
2.825 kelime · ~14 dk okuma
Efendim, durumların yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Hoş geldin, yalın nasılsın? Gürman! Gürman!
Gürman hoş bulduk. Bak geçen hafta sinirliydim, bu hafta sinirli değilim gördüğün gibi. Sesin nasıl neşeli, nasıl güzel geliyor. Senle buluşuyorum. Çok teşekkür ederim, çok naziksin. Bu arada hemen söyleyeyim. Arkadaşlar lütfen Spotify'da, Google'da, Apple'da ya da dinlediğiniz podcast uygulamasında durumları takip etmeyin. Spotify'da takip ediyorsanız da zile basmayı unutmayın ki yeni bölümleri kaçırmayın.
Şimdi dün akşam ben yalıncım, pek uyuyamadım. Senin klasik zaten. Kronik uyku bozukluğum var benim zaten böyle. Bozukluk da demeyelim Gürman, sen sistemini öyle yani, müthiş yoksa. İstikrar devam. Yok, istikrarlı bir şekilde uyku bozukluğum var, evet.
Neyse, düşünüyorum. Bari de dedim, yarın yalanına oturacağız, şimdi bölüm yapacağız. Birazcık da yeni ne konuşabiliriz diye düşüneyim. Aklıma şey geldi. Ben küçükken, şimdi denizin kenarına gidiyordum yaz aylarında. Kumsalda böyle oturuyorsun, karşında yıldızlar falan. Çok güzel bir manzara. Ve böyle yıldızlara bakıp hep şey hayal ediyordum. Keşke uzaylılar beni kaçırsa.
Bunu gerçekten de içten de çok istiyordum yani. Gelseler kaçırsalar beni, galaksi galaksi galaksi gezsek. Ben şeye de çok inanmıyorum zaten. Televizyonlarda dizilerde işte o zamanlar Visitor dizisi vardır çok meşhur. İşte öyle uzaylıların kötü olabileceğine de inanmıyordum. Yani adam galaksi gezmiş, ışık hızında gelip de böyle fenalıklar mı yapacak yani? Gürman'ın yemeğini azaltacak gelip sanki. Yani böyle üstün beni yiyecekler falan. Niye beni yemek için adam o kadar yolu yapsın yani. Bir de şeyi de çok düşünüyordum böyle. Küçükken ailem de bunu anlayışla karşılar diye düşünüyordum. Yani Gürman'ı uzaylılar kaçırmış. Hani çok makul bir şey. Yani galaksi galaksi gezecek. İnsanlığa bir hayrı olacak. Evladımız için iyi oldu.
Evladınız için iyi oldu. Görgü bilgi arttırıyor. Tabii canım Burhaniye'de Denetko sahilinde oturacağına en azından ne bula ne bula onlara bakar. Çok güzel. Ve bunu da çok arzuluyordum böyle ve buna bir ihtimal veriyordum. Yani diyordum ki ya gerçekten uzaylılar beni kaçırabilir. Bu hayal de beni rahatlatıyordu. Tabii şimdi o zamanlar yıldızlara baktığımız zaman onu sen güncel durum zannediyorsun ya küçükken. Tabii. Halbuki gök kubbede gözüken şey geçmiş.
Aynen öyle evet. Hatta Gürman sırf geçmişte değil. Yani şöyle bir durum oluyor. Gördüğün yıldızlar ışığı şimdi ancak dünyaya geldiği için hala yerinde var mı yok mu bilemiyorsun. Eski ışık gelmiş durumda. Fakat şu an var olanların da ışığı henüz gelmemiş olabiliyor. Dolayısıyla var olanı da görmüyorsun. Aynen öyle. Yani oradaki manzara geçmişteki bir anın senin gözüne ulaşan fotoğrafı gibi bir şey. Doğru. Dolayısıyla geçmişe bakıp hayal kuruyorsun esasında.
