Podcast

S1E6: Benim Küçük Çaresizliğim

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz bu bölümü boş ders ilan ediyor. Aşufsmanları çekiyor, büroyu içerden kitleyip biraz kafasını dinliyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.559 kelime · ~8 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo kayıp eşya bürosu buyurun. Bir saniye aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour. Kayıp eşya bürosunun kayıp eşyasız ilk bölümüne hoş geldiniz. Her bölüm bir yenilik, her bölüm bir götten atma mevcut biliyorsunuz podcastimizde.

Valla karlar yağdı yağdı eridi, semester tatiline girildi, çıkıldı. Son kaydettiğim bölümün sızısı da anca geçti. Yani zor bir Ocak ayıydı, sonunda bitti. Yeni yaşta hoş geldi, sefa geldi derken bu bölümde, kusura bakmazsanız, boş yapacağım. Aşustmanları çektim, geldim büroya, o kadar söyleyeyim. Sonuçta burası bizim büromuz, dükkan sahibi sayılırız. İnsan kendi podcastinde de rahat edemeyecekse nerede rahat edecek, değil mi?

Transkriptin tamamını oku

Özgen biz eşek başımız, burada play'e basmışız, dinliyoruz seni. Herhalde bize karşı da bir sorumluluğum var dediğinizi duyar gibiyim. Ama bu kadar, bir duyar gibi oldum o kadar yani. Aa televizyondan gelmiş herhalde dedim ve duymamış gibi şu an devam ediyorum.

Podcastin ne üzerine? Yani ben seni dinlemiş olunca ne dinlemiş olacağım gibi sorular geliyor. Arkadaşlar bilmiyorum. Ben de net bir tanıma olsun gerçekten çok isterdim. Tanımlanabilen şeyleri çok severim. Tanımlayabildiğim her şey benim başımın tacıdır, gönlümün sultandır. Yeter ki bir adı olsun. Tanımlanamayan şeylerle de, başta duygular olmak üzere, aram çok kötüdür. Onlara bir tanım getirmek için o kadar güzel zaman ve para harcadım ki hala devam eden bu sürecin sonunda şunu demeyi öğrenebildim. Bilmiyorum.

Harika bir sözcük. Bilmiyorum, hiçbir fikrim yok. Sağ olsun bu hafta sürpriz bir tanım geldi PodB'den. Podcast Shower yapacağım. Hazır mısınız? Kayıp Eşya Bürosu serbest tutulmuş! Arkadaşlar! Serbest tutulmuş!

Ne diyor Serbest Stil? 1. Yaratıcının ifade tarzını dilediği gibi icra edip tasarlayabileceği bir alan yaratır. Şimdi öncelikle yaratmak Allah Celle Celaluhü'ye mahsustur arkadaşlar. Bu kısa mesafe şirk kuşusu için teşekkürler Podbe. 2. Yenilikçidir, yaratıcılığın kapılarını açar. Yaratıcılığın kapıları Özgelere Temmuz 2017'de ilk yazarlık atölyesiyle aralandı. Ekim 2019'da ilk stand-up deneyimiyle de ardına kadar açıldı diyelim. 3. Tecrübe ve hikaye aktarımına yeni bir soluk kazandırır. Yani... Bilmem. Sunay Akın bunu beğenmedi.

Bulaşık makinelerinizin başına geçtiyseniz veya köprü trafiğine güzelce yerleştiyseniz, buyurun Nescafelerimizi koyuyorum, serbest ile boydan giriyorum. Pardon, başlamadan bir anons geçmem gerekiyor. Kitap okuma alışkanlığım kayıptır. Kitap okuma alışkanlığım kayıptır. Aranızda dikkat toplayıp bana kitap okuma alışkanlığı hediye etmek isteyenlerin bana DM'den ulaşması rica olunur. Evet.

Ben geçtiğimiz haftalarda bazı vilayetlere iş seyahatlerinde bulundum. Ankara, İzmir ve Bursa. Bu üç şehrimizin de toplu taşıma kartlarına sahibim. Şimdi Bursa kartın spesifik bir olayı yok, düz bir kart ama İzmir ve Ankara öyle değil. İzmir'in akbili İzmirim kart. İzmir'imizin self love'ı da hepinize kapak olsun, buyurun bakalım. Ben de bir şehir olsam bana geldiğinizde Özgem kart alırdınız, dilediğiniz gibi de gezer dolaşırdınız. Ben seni çok iyi anlıyorum İzmir'im.

Ankara'da ise Ankara Kart var ki benim zihnimde Ego basmak olarak kalmış. Ego basılıyordu yani Ankara'da Ego basılıyordu ve bakın çok ilginçtir. Aynı zamanda Melih Gökçek zamanında yerel yönetim biçimidir Ego basmak. Tesadüf mü? Sanmam.

