde bunları yapıyorum ve bunun için mutsuzum diyen... ...dinleyicimizin aksine bir karakter var. Tuna olsa şimdi burada hemen şunu sorardı. Beni böyle köşeye sıkıştırmayı çok seviyor. Peki burada nasıl bir şifa var? Ya bu kitap neden şifa olsun o zaman bizim okurumuza diye mesela sorardı. Çünkü kitabın sonunda kendisi de aslında anlıyor. Çünkü bununla mutlu olmak mümkün değil. Yani Bekçi Murtaza'nın ulaşabileceği en yüksek yer zaten belli. Bekçi Murtaza. Ulaşsa bile kazanacağı hiçbir şey yok.
Şimdi şeyi bir hemen şöyle bilmeyen okurlar için kısaca özet geçeyim o zaman kitabı. Murtaza Yunanistan'dan Çukurova'ya göç etmiş bir muhacir. Muhacir, evet. Şimdi o da tuhaf. Yani tuhaf derken aslında neden? Çünkü neyse şöyle hemen özetliyorum, anlatıyorum. Benim dinleyiciler alışık böyle kafamın gelgitlerine.
Ve orada diğer muhacirlerin yaptığı gibi, yani hemen hemen hepsinin yaptığı gibi, ona bir takım böyle zenginlikler verilmesini kabul etmiyor. İşte diğerleri hani öteki taraftaki bir şeylerini gösteriyorlar, tapusunu gösteriyorlar ki benim ailem de bu arada muhacir yani aynı konu. Tapu gösteriyorsun, ona karşılık sana işte şu kadar arsa veriyor, şu kadar ev veriyor vesaire falan filan. Murtaza bunu yapmıyor. Böyle sanki boştan onlara bir şey verilmesine, karşılıksız bir şey almaya karşı kendi bir etik anlayışı var. Ve işte hani neredeyse şey diyecek, ben bu merdivenlere en alt basamaktan yukarı doğru tırmanacağım diyecek. Bir de dayısı var, kolağası.
Yüzbaşı oluyor galiba. Evet, Hasan diye bir dayısı var. Ona çok öykünüyor. Onun gibi aslında bir asker olmak istiyor. Onun gibi böyle inançlı bir asker olmak istiyor. Yani onun gibi emirler almak, savaşlar kazanmak falan filan istiyor. Ama bu olamayacağı için yeni göç ettiği yerde. Çünkü aslında sen kimsin? Zaten dili bile hani bozuk. Tabii.
Bu yüzden de bir bekçi... Önce mahalle bekçisi oluyor. Orada herkese kan kusturuyor zaten mahalle bekçisi olarak. O yetmiyor. Mahalleli artık bundan illallah diyor. Ki aslında yani hani... Şimdi orada enteresan olan şey de mahallede hani hırsızlığı engelliyor. Yani aslında iyi şeyler yapıyor adamcağız. Ama bir küçük diktatör yani. Diktatör kendini öyle ilan ediyor. Bir de o dönemin ruhu da o aslında.
Değil mi? Biraz da onu eleştiriyor aslında. Evet. Sistem biraz da onu eleştiriyor. Şimdi şöyle bir şey var. Bizde bu mesele tam olarak şu kul kültürü dediğimiz bir kültür var bizim topraklarımızda. Bravo evet. Yani bu kul kültürünün bir parçası olarak da görmek lazım Morteza'yı. Şöyle ki şimdi sadece Türkiye Cumhuriyeti yahut Osmanlı'dan bahsetmiyorum. Daha önceki buradaki büyük imparatorluklar, örneğin Doğu Roma İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu... Hititler. Bunlar bu topraklarda yaşamış çok büyük krallıklar ve imparatorluklar ve... ...işte bizim saltanat, padişahlık dönemi. Buralarda ne var? Hititlerde örneğin şu var. Kral diyor ki ben yetkiyi tanrıdan alıyorum. Onların tanrısı Teşük. Mesela Teşük diye bir tanrıları var. Baş tanrı, fırtına tanrısı. Dolayısıyla ben diyor aslında tanrının temsilcisiyim. Hani öldüğümde de hatta tanrı olacağım.
