
5.207 kelime · ~26 dk okuma
Galaksi'nin en çok düşündüren, en eğlenceli podcast'ı Gürman Timurhan ve Yalın Alpay'la durumlara hepiniz hoş geldiniz. Yalın'cığım sen de hoş geldin, nasılsın, iyi misin? Hoş bulduk, nasılsın dostum? Gayet iyiyim, keyfim çok yerinde. Bunu dedikten sonra hemen şu hatırlatmayı yapmamız gerekiyor. Spotify, Google, Apple, hangi podcast uygulamasını kullanıyorsanız lütfen durumları takip etmeyin. Spotify'dan takip ediyorsanız da
Zile basmayı unutmayın. Bakalım bugün kahramanlarımızın başına hangi maceralar gelecek. Eskiden Batman dizisi vardı hatırlıyor musun? Çok eski Batman böyle 60'larda. Hep şöyle bitiyordu sonu böyle. Bakalım gelecek bölümde kahramanlarımızın başına ne gelecek. Çok seviyordum onu. Bugün tesadüfen ara ara da yaptığım bir şey. Yalın Alpay'ın eski yazılarından bir tanesini okuyordum. O yazıda şöyle bir bölüm dikkatimi çekti. Şimdi Yalın da hatırlayacak mı hatırlamayacak mı? Ondan da emin değilim de. Ben zayıf belleğimle tanınırım.
Şimdi şöyle diyor yazısında, aynen alıntılarıyla okuyorum. Akıl verirken sıkça kullandığı ben senin yerinde olsam, ben olsaydım, bence gibi ifadelerdeki benim anlamlı bir yargı merceği olabilmesi için konuşma sırasında benim neden nitelikli olduğuna ilişkin çeşitli kanıtlar ileri sürerdi. Şimdi ben bu cümleyi görünce biraz etkilendim. Çünkü şundan komik olacak, ironik olacak ama ben konuşmalar sırasında ben kelimesini kullanmaktan hep imtina ederim. Hatta benden bahsedilmesinden imtina ederim. Yanımda da birisi sürekli ben ben ben diye konuşursa aşırı derecede rahatsız olurum. Şimdi sürekli kendisinden bahseden bu insanlarla sohbet etmek benim için gerçekten çok iç sıkıcı ve zorlu bir çaba. Çünkü bir yönüyle bunu nezaketsizliği aşan bir kabalık olarak görüyorum. Bunun da üç çeşidi var. Bir kendinden sürekli ben ben ben diye bahsedenler. Bunlar da hiç bitmez biliyorsun yani. Ben şöyle yaparım, ben olsam böyle olurdu. Ben şöyle, ben şunu yaptım, ben bunu yaptım. Bitmez yani. Bunun bir ikinci versiyonu daha var. Türevi diyelim. O da her şeyin, mesela bütün yiyeceklerin, bütün mekanın en iyisini bilen insan. Hani tam böyle gideceksin, su alacaksın. Normal erikli su ya da işte normal bir pet şişe su alacaksın. Adam da, oo, Tekirdağ'da bir su var. Bunu hiç içme. Git onu içseydin keşke. Ya su içmek için ben niye ta Tekirdağ'a kadar gideyim yani? Şurada...
bir huzur vermezler şimdi ikinci türü bu benle konuşanlardan daha korkuncu ben buna ra gibi konuşanlar diyorum kendinden sürekli biz diye bahsedenler Evet. Şöyle laflar duyuyorum tamam mı? Adam üniversitede işletme okuyor ya da kız şöyle yazmış Twitter'da. Biz varlığımızla ödüllendirir, yokluğumuzla cezalandırırız. Babam sen üniversite ikinci sınıf öğrencisisin. Yani varlığın yokluğun ne? Derse girdin bir girmedin mi onun imzasını atıyorsun. Hani öyle bir bahsediyor ki kendisine. Sanki böyle Mısır firavunu, Hititlilerle savaşacak Ramses yani.
O zaman ben buna bir dördüncüyü ekleyeyim. Kendi benliğini daha fazla vurgulamak için kendinden üçüncü tekil şahıs olarak konuşmak. Tam onu söyleyecektim. Üçüncü versiyon. Ona da, Mustafa, ona da, ona da yani şimdi alınmasın adamcağızın Beethoven şarkısını da seviyorum ama Mustafa Sandal gibi konuşmak diyorum ona. Mustafa Sandal sürekli kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsediyor. Ve şöyle diyor, Mustafa Sarıgül de öyle bu arada. Şöyle diyor, Mustafa Sandal bunu yapmaz. Mustafa Sandal'ın işte sıfır yağ orandı bedeni var falan.
Kendisinden bir insan üçüncü şahıs olarak bahsediyorsa o kadar korkunç geliyor ki böyle hani utanç içerisinde kalıyorum bunu dinlerken bile. İçim sıkılıyor yani bir insan karşında böyle yaptığı zaman hani çok utanç verici ama engelleyemediğim bir olay olur, büyük bir hata yapılır falan ve böyle o karşıdaki yerine utanç duyarsın ya o duyguyla kavruluyorum. Sonra düşündüm yani neden ben benlikle ilgili bu kadar sorun yaşıyorum diye. Neden bu kadar rahatsız oluyorum diye. Çünkü şeyi fark ettim ben benliğin çok elle tutulur bir şey olduğunu katı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Benlik sürekli bir değişim içerisinde ve bir hikaye bana kalırsa felsefi olarak insanın kendi kendisini de kandırdığı ve ürettiği bir
hipotes. Gerçekte benlik nedir? Benlik var mıdır? Bundan bile çok emin değilim. Bir de bu olmayan şeyi sürekli referans veriyor kendisine diyorsun. Evet ve bir insanın gerçekte bu kadar değişken, yıldan yıla değişen, gelen verilerle değişen, kendisinin çoğu zaman ürettiği ve toplum tarafından olumlanmasını beklediği bu benlik hikayesini, bu kadar katı bir şeymiş gibi ele alıp, kendisinin bunu hatta bütün konuşmaların özdesi haline getirmesi, Çünkü mesela fikirler üzerine konuşulabilir, sosyal olaylar üzerine konuşulabilir değil mi? Birçok konu var daha anlamlı. Bir Mahmut Amca'nın benliğinden daha kıymetli yani bunlar. Mahmut Amca'yı bu kadar küçümsemedim. Üniversite ikileri bu kadar küçümsemedim. Dolayısıyla o Mahmut Amca'nın benliğini konuşacağımıza keşke Mahmut Amca ile ortak bir konuda konuşabilsek.