Ve bir şey itiraf edeceğim, ben Ankara'yı çok seviyorum. Yani ayıp değil, günah değil. Ankara'da bana karşı boş değil bence. Ama gerçekten dur yere bir sevgi akışı var bu ille başkentimizle aramızda. Çünkü ne Ankara'da yaşadım, ne Ankara'da okudum, ömrüm boyunca Ankara'da geçirdiğim günlerin toplumu kaç ediyor bilmiyorum. Fakat her ayak bastığımda içimde bir sevinç uşuğu.

Sükunet. Olay ne Ankara ya? Önceki hayatımda Roma hamamında tellak falan mıydım ki ben? Hayırdır yani. Mutlu yurtlarında kaçak kaldım, avuçe de kokoreç yedim. Yani bir tek pavyona gidemedim senelerdir. O da satacak bir tarlam olmadığı için, henüz. İleride küçük bir arsa kapatırsam, işte bir sezon eker biçerim, sonra hemen satar, karık oynatırım gibime geliyor, bilmiyorum.

Merak ettiğim bir diğer şey, nasıl her ayak bastığımda hissettiğim şey huzur oluyor. Yani böyle nasıl bir huzur biliyor musunuz? Bir şişe pasiflorayı tekte fondiplemişim gibi bir huzurdan bahsediyorum. Manasız bir sükunet, bağımlılık da yapmıyor. Yapsa anlayacağım çünkü o zaman tası tarağı toplarsın, taşınırsın Ankara'ya. Fakat onu da yapmıyor. Hiçbir dönüşümde gözüm arkada da kalmıyor. Hani güzel vakit geçirdik, teşekkürler. Biz Ankara'yla takılıyoruz galiba. Yani öyle bakın yine tanımlayamadığım bir zıkkımla karşı karşıyayım.

Şimdi dinleyenlerden Sincan, Eryaman, Pursaklar, Mursaklar deyip romansıma boydan girecek olanlar olacak. Az ötede durum kardeşim. Orhan Veli de İstanbul'u Gazi Osman Paşa da dinlemiyordu sonuçta. Orada gözlerini kapıda çoktan götünü kesmişlerdi zaten. Beni başkent romantizmimle lütfen rica ediyorum baş başa bırakın. Bugün İbrahim Sadricilik oynayacağım ya ne olur.

Çok değil. 10-11 sene öncesine gidiyoruz. 2011'e. Hala şaşırmayan kaldıysa evet, 2011 tam 11 sene önceydi. 11 sene önce hiçbir şey değil. Kulağımıza damlatmayız. Biz burada 2000 kişi, hatta kaç bin kişiyiz bilmiyorum dinleyen olarak ama hep beraber çocukluğa, gençliğe girdik çıktık. Bize koymaz. 2011'e gitmek. Bakkala gider gibi terlikle çıkar gideriz 10 sene öncesine. Hiçbir şey değil.

2011, her şeyin ama her şeyin arada sıkışıp kaldığı bir seneydi benim için. 2011'de eminim ki ben hiçbir kavanozu açamadım, hiçbir fermuarı kapayamadım, hiçbir toplu taşımada oturamadım. Bundan eminim. Konakladığım birden fazla mekan varken hiçbir yerde evimde hissedemediğimi hatırlıyorum. Ne annemle babamın yanı, ne o zamanki sevgilimin evi, ne arkadaşlarımın kanepesi. Bir tanesinde bile üç günden fazla kalamıyorum. Dördüncü gün kendimi sokaklara atasım geliyor ya da artık bir buzdolabı kulisinin içine yerleşeceğim. Öyle bir sene.

Aynı sene tiyatro için yanıp tutuşurken tiyatroda çok mutsuz olduğumu hatırlıyorum. Haftanın oyunu olmayan günlerinde bomboş beyaz bir kutunun içinde elektrikli bir ısıtıcıyla beklemeler, işte Excel dosyaları, kostüm aksesuar listeleri, muhasebe dökümanları falan. Detayı isteyenler üçüncü bölüme bakabilir. Bir de Doğu Ekspresi gibi upuzun ve yapyavaş bir ilişkinin içinde artık duygularımı tanımlayamadığımı ya dedik size uzun zamandır meşgulüz bu işle.

Fakat hayatımdaki tek stabil şey olan bu ilişkiyi sorgulamaya da asla götümün yemediğini hatırlıyorum. Bir de İstiklal Caddesi'nde gördüğüm film afişinin üzerinde yazan üç kelimeyi hatırlıyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Ah yine sülüm diken diken oldu bak.

Çaresizlik, çaresiz olma durumu, bir çıkar yol bulamama, elinden bir şey gelmeme, aciz kalma, zavallılık, biçarelik. Büyük, boyutları benzerlerinden daha fazla olan, ortalamayı aşan, önemli. Ve altın uç, bizim, bize ait olan. Boyutları benzerlerinden daha fazla olan bir çıkar yol bulamama durumu ama bize ait, başka kimseye değil.