Roma döneminde yine aynı o da diyor ki ben Jüpiter'den alıyorum yetkiyi ve aslında ben de öldüğümde Sezar Tanrı olacağım diyor. Tabi Müslümanlık döneminde, Selçuklu döneminde kimse elbette Allah olmaya çalışamaz. Bu şirk koşmaktır. Ben Zillullah, Allah'ın yeryüzündeki gölgesiyim diyor Padişah'a. Osmanlı'da da bu devam ediyor. Şimdi Cumhuriyet dönemi aslında yani Murtezan'ın yaşadığı dönemde bunun olmaması lazım çünkü biz... Ne yapıyoruz? Vatandaş kavramını ortaya getiriyoruz. Kulluğu yıkıyoruz. Kulluk ortadan kalkıyor. Onun yerine vatandaş ya da yurttaş Fransız devriminin ilkeleri bunlar. Birey olmak yani. Birey olmaktan bahsediyoruz. Ama maalesef bu süreç gerçekleşmiyor. Türkiye'de gerçekleşmiyor. Ama Ahmet abi bunu nasıl üstüne atacaksın ki? Düşünsene bin yıllara yayılan bir yani DNA'nı işlemiş. Doğru. Üç
3000 yıllık bin yıl. bir süreçten söz ediyoruz. Çok zor. Murteza işte bunun bir numaralı, tam onun temsilcisi. Evet. Ve bunun cumhuriyet versiyonu olarak yapıyor. Yani artık modern koşullarda, asli zamanlarda neyse, eski padişah kapı kulu değil. Ama artık cumhuriyet döneminin kapı kulları bunlar var. Bunlar bugün de var. Var tabii. Bugün de var. Yani yaşayan bir karakter bu. Tabii, kesinlikle. Şimdi şu anda insan diyor ki, durum çok kötü diyor. Felaket, yıkım var. Ekim ayı vereceksin yine AKP. Niye? Yani işte... Devlet baba. Devlet baba yani. Zaten yani o baba yani. Biz ona yani sahip çıkmamız lazım. Yani korumamız lazım devlet olmazsa. Bir şey daha var burada tabii Morteza, o da önemli. Koca Osmanlı, çok büyük devlet, süper devlet. Bu devlet yıkılmış, küçülmüş, küçülmüş, küçülmüş, küçülmüş. Topraklarını kaybetmişler. Buraya geliyor, bu korku var. Yani ama bu korku sadece Bekci Murtaza'da yok. Cumhuriyeti kuran kadrolarda da var. Yani düşünsene mesela Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yer neresi? Selanik. Ama Selanik yok artık. Selanik doğduğu yeri kaybetmiş. Yani düşün İttihat ve Terakki. Selanik merkezdi ama onu kaybetmiş. Bu korku inanılmaz bir şeydir. Çok derin bir siyasetimizi belirleyen çok önemli korkulardan biridir. Ben şöyle de düşündüm aslında yani kendi şimdi ailemden de biraz düşünüyorum. Geçmişe şöyle bir bakıyorum. Onlar neyin neyin ne kadar farkındalar bilmem ama ben şunu görüyorum. Benim ailem böyle şeydir çünkü memuriyetten gelen baba tarafı memuriyetten gelen bir aileyiz. Benim dedem de yani babamın babası da bu arada Selanik doğumlu. O da devlet için çalışıyormuş. Benim babam da devlet için, amcam da devlet için çalışıyordu. Yani memuriyetten gelen bir şey var, zihin var. Şimdi bunlar böyle göçle gelince aslında belki neye sığınacaksın? Şimdi bir buraya geldiğinde burada bir ailen mi var? Yok. Konu komşun mu var? Yok. Kök yok. Sığınacağın galiba tek şey var. O da devlet baba. Yani belki de diyorum Murtaza'nın bu kadar buna körü körüne, o devlet değil, devlet memuru değil bir fabrikada. Sonuç itibariyle bekçi ama yani birini bu kadar yaranmaya çalışması mı deyim? Tabii tabii. Bu çok doğru bir tespit. Hiç kimse yok geliyor buraya ve devlet baba yazıyor. Bizde de devlet baba kavramı mesela devlet baba enteresan. Mesela Almanlar da ana. Ne kadar karışık bu ikisi de yani birbirine. Dolayısıyla buradaki bütün mesele devlet baba hem sever, hem döver. Tabii her şeyi yapar. Hem ortadan kaldırır, hem yok eder. Her şey buna biat ediyor ve şöyle diyor. Ben kurallara uyarsam, hatta bunun şakşakçılığını yaparsam, hatta harfiyen yerine gelirsem, ben de bu sistemin parçası olacağım. Yani o korku, o kaybetme duygusu. Evet, evet çok haklısın. O kaybetme korkusu, o hepsi, hepsi ortadan kalacak. Bu arada biraz önce yanlış söyledim. Almanlar devlet baba diyor. Bizde devlet ana kavramı var. Biraz önce yanlış söyledim. Bizde devletana kavramı var. Bizde devletana var. Devletana tabi tabi. Ama şeyde herhalde. Devletana şey mesela Kemal Tayyip'in bile vardır ya devletana. Yani aslında hemceberrut ama aynı zamanda rahim olan yani kollayan şefkat gösteren halka yani şefkati de gösteren. Devlet sadece şey değil, hani kurallar koyup bunları yapın diyen de aynı zamanda... Koruyup kollayan. Koruyup kollayan da böyle bir kavramımız var. Ananım, şefkat. Almanlar da tam tersini söyledim biraz önce. Yanlış ifade ettiğini düzeltiyorlar. Gerçekten mi ya? Ben bunu gerçekten bilmiyordum. Bizde hani... Devlet ana. Devlet ana ya da belki benim kuşağıma mı denk gelmedi? O da olabilir. Yani ben kendimi bildim bileli çünkü devlet baba. Aslında devlet ana meselesi bizim topraklarımızın köklerinde çok uygun birleşim. İşte ben evet tabii ki yani o pagan kültürüne tabii ki. Ana tanrı çağı Çatalhöyük'teki ana aldım altı bin yıl önce ana tanrı çağı. Sonra bu Kibeli'ye falan dönüşüyor. Böyle devam eden bir silsile var.