Böyle konuşabiliyorsa burada bir narsistik patlama olduğunu, böyle devam eden bir insanın benliğinin biraz narsistik güdülerle kabalaştığını da düşünüyorum. Bilmem sen ne düşünürsün. Şimdi sondan başlayacağım. Son kurduğun cümlede sen bile benlik, ben, ben kurma demek zorunda kaldın ki hani benliğe inanmadığını ifade etmiştin Gürman. Bu öyle bir mesele ki.
Orada saçılmış, dağınık, toplanmaya direnen... ...sürekliliği bulunmayan, kendi içinde sürekli çelişkiler taşıyan... ...aynı anda bambaşka arzulara, birbiriyle çatışan arzulara sahip olan... ...ve bunları yönetmek zorunda kalan bir bedenin... ...oradan seçtiği parçalarla kendisine uyumlu bir... ...durağınlık yaratmaya çalıştığı garip bir muammaa burası. Ben dediğimiz şey. Fakat...
Felsefede neredeyse en başından itibaren temel sorulardan bir tanesi şu. Her şey hareket ediyor mu? Her şey sabit mi? Bazı şeyler sabit, bazı şeyler hareket ediyor mu? Eğer her şey hareket ediyorsa, felsefeciler şöyle bir telaşa kapılıyorlar. Madem bir şey sabit değildir ve sürekli hareket ediyordur,
O zaman onunla ilgili bildiklerimiz sürekli olarak değişmek zorundadır. Her şey değişiyorsa her şeye yeniden bilgi sunmak, üretmek, yapıştırmak, atamak zorundayız. Bunu yapamayacağımız için biz her şey hareket ediyorsa ve değişiyorsa hiçbir şey bilmiyor muyuz? Bunun üstesinden nasıl geliyorlar veya gelmeye çalışıyorlar veya benlik için uygun ortam, işte bence o zaman ortaya çıkıyor, nasıl bir yalan söylüyorlar? Şöyle yapıyorlar Gürman, diyorlar ki madem bu kadar hareketli bir dünya vardır ve her şey sürekli olarak değişmektedir, biz de bunun izini süremeyiz, takip edemeyiz.
O zaman bunların sabit oldukları bir özleri ya da tözleri var mıdır? Bir ideal durum var mıdır? Bu ideal durum hiç değişmemektedir de, acaba bunun tezahürü olan, maddesel olan tikel varlıklar mı değişmektedir? kendisine düşünce için bir yol açıyor. Bu yolun doğru olup olmadığı, hakikatle, gerçeklikle kurduğu bağlantının ne olduğu o kadar önemli olmuyor. Çünkü bu ileri sürülen hipotezlerin gerçekliği bilinemez, kanıtlanamaz. Fakat insanın yaşamında kendisini anlamlandırmasında ve dünyayı anlamlandırmasında ona belli araçlar sağlar. Nedir bu araçlar? Her şeyin hareket ettiği ve değiştiği bu yüzden
ona dair bilginin sürekli değişeceği bir dünyada hiçbir şeysiz kalacağıma, onların birer özü olduğunu tahayyül edeyim ve bu sabit özleri öğrendiğimde dünyanın bilgisine hem de gerçek bilgisine vardığımı farz edeyim. Böylece bir farz meselesinden, farz etme meselesinden ortaya bir dünya kavrayışları manzumesi çıkıyor. Çünkü herkes, Antik Yunan'da biliyorsun bunu Arke diyorlar, herkes sabit olanın ve her şeyin içinden çıktığı o sabitliğin başka bir şey olduğunu düşünüyor. Bir tanesi su diyor, bir tanesi ateş diyor, bir tanesi idea diyor ve et cetera et cetera. Cem Yılmaz da tahta diyor.
Şimdi böylesi bir kurgul, zihinsel olarak kurgul dünya tasarımında, dünyanın içerisinde yaşayan kişinin de kendisine dair de bir sabitlemeye gereksinimi var. Çünkü kişi olarak kendisi de sürekli olarak değişiyor, fiziksel olarak görünümü değiştiği gibi, Belliğindeki anılar değişiyor, bozuluyor, artıyor, onlara editler yapıyor, gün içindeki konumu değişiyor, geleceğe dair planları değişiyor, fikirleri değişiyor, arkadaşlarıyla arasının iyiliği, kötülüğü değişiyor, samimiyet oranları değişiyor, eşiyle, dostuyla, herkesle sürekli bir değişim halinde. Ve herkes de onunla beraber değişmekte. Bu kadar çoklu değişkenin bir arada olduğu yerde insan, tıpkı bir felsefeci gibi, diyor ki, bu kadar değişkenin arasında, benim de sürekli değiştiğim böylesi bir yerde, nasıl olur da kendime ayağımı basacağım sabit bir nokta bulamam? Madem sabit bir nokta yoktur,
Ben sabit bir nokta yaratmak zorundayım. En sabit yaratabileceğim nokta benim kontrolümde olan bir alandır. Benim en çok dünyada kontrolümde görünen şey benim bedenim. zihnimdir. Bunu müthiş şekilde kontrol ettiğimizi iddia etmiyorum. Dünyadaki diğer geriye kalanlara oranla bu beden ve zihin üzerinde daha fazla kontrolümüz olduğunu söylüyorum sadece. Şimdi Gürman, şimdiye kadar sadece değişimden bahsettik. Fakat insan değişmeden de, konuşmanın başında söylediğim üzere, insan tam bir saçılmışlık, çelişkiler, kararsızlıklar yumağıdır.
