Podcast

S1B7: Çizgi Roman

Durumlar

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yalın Alpay ile Gürman Timurhan, Durumlar’ın bu bölümünde çizgi romanların hayal gücümüzü nasıl kapsadığı üzerine konuşuyor.











Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.019 kelime · ~20 dk okuma

Efendim, Yalın Alpay ve Gürmanti Murali'yle Durumlar'ın yeni bölümüne hoş geldiniz. Bir süredir Yalın'ın sesini duymuyordum. Çok özlemiştim kendisini. O yüzden Yalın, hoş geldin diye hasretle böyle. Hoş bulduk dostum. Nasılsın? Vallahi gayet iyiyim, bomba gibiyim. Sen de iyisin umarım. İyiyim. Senin sesini duymayı yemin ederim ben de çok özledim. Gerçi biz seninle bu ara sık konuşuyor sayılırız yani. Ama yine de özlüyorum dostum.

Ama konuştukça daha çok konuşasım geliyor. Dolayısıyla böyle aradaki fasılalar normalde olduğundan daha uzun gelmeye başladı. Yaşa. Şimdi şunu yapmamız lazım. Çünkü sürekli yer değiştiren insanlar olduğumuz için ilk önce takipçilerimiz de takip edebilsinler diye teyit alalım. Ben İstanbul'dayım, sen neredesin? Bodrum'dayım. Gene yakalayamadık. Ama bu olacak, bu gerçekleşecek. Geçen gün daha önceki bölümlerin ham kayıtlarını dinlerken, özellikle kitaplar ve Metin üzerinde yaptığımız konuşmalar ve Metin'e verdiğimiz önem üzerine düşünürken aklıma şey geldi. Benim küçükken inanılmaz bir çizgi roman koleksiyonum vardı. İlkokulda...

Bizim öğretmenimiz Filiz Talipoğlu çok kıymetli bir insandı. Öğretmenimiz de bize derdi ki, gelişim açısından uzun metin okumanız lazım. Mümkünse çizgi romandan vazgeçin. Ve çizgi roman benim için bir günah oldu. Ama nasıl çekici bir günah.

Transkriptin tamamını oku

Bayılıyorum çizgire bak, gizli gizli okuyorum falan. Hem klasikleri okurum, redkit hala mesela. Çok canım sıkıldığında gider bir redkit okurum, çok keyfim yerine gelir. İşte Asterix, Tenten, Zagor, Tom Mix, Texas, Süpermenler, Batmanler, Kızıl Maskeler, Phantom.

Bütün seri. Konanlar. Hepsini alıyorum. O zamanlar özellikle Mega seri vardı. Hatırlar mısın bilmiyorum. 5-6 tane bölümden oluşan kalın bir kitap. Hatırlıyorum. Yıllarca ben bunları biriktirdim. Tay kitap, Lal kitap. Aynen öyle. Yüzbaşı Volkan. Tay kitaptandı.

Uzay Şövalyesi, Rom. Rom'u hatırladım. Rom çok acıklı bir hikayeye sahiptir. Çünkü o daha nadir okunan bir çizgi romanda. Hatırladım ama evet. Çok acıklı, çok duygusal bir hikayesi vardır. Rom çok iyi bir çizgi roman. Evet. Gezegenlerini korumak için robotlaştırılmış bazı yaşam formlarının çektiği varoluşsal acılar. Evet aynen böyle, çok güzel ifade ettin. Yani uzayda dolaşan, elindeki muhteşem bir silahla diğer gezegenleri işgal etmeye çalışan, yaratıkları cezalandıran, muhteşem bir adamın sürekli o insanlığını kaybetmesi nedeniyle yaşadığı varoluşsal sancılar ve fedakarlıkları karşısında, yani bütün varoluşunu buna adamış. fedakarlıkları karşısında bir türlü ulaşamadığı işte sevgi falan gibi duygular. Çok özel bir kitap. Hakikaten okurken hüzünlendiren bir tarafı vardı. Neyse ben bunları abi yıllarca biriktirdim. Yani ben muhtemelen ilkokuldan hemen önce başlamışımdır okumaya çizgi romanları. İlkokul o zamanlar 5 yılda 4 artı 4 artı 4 sistemi yoktu. 5. sınıf bitti hazırlığa geldik ve biz taşınmamız gerekti.

Evden. Yine eve taşınacağız. Eve taşındık. Ben işte kitaplarımı arıyorum. Yok. Bütün o yıllarca biriktirdiğim kitaplar yok. Bir koca kütüphane. Şimdi ben dedim ki, nasıl üzülüyorum. Nasıl kalbim acıyor. Hala bak anlatırken üzülüyorum. Gerçekten travmatize oldum bundan. Tamam mı?