Çok sonra işte o devletin ceberrutlaşmasıyla beraber, devletin... ...sitireler, kurallar, koşullar, yasalar koyması ve acımasızlaşmasıyla beraber... Ama Türklerde de, bak o Şaman dedin ya, obadaki kadın savaşçılar var. Savaş kaç göç yok Türklerde. Yani o obada, Cengiz Han'ın yanında mesela karısı da çok güçlü bir figür olarak yer alabiliyor. İslamiyet'ten sonra, bizim İslamiyet'le tanışmamızdan sonra bu değişmeye başlıyor. Değişiyor, evet. Evet, şey bir de bu Murtaza karakterinde, adam aslında bütün bir hayatın mikrokosmosu gibi. Kendi başına, ona devlet yahut hayat ona ne dayattıysa, tabii devletler diyelim o dönemin, devletleri ona ne dayattıysa... Koşullar. Koşullar, ona ne dayattıysa. O da insanları aslında tamamen onun küçük bir versiyonunu yaşıyor ve insanlara onları dayatıyor. Sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın.
Ve hani onun oğlunun hırsız olması, bu kadar mükemmeliyetçi bir şeyin altında, babanın altında değil mi? Bu kadar böyle kurallara, koşullara uymak zorunda olunduğunu düşünen bir babanın altında hırsız çıkmak, o da bir tepki. Hem tepki hem de hayatı kontrol altına alamazsın diyor yazar. Çok güzel. Öyle bir şey yok. Hayat yasalara falan sığmayacak kadar büyük bir şeydir. Kurallara sığmayacak kadar büyük bir şeydir. Mümkün değil ki senin yani zaten kuralların yanlış. Ne yapacağız şimdi o zaman? Ahmet abi anarşist ruhumuzu mu canlandıracağız? Şimdi bir dakika zaten benim seninle bu soruyu konuşmak istememin sebebi aklıma ilk gelen kişinin bu soru karşısında sen olmasının sebebi senin devrimci geçmişin zaten.
Diyorsun ya ben 30 yaşıma kadar profesyonel devrimciydim. Doğru. Ben çok seviyorum. Aslında o yüzden konuşmak istedim biraz da. Bunun sendeki yansıması ne? Ya da senin romancılığındaki yansıması ne? Öncelikle kişi olarak yani yansıması. Ruhumda hep benim şey vardı. Ben onu biliyorum. Yani bazı çocuklarda böyle uyumlu çocuklardır. Ben o kadar uyumlu değilim.
Hep itiraz eden bir çocuktum. Babam mesela şunu yapardı. İlkokula gittiğim dönemler, yaz tatillerinde bir dükkanımız vardı Gaziantep'te bir kilim halı satılan bir dükkanımız. Babam yaz tatilinde oraya gelmemi istedi. Bütün çocuklar yaz tatilinde gezerdi ve benim oraya gelmemi istedi ve ben kaçardım. Kaçtığım için de döverdi beni ama yine kaçardım.