Sonra ben düşündüm bunun üstüne birazcık daha. Zaman içerisinde, işte mesela James Webb şimdi hakikaten ileri bakıp, geçmişin 13 milyar yıl öncesinin fotoğrafını çekti. Big Ben'den yaklaşık 100 milyon yıl sonrasını. Esasında hani bu yıldızlar kümesi böyle hip ideallerle ilişkilendirilir ya felsefede de öyledir falan. Hollywood'da. Tabii değil mi? Starlar. Evet Hollywood'da yıldızlara erişmek, işte Roma'da da öyle. Adastra peraspera yani yıldızlara kadar zorluklarla diyor. Işık da kendisi de böyle daha metadan bağımsız olduğu için daha idealle özleşen bir imgedir. Tabii doğru. Tanrılar biliyorsun isimlendirmeleri gezegenlerle aynı. Evet. Bütün kaderi belirleyen horoskopla beraber yine sanki yıldızlar. Acayip bir önemi var yıldızların. Yani sadece estetik bir nesne gökyüzüne karanlıkta çakılmış elmas çiviler olmanın dışında.
Hayatın her yerine müdahale eden, bazen tamamını yönlendiren, kaderin tamamını yıldızlar arasındaki ilişkilere bağlayan bir zihin yapısı ortaya çıkabiliyor. Aynen öyle. Ve o yıldızlar baktığımız, sümerlerden falan baktığımız yıldızlar geçmiş. Şimdi ben de düşündüm, bu benim çocukluktaki uzaylılar tarafından kaçırılma hayalim bile... Her ne kadar geleceğe ilişkin bir projeksiyon olsa da, bir tasavvur olsa da... Geçmişteki bilgilerimden okuduklarımdan işte o dönemki muhtemelen medyada yer alan bazı haberlerden ya da işte asparagaslardan kaynaklanan bir projeksiyon. Sonra şöyle düşündüm ideal dediğimiz şey tabii zaman içerisinde şey öğreniyorsun bu arada kaçırılmayacağını. Ve artık böyle bir şey hayal etmiyorum. Gene kaçırsalar hayır demem. Çocukken çok umut bağladım buna. Hani galaksi galaksi geçsem hiç hayır demem. Ama şimdi çok fazla sorumluluğum var. Mesela onu da düşünüyorum. Arkaya not bırakabilsen yalın. Uzaylılar kaçırdığında. Beni uzaylılar kaçırdı anlayışla karşılayın diye. Çünkü insanlar üzülecek yaptığında.
Tam da Stockholm sendromundasın. Ya inanır mı kimse buna ya? Delirdi de herhalde derler yani. Şu an sokaklarda herhalde kafası nasıl geziyor yani. Nerelerde kim bilir diye daha büyük kaygı duyarlar. Hani ne bileyim işte terör örgütü tarafından kaçırıldım desen daha az korkar insan. Uzaylı tarafından kaçırıldım demek dersin. Gerçi bilmiyorum Türkiye bu anlamda çok böyle zengin hayal gücüne de sahip. Ben televizyonda geçenlerde bir F-16'ya kafa attığını iddia eden profesör dinledim.
Dinledin mi sen de? Vallahi espri değil. Yani kendisi bizzat attığını iddia etmiyor. 11. katta aşağı doğru atlayıp F-16'ya kafa atan biri olduğunu iddia ediyor. Bu daha korkunç bir şey. Mükemmel yani işte. Hani kendisi bizzat attığını iddia etse hani kafa buluyor deriz. Adamın inanarak bunu söylemesi daha korkunç. O yüzden senin mektubun çok alıcı bulur. Alımlama konusunda sorun yaşamaz.
Bizim aile inanmaz. Ben Nia'nı böyle kandıramam yani. Uzaylılar beni kaçırdı diye. Neyse.