Ben de anneme söyledim ve ağlıyorum falan. Annem de dedi ki oğlum taşınmada böyle şeyler olur. Bazen böyle oluyor. Ya ben şirkette konuşurum, ederim vesaire. Bakalım bulursak buluruz. Bulamazsak da ne yapalım? Ya işte ben de çok üzüldüm. Bu arada annem de kitaplara çok düşkün bir insandır. Kendi kütüphanesi vardır falan. Ben de bu hikayeyi böyle biliyorum. Yıllar geçti. Bir gün konuşuyoruz annemle yalan. Ya Gürman dedi, ben söylemedim sana o zaman çok üzüldüğün için ama ben onların hepsini verdim bilerek dedi. Ya dedim anne niye yaptın bunu? Bu arada üniversiteyi falan bitirmişim. Anneciğim dedim, niye yaptın bunu? O zaman öğretmenin böyle söylüyordu, sen bu işe çok girmiştin. Ondan sonra birazcık seni daha uzun metinler okuyabilmen için, biraz böyle bir yoksulluk yaşamının iyi olduğunu düşündüm. Bir de evde çok yer kaplıyorlardı, zagorlardı. Kızılmaskeler dedi.

Ya anne dedim ya. Şimdi geçen gün Murat Menteş'in çizgi romanı, senin de son sözünü yazdın. Nihan aldı, elime geldi. Çok güzel yani her şeyiyle dört dörtlük bir çalışma. Herkese tavsiye ediyorum buradan. Çizgi romanların metinlerden diğer, bizim alıştığımız metinlerden bir farkı var. Çizgi romanlar aynı zamanda görsel dünyayı da karşımıza koyarak, hayal gücümüzü esasında bütün yönleriyle daha çok kapsıyorlar. Çizgi romanlar bir anlatı için çok özel bir form.

alışıldığının aksine bizi yazarın ya da çizgi roman üreticisinin kafasındaki hayal dünyasına davet ediyor ve bizi o metinle aynı yazarın düşündüğü ya da ifade etmek istediği biçimde buluşmaya yarıyor. Bunun ben iletişim açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü çoğu zaman metinler yazarlarından bağımsızlaşıyor. Okuyucu o metinleri kendisi hem hayal gücüyle hem de anladığı haliyle yeniden üretiyor ve kurguluyor. Halbuki çizgi romanlar daha doğrudan, daha gerçeğe orada sanatçının ifade etmek istediği, betimlemek istediği, olgu ya da imge neyse ona daha yakın metinler. Bu yüzden daha hakiki metinler gibi geliyor. Sen ne düşünüyorsun? Şimdi birazcık fikirsel olarak ayrılıyor olabiliriz burada. Bu arada 2010 yılında benim de bir çizgi roman yayınlamışlığım var. Sonradan başka baskılar da yaptı. Genç Mustafa Kemal diye. Çok güzel bir çizgi roman o bu arada. Teşekkür ederim Gürman hakikaten. Başta Genç Mustafa'ydı. Sonraki baskılarda Genç Mustafa Kemal'e dönüştü ismi. O yüzden bir çizgi roman senaryosu nasıl yazılır üzerine bir sürü kitap okumak zorunda kalmıştım. Zorunda kalmaktan ziyade çok severek yapmıştım. Çünkü bir Atatürk filmi çekmek istiyordum kafamda. Murat Menteş de aslında böyle başlıyor, Tabancalı Kız adlı çizgi romanla.

Aslında o bir film senaryosu. Pandeminin tam öncesinde bitiyor ve araya pandemi girince çekim olanağı ortadan kalkıyor. Ve Murat da diyor ki, yani bu kaç yıl sürecek belirsiz. Pandemi bittikten sonra şimdiki anlaşmalar hala geçerli olacak mı? Belirsiz. O yüzden ben bu senaryoyu hiç değilse bir çizgi roman olarak değerlendireyim diyor. Bende de gerçekten 2010 yılında aynı süreç olmuştu. Ve bu şekilde bir çizgi romana dönüşmüştü.

Çizgi romanın metninde Gürman şöyle bir farklılık var diye düşünüyorum romana göre. Şimdi benim algılayışımda roman benliğin modernite aracılığıyla keşfedilmesinin ardından ortaya çıkabilecek bir edebi tür ve benliğin kurulmasına hizmet eden dahası. ...bir hizmetçi olarak benlik kurarken... ...bu kurduğu benim, aynı zamanda toplumdaki diğer tüm benler için... ...bir model olmasını da getiriyor yanında. Dolayısıyla roman, bizim dünyada karşılaştığımız neredeyse... ...ilk coğrafyalar arası bir medya oluşumu.