Çünkü aklım kabul etmiyor. Doğa o kadar güzel ki. Gencecik çocuksun. İşte şeyler var. Haraf dediğimiz su havuzları vardı. Yani tarlaları sulanırdı. Yüzme havuzu gibi düşündüm. Evet. Oraya git yüzmek isterdim. Tabii yüzmek istiyorum ya. Küçücük çocuk 11-12 yaşında falan yani. Babam ama zorla... O da böyle bir bekçi murtaza gibi yani. Diyor ki bu gezerse ayağına pisliği... Pislik bulaşıcı öyle derdi tam tanımlaması bu yüzden. Ayağına pislik bulaşıcı çok güzel. Çok gezme. Ondan sonra dükkana gel. Hani burada babanın yanında otur. Hem yani bir şey işe yarar. Hem de bana yardım et. Hem de ben gözümün önünde ol derdi. Yani bir baba olarak ama aslında yanlış mı? Baba olarak söylediği tabii yanlış. Elbette yanlış ya. Kendi açısından doğru. Benim açımdan yanlış. Onu diyorum ya. Bence kendi açısından doğru. Benim sokağa çıkmam lazım. Hayatı öğrenmek için en doğru şey bence sokağa çıkmak. Yani ailede ve okulda çocuk çok az şey öğrenir. Asıl bu ailede öğrendiklerimiz yahut okulda öğrendiklerimiz bizim pratik yapacağımız alan sokaktır. Orada eşit bir şekilde öteki çocuklarla karşılaşırız. Kendi yeteneklerimizi, kendi hatalarımızı, insiklerimizi, zekamızı... Savaşçılığımızı, zayıflığımızı, her şeyimizi orada görürüz. Onun için benim oraya gitmem lazım. Oraya gittiğim için, orada dövüştüğüm için, orada sopa yediğim için, orada sopa attığım için... ...sonra güçlü bir insana dönüşüyorum ben. Ama hep babamın yanında olsaydım, babam öldüğünde ben ne yapacaktım? Nasıl olacaktı? Asıl soru bu bence, büyük soru bu. O nedenle benim tavrım doğruydu zaten.
İnanmazsın bu sabah ben Leyla'ya, bu sabahın köründe çocukla ne alaka sabah 7'de bunu konuştuk. Yani dedim ki sen dışarıda olmalısın, hep evde olmak istiyor çünkü Leyla. Dışarıda olmalısın, arkadaşlar edinmelisin, okula gitmelisin, bir şeyler öğrenmelisin ki ben sana ömrümün sonuna kadar bakabilirim ama ben öldüğümde ne olacaksın? Evet, sabah sabah çocuğa bunu sordum. Ama böyle depresif bir şekilde değil, gülerek konuştuk. Yani ben bir gün öleceğim dedim, bunu biliyorsun. Doğru söylüyorsun, evet. Ama işte o korumacı şey... Bizde çok yaygın. Türk ailelerinde korumacı ve çok zararlı bir şey. Yani onu hep söylüyorum ya, dünyanın hiçbir yerinde ben şeyi görmedim. Arabanın arkasında babam sağ olsun yazısını görmedim yani.
Bu çok inanılmaz, sosyolojik, çok önemli bir sosyolojik kanıttır bu. Yani Türk insanının, özellikle erkeklerin, erkeklerin bana altını çizerim, aileye bağlılığı, babaya bağlılığı. Sen adam değil misin babanın? Niye babanın? Bağlılık ne demek ya? Sen al arabanı, neyse ya evini sen al. Ne demek babam sağ olsun yani? Bu böyle bir şey olabilir mi? Bu işte birey olamamak. Biraz önce kul kültürü dedik ya. Çünkü o kul kültürü seslisinde Tanrı, Padişah yahut Devlet Başkanı, onun ailedeki temsilcisi baba.
Anne değil. Bugünkü biraz önce konuştuğumuz gibi. Onun temsilcisi baba ve babaya işte babam sağ olsun. Kim sağ olsun? Atatürk sağ olsun. Kim sağ olsun? Demirel sağ olsun. Tayyip Erdoğan sağ olsun. Lenin sağ olsun. Putin sağ olsun. Bilmem ne. Böyle devam eden bir siste bu değil. Bu devlet başkanlarını değerlendiririz kendi içerisinde. Onların tarihteki rolleri başka bir şeydir. Ama sen biri olarak ne yaptın kardeş? Ne durumdasın? Sen bunu önce bununla konuşalım biz. İnsanlık için, kendin için ne yaptın? Ailen için ne yaptın? İnsanlık için, doğa için ne yaptın? Soru bu.
Evet. Peki bu yani senin romanlarında bence bunun bayağı bir iz düşümü var bu arada. Var tabii. Zaten kullanıyorsun. Çok yaygın. Yani bunu bilinçli bir seçim mi yoksa içinden bilinçaltın mı sana bunu yazdırıyor zaten? Önce bilinçsiz bir şekilde bilinçaltıydız ama sonra bilinçli bir şekilde. Yani yazarlık ilerledikçe ne yapıyorum? Yazmak nedir? Nasıl yazılır? Neyi anlatmaya çalışıyorum? Yazıyorum ama kime ne faydası var? Falan bir sürü böyle sorular vardır. Evet evet doğru. Bu soruları yanıtlarken sonunda artık bir kristalize oluyor düşünce. Şunu anlatmak istiyorum. Tabi tabi artık net. Mesela bir aşk masalını yazarken çok net dedim ki ben burada aşk üzerinden insanlığı eleştireceğim. Evet ben bunu çok merak ediyorum bu arada. Yani çünkü çok özür dilerim lafını kesin. Sen devam et sorunun sorunu soracağım. Fark etmez konuşuruz.
