
1.159 kelime · ~6 dk okuma
Alo, kayıp eşya bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba. Merhaba Spotify, merhaba Google Podcast. Hello, bonjour. Kayıp Eşya Bürosu'na hoş geldiniz. Tam iki hafta sonra tekrar beraberiz. Dinleyen, güzel mesajlarını esirgemeyen, sırtıma çap çap vurup aslanım kaplanım çeken herkese çok teşekkür ediyorum. Hepinize benden birer çay be Tomurcuk Emre. Edinebilerin de dediği gibi, Earl Grey. Would you like some tea sweetheart? Diyerek buradan da ikinci bölüme giriş yapıyorum bakalım. Hadi nasıl bağlıyorum görün.
Bu İngilizce öğrenme mevzu hiçbir zaman önemini yitirmedi, farkında mısınız? Yani her şey değişti bu hayatta. İklim, krizi, savaşlar, Mars'a yolculuk, Adana Demir Spor, Ali Babacan... Yani her şey değişti ama İngilizceye verilen önem asla değişmedi.
Her çağda, her dönemde biz tek yürek olduk. İlerlesin diye mücadele ettik. Bu İngilizcemiz de İngilizcemiz. Bu İngilizce gelişecek. Sadece benim için bile 98'den beri bu böyle. E orta sınıf tabii. Yabancı dil olarak Fransızcaya özendirecek hali yok. Her aile için en ulaşılabilir yabancı dilimiz İngilizce.
Yok efendim gazete kuponları biriktiriliyor, o follow me kasetleri alınıyor, o uzmolar izleniyor ve en kötüsü de çocuklar tanımadıkları turistlerin önüne atılıyor yazlık yerlerde. Yani ben bir şekilde düştüm, iyi kötü kurtuldum da yazık o sosyal anksiyetesi olan arkadaşlarım gözümün önünde eridi gitti ya. Tüm bu how do you do'ların, this is a pencil sharpener'ların rüzgarında kapılmış giderken bir hafta sonu benden yaklaşık 15 yaş büyük kuzenim omuzlarımdan tutup diyor ki Özge artık yaşın geldi. Çantanı hazırla. Altyazılı film izlemeye gidiyoruz. Alt yazılı film. Sonunda o gün geldi. Sonunda filmdeki herkesin gerçek sesini duyabileceğim yani. Sen artık eski sen değilsin Özgem. Sen artık Türkçe dublaja ihtiyacı olmayan bir bireysin. Artık yuvadan uçma vakti. Artık sen özel ailesini Pendik Güneş sinemasında en iyi şekilde temsil edeceksin. Kalk. Hiç hangi filmmiş, konusu neymiş fark etmez. Zaten aklım da ermez öyle şeylere. Janra mara umurumda mı Allah aşkına?
Amacım yine boyumdan büyük. Zaten boyum da baya küçük. Böyle bir afralar, tafralar, bir havalara girdim sinemaya ama boyum hala perdeyi görmeye tabii ki yetmiyor. Sık dişini Özgem diyorum, az kaldı. Bugün de gocuğunu dertop et, otur üstüne. Boyun uzadığında böyle şeylere ihtiyacın kalmayacak. Atlasya organları taş çıkaran gocuğumun üstünde yükselen bedenimle neydiği belirsiz filmin başlamasını bekliyorum. Hangi film? Hangi film? Var mı tahmin? Tahminleri alayım. Zaten başlıkta yazıyordur. Altıncı His.
Vay anam vay babam o neymiş o film o ne o? Yok adam ölümmüş de çocuk da onu görüyormuş da biz de bunu filmin sonunda anlıyormuşuz da. Kusura bakmayın spoiler ise de spoiler yani uyarı yapamayacağım filmin üstünden geçmiş 22 sene. İngilizcem gelirsin diye gittiğim filmden ben bir Saadettin Teksoy olarak çıkmayayım mı arkadaşlar? Çıktım. Şaya mala lom şaya mala lo lom lo lom lom lom
Ne çocuktan ne de büyükten sayıldığım bu ara yaşlar, yani 11-12, yok akraba ziyaretiydi, yok kına gecesiydi, yok misafir oturmasıydı. Seyahat özgürlüğünü tamamen yok sayan bu uygulamalarla geçiyor tabii ki. Ama artık altıncı his izlemiş bir özgü olarak ben bu fiziksel dünyanın ötesini merak ediyorum arkadaşlar. Diş yakan değdi bir kere. Fizik ötesi, fizik ötesi. O zamanki Tegerat'a sağ olsun Saadettin Tekso'yla baş başa bırakmıyor bizi.
Yani biz mistik şeylere olan açlığımızı Saadettin Bey'le gidermek zorunda değiliz. TGRT bize diyor ki kardeşim ben size bu X-Files'ı Türkiye'ye getirdim. Adınıza gizli dosyalar koydum. Aha da burada da yayınlıyorum diyor. Van Gölü Canavarı nereye? Area 51 nereye? Bunun bir arası yok mu çocuklar? Bana şöyle biraz daha pratik bir şey lazım. Ben bunları izleyerek televizyon karşısında bu şekilde olmaz yani.