Şimdi zaman içerisinde büyüyünce ideallerden de vazgeçiyorsun. Verili koşullara teslim oluyorsun. Yani uzaylıların artık seni kaçırmayacağına inanıyorsun. Gerçekten bunu biliyorsun ve buna göre hayatını organize ediyorsun.
Sonra şunu düşündüm. Gerçekten yaş büyüyünce, küçükken kurduğumuz tasarruflar birer ideal. Verili koşullarla ve hayatın tecrübesiyle hepsi daha farklı bir noktaya, daha pratik, daha dünya ile barışık bir noktaya geliyor olabilir mi? Mesela gençlerin idealistliğinin, yaşlıların birazcık daha muhafazakar olmasının sebebi böyle bir şey olabilir mi? Sen ne dersin? Çok güzel bir giriş yaptın hakikaten Gürman. Ben de sana kesinlikle katılıyorum. Şöyle algılıyorum.
İnsan bir zihin yapısı olarak geleceği tasavvur edebilme yetisiyle donanmış durumda. Yani buna felsefede transandantal diyebiliriz. Türkçeye aşkın diye de çevriliyor. Yani bir şeyi potansiyelleriyle görebilmek, bir şeyi gördüğünden daha fazlası olarak da hayal edebilmek, ona farklı anlamlar yükleyebilmek ve bu anlamların doğru olmasının şart olmaması. Bu yüzden daha önce bir iki yerde söylediğim üzere
bir ağaca baktığımızda, bir insan olarak, biz ağacı, ağacın kendisi olarak görmeyiz. Onu potansiyelleriyle görürüz. Yani onu olası bir sal olarak, olası bir masa olarak, olası bir ahşap sandalye olarak, olası bir kaval olarak, aynı anda olası bir yakacak olarak görürüz. Ve tümünü aynı anda aklımızda tutarız, geçiririz. Bu yüzden ağaç, bizim aşkın tahayyül edebilme kapasitemiz sayesinde... ...bize yalnızca ağaç olarak görünmez, var olabilecek, sayısız potansiyeli... ...her an tasavvur edebileceğimiz, dönüşebilecek başka bir varlık olarak da gösterir.
İdealler genellikle hali hazırdaki durumla ilgilenmez... ...potansiyelin nerelere evrilebileceğiyle ilgilenir. Bu yüzden tasavvur dünyası... ...gördüğümüz materyallerin henüz çerçevelenmemiş bir dönemindeyse... ...yani şunu demek istiyorum... ...yeni tanıştığımız bir kavram, materyal, bağlantı, durum, olgu ya da kişi ise... ...onunla ilgili kurduğumuz hayaller, tasavvurlar çok daha ideale yakındır.
Mesela karşımızda çok güzel bir hanımefendi gördüğümüzde, çok yakışıklı bir beyefendi gördüğümüzde... ...aşık olma potansiyelimiz onun ilk dışsal görüntüsünün aşırı estetik olmasından... ...o estetiğe duyduğumuz müthiş bir çekimden oluşmuyor. O kusursuza yakın görünen dış görünüşün... ...duygusal olarak, zihinsel olarak, cömertlik olarak, iyilik olarak... ...diğer parçaların da kusursuz olduğuna dair bir işaret olarak algılamamızdan ileri geliyor.
Yani gördüğümüz kişinin sadece görsel özellikleri bize aşkın bir yaklaşımla onu aşık olunabilecek ideal bir erkek, ideal bir kadın şekline sokuyor. İşte aynı şekilde bir evi gördüğünüzde evin potansiyellerini aynı anda zihninizde tutabilirsiniz. Şurasını şöyle yaparım, burasını böyle yaparım. yazılmamış bir romanı kafanızda geçirirsiniz tahayyül edersiniz fakat Gürman yeni tanışmadığımız artık tanışıklığımızın ilerlemiş olduğu materyallerle olgularla olaylarla ve kişilerle zaman geçtikçe gerçeklikler daha doğrusu şöyle diyelim Dışsal olarak yaşanmışlıklar biriktikçe tahayyülümüzle çatışan pek çok şeyi deneyimleriz ve bu deneyimler bize yavaş yavaş tahayyül edebileceğimiz sınırları daraltmaya başlar. Bu daraltmada haksız da olabiliriz fakat önemli olan kişisel deneyimimizin bize ne hissettirdiğidir.