Ve bu yumağın içinde, belleğinde de, gelecek arzularında da, bedensel arzularında da her şey birbiriyle çatışacak, birbirini bozacak, insanın kendi planlarında kendi kendisinin ayağını sürekli kaydıracak şeylerle doludur. Bu yüzden insanın kendisini sabitlemeye girişeceği ve ona yıllar boyunca değişmeyen bir özmüş gibi bakıp, 10 yaşındaki Gürman'la 42 yaşındaki Gürman'ın aynı kişi olduğuna dair bir benlik geliştirecekse, bir katılaşma yapacaksa, bu kendi saçılmışlığında etraftaki rastgele dizilmiş pek çok Gürman'la ilintili meseleyi, onları kendi içinde tutarlı, çıkarımlara dayanan, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında da kopmaz bir rabıta oluşturacak şekilde kurgular. Ve bu olmayan, gerçekte olmayan, pek çok kişinin kendi niteliğini, arzusunu, maneviyatını dışarıda bırakan, tutarlılık sağlamak adına bunları yapan, dışarıda bırakan bu kurguya benlik diyoruz. Bu yüzden zaten benliğimizden beklenmeyen çok fazla davranış yapıyoruz.
Çünkü benlik kurguldur, realite saçılmadır. Bu saçılmışlık içindeki o çelişkiler, anti benlikçi kurulmuş o benliğe bir sürü mugayir, alternatif, ona muhalif olan şey sıkça bizim kurmuş olduğumuz, derleyip, toplayıp, inşa ettiğimiz benliğin duvarlarından dışarı saçılıyorlar. Ve bunları sonra tekrar geri toplarız. Neler yaparız? Özür dileriz. Bu bana yakışmadı deriz. Bunun için tekrar etmeyeceğim bir mesele deriz. Kendimizle bunalıma gireriz. Kendimizle mücadeleye gireriz. Bütün bu mücadeleler benliğin kurulurken, benliğin dışında bıraktığımız ama bize ait olan pek çok özelliğin yersiz yurtsuz bırakılmasıdır.
Ve Gürman, bu bütün yersiz yurtsuz bırakılmada... ...toplumun da muazzam bir etkisi vardır. Çünkü insan doğduğu zaman... ...kendisi hazır olan bir platonun içine girer. Ve her şeyi baştan inşa etme gibi bir lüksü yoktur. Her şeyin inşa edildiği bir ortamda... ...oraya uyum sağlamakla mükelleftir. Ve yapabileceği değişiklikler çok minimaldir. Mesela Hüseyin Bolt'u düşün. Dünya rekortmeni olduğu yarışlarda... muhtemelen yarım saniye ile dünyanın en büyük insanı oluyor, koşuda yarım saniye geride kalan hiç kimse oluyor. Bu kadar minik farklılıklar, yani topluma bu kadar minik direnişler bizim sonradan dahi felsefeciler, dahi siyasetçiler, dahi kanaat önderleri olarak algıladığımız kişiler. toplumun tersine akıntının tersine kürek çekmek toplumun sadece o andaki topluluğu oluşturan kişilerden değil aynı zamanda şu anlık ölü olan milyarlarca kişinin de toplu halde ürettiği bir dünyayla rekabetinden söz ediyoruz. Tek bir kişi sayılamayacak kadar yani kaç milyar insanla onların ürettiği bir sistemle bir dünya tasavvuruyla
mücadele etmek durumunda. Dolayısıyla kişi, tek kalan kişi, sadece dünyada bulunduğu sıradaki dünyada yaşayan insanlarla uyumlanmaya çalışmaz, aynı zamanda o insanların kendi doğduklarında uyumlanmaya çalıştığı toplumla da uyumlanacağı için geçmişe doğru sürekli milyarlarca insanın bıraktığı bir tortudan, ürettiği bir inşaadan, o baskıyla mücadele eden sorumlu. Ve böyle bir mücadelede tek bir kişinin başarılı olma ihtimali elbette yok. Bu yüzden insan bir yandan kendisine sabit, 10 yıl sonra, 20 yıl sonra, 30 yıl sonra aynı insan olduğunu hala ifade edebilecek, aynı zamanda da toplumsal olarak kabul görebilecek bir benlik kurgular ve bu kurguda asli olan şey dışarı atılanların, benliğin içinde tutulanlardan kat be kat fazla olmasıdır.
Yani bizler benlik olarak kendimizi mahvetme pahasına, kendi saçılmışlığımızı derleyip toplama adına kendimizin pek çok niteliğinden vazgeçiyoruz. Ve bu vazgeçişleri zihinsel olarak öyle bir çerçeveliyoruz ki, bunun dışına çıkmak bizde vicdan azabı gibi otomatik gardlar oluşturuyor. Evet, şu demin söylediğinde esasında benim önemli gördüğüm bir şey var. Biz benlik dediğimiz zaman, o benlik bizim yaşantımızda, hayatımızda yaptığımız davranışlarımızın tümü de değil, hatta o davranışlara neden olan düşüncelerimizin tümü de değil, esasında biz değil. O seçilmiş bir hikaye, bir kurgu. Dışarıda bıraktıklarımız, benliğimize dahil etmediğimiz şeyler esasında dahil ettiklerimizden daha büyük. Dolayısıyla benlik kurgusunun kendisi de insanın kendi kendisine yönelik bir kısıtlama olarak da düşünülebilir. Değil mi? Yani evet, bir kısıtlama. Bir yandan da şöyle diyelim yani, bir taş parçasından bir heykel yontma o.
Taşın bir sürü yeri geride kalıyor, dışarıda bırakılıyor. Kocaman, çok büyük bir kaya parçasından... ...bir avuçluk heykel yapıldığını düşünelim. Geriye kalan, atılan, atıl kalmış o taşların hepsi... ...heykelle ilişkide olarak aklımızda tutalım. Ve onlar sürekli olarak bu heykeli yapı bozuma uğratmaya çalışıyorlar. Şimdi şuraya geleyim Gürman. Senin konuşmanın başında söylediğin gibi, her şeyde ben, ben, bence...