Ya şu, aslında bu kitapta da bizim şu an konuştuğumuz şeye denk düşen bir şey var. Var tabii. Yani burada beş prens var. Beş prensin beş babası. Tabii. Ve önce nerede bu çocuk diye hani böyle sabah kalkıyorlar. Aa prensler yok çünkü bir rüya gördüler. Öyle söyleyeyim. Çok güzel başlıyor bence bu arada. Hani hepsinin hayatı o bir rüyayla değişiyor. Bir rüya görüyorlar ve birdenbire o beş prens sabah yok oluyor. Kendi ülkelerinde, kıtalarında öyle söyleyeyim. Tabii.
Okuyucuya biraz burada anlatmaya çalışıyorum. Anlatabilirsin, hiçbir sorun yok. Ondan sonra sonrasında da şeyler çıkıyor, işte baş vezirler diyeyim. Onlar diyorlar ki yoklar prenslerimiz, neredelerdi? İşte bilemiyoruz, böyle krallar hiddetleniyor. Neredeler bunlar? Onlar bu ülkenin geleceği mesela. Dünyanın liderleri yani. O anda başlıyor aslında yani şey yapmak, emir komuta zinciri orada başlıyor. Ama şunu da fark ettim, biraz yumuşatmışsın sen bu kralları. Öyle değil mi? Çünkü sorun şu. Mantıklı şekilde sürekli, ben buna çok şaşırdım, mantıkla sürekli onlara bir şey anlatılabiliyor yani. Çünkü buradaki asıl anlatmak istediğim mesele bu. Eğer yani o zaman şöyle olacak. Prenslerin eylemlerinden, yanlış eylemlerinden babalarını sadece sorumlu tutacağız. Benim amacım o değil. Benim bunu yumuşatmak değil. Amacım esas olarak hepimizin içinde saf insan. Yani iyi babası da olan, kötü babası da olan filan hepimizin içerisinde olan bir duyguyu anlatmak. Yani o duygu da ele geçirme, sahip olma, benim olsun. Şimdi bu duygu genellikle aşkla bir arada kullanılıyor. Yani ya benimsin ya toprağın. Mesela niye öldürdün çok seviyordum abi. Bu son derece yanlış bir şey. Aşk demek ele geçirmek değildir. Bir kere bundan vazgeçelim. Aşk demek tam tersine ele geçirilmek demektir. Ve bunu gönüllü bir şekilde yapmak demektir. Aşk demek, almak demek değildir. Vermektir ve hesapsız bir şekilde vermektir. Yani bu günümüzdeki evlilikler gibi değil. Yani karşıdaki insanın mutlu olması için birinci meselenin bu olması demektir. Evet, aşkın sonunda hepimiz mutsuz olacağız. Bu kesin. Yani mutlu olmak için aşk iyi bir yöntem değil. Kesinlikle söylüyorum. Ama aşk, insanı olgunlaştıran, insanı insan yapan en önemli duygudur. Sorun, aşkı yaşadığımız zaman ve aşk bittiğinde insan kalabilmektir.
Ve sizi bu bilgeleştirir. Yani karşıdaki insan sizi bıraktı ya da siz onu bıraktınız ya da bir şeyi ayrıldınız. Vazgeçemiyorsunuz. Onsuz yapamıyorsunuz. Bu sorun. Bu problem. Şunu kabul etmek lazım. Öldü. Hayat bu. Onu yine seveceğim ve sevmeye devam edeceğim ve yine bir müzik dinlediğimde gözlerim dolacak. Gitti. Onu sevmeye devam etmek, nefret etmemek lazım. Çünkü sen aslında onu değil, hayalini sevdin. Bizim prenslerin rüyasını sevdin. Ve o rüya senin ruhunun ürettiği bir şey. Ve bu senin ruhunun güzelliğini gösteriyor. Ruhunu çirkinleştirme. Bu senin deliliğin. O yüzden aşk iki kişilik falan değil. Her zaman tek kişiliktir.