Ondan önce böyle bir bölgeler arası farklılaşmış kültürleri tek bir anlatıda birleştirme kapasitesinde olan bir tür yok. Ve romanın gelişmesi Gutenberg matbaasından sonra oluyor. Mümkünleşiyor. Bu çok önemli bir nokta. Çok özür dilerim. Lafını böldüm ama ayrımın o kadar kıymetli ki. Foklorik anlatılar ve hikayelerden farkının sen romanın benliğin inşası açısından olduğunu düşünüyorsun ve zaten hakikaten de Gutenberg-Mathbuss'un bulunmasıyla o beni, kolektif fikrinin içerisindeki bireyi anlatan hikayeler olduğu için yayıldığını düşünüyorsun. Doğru mu anlamışım? Şöyle düşünüyorum ondan. Gutenberg matbaası bir anda el yazısıyla çoğaltılmak zorunda olan kitapları... ...el yazısının yavaşlığından ve okuma-yazma bilenlerin yazısının güzel olanlarının... ...limitli sayısının sınırlılığından kurtardı. Aynı zamanda bu sınırlılık, az kişi bunu başarabildiği için... ...bu ürünü lüks ürün kategorisinde tutuyordu.

Halbuki Gutenberg matbaası bunu orta sınıfın erişebileceği kolay teknik araçlarla basılabilen ve daha sonra da ilk tüccarların bölgeler arası ticaret ürünlerinden, sanayi ticaret ürünlerinden birisi olarak dolaşıma soktu. Hatta şöyle bile diyebiliriz. Hayali Cemaatler adında Benedict Anderson'un çok ünlü bir milliyetçilik çalışması var. O milliyetçilik çalışmasında gözden sıkça kaçan konulardan bir tanesi Anderson'un şu iddiasıdır. İlk kapitalist ürünün neredeyse kitap olduğunu savlar Benedict Anderson. Ve ilk kapitalist ürünün kitap olması...

onun demin anlattığım bağlamda bir ben inşa etmesi ve bu benin yazarın yazdığı bölgedeki o bölgeye uyumlu bir ben olması ve bu benin satılarak Taşra'ya roman biçiminde gittiğinde Taşra'daki diğer kişilerin o beni alımlamaları ve Taşralıların giderek romanların yazıldığı kentlerdeki benlik oluşumlarına yaklaşmaları. Bu yüzden roman ilk olarak modern bir benlik modelini ortaya koyuyor Sonra bu modeli kendi bulunduğu kentin içinden o çevresindeki taşraya ihraç ediyor. Bu ihraç edilen alanlarda herkes farklı şekillerde kelimeler kullanıp, farklı ağızlar kullanırlarken, farklı sözcükler, yerel sözcükler kullanırlarken ve farklı inançlar taşırlarken bu merkezden gelen yazılı anlatı Gutenberg matbaası sayesinde ucuzca dolaşıma girince... ...bu kişiler kendilerini artık kendi yerel dilleriyle değil... ...gelişkin, çok daha fazla sözcükle hitap eden, kavramları çok daha komplike olan... ...ve bir şehir yaşamı içindeki benliği anlatan kişilerle ve ortamla karşılaşıyorlar... ...ve yavaş yavaş bir merkez tahayyülü oluşturmaya başlıyorlar.

Asıl bir merkez var ve bu merkezde insanlar böyle yaşıyorlar. Biz neden böyle yaşamıyoruz? Nasıl aşık olacağını oradan öğreniyor. Flört ederken hangi hediyeler alınacağını oradan öğreniyor. Kamu binasına gidildiğinde ne yapılması gerekir? Partiler, kral, saray... Bunlarla köylüler arasındaki ilişkiler nedir? Tüccar nedir? Dünyanın başka yerlerinde neler vardır? Ne inançlar vardır? Bir yanda çok fazla sözcük kullanan yepyeni bir tür aracılığıyla bu sözcükler merkezden taşraya ihraç edildiğinde taşra birbirinden bağımsız ve birbirine benzemeyen çok bölük pörçük bir yapıdan giderek merkeze benzemeye başlayan bir evrim geçiriyor. Çok küçük bir örnek verebilir miyim tam burada? Tabii ki.

geliştirici olacağını düşünüyorum. Eric Hobsbawm'ın Devrim Çağı kitabında 18. yüzyılın başını anlatıyor. Şöyle komik bir örnek vardı. Sicilya'ya İtalyanca öğretmeni gönderiyorlar merkezde. Öğretmenleri İngiliz diye Sicilyalılar dövüp geri gönderiyor.

Bu senin anlattığın hikaye hem bir makbul vatandaş üretimi hem de esasında senin söylediğin çok önemli bir nokta var. O kitaplar ve benlik algısı üzerinden de merkeziyleşme ile birlikte tekelleşme de oluyor. Oradaki otonomi ve çeşitlilik de kayboluyor artık. Standartlar başlıyor. Tabii şüphesiz. Roman merkezin