Tekirdağ'dan gidin su için. Bu su boştur. Şöyle bir durum oluyor. İnsanlar başlangıçta bir trajediyle karşılaşıyorlar Gürman. Şöyle bir trajedi bu. Bizim insan olarak kendimizi diğer evrenin geri kalanının tamamından ayırma gibi bir huyumuz var. Bu sonradan geliştirilmiş bir huy. Şöyle demek istiyorum. Evrene baktığımızda, onu algılamaya çalıştığımızda, idrak etmeye çalıştığımızda... ...şöyle bir meseleyle karşılaşıyoruz. Bazı sınırlarla. O bazı sınırlar bizim kendi bedensel sınırlarımız... ...ve zihinsel sınırlarımız. Fakat insan yeni doğduğunda... ...böylesi sınırlara sahip olduğunun farkında olmuyor. Şimdi Lacan'ın Aynı Evresi adını verdiği bir teori var, Gürman. Bu teoriye göre bebekler 6 aylık ila 18 aylık bir süre arasında... kendilerine benlik denilen bir şey inşa etmeye başlıyorlar. Fakat bu inşa... Bu arada lakanı takip etmeyeceğim. Sadece aynı evresinden bahsettim. Ben kendi düşüncelerimi söyleyeceğim. Bu yüzden bazı yerlerimiz lakanla birleşecek, bazı yerlerimize ayrılacak.
Önemli olan ama Lacan'ın aynı evresinde şunu söylemiş olması. Çocuk daha önceden, aynada kendi sınırlarını görmeden önce... ...odanın, devamını, annesinin, babasının varlığını... ...kendisinin devamı olarak algılıyor. Kendini evrenle bir olarak algılıyor çocuk. Kendisi bir insan ve evren karşısında değil. İki ayrı töz değiller çocuğa göre. Bir bütünün içinde o. Ve bütünün her şeyine dahil. Bu çok doğru bir algılama Gürman.
Fakat çocuk aynayla karşılaştığında ve aynayla karşılaşması tekrar ettiğinde, belli bir ölçüt olarak artık aynayı değerlendirmeye başladığında, aynada kendisini gördüğü bedensel bazı sınırlara denk gelecek. ve bu bedensel sınırlarla düşünce gücüyle hareket ettirebildiği yerlerin çakıştığını görecek. Yani düşünce gücüyle kafasını, kollarını, ellerini, belini, sırtını, ayağını hareket ettirebilirken, arkasındaki kitaplığı hareket ettiremediğini fark edecek. Ve daha sonra şunu fark edecek Gürman. Ben kendimi aynadan önce görmemiştim. Ben bütün dünyayı görüyordum, fakat kendimi görmüyordum. Fakat ben bütün dünyayı görürken, yani onu duyularımla zihnime atarken, kendimi duyularımla zihnime atmak zorunda değilim. Ben kendi zihnime doğrudan erişiyorum. Gürman'ın ne düşündüğünü bilmiyorum. Fakat... yüzünü, jestini, mimiğini görebiliyorum. Ve yüzünü, jestini, mimiğini gördüğüm Gürman'ın kendi zihnimden gelip geçen bazı şeylerle eşleyerek onun belki de şöyle şöyle hissediyor, düşünüyor, tasarlıyor olduğunu zihnen kurguluyorum. Böyle olunca Gürman kendisine dair algısıyla,
Dünyanın, evrenin geriye kalana ilişkin algısının farklı yerlerden beslendiğini hisseden çocuk, bunu da bedeniyle sınırlandırılmış olarak algılayan çocuk diyor ki, bir ben var ve benim dışı var. Ben bedenime, Hapsedilmiş, bedenim tarafından rehin alınmış, evrenden ayrılmış bir direğim. Çünkü kendi içimde her şeye dolaysız erişme sahibim. Fakat kendimi görmüyorum. Kendimi, ellerimi, kollarımı çok garip bir açıyla görüyorum. Yüzümü hiç göremiyorum. Fakat dünyanın her yerini baktığımda görebilirken, onun içeriğine dolaysız olarak erişemiyorum. Bir taş nedir? İçeriğinde ne vardır?
Taşın içinden bir düşünce geçer mi? Hissiyat geçer mi? Bilmiyorum. Ağacın içinden bir hissiyat geçer mi? Fikrim yok. Bir kirpi gülümsüyor mudur, gülümsemiyor mudur? Bunları bilmiyorum. Bir şey komiğine gidiyor mudur kirpinin? Bilmiyorum. Başka bir insana baktığımda yüzümüzde 52 kas olduğunu düşünelim. 52 kasın kombinasyonlarıyla yaptığı sınırlı sayıda jest ve mimiği görüyorum. Fakat
Onu yaparken gerçekten onlara ne anlam yüklediğini ve ne hissettiğini bilmiyorum. Sadece kendi hissettiklerime, bildiklerime, ayırdığında olduklarıma sahibim. Ve dünyanın tamamını kendi zihnimin ve bedenimin içinden geçen verilere, duyulara, hislere ve zihinsel tasarımlara göre kurmak zorundayım. İnanılmaz bir şey bu. Ben kendi bedenimin içinde rehineyken, evrenin tamamına dair algılar, düşünceler, tasarılar üretiyorum. İnanılmaz. Artık evrenle ayrıldığımı biliyorum. Çünkü evrene dair dolaysız bir algı üretemiyorum. Ben denilen şey, dışarı atılmış, oyunun dışında bırakılmış bir kişidir. Ve insan bunun böyle olduğunu hissiyat olarak bilir, Gürman. Ve bu hissiyat, insanı küçük
düşürdüğünden, evren karşısında ezip geçtiğinden, seni önemsiz bir toz zerresi haline getirdiğinden insan buna direnmek ister. Hayır der. Ben önemliyim. Evren önemsiz. Geriye kalanlar önemsiz. Ve bunun için Gürman der ki, ben, ben, Ben. Siz anlamıyorsunuz der. Siz beni minicik görüyorsunuz. Koca evren karşısında hiçbir şeyim ama evren. Ben senin doğa kanunlarını öğreneceğim. Seni tahakkümüm altına alacağım. Yağmurunu, depremini, toprak kaymalarını, hepsini yöneteceğim. Ben zihinsel olarak sana atılabileceğim ve senin gerçeklerini deşifre edebileceğim. Ve sen bana bağımlı kalacaksın.
Bunun için de toplum işte bir şeyler yapacak, onu yapacak, bunu yapacak. Fakat toplum içindekileri de anlayamayacağım. Hapsedilmiş bir tutsam ben. Ve hapsedilmiş bu tutsak olarak, sürekli olarak ben tutsak değilim diyeceğim. Çünkü bu gurur kıran bir şey. Gururumuzu geri kazanmak için diyeceğiz ki, ne kadar tutsak hissediyorsak, ne kadar değersiz görüldüğümüzü düşünüyorsak dışarısı tarafından, o kadar dışarıyı tekrar kendimizin çok önemli olduğuna ikna etmeye çalışacağız.