Bu yüzden hislerimiz değiştikçe, deneyimledikçe ve hisler değiştikçe o aşkın bakabildiğimiz potansiyelleriyle görebildiğimiz şeyi artık potansiyellerini dışarıda bırakarak görmeye başlarız. Daha doğrusu kafamızdaki tasavvurların artık geçerli olmayan potansiyeller olduğunu düşündüğümüzden yavaş yavaş hayal kurmayı hayal kırıklıklarıyla yedekliye yedekliye gerçeklikle uzlaşmaya başlarız. Hatta Tanpınar'ın bu konuda çok güzel bir sözü var ama maalesef sözü tam olarak hatırlayamıyorum. Ruhunu söyleyeceğim. Gerçeklerle çarpışa çarpışa hayallerimizde sonunda tanınmaz hale gelmişti gibi bir şey söylüyor. O çok güzel bir şeymiş gerçekten. Değil mi? Çok güzel ve onun ifadesi müthiş. Ben şu an ifadeyi tam hatırlayamadığım için ruhunu söyledim. Ruhu bile bu kadar güzel ama ifade çok daha iyiydi. Dolayısıyla Gürman şöyle düşünüyorum. Ne kadar deneyimsizse bir kişi, o kadar tahayyül gücü her şeyi inanılmaz potansiyellerle görüyor.
Ve ne kadar deneyim yaşanırsa, deneyimlerin yere, uzaya, zamana, kültüre, coğrafyaya sıkıştığı unutuluyor. Çünkü hayatta kalmak için bunları sürekli hatırlayamaz kişi. Bunları unutup, deneyimlerini genel geçer bilgiler olarak tasavvur etmeye başlıyor. Böylece aşkın tasavvur gücü küçülüyor. Transandantallık yavaş yavaş çekmeye başlıyor.
Böyle olunca, deneyimle uzlaşan insan, deneyimin aynı zamanda sosyal bir inşa olduğunu da deneyimleyerek... ...başkalarıyla uyumlu, toplumla uyumlu, hali hazırdaki geçerli fizik kurallarıyla, kimya kurallarıyla, biyoloji kurallarıyla uyumlu bir hayata doğru küçülüyor... ...ve yeni tasavvurlara, yeni büyük hayallere atılmayı yavaş yavaş bırakıyor.
Çünkü uyum sağlamazsa... Zaten uyum sağlamayanların en çok çektiği sorunlar nedir? Bir, hiç ders almıyorsun yaptıklarından. İki, çok hayalperestsin, sürekli düşler dünyasındasın. Üç, ne yaparsan yap, aynı şeyleri yaparak başka sonuçlar bekleme ahmaklığına düşüyorsun.
Hayalperest olma özelliğini koruyanlara genellikle bu üç eleştiri getirilir. Yani onlar deneyimlerin kendilerine getirdiği... ...kötü sonuçlardan etkilenmemekle ve potansiyel olarak cisimleri hala... ...olası ideal potansiyelleriyle görmekle suçlanırlar. Bunda bir miktar haklılık da vardır. Şundan Gürman. Bir cismi, olayı, olguyu, kişiyi... ...potansiyelleriyle görmek demek... ...onun gerçek potansiyellerini gördüğümüz anlamına gelmiyor.
bizim ona yakıştırdığımız potansiyellerle gördüğümüz anlamına. İdeal dediğin mesele de, onun potansiyellerinin kusursuza yaklaşabilecek olduğu yanılgısı. Ve bu bin bir tane farklı mesele de olabilir. Örneğin, ağaç örneğini verdiğim için oradan devam ediyorum. Ağacı görüyorum ve diyorum ki, muhteşem. Bu benim mutfak tezgahım için olağanüstü bir parça sağlayabilir. Damarlar, o değişen yapılar, iç içe yıllandıkça çoğalan halkalar. Muhteşem bir doku olacak diyorum.