Şanslıysanız karşıdaki insan da sizi sever ama eşit derecede olmayacaktır. Çünkü bir Fransız atasözünün söylediği gibi, her zaman aşkta kalplerden biri biraz daha ateşi sönük olacaktır ki diğer ateşlensin. Böyle bir dialektiye olsun. Ama bu hep yanlış anlaşıldığı için ele geçirme, benim olacaksın. Giderek sadece bana bakacaksın, buradan çıkmayacaksın, benim dediğimi giyeceksin, benim dediğimi yapacaksın. Filanla konuşmayacaksın, telefonla bir şey yap... Bu artık cehenneme dönüşmeye başlıyor her şey. O aşk evleri, buna evlilik de denebilir, evlilik yapılmış evler de denebilir. Masal doğduğu gibi birer aşk evleri, aşk yuvaları değil, birer hapishaneye dönüşmeye başlıyor. Bu hapishane maalesef her şeyi yıkıyor. Her şeyi ortadan kaldırıyor. Mesele tam olarak bu. Yine burada belki dinleyicimizin sorusuna dönebiliriz. Burada iş yerinden emir almıyorsunuz ama sevmediğiniz bir insandan emir almak kadar korkunç bir şey yoktur. Bence de evet. Onunla beraber yaşıyorsunuz ve o size yani emir veriyor, şunu yap diyor, bunu... Kadın erkek fark etmez. Daha çok bunu tabii kadınlar, erkekler yapıyor elbette.
Çünkü erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Ama sonuçta bir zamanlar size sessiz, şahane gelen... ...onun emirlerini yerine getirmekten büyük mutluluk duyduğunuz insan... ...birdenbire başkalaşıyor. Ya da başından beri aşk olmadığı için zaten birileri size emrediyor. Paraya ihtiyacınız olduğu için, tek başına ayakta duramadığınız için... ...ondan korktuğunuz için, için için için bunu sürdürüyorsunuz. Bu da bir tür hapishane, tutukluluk, esaret demektir.
Sustum bak kaldım. Çünkü konuyu çok uzun uzun düşünmem gerekiyor. Yani parametrelerini böyle bir hesap etmem gerekiyor. Tamam ama o zaman her aşk bitecek. Bu nerede sevgiye evriliyor? Tabii her aşk bitiyor canım o yüzden. Aşk çılgınlık. Ya çılgınlık. Vildan abla ne diyor bütün bunlara? Sıkıştırılmış. Hepsine katılıyor. Sonra? Sonrası yok. Hepsine katılıyor. Ne olacak ki? Süper. Biliyor orada yaşamak. Beraber yaşadık. 62 yaşındayız. 41 yıllık evlilik bu. Sıkıştırılmış. Çok güzel. Aşk sıkıştırılmış bir şey. Bir süre sonra biter. Sorun şu. Bunu yaşadıysanız, aşkı yaşadıysanız sıkıntı yok. Yaşadım. Güzel bu yani. Yaşadım hani. Her şeyini yaşadım. Yani dibine düştüm, süründüm yerlerde. Hiç ayıp değil.
Köpek oldum. Hiç ayıp değil. Aşk böyle bir şey zaten. Yani o yeter ki onursuz olmasın aşk diye bir şey yok. Aşk zaten onursuz bir şey. Onursuz bir şey. Evet. Yani bir insana diyorsun ki beni sev, beni sev, beni sevmiyorum diyorum. Bir çıkıp sevmiyorum. Evet. Ama sev beni, sev beni. Ne olur her şeyi yaparım. Yani o böyle bir şey aşk.
Yani sevgi başka. O sevgi başka bir şey. Evet. Ama orada da başka bir şey söyleyeyim. Hermann Hesse'nin başka bir romanı var. Başka bir romandan altyapı yapalım. Hermann Hesse'nin bir romanında, Bozkır Kurdu'nda... ...Hermann ve Hermine diye iki karakter var. Beraber yaşıyorlar. Aşk o büyük şey. Bir yere geliyor ve artık öyle bir noktaya geliyor ki ilişkileri. Hermann şöyle diyor Hermine'ye... ..."Seninle evlenmeliyim mi yoksa seni öldürmeliyim mi bilmiyorum." Yani bunu şunun için söylüyor. Öldürmek kısmını, metaforik bir şey. Şunun için. Yani öyle bir yere geldi ki aşk bitti.
Yani ya ayrılacağız, ya evleneceğiz. Bazı insanlar sevgiyi aşkın yerine koymayabilir. Aşkı tercih edebilir. Ya ben hep söylediğim bir şey var. Selü Boylu mal yazmalım. Final. Finalde ne diyor? İşte bir tane kadının aşık olduğu bir adam var. İstanbullu kamyon şoförü. Bir de onun çocuğuna bakan ve ona bakan, onu seven bir adam var. Kadın aslında kamyon şoförünü seviyor. Ona aşık. Aşık ona, aşık. Fakat finalde ne yapıyor kadın?