...icat ettiği standardı Taşra'nın tamamına yayıyor. Ama asli görevi bu değil. İşlevini söyledik, şimdi asli görevine geçelim. İşlevi tabii bundan sonra milliyetçilik üretmesi. Yani niye milliyetçilik üretiyor? Çünkü Taşra'ya yaydığı merkez, merkezle Taşra arasındaki bağları güçlendiriyor. İnsanlar birbirlerini görmeden... Birbirlerini kardeş olarak algılamaya başlıyorlar. Çünkü dilsel bir birlikleri oluştu. Kültürel bir benlikleri de oluşmaya başladı. Dolayısıyla kendi aralarında... ...daha önceden var olmayan bir duygudaşlık var olmaya başladı. Bu birleştirici bir unsurdur. Bak, bu önemli Gürman. Niye? Roman aracılığıyla kurulan milliyetçilik duygusu... ...dışlayıcı ve ayırt edici olmaktan çok... ...zaten bölük pörçük olan bir alanı birleştirme üzerine kuruludur. Milliyetçilik belli bir coğrafi sınıra geldiğinde ve o coğrafi sınır içinde yaşayan... ...etnik grubun, dilsel olarak benzer, dinsel olarak benzer grubun nüfussal açıdan sona ermesiyle... ...doğal sınırlarını çerçeveler ve o zaman dışarıyla ayrımcı olmaya başlar.

Yani milliyetçilik başlangıçta küreselleşme aşamasının bir yolcusudur. Bir fazıdır. Evet. Sonradan küreselleşme için bir el frenine dönüşür. Başlangıçta atlar aynı tarafa doğru gider. Şimdi diğer konuya geleceğim.

Roman, bize ilk çıktığında... ...onu yedekleyecek başka bir anlatı henüz bulunmadığından... Başka bir anlatıyla şunu kastediyorum. Hızlandırılmış fotoğraf kareleriyle sinema veya çizgi roman. Bu ikisi henüz bulunmadığı için... ...roman son derece uzun betimlemeler yapmak zorunda kalır... ...ve dışsal öyküler anlatır.

Mesela bir odaya girildiğinde duvarların rengi, yerdeki karoların biçimi, kapıların işte birbirine çarpıp çarpmadığı, kapı kollarının alüminyumken çerçevesinin PVC olması gibi gibi gibi. Pek çok bize ayrıntı verir. Fakat Gürman, ne zaman fotoğraf ortaya çıkar, fotoğraf ortaya çıkar, sinema ortaya çıkar, çizgi roman gelişir, Artık romanın dışsal öğeleri betimlemesi gereksizleşir. O zaman roman kendini gerçekten daha nitelikli bir konumda bulur... ...ve dış dünya yerine iç dünyayı betimlemeye başlar. İç dünyanın betimlenmesi... hiçbir resimli öğeye nasip olmayacak bir şeydir. Çünkü içerik, insanların içindeki duygu, hissiyat, tahayyül, bellek, bunların hiçbirisi öfke, nefret, sevgi, merhamet, dışsal olarak birkaç mimikten ve birkaç beden hareketinden daha fazlasıyla temsil edilemezler.

Çünkü mimiklerimiz ve beden hareketlerimiz son derece sınırlıdır. Bu yüzden sayısız diyebileceğimiz duyguyu, düşünceyi, tahayyülü... ...çok aşırı sınırlı jest, mimik ve beden hareketleriyle tercüme ederiz. Bu yüzden bu tercümeler niteliksizdir. İç dünyayı anca yeni kavramlarla, yeni cümle biçimleriyle, metaforlarla... ...belki birbiriyle bağlantısız görünen düşünceleri, duyguları birbiriyle ilişkilendirerek... açığa çıkarmak mümkündür ki... bu açığa çıkarma da yine kusursuz bir açığa çıkarma değildir. Fakat görsel olana oranla... daha gelişkin bir alet erdavat içerir. Bu yüzden Gürman, roman... giderek dünyanın dışına bakan insanın... önce benliğinin kurulması... ardından da bu benliğin içinde neler olup bittiğinin... keşfedilmesinin kazısına dönüşür.

Bir romanı daha nitelikli kılan şey... ...o romanın sürekli olarak yapabildiğinin... ...en iyisini yapmasıyla mümkün olduğunu düşünürsek... ...ki mantıklı olan budur. Romanın en iyi yaptığı şey iç dünyayı ihbar etmekse... ...roman dış dünyadan giderek uzaklaşmalı... ...ve iç dünyaya odaklanmalıdır. Çünkü çizgi roman ve sinema dış dünyayı çok daha iyi betimler.

Bu yüzden roman dikkat et zaten yavaş yavaş dış dünyayı betimlemekten... ...çekilir, çekilir, çekilir ve içe doğru odaklanır. Bu yüzden fikir ayrılığımız şurada gerçekleşmiş oldu. Bana kalırsa bir insanın, bir toplumun, topluluğun... Bir duygudaşlığın içten hissedilen versiyonunun, gelecek beklentilerinin, projeksiyonlarının, geçmiş tahayyüllerinin hepsi görsellikle çok sınırlı betimlenebileceğinden bunların anlatı diline yayılmaları gerekir. Bu yüzden roman, iç dünyayı... ...ne çizgi romanla ne de sinemayla karşılaştırılamayacak derecede... ...fazla şekilde oyar, altından kaldırır... ...büyük bir yük yüklenmeye gönüllü olur... ...ve bunu kusurlu olsa da çoğu zaman başarır.