Ve kestiriyorum, biçtiriyorum, mutfak tezgahına koyuyorum. Harika bir görüntü oluyor. Fakat 10 gün sonra suya dayanıksız olduğu için kararıyor, şişiyor, iğrenç bir görüntü alıyor mesela. Bunu artık deneyimledim. O yüzden ağacı artık en azından seçtiğim yanlış türü mutfak tezgahı olarak hayal etmeyeceğim. Ve şimdi komik yeri söylüyorum. Benim ofisimin mutfak tezgahı ahşap. dev bir ahşap hem de. Fakat deneyimlene deneyimlene ahşabın sudan etkilenmeyen versiyonunun hangisi olduğu bulunmuş ve o konulmuş. Fakat bunu sadece birkaç kez deneyimleyen birkaç ağaç türünde deneyimleyen kişi artık bundan uzaklaşıyor. Yani deneyim bize hayatta kalmamız için kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız için pek çok done sağlarken bir yandan da olabilecek çok büyük atılımları önlemiş ve engellemiş oluyor.
kişiyi kendi minicik fiziksel dünyasına ve kendi bireysel deneyimlerine kapatıyor. Mesela çok okuyanların, çok film seyredenlerin, çok gezenlerin özellikle bunları yaptıkları ilk aşamada çok yatayda yayılan bir tasavvur dünyası oluşur. Birdenbire hayal etme gücü kapasitesi, tasavvur etme kapasitesi genişler. Fakat bu süreç ilerledikçe idealleştirme olanakları tekrar daralır. Neden? İlk defa Paris'e giden birisi için her şey yepyenidir. Sokaklar, sokakların beyazlığı, büyük parklar, işte bulvarlar, müzeler, içindeki olağanüstü sanat yapıtları, sistemin oturmuşluğu, metronun kolaylığı. Ve der ki vay be müthiş keşke İstanbul'da böyle olsaydı. Keşke Ankara, İzmir, Antalya, Bursa böyle olsaydı. Bu fikirde sabit kalsınlar yalnız. Burada dursunlar. Gürman der ki, tıpkı demin anlattığım gibi, güzel bir kadın, yakışıklı bir erkek gördüğünde, geriye kalan özelliklerin de kusursuz olduğu tahayyülüyle potansiyeline abartma eğilimi vardı ya, idealize etme. Kendi der ki, burada tecavüz olmaz, burada cinayet olmaz, burada insanlar birbirinin hakkına tecavüz etmezler, burada hiçbir yozlaşma olmamıştır, her şey müthiş bir sistemle tıkır tıkır işlemektedir diye düşünür.
Fakat Paris'te kalma süresi arttıkça... ...ya da kenti ziyaret sıklığı fazlalaştıkça... ...giderek sorunlar kendisini göstermeye başlar. Sokakta soyulur, kadınlar laf yemeye başlarlar... ...erkekler omuz atıldığına şahit olur. Özellikle mesela Gardelion tarafına gittiğinizde... ...dayak yemeden çıkma ihtimaliniz zordur... ...gibi gibi semt denize çıktığınızda kuzeye... ...başka yine dayak yeme sorunları, çarpma sorunları yaşarsınız. gibi gibi homojen olmayan bir yerdir. Ve orası da her gün cinayet potansiyeli taşıyan bir sürü... negatifliğinin içinde olduğu bir yapıdır. Fakat kişi ilk gittiğinde yeni olan Paris'le kurduğu ilişkide... ideal bir yer olduğuna inanmak istemesinden de kaynaklı şekilde... orayı acayip idealize eder. Yeni bir yazarı keşfedersiniz, olağanüstü bulursunuz. Mükemmel. Böyle bir şey yazılmamıştı bugüne kadar.