Biri, tanımadığım biri, hiç görmediğim biri, daha kendimin anlayamadığı 800 tane şeye şak diye yapıştırdı tanım işte böyle, al sana tanım. Duygularım o an Edis'in de sonradan dediği gibi dolar gibi artarken ben koşa koşa ilk seansa bilet mi alıyorum peki? Hayır. Hayatımın en giyik hareketini yapıyorum ve afişe daha yakından bakmak için yaklaşıp altında şu ibareyi görüyorum. Barış Bıçakçı'nın Aynı adlı romanından. Bak şimdi, çakallığa bak.

Ben, ailenizin küçük enteri, filmi izlemeden önce kitabını okumam şart. Önce kitabını okuyup, ondan sonra filmini izlemeliyim diye düşünüyorum. Ve o zamanlar öyle hassasiyetlerim kolay dağılmayan bir dikkatim var. Kitap okuyabiliyorum, öyle düşünün. Çok güzel günler. Hazır istiklaldeyken de Mephisto'ya koşuyor ve kitabı alıyorum, diye hatırlıyorum. Böyle hatırlayınca daha da bir yükseliyorum. Hatta bu bölümü yazarken elimin altında olsun diye koşup, kitaplarımın arasından bulup getiriyorum. İlk sayfasını, ilk cümlesini de burada sizinle paylaşmak istiyorum. Kitap şöyle başlıyor.

Her şeyin geçip gittiğini, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? Ve sayfanın köşesinde okumaya başladığım tarih. 8 Şubat 2013 2013 mü?

Nasıl 2013 ya? Ben o iki senede ne yaptım tam olarak? O aradaki iki sene yok. Kayıp eşyalarca bir iki sene yok. Yani şu an önümde üç seçenek var. Ya kitabı o anda aldım ve okumak için iki sene bekledim belki. Ya da filmi sinemada değil, başka bir yerde gördüm. 2013'te gördüm ve kitabı aldım.

Ya da kitabı aldım, okudum, birine ödünç verdim, o da bana geri vermedi, bu da aldığım ikinci kitap. Olabilir. Bu da olabilir çünkü bir dönem etrafımdaki herkese bu kitabı alıp hediye ettim. Ya da üç kelimesinin her harfini teker teker derime kazıdım bu kitabın, yaratıcıya etkiden korktuğum için kitabı aldım, kitaplıkta iki sene beklettim ve anca okuyabildim. Yaptın mı bunu Özgem ya? Yaptıysan da canın sağ olsun. Güvende hissetmeye ihtiyacına sağlık.

Evet, kitabı ne zaman nasıl aldığım konusu hala muallak. Sadece metro çıkışı yürüyen merdivenlerde bitirdiğimi hatırlıyorum, bitirir bitirmez filmi izlediğimi, Taner Birsel'in monoloğunu defalarca baştan baştan oynattığımı, kitapta olmayan bu monoloğu bir kağıda yazıp kitapta denk gelen kısma sıkıştırdığımı, Filmde Nihal'in başucunda duran Tanteroza kitabını, sonraları bu kitabın Gezi'de tesadüfü bir şekilde elime geçtiğini hatırlıyorum. Yani bir bakıma Barış Bıçakçı'nın beni Sevgi Soysal'la tanıştırması gibi bir şey. Bir Barış Bıçakçı romanı uyarlamasından Taner Birsel'le karşılıklı oynamanın hayalini kurduktan hemen sonra Seyfi Teoman'ın motosiklet kazasında öldüğünü, sonra Taner Birsel de ölmesin diye hayal kurmayı bıraktığımı hatırlıyorum. Bir de işte Barış Bıçakçı okuya okuya kendimi Fahriye Ankara'lı ilan ettiğimi burada itiraf ediyorum.

Valla bu hafta böyle. Büro bizim, eşya bizim, oğlan bizim, kız bizim. Canımız sağ olsun diyorum, gidiyorum. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.

Yani şimdi gülüyoruz ama. O zamanlar. Hata yaptım, beceremedim duygusu. Çok kötüydü yani.

Aslında bir hata varsa o da neydi biliyor musunuz? Hata... ...bu kadar ağır bir şeyin altından kalkabileceğini düşünmek. Yani anneni babanı kaybetmişsin. Daha çocuksun. Bakıyorsun, aa yaşıyorum diyorsun. Demek ki kaldırabiliyorum. Ayaktayım, bir işim var. Çetin iyi kötü okuyor. Bir felaket bekliyordum, olmadı diyorsun. Oysa...

Zamanla oluyor ne oluyorsa ya. Sen fark etmeden, sen anlamadan. Çetin, şimdiki Çetin oluyor mesela. Ben de böyle bir Murat. Yani böyle.

Ağır bir yükün altına girdiği için kaskatı kesilmiş. İçimde böyle katı takı tıkı bir şeyler var ya.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)