Çok güzel bir ayrım yaptın hakikaten. Benim bu konuda kesinlikle fikrim şu an sana doğru döndü. Valla harikasın. Çünkü böyle doğru içsel bir anlatı için çizgi roman, sinema, tiyatro bunlar yetersiz kalabilirler. Çünkü ellerindeki araçlar, alet edevat seti ifade ettiğin gibi roman kadar geniş değil. Roman betimlemeleriyle, imgeleriyle, evdeki kavram setiyle böyle bir

görevi üstlenmeye de böyle bir işe girmeye de daha uygun bir format yazar açısında. Bence de. Ama iç dünyayı bir insanın iç dünyasını değil de çünkü bütün romanların konusu bu olmuyor. Bazen bir hikaye üzerinden de bize bir roman belli duyguları ya da kavramları tanıtabiliyor. Kahramanlık gibi. Şüphesiz şöyle diyebiliriz bunda yalnız Gürman. Her türün kendine özgü bazı avantajları ve dezavantajları var.

Her tür bu yüzden olabildiğince kendi avantajlı olduğu bölümlerine... ...odaklanıp kendi dezavantajlı bölümlerinden çekilirlerse... ...kendi türleri içinde daha nitelik kazanırlar. Bu yüzden dışsal yazılabilecek romanlara genelde macera romanı deriz. Kişiler kartondur, karakterlerin geçmişleri belirsizdir veya çok tipiktir. Mesela işte bütün hemşireler sarışındır. İşte bütün zengin adamlar şişmandır, ağızlarında pro vardır. Bunlar tipik karakterlerdir, kartondur. Eyleme dayalı olan, eylemi ön planda tutan bir anlatı... ...ruhun içine çok sızamayacağı için... ...zorunlu olarak ruhun içinden bazı tasarruflar yapacaktır. Ve bu yüzden roman, kendinin asli güçlü olduğu alanda çarpışmak yerine... ...sinemanın ve çizgi romanın güçlü olduğu alana çıkacak. Bu yüzden de görece olarak daha az itibar gören bir romana dönüşecektir. Daha çok satabilir. Niye?

Çünkü, bak Gürman şöyle de diyebiliriz. Şimdi bir hikayeyi, bir anlatıyı kişiler için çekici kılan şey anlatının içindeki çatışmadır. Fakat çatışma son derece farklı şekillerde kurulabilir bir mekanizmadır. Bu çatışmalar arasında hiyerarşik bir sıralama var mıdır diye sorarsan benim için vardır. Herkes için olmayabilir. Benim için vardır. Benim için olan hiyerarşik sıralamayı şimdi sıralamaya çalışayım. Bence çatışmanın en düşük versiyonu

İnsanla insan arasındaki çatışmadır. Bu bir fizikselliktir. Karate filmleri olarak adlandırılabilir. Şövalye romanları, evet. Macera romanları, Texas Tom Mix olabilir. Buradaki çatışma iyi kurulduğunda bütün insanlar için aynı hazı verir. Yani entelektüel için haz vermez de entelektüeli olmayana haz verir. Böyle bir şey yoktur. Neden? Kertenkele beyin hepimizde vardır.

Bu yüzden bu çatışma türü bence hiyerarşi basamağında en düşük olsa da... ...herkese total bir haz verir. Bu yüzden Gürman, bunlar daha çok okunur. Çünkü diyelim ki Türkiye'yi ele alıyoruz, 85 milyonun tümüne hitap eder. 85 milyon içinden artık kaç okuyucusu olacağı kadere kısmete reklama kalmıştır. İkinci aşamada şöyle bir şey düşünüyorum. Kişinin toplumla çatışması.

Burada çatışma seviyesi biraz daha yükselmiştir. Artık toplum denilen bir soyutlama vardır... ...ve toplum adını verdiğimiz birçok kişiden oluşan... ...ama gerçekte kendine ait bir varlığı olmayan... ...bu soyutluk karşısında kişi toplumun kendisiyle mücadele etmektedir.

Mesela hipotetik söylüyorum yani, beni işe almazlar çünkü hep torpillileri alıyorlar, bireyle toplum arasındaki çatışmadır. Veya benim üzerimde toplum baskısı var, eve girip çıkarken herkes beni gözetliyor demek ve bundan dolayı bir çatışma yaşamak, toplumla çatışma yaşamak anlamına gelir. Bir hiyerarşide bir basamak daha yükselelim diyelim ki... ...insanın felsefe ile çatışması, felsefi çatışması. İnsanın düşünceler üretip... ...mevcuttaki düşünce ile kendi düşüncesi arasında... ...farklılıklar ve çatışmalar görmesi... ...ve bu yüzden mutsuz olması ya da çok mutlu olması... ...kendini beğenmemesi ya da kendini çok beğenmesi. Yani mevcut felsefi düşünce ile çatışması. Bir dördüncü aşama seçelim. Bu arada tabii hierarşik sıralama çok daha fazla yapılabilir. Şu an ezberede konuştuğum için edit etme şansım yok. Bu yüzden bir yazı olsa daha da değişik de sıralayabilirdim. Şu an hani biraz da öyle olduğu da akılda tutulsun diye söylüyorum. Bir sonraki aşama, Gürman, kişinin ahlakla çatışması olabilir. Ahlak da toplumun ürettiği veya toplumun riayet etmek zorunda kaldığı... ...geçmişten kendisine bırakılan duygu yönetimi ortaya koyulur.