Ben biliyorum. Sen bilmiyorsun. Sen normal bir su içiyorsun. Ben gerçek suyu biliyorum. Burada önemli olan suyun kendisi bile değil. Sen de zaten öyle ifade ettin. Önemli olan benlerimiz arasında senin benliğinin çöp, benim benliğimin gerçek benlik olduğudur. Sen tutsaksın. Ben tutsak değilim. Görüyor musun? Bak nasıl da dışıma atıldım ve dünya ile ilgili nasıl da hiç kimsenin bilmediği pek çok şeyi biliyorum. Görüyor musun? Sen tutsak olarak...
kendi hiyerarşimiz arasında bana alt bir insansın. Ben senin üstündeyim, ben senden daha değerliyim. Örtük olarak tamamen böyle şeyler olduğunu düşünüyorum ve bunun insanın aşmasının mümkün olmayan bir trajedisi olduğunu düşünüyorum. Bu trajediyi atlatmak, daha bebekken o huzurlu evrenin içine bırakılmış evrenle kendisini bir olarak hisseden bireyin... kendisinin tutsak edilerek, bir bedenin içine tutsak edilerek... evrenden gerçek bir hissiyat, bilgi ve idrak çekmesinin... imkansızlaştırıldığı, yalnızlaştırılmış kişinin... ben bari dışarıyla şimdi kuramadığım o uyumu doğuşta kurmuş olduğum... fakat şu an kuramamış olduğum o uyumu kurayım, o yüzden... topluma, doğaya uyumlu bir ben seçeyim kendime diyorum.
ve bu beni seçerken doğal olarak hangi toplulukta büyüdüysem, hangi mahallede, hangi eğitim kurumunda eğitim aldıysam, onlarla kendimi uyumlulaştırmaya çalışıyorum. Hırsızlar arasında büyüdüysem en büyük hırsız olmaya çalışıyorum. Çünkü hiyerarşide en büyük olan hırsız önemli. Üç kağıtçılarla beraber büyüdüysem en üç kağıtçı. Dindarlarla büyüdüysem en dindar olmalıyım. Veya tam tersi bak. Nadiren de olsa, hırsızlar arasında mı büyüdüm? O zaman polis olacağım. Hepinizden daha büyüğüm. Dindarların arasında mı büyüdüm? O zaman ateist olacağım. Siz hepiniz inandınız, ben çok büyüğüm inanmadım. Ateistlerin arasından çok büyük dindarlar çıkabilir. Siz hepiniz ateistsiniz, bakın ben gerçeği buldum. Ben şimdi dindarım. Ama çoğunlukla bulunduğu ortamla uyum sağlamak isteyeceği için kişi, o ortamın kendisinin getirdiği doneleri kendine yapıştıra yapıştıra tutarlı bir benlik oluşturur ve bu benlikler daha geniş toplum kesimleri tarafından bazen onaylanırlar, bazen de suçlu olarak afişe edilirler.
Ben dediğimiz olgunun, Gürman özetle, bedene hapsedilmiş, evrenden yalıtılmış, her konuda yalnız başına bırakılmış, beceriksiz, aciz bir yapı olduğunu düşünüyorum. Fakat insanın kendi içinde taşıdığı bazı fikirler, kusursuzluk, idealler, önemli olma, değerli hissetme, anlam arayışı gibi pek çok kendisiyle uzlaşmayan arzu, istek içinde barındırdığı bu nitelik onun kendi yaşadığı varoluşa aşkınlaştırıcı bir yaklaşımla gelmesini çağırıyor ve insanlar bu aşkın yaklaşımda benini öyle bir büyük çizmek istiyor ki geriye kalan herkes hiç değilse Bu sahte benlik karşısında bir miktarda olsa diz çöksün de... ...bu tutsaklar arasındaki bari hiyerarşide... ...kendi altına, kendi idaresine, özgür iradesinin altına... ...bazı enstrümanlar yerleştirsin.
Çok güzel ifade ettin gerçekten. Buda'nın hikayesi vardır. Üç uyarısı. Sen de mutlaka biliyorsun. Şöyle sorar Buda. Der ki siz hiç yaşlanan birini görmediniz mi? Siz hiç hastalandan birini görmediniz mi? Siz hiçbir insanın ölüp de cesedinin çürüdüğüne şahit olmadınız mı? Hepiniz gelip geçicisiniz. Siz de bunlardan azadi değilsiniz." der. Bu üç uyarı insanın kendisine bakıp ne kadar geçici olduğunu evren karşısında senin çok güzel ifade ettiğin gibi tutsak olduğumuz bedenlerde bu kısıtlı sürede ne kadar aciz, önemsiz bir varoluşa sahip olduğumuzu bize hatırlatıp başka varoluşlara karşı da onların da bu koşullar içerisinde yaşadığını bilerek şefkat ve saygı duymamıza neden olabilir. Ben birazcık şimdi senin söylediklerinden sonra sen konuşurken de düşündüm.