Çocuk da biraz öteki adama gittiği için ona iyilik yapan adama gidiyor. Ve yazar şöyle söylüyor sonunda, Aitmato. Sevgi emektir. Tamam, bu doğru. Ama eksik bir şey var. Aşkı nereye koyacağız?
O kadın mutlu olacak mı? Devam edecek mi? Kalbinin bir parçası kamyon şoförüyle gitmeyecek mi? Ya insan karmaşık bir şey. Çözülecek bir şey değil. Çok karmaşık Ahmet abi. Kafam çok karıştı. Yok şimdi olmadı bu. Ben şimdi sana nasıl ayrı soru göndereceğim sonra. Benim çok kafam karıştı. Ben şimdi doğam, kendim, mantığım, kalbim, her şey birbirine geçti şu an. Gerçekten. Ama biz böyleyiz ama. Emir, alayım mı, almayayım mı?
Bu da sen karar vereceksin. Anarşik mi olayım? Anarşik olmakta fayda var. Anarşik olmakta fayda var. Ama anarşinin de kendi düzeni var, onu söyleyeyim bak. Anarşist olmak, her aklımıza gelen şeyi yapmak değildir. İlk ömürlüklenmelerinden biridir anarşistler. Marx, anarşistlerden korktuğu için kaçmıştır, biliyor musun? Tabii o zaman Bakü'nün de bir Rus anarşist var. Düşün, anarşistler ve komünistler, anarşistler komünistleri kovalamıştır.
Gördün mü? Doğru işte. Ama bir sistem var. Hepsinin bir sistemi var. Biz bu büyük kaosun içinde insanlarız. Ama olay böyle. Şöyle düşün. Doğru. Bir tane samanyolu galaksisi, bu galakside bir tane mavi bir gezegen ve bu gezegende hayat var. Ve bu gezegendeki hayatın zeki yaşam formuna sahip bizleriz. Ve ne yazık ki buna anlam vermeye çalışıyoruz. Ve üstelik o kadar zekidi değiliz. O kadar zekidir. Var olanlar içinde zekiyiz ama bu zeka bir işe yaramıyor. Bu zeka bir işe yaramıyor. Daha çok karıştırmaktan başka işleri bir işe yaramadı bugüne kadar en azından. Aynen ve kötülük yapıyoruz. Doğru. Hayvanların hepsi şahane. Bundan daha korkunç bir şey olabilir mi? Öleceğimizi bilmek ya. Bu korkunç bir şey. Öleceğini bilen canlı yani. Biziz o. Hep bir şey yani, ne zaman? Yarın mı? Bugün mü? Görüyorsun, yakınların gidiyor. Korkunç. O yüzden karmaşız. Edebiyat bunu hafifletiyor, onu söyleyeyim. Sonuçta biz yazıyoruz ve bu hafifletiyor. Bu sanat hafifletiyor ama edebiyat en hafifleten anası sanatların anası edebiyat. Biz burada mesela her hafta dört tane kitap genelde ismi veriyoruz. Dinleyicilerden anladığım kadarıyla, gazetede yazıyorum, oradan okuyuculardan anladığım kadarıyla... Evet, şifa oluyor gerçekten. Yani kendine benzer hikaye görmek, en azından kendi derdinden muzdarip başka birini görmek, üstünsük bunun hikayesine yazılmış olması.
Hem başka bir şey daha söyleyeceğim. Bu söylediklerin ayneni oluyor. Başka bir şey daha. O kitabı okuduğu sürede her şeyi unutuyor. Evet. En güzeli. Doğru. Bana iki tane kadın hayatımda en güzel yazdıklarım ilgili iki kadın söyledi. Bunlardan bir tanesi bir kanser hastasıydı. Kar Kokusu romanım yeni çıkmıştı. 98 yılı falan galiba.
Yolladım, bir yazar arkadaşımın eşi. Üç gün sonra, dört gün sonra aradı beni. Dedi, Ahmet çok teşekkür ederim. Bu kitabı okurken ben Moskova'ya gittim. Hiçbir kitap orada geçiyor. Ve gerçekten kendi biliyorsun pis bir hastalığım var, kötü bir hastalığım var. Her şeyi unuttum. Çok güzel, çok güzel. O acılarımı unuttum. Birdenbire öleceğimi unuttum. Çocuklarıma ne olacak benimle? Bunların hepsini unuttum. Ve üç gün boyunca ben gerçekten bu romanla beraber Moskova'dan senin kahramanlarını... Serüven yaşadım. Üzüldüm onlar için. Onlar için sevindim. Heyecanlandım, korktum, güldüm onlarla beraber. Sanatın asıl iyileştirici tarafı bu. Diğer bir kadın hapishanede tutukluydu. Ben onlara konferansa gitmiştim. Arada gidiyorum öyle. O kadın bana dedi ki ya dedi 17 yıldır hapishanedeyim.