Bu duygu yönetimi bireyin kendi duygu yönetimine uygun gelmeyebilir... ...ve kendi duygu yönetiminde ahlaka kendi duygularını uydurup uydurmama konusunda... ...zorluklar yaşayabilir, bununla ilgili çelişkilere düşebilir, iradesi bu yönde olmayabilir... ...ve bunun için çatışmalar yaşar.

Bence hiyerarşide daha da yukarıdadır. Yine bir tane örnekle kapatayım. İnsanın tanrıyla çatışması olabilir. Benim inandığım tanrı böyle bir tanrı mıdır? Bu din benim için uygun mudur? Din diye bir şey var mıdır? Varsa bile bu Hristiyanlık mıdır? Budizm midir? Müslümanlık mıdır? İçine doğduğu toplum Hristiyanlıksa Hristiyanlık diniyle çatışma ne şekilde gerçekleşir? Ve onun hayatını nerelerden kırar?

Çünkü onun bütün anlam bütünlüğünü, ilişkiler ağını, dünyayı kavrama biçimini hepsini dinamitleyecek şeylerdir. Çünkü inanç sisteminin kendisiyle çatışmaktadır. Halbuki bizler düşünce üretmeden önce, duygu da üretmeden önce bazı şeyleri... inanç göstererek ona devam ediyoruz. Mesela deneyin bize doğru sonuç vereceği neyle ispatlanabilir? Bilimin kendisinden başka bir şeyle ispatlanamaz. Ama bu şu anlama gelmez, bilimden başka ispatlama yöntemi yoktur anlamına gelmez. Bu şu anlama gelir, bu paradigma'ya zorunlu olarak bilimin doğru sonuç verdiği ya da deneyin doğru sonuç verdiği düşüncesine inanmaktır. Hatta bak, kendini nasıl ihbar eder? Ben bilime inanıyorum.

Bu kalıbı çok kullanırız. Ben bilime inanıyorum. Çok yanlış bir kalıp tabii bu. Bence isabetli bir kalıp. Niye biliyor musun? Çünkü burada bile seçtiğimiz felsefenin diğer felsefelerden daha nitelikli mi, daha niteliksiz mi olduğuna dair kesin bir kanıt ortaya koyamadığımız için zorunlu olarak bir inançla hareket etmek zorundayız.

Dolayısıyla inancı dışlayan bilim bile bir paradigma olarak önünde sonunda... ...bir inancın ürettiği felsefenin kendi içindeki tutarlılığından ibarettir. Bu yüzden Gürman bu çatışmalar hierarşisi içinde bazı anlatılar hepsini kapsar. Bunlara başyapıt deriz. Kişi kişiyle çatışır, kişi toplumla çatışır, kişi ahlakla çatışır, kişi inançlarla çatışır. Muazzamdır yani.

Müthiş bir evren. Bazıları son aşamayı eksik bırakır. Bazıları iki aşamayı eksik bırakır. Bazıları üç aşamayı eksik bırakır. Bazıları da sadece macera romanında kalır. Fakat hiyerarşik olarak çatışma nitelikleri arttıkça... ...bunun hitap ettiği kitlenin sayısı azalır. Bu yüzden bu başyapıtlar genellikle çok daha az okuyucu bulurlar.

Satın alınabilirler fakat okunamazlar. Çünkü oradan alımlama yapmak için bu çatışmaların her birisi için bir farkındalık, bir hissiyatdaşlık ve dahası bunu hissedebilmek için daha önceki konuşmalarımızda belirttiğim üzere bir gelişkin kelime haznesi dağarcığı gerekir. Bu yüzden şimdi şöyle bir noktaya geleceğim. Çizgi romanlar benim çocukluğumda da bana çok katkıda bulunmuştu. Özellikle ben de Tenten ve Red Kit'i okuyordum. Çünkü onları Milliyet Gazetesi hafta sonunda gazetenin yanında çok kötü bir baskıyla olsa da hediye ediyordu. Ve o baskıların hepsini topluyordum. Küresel anlamda bildiğim dışsal çoğu şeyi Tenten'e borçluyum mesela. O dönemde internet yok. Ansiklopedilerle dünyayı takip edebiliyoruz... ...ama ansiklopediler 30 yıl önce yazılmış ansiklopediler. Bilgi çok hızlı dolaşmıyor ve ansiklopediden okuduğun şey... ...sadece o ciltle sınırlı kaldığı için ve resimleri az olduğundan... ...tıpkı senin konuşmanın başında söylediğin gibi... ...görsel olarak o dünyanın farklı yörelerini... ...farklı ırklarını, kişilerini, kültürlerini, mimarilerini... Mesela Aztekleri, Japonları, Arabistan çöllerini... Bunların hepsini, Tibet'i ten tenle gezebiliyordun. Ve onları görsel olarak algılıyordun. Kişilerin tiplerini, ten renklerini, gözlerinin çekik olup olmadığını... Hangi kültürel öğelere yatkın olduklarını, nasıl giyindiklerini... Bunların hepsini ten ten aracılığıyla görebiliyorduk. Ve Gürman, insan...