Muhtemelen bir insanın benim içimi acıtan ve utanca boğan şey hatta beni kızdıran bir ölçüde bu kadar gelip geçici bir insanın bütün evreni dolduracak şekilde kendi benliğini evrene itelemesi ve odada başka benliklere nefes alma imkanı bile bırakmaması. Çünkü kendisini genişletirken diğer her şeyde o genişlemeye maruz kaldığı için gittikçe daha küçülüyor ve önemsizleşiyor. Bunu tabi kaba bulduğumu ifade etmem lazım ama bu etik yargılarımdan bağımsız olarak da böyle bir bakış açısının ve bu tip bir düşüncenin de ne yazık ki varoluşumuzun bir parçası olduğunu da belki kabul etmek lazım. Hepimiz tutsak olduğumuz bu bedenlerde bu geçirdiğimiz kısa konaklama süresinde bu önemsizlikle barışabilme gücüne imkanla da sahip değiliz belki. Çok güzel söyledin Gürman neden biliyor musun? Çünkü
Bu bireysel olarak çıkılabilecek bir yol değil. Bu anca kitlesel olarak çıkılabilecek bir yol. Çünkü sen kendini değersizleştirdiğinde, benliğinin önemli bir şey olmadığını etrafa belli titreşimlerle yaydığında, herkes silindir gibi senin üstünden geçip gidiyor. Bu anca toplu olarak yapılabilecek bir eylem. Diğer türlü, yaşamın zaten bu kadar önemsiz bir varlığı olarak bizlerin, yaşamın anlamsız ve yaşamaya değmez bir hayat olduğunu düşünmemiz bizi intihara sürüklüyor. Yani eğer kendini kişi, sahte bir benlik olarak kurmayıp, buna da belli bir önem atfetmeyip, ne kadar da önemsiz bir varlık olduğunu
toplumla beraber değil, tek başına algılar ve hayatına geçirirse, bu kişi herkes tarafından üstünden geçilen, paspas edilen, kendisinin de hiçbir yaşama arzusu kalmayan, acılardan başka bir şey hissedemeyecek, maddi ve manevi olarak dünyanın üstesinden gelemeyeceği kanısına kapılıp, dünyadan erken bir şekilde ayrılmak isteyecek bir kişiye dönüşecektir. Hatta şöyle bile söyleyebilirim, toplumun %90'ı böyle düşünse, %10'u hala benliği ön plana çıkarsa bile, %10'luk kesim, hatta sana bir şey diyeyim mi, %1 bile olsa, geriye kalan %99'un diğer türlü yaşamasını engelleyecektir. Bir mesele daha var Gürman. Dikkat edersen hayatta kalmak için... ...hep kendi aramızda örtülü olarak el alırız ve bunu bir şekilde gizleriz. Kendimizden de gizleriz. Fakat unutmamamız gereken şey şudur. Her gün hayatta kalmak için başka canlıları öldürürüz. Cansız hiçbir şey yiyemeyiz. Taş yiyemeyiz, toprak yiyemeyiz. Canlı bir şeyler yememiz gerekir. 80 yıl boyunca hayatta kalmak için... ...çok ama çok fazla sayıda canlıyı öldürürüz ve yeriz.
Her gün bazı canlılar bizim yüzümüzden ölür. Yani hayatın kendisi anlamsız da olsa, biz onun içinde toz zerrecikleri de olsak, hayatta kalmak eğer kendi amacımızsa, ki insan ya kendini öldürecek ya başkalarını öldürecek, bunun alternatifi yok, hayatta kalan herkes... başkalarını öldürmeye devam etmek zorunda. Zaten hayattan vazgeçenler intihar ederek oyunu sonlandırıyor. Yani benliğini kurduğun andan itibaren... başkalarını hayatta kalmak için... öldürmek zorunda kaldığın bir dünyanın içerisindesin. Ve bunu geriye çevirebilecek bir gücün de yok gibi görünüyor. Akıntının kendisine toplumsal olarak kürek çekemediğin gibi... ontolojik bu duruma karşı da kürek çekemiyorsun. Bitki yesen bitki de canlı çünkü.
cansız bir şeyle canlı kalamıyorsun. Bu yüzden Gürman, öyle sanıyorum ki... ...hayatta kalma güdüsü... ...hayatın önemsiz olduğu fikrini... ...geride bırakmamıza yol açıyor. Ve buraya sahte anlamlar yerleştiriyoruz. Fakat bu sahte anlamlar için de... ...kendimizi toplumun kölesi... ...paspas edileni olarak pozisyonlamak istemediğimiz için... ...kendimizi sürekli olarak... ...o topluluk içinde hiyerarşik bir bağlamda... ...ben çıpasına...
takarak belli bir yükseklikteymiş gibi davranmaya çalışıyoruz. Ve Gürman, benim hayattaki deneyimim şunu gösteriyor bana, kendisinden daha çok ben diye söz edenler, genellikle kendi başarılarının, kendi oluşturduğu benlik kurgusunun karşı taraf veya toplum tarafından beğenilsin ya da beğenilmesin, hak ettiğinden çok daha az bir değerlemeyle karşılaştığını düşünenler de oluyor diye gözlemliyorum. Evet bu çok doğru. Birazcık fazla altını çiziyorlar o yüzden insanlar görsün diye. Evet. Ve bunlar bazen çok başarılı kişiler de olabiliyor Gürman. Çok başarılı bir kişi fakat o o kadar başarılıdan çok daha başarılı olduğu kanaatinde ve etrafındakilere şaşkınlıkla bakıyor. Ben sizin bulduğunuz başarıda değilim. Beni çok başarılı buluyor olabilirsiniz. Ama ben çok çok çok çok başarılıyım. Nasıl görmezsiniz bunu?
Madem görmüyorsunuz, her fırsatta sizin gözünüze sokacağım bunu. Çünkü siz anlamıyorsunuz. Benim bunu size her fırsatta hatırlatmam, her fırsatta göstermem gerekiyor. O yüzden CV'mi şöyle yazacağım, oturduğumda böyle yiyeceğim, yemek yerken şu jesmimi yapacağım, sürekli ben diyeceğim, kendi başarılarımı anlatmak için, senin açtığın her sohbeti bir manivele olarak kullanacağım ve kendi deneyimlerimi ortaya dökerek, Bak, sen anlamıyorsun hala ben neler başardım. O yüzden anlamadığın için şimdi her muhabbetin içinde, her örneklemin içerisinde kendi deneyimlerimden sana yollar çizeceğim. Dahası benliğin önemle ileri itilmesindeki bir yöntem de şu, Gürman. Başkalarına onlar istemeksizin öğüt ve akıl vermek.