17 yıldır hapisten çıkmadım ve dışarıyı nakil araçlarının o tel örgüsünün arkasından görüyorum. Beyoğlu Rhapsodiesi kitabınızı okudum sizinle. Bir hafta dedi Beyoğlu'ndaydım. Bu ne kadar güzel ya. Sanatın büyüklüğü bu. Unuttum dedi. Beni aldınız. Beyoğlu'na götürdünüz. Çıkardınız. Ben işte üç gün, beş gün kitap kaç günde okunduysa o süre boyunca bu hapishanede değildim. Yani aslında Ahmet abi şöyle diyebilir miyiz? Bak sen benim bugün çok kafamı açtın gerçekten. Metaversi biz çoktan zaten edebiyatta yaptık. Tabii öyle. Yani yok efendim sanal olarak şuraya gittim buraya gittim. Zaten biz sanal olarak yıllardır okuyarak gidiyoruz, yazarak götürüyoruz. Tam olarak öyle yapıyoruz.
O özdeşli, hatta ruh gücü. Ruh gücünü gerçekleştiriyorum. Kendimi oradaki kahraman gibi hissediyorum. Don Quixote gibi hissediyorum. Sherlock Holmes gibi hissediyorum. Ne bileyim işte, Bekçi Murtaza gibi hissediyorum. Ben bu mesela Bir Aşk Masalını okurken o kenti, tabi bu bir başarı, yazarlık başarısı, çizdirdi bana. Ben çizdim o kenti kendi kafamda, o su havuzunu.
Bütün o işte dar sokakları yani baya kafamda artık o kent var benim. O yüzden doğru biz çoktan keşfettik. Onur Bey şimdi şöyle söyleyeyim biz sizin derdinize deve aldık mı bilmiyorum. Ben yeni dertlere gark oldum. Bunları çözmek için uğraşacağım ayrıca Ahmet abiyi rahatsız ederim. Estağfurullah. Başka söyleyeceğimiz bir şey var mı Ahmet abi? Yok, Onur Bey için şunu söyleyebiliriz. Yani işini bırak diyemem tabii. Sonuçta geçim koşulları, bir şey diyemem. Ama eğer burada devam edilecekse, bu gerçekliğin farkına varıp... ...aslında bunu yapmak zorundayım ama ben böyle biri değilim. Mümkün olduğu kadar ruhu karartmamak da yapılabiliyorsa fayda var. Bunun için de bu kitaplar, kitaplar çok kıymetli. Bu kitaplar okursa belki kendi hayatına da uzaktan bakabilir ve resmi... ...daha kontrol edilebilir bir halde görebilir. Ben şimdi kitapların künyesini vereceğim çünkü bunu hep yapıyorum. Dino Buzatti, Tatar Çürlü, İletişim Yayınları 232 sayfa çeviren Hülya Tufan. Orhan Kemal Murtaza, Everest Yayınları 360 sayfa.
Bu arada ilk 180 sayfa yazmış ya kitabı. Sonra genişletmiş. Yani orijinalini bulmak zevkli olur. Kafka'nın dönüşümünü işin doğrusu ben buraya yazmadım. Burada spontan çıktı diye. Fakat daha önce başka bir şekilde bahsetmiş olabiliriz kitaptan. Artık onu da bulun. Kaç sayfa çevirmenin. Bulunur. Çok var. Tabii tabii çok var. Kafka var. Her yerde bulunabilir. Bulunsun artık. Ahmet Ümit bir aşk masalı. Aslında yani bu kitapla ilgili hani sonunda hapis kalmaları, kendi özgürlüklerini bitirmeleri, yani kendi emirlerinin altında ezilmeleri. Tabii.
Kendi tutkuları kadar. E işte bir mahpusunuz varsa gardiyan olmanız kaçılmaz. Gardiyan olduğunuzda da hapishanede vakit geçirmek zorundasınız. Evet, bu tam olarak özeti oluyor. Bu da Yapı Kredi Yayınları'ndan 248 sayfa yazarı Ahmet Ümit sağ olsun bize burada eşlik etti. Çok teşekkürler Ahmet abi. Teşekkür ederim. Bize sorularınızı lütfen biblioterapi.atpodbimedia.com.tr'ye
göndermeye devam ediniz. Ve iyi günler diliyoruz. İyi günler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.