dünyadan öncelikle dışsal veri çekmek zorunda olduğundan, benlik inşası insanın doğar doğmaz, şak diye yapabileceği bir şey olmadığından, insanın önce dıştan veri çekmesi gerekiyor ve dıştan veri çekmek için öyle sanıyorum ki çizgi roman eşsiz bir enstrüman. Çünkü filmlerin aksine, ki bugün belki tabii artık teknoloji çok daha geliştiği için... ...bizim yaş grubumuz belki bunun içine doğsaydı burayı asli referans verecekti. Fakat bizim yaş grubumuz böyle bir dönem yerine istediği zaman açıp... ...istediği zaman kapatabildiği film olarak çizgi romanları gördü. Çünkü diğer filmler TRT'de oynarken TRT'nin saatine uyum gösterilmesi gereken, televizyona itaat edilmesi gereken yapımlardı. Halbuki çizgi roman bugünkü dijital platformlar gibi istediğimiz an, istediğimiz maceraya, istediğimiz yerinden başlayıp, istediğimiz yerinde bırakıp, sonra dilediğimizde tekrar geri dönme şansını bize veriyordu. Gürman sonra da şöyle bir şey oluyor.

Çizgi roman dıştan veri çekmek için... ...yoğun şekilde çocukluğunda kullanılan bir enstrüman olduğunda... ...senin içsel benlik yapında... ...o dıştan çektiğin tuğlalar aracılığıyla inşa edildiği için... ...geçmişinde okuduğun çizgi romanlar... ...senin daha sonraki yaşlarında inşa ettiğin benlikte... ...hem duygusal hem de bilişsel olarak... ...çok büyük yer kaplamaya başlıyorlar.

Ben bugün tenten gördüğümde parlak ve büyük baskılı olanlardan hiç etkilenmezken bir sahafta milliyetin 88'de 86'da verdiği o dandirik küçük boy silik renkleri birbirine tutmayan saman kağıtları gördüğümde muhteşem bir melankolin içine düşüyorum ve bu melankolide hem geçmişle ilgili bazı negatiflikler hissediyorum yani kayıp gitmiş ve artık erişimim dışında kalmış o çocukluk dönemine onun hatırlamaktan ona dair imgelerle karşılaşmaktan ve ona artık erişememekten bir sancı duyuyorum bir yandan da o dönemi tekrar hiç değilse zihnimde canlandırdığım için ve oraya anılarımda da olsa bir erişebildiğim için haz alıyorum. Böyle haz ve sancının birbirine karıştığı çok hoş bir geçmiş buluşması oluyor. Kendi geçmişinle buluşma ve o zaman benliğinin ne kadarında onların izi var, ne kadarına dokunulmuş hissediyorsun ve çok hoşuna gidiyor. Gerçekten öyle. Çok güzel tasvir ettin. Şimdi sen söylerken aklıma geldi. Çok komik bir tane söz var. Geçenlerde rastladım. Diyor ki hemen hemen şöyle bir şey aklımda kalan kadarıyla söyleyeyim. İşte 13-14 yaşında kitaplarla çok ilgili bir çocuğun hayatını değiştirebilecek iki kitap vardır diyor. Yüzüklerin Efendisi ve Atlas Seekind'i Ayn Rand'ın. Kim diyor bunu ya?

Bir dakika dur, sözün devamını dinliyorum. Diyor ki, bir tanesinde inanılmayacak düzeyde karton karakterler, süper kahramanlar, süper kahraman gibi tasarımlanmış karton karakterler asla gerçek dünyada bir eşi benzeri olmayan iddialarla ve büyük bir takıntı halinde bir amaca ulaşmaya çalışırlar ve bu insanın gerçek dünyayı algılamasını engeller. Diğer kitapta da orklar var diyor. Şimdi sen söylerken aklıma geldi. Senin bahsettiğin o çatışmaları kapsayan romanlar... ...neredeyse dediğin gibi başyapıt olabiliyorlar. İşte mesela bir ölçüde Jack London'ın Martin Eden'ı, değil mi? Tabii, çok sevdiğim bir kitap. Hem içsel bir yolculuğu var, hem toplumla iç çatışması var. Kendi kendiyle var. Hem ahlaki yapıyla ilgili bir çatışması var. Hem bulunduğu sınıf ve sınıf değiştirmekle ilgili var. Varoluşsal çatışması var. Ve bütün bu yönlerini bize veren bir kitap.