bir masaya oturulduğunda, karşılıklı sohbete başlandığında, karşı taraf daha hiçbir şey demeden, böyle yapmalısın, şöyle edeceksin, hiç olmadı, böyle yapılır mı, deli misin sen, şöyle olacak, böyle olacak, ben olsam, bence, bana kalırsa, Fakat burada trajik bir hata vardır Gürman. Diğer taraf, sadece kendini parlatmak üzere değil, zaman zaman karşı tarafı da düşündüğü için de bunları söyler. Yani bu ikisi birlikte hareket ederler. İçindeki yüzdesi farklılaşabilir. Fakat bunun için de hem karşı tarafa yardımcı olmak, hem de karşı taraf, benim değerimi anlamayan ey karşı taraf, zaten benim değerimi anlamamandan belli ki sen hayatla mücadele edemiyorsun çünkü sen gerçekleri göremiyorsun. Burnunun ucundaki gerçekleri göremeyen sen,
Senin eğitimine benim başarılarımla başlayalım. Böylece hem sen benim kim olduğumu öğren, hem de bana güven duy. Çünkü bak ben bunları başardım zaten. Senin kılavuzun ben olayım bırak, çünkü sen belli ki yapamayacaksın. Ben şimdi sana her şeyi nasıl yapacağını tek tek anlatacağım. Şimdi Gürman böyle bir meselede komple bir üstünlük sağlamak her zaman gündeme gelir. Bak şöyle söyleyeyim. Zamanında bir popstar yarışması vardı 12-13 yıl önce hatırlıyor musun? O popstar yarışmasında şarkı söylemekten başka gelişkin meziyetleri olduğu kuşkulu olan pek çok jüri üyesi ki kendi alanlarında belki de çok başarılılar. Pek çok jüri üyesi gelen yarışmacılara kendilerinin jüri onların yarışmacı olduğunun
hiyerarşik bir şekilde hissettirildiği bu alanda kendilerini daha üstün görüp yani ambiyansın getirdiği bir kaldıraçla beraber vay be ben de kimmişim diye düşünüp müziğin dışına çıkarak öneriler öğütler ve hayat dersleri vermeye başladılar ahlaki dersler para böyle kazanılmaz insan böyle davranmaz aileye şöyle davranılır kendilerinin Diğer konularda niteliksiz, müzik konusunda umarız ki nitelikli oldukları pozisyonu kaybettiler ve kendilerine tanınmış asimetrik bir üstünlükten onu her yere genişletecek şekilde o üstünlüğü o konuya vermeyip benliklerine atfederek Bu üstünlük benim müzik bilgimden ileri gelmiyor, benim muhteşemliğimden ileri geliyor yanılgısına kapılarak, çok hızlı bir şekilde her benim kolayca savrulabileceği, başkalarını her konuda domine etme meselesine savruluyorlar. Senin deminki tekirdağ suyunu çok önemsiyorum o örneği o yüzden. Ya kardeşim bırak her şeyin de gustosu olma.
Bilmiyorum demek nitelikli bir şeydir. Bilmiyorum demek bilimseldir, felsefidir, dürüsttür. Hatta şunu söyleyelim yani, belki başka bir konuda konuşuruz onu. Epistemolojik olarak bilgi denilen bir şeye sahip olabilir miyiz, olamaz mıyız? Bu bile son derece kuşkuludur. Lafını böldüm ama. Yok estağfurullah. Senin demin anlattığın bana eski bir hikayeyi hatırlattı da onu
Çok güleceğine eminim. Çetin Altan o zaman İşçi Partisi'nden milletvekiliyken mecliste konuştuğu sırada Çetin Altan'a hep Adalet Partililer çok hücum ederlerdi. Tabii tabii çok dövüyorlar ya tekme tokat dövüyorlar. Az daha ölümden kurtuluşu yani hakikaten ölüm tehlikesi yaşıyor. Neyse. Bir gün meclis kürsüsünde konuşurken yine kendisine çok hücum etmişler. Meclisi yöneten de TBM başkan vekilinin normalde salonda düzeni koruması lazım ve müdahale edenleri susturması lazım biliyorsun. Ben bu hikayeyi bazen anlatıyorum Gürman süper. Devam et. Bilmiyor tabii ki şey yapmıyor. En sonunda Çetin Altan o kadar hep de Çetin Altan'ı uyarıyor. Çetin Altan en son kızıyor ve Fransız İttilali'nde Danto'nun söylediği bir sözü hatırlatıyor. Meclis Başkanı'na dönüp diyor ki beyefendi diyor sizin orada bulunmanız bir marangoz hatası. Şimdi başkan vekili inanılmaz sinirleniyor. Ortalıkta gerilim daha da artıyor.
sözünü tahsil etmesini istiyorlar, düzeltmesini istiyorlar. Sözünü geri al diyorlar, evet. Çetin Altan tamam diyor, efendim diyor, sizin orada bulunmanız bir marangoz hatası değildir. Şimdi bu şekilde tahsil etmiş oluyor. Ya ben de çok anlatıyorum, bunun muazzam aklına geldi. Bu konumsal olarak bulunduğu pozisyon nedeniyle diğer insanlardan üstün olduğunu projekte eden ve varsayan insana karşı da verilmiş çok güzel bir cevap bence. Bazen insanlar bulundukları yere bir marangoz hatası nedeniyle de gelebiliyorlar.
Sadece kendi edimleri, çalışkanlıkları nedeniyle değil. Bir de bir şey daha söyleyecektim. Ben galiba optimist bir adamım. Seninle konuşurken daha çok bu his içerisine giriyorum. Ben şeyden rahatsız değilim bu arada. Varoluşumuzun böyle geçici olmasından. Yani tamam hani sonsuza kadar yaşayabilecek bir cyborg bedelin falan olsa hayır demem öyle bir teklif gelse ama ya da diyebilirim bilmiyorum. Mesela o konuda çok katı bir kararım yok ama
geçici eksiklikler sahibi evrenin merkezinde olmayan hatta kendi yaşadığı galaksinin bile merkezinde olmayan küçücük bir dünyada yaşayan organik varlıklarız şempanzeden biraz halliceyiz daha iyi dil becerimiz var falan bunun hatta güzel olduğunu da düşünüyorum yani var olan ve eksiklik sahibi olan hatta hakikate asla erişemeyecek gerçeklik bilgisine ulaşması en azından felsefe olarak mümkün olmayan bu varlıkların yaşam geçtikçe toplu olarak Binlerce nesilde hayatı kendileri, çevreleri için güzelleştirmeleri, daha çok canlının... Yani kendi türümüzden canlıdan bahsediyorum. Diğer canlılara yaptıklarımız biraz kaba, korkunç ve gerçekten insanın canını acıtacak şeyler ama... Kendi türümüzün daha mutlu, daha huzurlu, eskiye göre daha kolay kaynaklara erişebilir şekilde olması... Hatta sadece bir başka insana iyilik yapabilmesi. Mucizevi bir şey gibi geliyor.