diyorum ve gerçekten arayan bulurmuş arkadaşlar ben 11 yaşında nereden buldum hangi parayla aldım inanın hatırlamıyorum bir kitap buluyorum şahitler ve belgelerle Türkiye'de yaşanmış esrarengiz olaylar sınır ötesi yayıncılık fiziksel dünyamın içine bir güneş gibi doğan bu kitabın içindekiler kısmını çok hızlıca size bir geçmek istiyorum. Şu an pdf'den buldum ama inşallah hala basılıyordur. Ölüm Ötesi, Uyku Ötesi ve Rüyalar, Tekinsiz Evler, Bedeni Olmayan Ruhsal Varlıklar ve Atatürk'ün Yemin ediyorum böyle. Bu layık paranormal aktivite kitabını ben bir solukta okuyup bitiriyorum tabii ki ve hemen arkasından bir kitap daha patlatıyorum. Yine aynı yayın evinin aynı yazarının yazdığı Sayın Ergun Can'dan Ruhsal Güçleri Geliştirme Teknikleri. Acaba sevgili Ergun Bey, bu kitaplarınızı sizin 11 yaşında bir kızın alıp da
Sadece ve sadece akraba ziyaretlerinden kurtulmak amaçlı. Astral seyahat denediğini bilseniz ne yapardınız çok merak ediyorum. Yine beline vurdum bir anlatım bozukluğunu geriye dönüp düzeltemeyeceğim hakkınızı helal edin. Ben o yaşta çoluğun çocuğun rızkını parapsikolojiye yatırdım arkadaşlar ama keyfim de nasıl yerinde bir görün. Götürün kardeşim düğün mü? Geliyorum. Gebze'ye büyük halayı ziyarete mi gidiyoruz? Geliyorum. Artık çayı çorbası bir ara astral'le mastral'le ben hava alıp gelirim gibi hayaller içindeyim. Ama tabii ki o iş öyle değilmiş maalesef. En bilinen astral seyahat yöntemi tuz ve su yöntemi olarak geçiyor. Ölçülerimiz bardakla kaşıkla. Bol miktarda tuzlu yiyecek ve bir bardak içme suyu tarife geçiyorum. Yatmadan önce tansiyonlar yokmuşçasına tuzlu yiyeceği basıyoruz bünyeye. Yiyoruz, yiyoruz, yiyoruz, yiyoruz. Evin diğer bir ucuna da bir bardak su bırakıyoruz. Asla ve kat'a tuzludan sonra su içmiyoruz. Amaç biz derin uykudayken ruhumuzun bedenden böyle usulca ayrılıp adeta bir güvercin gibi pıtı pıtı pıtı suya ulaşması. Özge'miz yatmadan önce tuzlu yiyecek olarak belirlediği iki paket sade rafılsı un harcı tüketiyor. Oh diyorum bir taşla iki kuş hem abur cubur ihtiyacımı karşıladım hem de uhrevi bir göreve harcamış oldum bu hakkım diyerek böyle garip grup hesaplar ve derin uyumaya niyet ederek yatağını kıvrılıyor.
Niyet edecek de bir şey yok ha bu arada. Ben kendimi bildim bile top atsala uyanmayan bir cinstenim yani. Hayal ettiğim şey tabii ki bedenimden usulca ayrılan ruhumun mutfakta bıraktığım bir bardak suya gitmesi, odama geri dönerken yatakta oda ne? Bir beden uyuyor. Meğerse benmişim. Ruhum bedenime geri çekiliyor. Yani en azından kitaplarda Ergun Bey'in anlattığı astral seyahat deneyimleri bunlar olduğu için ben öyle bir şey yaşarım diye düşünüyorum ve ona niyetleniyorum.
Rüyamda alabildiğine geniş bir tarlada haydi gibi koşuyorum. Hava güneşli, serin, ışık kuzmeleri... Birden koşarken ayağım bir şeye takılıyor ve ben kendimi yerde buluyorum. Bir bakıyorum ki devasa patatesler, bileğime prango olmuş, beni bir türlü yerimden oynatmıyor. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum, bir türlü kıpırdayamıyorum ve aşırı susamış durumdayım. Kimse yok mu? İmdat diye yardım istiyorum ve ışık kuzmelerinin içinden birisi bana yaklaşıyor.
Elinde beş şişelik bir damacanayla Bruce Willis yandan yandan gülümsüyor. Bir nefeste uyanıyorum uykudan. Sabah olmuş, servisin gelmesine 10 dakika kalmış. Hemen alelacele giyiniyorum ve bir bardak dahi su içemeden kuru üzüm gibi bup buruşuk bir şekilde servise atlıyorum ve okula gidiyorum. Özge'miz tüm gün kana kana su içiyor tabii ki ve habire ''duyduk duymuyoruz'' falan diyerek sınıf öğretmeninde küçük bir sinir ibranmasına tebebiyet veriyor. Buradan beni dinliyorlarsa onlardan şimdiden özür diliyorum.
Ama yine de canın sağ olsun Özgen. Vallahi araştırmacı kişiliğine sağlık diyorum ve kendimi omzumdan öpüyorum. Bu arada bu hafta Ergun Candan'ı stalkladım. Kendisi hala CHP'li profilinden anladığım kadarıyla. Çünkü Uğur Dündar'ı, Yılmaz Özdil'i ve İsmail Küçükkaya'yı takip ediyor. Sınır Ötesi yayınları da hala ayakta vallahi. Gerçekten bahsettiğim kitaplar falan bilmem kaçıncı baskısında şu an bizlere ulaşabiliyor. Hatta inanmazsınız kaydı bitirir bitirmez de sipariş veriyorum. Hadi bakalım Hodri Meydan.
Sizleri öpüyorum, gidiyorum. Çıkarken ışığı kapatırsınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.