Diğer tarafta bu özelliğe niteliğe sahip olmayan kitaplar da var. Şuradan aklıma geldi. Yani mesela Ayn Rand'ın Atlas II. kitabı... ...Martin Eden'a göre çizgi roman yapmaya çok daha müsait bir kitap. Dan Brown'un kitapları çizgi roman için müsait mesela. Evet, çok uygun. Zaten James Bond falan sinemaya uyarlanabilen bu tip şeyler. Bu konuda senin söylediğin bir şeyle bari seni desteklemiş olayım. Çizgi roman, dışsal dünya ve bu tip... çatışmaları anlamak, algılayabilmek için iyi bir format ve bunun devam etmesi lazım. Ama daha yüksek, daha felsefi, insanın içine yönelik veya insanın toplumla duyduğu çatışmaları üzerine daha fazla hemhal olmak, düşünmek için tabii roman okumak gerekiyor. Bunun aksi düşünülemez. Deyip orkoluk mu yapmış oldum şimdi? Sen bir tanesin dostum.

Efendim, burada o zaman yayınımıza son veriyoruz. Çizgi roman falan da almayı unutmayın. En azından şunu tavsiye edebilirim, herhalde yalın da beni destekler. Çocuklarınıza alabileceğiniz çizgi romanlar çok kıymetli. Gerçekten hem onların hayal dünyasını da güçlendirebilecek. Onları yeni durumlarla, yeni daha önce görmedikleri, bugün internetten de ulaşamayacakları... ...başka kültürlerle, başka durumlarla karşı karşıya getirebilecek bir format. Hem de üstelik yüzlerini de güldürür.

Siz de eğer keyfiniz geliyorsa çizgi roman almaya devam edin, romanları da okuyalım. Efendim bölümü beğendiyseniz Twitter'dan yalinalpay, Instagram'dan yine yalinalpay, yalina ama yalinalpay diye aratsanız da çıkıyor. Naçizane beni de Instagram'da 42dk ve Twitter'da gürmanteye diye aratıp takip edebilirsiniz. Lütfen durumları Spotify, Google, Apple'dan takip etmeyi unutmayın.

Spotify'da takip ettiğinizde tepedeki zile de basın ki cuma günleri yeni bölüm yayınlandığında hemencecik çabucak dinleyebilin. Yayında ve yapımda emeği geçen başta Yalın Alpay olmak üzere. Estağfurullah başta sen lütfen. Herkese teşekkür ediyorum. Ya hep içimden ne geliyor biliyor musun? Demek ki o kadar çok maruz kalmışız ki buna. TRT'de zamanında şöyle kapanıyordu ya. Esen kalın efendim. Evet evet. Hep esen kalın demek istiyorum ya. Peki ben sana bir şey hatırlatacağım. Donsuz Geceler.

Tabii ki hatırlıyorum. Bir kere de bunun üstüne konuşalım mı? Bak çok talep gelirse lütfen Instagram'dan mesaj atın. İkinize de talep ediyoruz. Donsuz geceler üstüne konuşmak istiyoruz diye. Mesaj gelirse bunu yapabiliriz diye düşünüyorum. Bak son bir şeyle kapatayım. Yani sen kapat tabii de ben son bir şey ekleyeyim. Bu sabah Martin Mister okudum sabah biliyor musun? Gerçekten mi? Vallahi evet. Çok severim. Bende müthiş. Müthiş kesinlikle. Bu İtalyan çizgi romancıları bu arada hem olay örgüsü derinliği hem karakter bakımından da diğerleri de fark atıyor. Kesinlikle. Çok becerikliler ya. Çok becerikliler. Martin Mister de çok özellikli bir çizgi romandı. Ve felsefi konular tartıştığı bölümler sıkça oluyor. Birimsel konuları da gündeme getiriyorlardı. Bir de daha çok insanların konuşmaktan azaldığı spekülatif konular. Evet aynen öyle. Ay'a çıkıldı mı? Bu sabah okuduğum oydu mesela. Ay'a çıkıldı mı? Çıkılmadı mı? Evet. İşte Yeti. Tabii. Ondan sonra Tibet'in altındaki gizli mağara. Neydi orası? Astana mıydı? Neydi? Aynen öyle. Bu tip şeyler. Evet. Harika bir şey ya. Bak ne kadar güzel. Çizgi roman okumuşum. Ben de bugün çizgi roman okumak istiyordum. Aklımda vardı. Ben de belki Charlie Brown okurum. Çok güldüm. Şahane. Şahane bir adamsın gerçekten.

Hadi görüşmek üzere kendine çok iyi bak. Çok sevgiler bay bay.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)