Gerçekten bir insanın yüzünü gördürmesi, zor zamanda yanında olabilmesi, bu kadarı bence yeterli. Vay dostum, sen bana hep yaparsın meselalar. Elimden geldiği kadar ama yani. Yok yok, kesinlikle öyle. Bu bedene hapsolmuş, geçici ölüm gerçeğinden kaçamayacak, hastalanacak, son derece önemsiz ve o toplumun bütün baskısıyla yaşayan, her gün kendi benliği sınanan canlının
yaptıkları ve hikayesi bir yerde de heyecan verici mucizevi gelebiliyor. Yani illa intihar etmek zorunda değiliz bu deveyi de güdebiliriz demeye getirdim. Tabii canım çok haklısın. Hatta ben de çok benzer şekilde düşünüyorum. Çünkü diğer türlü bunları ifade eden birisinin zaten hayattan çoktan çekilmesi gerekir.
hani rasyonel olanın bu olduğunu düşünmesiyle ama hayat rasyonel değil değil mi Gürman senin söylediğin gibi hakikaten bende hayatın sonlu olması beni yaşamaya motive ediyor çünkü sonsuz olmayan bir şey kıt olan bir şey her zaman daha kıymetli ve sonu olmayan bir yapıda artık affedicilik üst boyutta çünkü Burada olan burada kalıyor ve bitiyor. Çok güzel söyledin. Ve sonunda herkes eşitleniyor. Harika bir şekilde ifade ettin. Burada olan burada kalıyor gerçekten.
Umarım 73 yaşında da böyle düşünürüz Yalın Bey. O zaman hatırlatacağım, bu kayıtları dinleteceğim. Hani son iyiydi falan, ne oldu şimdi, niye cazladın diye. Şimdi bak, bir şey daha söyleyeceğim. Süper, çok akıllısın Meryem Hanım. Cingürman, şöyle çok haklısın ve düşüncemiz tabii ki değişecek. Niye? Çünkü biz birer bedeniz ve daha önce yaptığımız bir
konuşmada söylediğimiz üzere beden düşünceyi önceler, beden kendisinin izni olmadan artık kendisinin yıpratıldığı ve son zamanlarının geldiği onun iradesi olsun olmasın bu dünyadan alınacağı ona bildirildiğinde elbette ki direnç göstermeyi eğilimi gösterecektir. Elbette bilinmez olana o kadar da rahat gitmeyecektir. Bizler bir başkasına ben senin yanında olsaydım bu yüzden diyemeyiz. Çünkü hiç kimse kendisinden başka bir kişinin evrenle kurduğu o tutsaklık ilişkisinde kendi biriktirdiği ölçütlere, tasarımlara, varsayımlara başından geçmiş deneyimlere sahip olamaz. Bu yüzden herkes kendi kararını karşılaştığı durumlarda
kendi kararı biricik olarak vermek zorundadır. Bir başkası onun yerine geçemez. Herkesin varsayımı, deneyimlerinden, sinir sisteminden, inançlarından, akla gelecek her türlü yaşanmışlıklardan ötürü farklı şekillerde ölçütlenmiştir ve farklı ölçütlerle hayatı, başımıza gelenleri, olayları değerlendirdiğimiz için bir başkası için süper mantıklı görünen şey, ötekisi için ne kadar da mantıksız ben olsam öyle yapmam hissi yaratır. Fakat bir daha söylüyorum, hatta galiba İngilizce'de böyle bir deyim var, başkalarının ayakkabılarını giyemeyiz.
Aynen öyle. Şimdi sen söylerken şunu demek istediğim içimden ya. Lütfen arkadaşlar eğer dalaylama değilseniz size sorulmadıkça kimseye tavsiye vermeyin yani. Ya da avukat olabilirsiniz. Orada da hani hukuki tavsiyeler. Ama öyle hani başka insanlarının hayatlarını ve içinde yaşadıkları koşulları bilmeden verilmiş tavsiyeler zarar vericide olabiliyor. Gürman şu an tavsiye veriyorsun. Ben de bir Dalai Lama değilim ama nereden baksan, Dalai Lama da bunu söylerdi herhalde. Gürman Timuransın ve dostum, müthiş bir adamsın hakikaten. Seni çok seviyorum. Ben de seni çok seviyorum. Burada bitirelim. Şu şey konusunu çok konuşmak istiyorum. Geleceğe o konuyu atalım mutlaka. Bu bedenin düşüncelerimizi, hayatlarımızı ve bilincimizi nasıl şekillendirdiği üzere de... Tamam, süper. Çünkü beden felsefede genellikle çok dayak yer. Doğru. Böyle itilir, kakılır, bir kenara atılır. O kadar da değil o işler. Kardeşim meta var meta. Bunu kabul edeceksiniz.
Televizyon yorumcusu gibi söylüyormuşum. Böyle parmak sallayıp bağırıyorlar ya. Mentally kabul edeceksiniz kardeşim. Ya bir tanesi. Hadi görüşmek üzere. Harika bir sohbette. Ağzına sağlık. Efendim, Instagram'da Twitter'da. Yalın Alpay'ı takip etmeyi lütfen unutmayın. Harika eserleri, muhteşem kitapları var. Onları da almayı unutmayın. Yapıt Söküm.
harika bir içeriğe sahip. Özellikle onun altını çizmek istiyorum. Sanatla ilgilenenler, sanattaki ilişkilerle ilgilenenler, Yalınaltbay'ın çok da meşhur olmuş, çok da sevilen bu kitabını edinebilirler. Naçizane İnstagram'da gürman.timurhan diye aratıp beni de takip edebilirsiniz. Twitter'da da gürmante. Lütfen mesaj atmayı bölümü beğendiyseniz de görüş ve önerilerinizi sunmayı unutmayın. Genellikle şöyle şeyler geliyor. Keşke saatlerce konuşsanız da öyle dinlesek diye. Bu sefer kaydı böyle uzun tuttuk sizin için. Doya doya durumlar işte alın. Ama bundan sonra her seferinde böyle olmaz. Sürprizli bir yayın yapıyız biz. Hadi bay bay. Hoşçakal dostum bay bay.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.