2-3 kitabını okumaya başlarsınız. Kendini tekrar ettiğini görürsünüz. Evreni daralmıştır. Size sonsuz bir çöl, ova... ...yani gidilebilecek bir alan, boş alan bırakmış olduğunu düşündüğünüz yazarın... ...3. kitabından sonra sizi başka bir yere kapatmaya başladığını hissedersiniz. İdealleriniz yine bozulur. Bu yüzden idealler... ...dıştan veri alınmaya başlandığı ilk dönem için geçerlidir. O veriyle... zaman geçirmeyi arttırdığınızda gerçeklik ama burada gerçeklik işte gerçek olan buydu anlamında söylemiyorum. Geçen haftaların birinde konuştuğumuz üzere bizden bağımsız olarak dışta devam eden süreç olarak o anlamda kullanıyorum. O bizim dışımızdaki sürecin örüntüsünü daha iyi kavramaya başladıkça ondaki kusurlar tek tek açığa çıkmaya başlar ve kusurlar yeni hayalleri
yeni idealize edilmiş potansiyelleri artık frenler, engeller çünkü onların olamayacağına dair pek çok yere çiviler çakmıştır. Ve bu anlamda biz dünyayı küçültürüz. Daha çok verim alabilmek adına hem insanlarla, hem toplumla, kültürle, mevcut siyasi koşulla, ekonomiyle, kendi psikolojimizle ve toplumun sosyolojisiyle eşleriz. Bu yüzden bu eşleme bizi daha kolay yaşayabilir bir insan haline getirir. Ve daha zor hayal eden ve daha zor idealize eden kişilere dönüştürür. Çok güzel izah ettin gerçekten. Yaşla birlikte elde edilen tecrübe de burada insanın katılaşmasını sağlıyor. Konuşurken şöyle bir şey düşündüm. Esasında Nirvana falesi var. Bir şey mükemmel değilse tamamen kusurludur gibi bir bakış açısından.
Doğru söylüyorsun. Hayır. Bazen hayatı, karşıdaki insanları ve yaşadığımız çevreyi olasılıklar içerisinde düşünmek çok daha iyi. Yani şunu demek istiyorum. Paris çok güzel bir şehir ama Paris'in de sorunları var. Paris, Laos'tan daha güvenli bir şehir. Evet. Ama Paris'in de çözülmesi gereken sorunları var. Bu sürekli bir inşaat. Belki şöyle çok aşırı gerçekçi olunca bu sorunları tamamen kabul edip çözme isteği de azalıyor olabilir.
O bakımdan böyle biraz idealistlere bazı şeyleri düzeltmek isteyenlere, yeniden kurgulamak isteyenlere de ve uzaylılar tarafından kaçırılmak isteyenlere. Bunu özellikle altın çiziyorum. Çok önemli bir şey söyledin. Çok doğru. Ve onsuz kapatsaydık bölümü eksik kalacaktı ki yani tabii ki her bölüm zorunlu olarak eksik ama çok eksik kalacaktı. Hakikaten sadece ideallerin bozulması üzerine kurulu bir dünya sistemi olamaz.
İdealler sürekli olarak materyal dünyayı değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar... ...farklı yorumlamalımıza da yol açıyorlar. Bu yüzden, yani çok iyi hatırlattığın ve ortaya koyduğun gibi... ...tekrar tekrar idealize etmek, idealize edenlerin ne kadar da ahmak olduğuna filan işaret değil asla.
Aksine sürekli olarak yeniden idealize edenlerin sayesinde... ...bir dialektik süreç oluyor. Bu sayede bu tezler ve karşı tezler ortaya yeni sentezler üretiyor... ...ve devamlılık oluşuyor. Bu devamlılık da şu önemli. Bir dünyanın içine, deneyim dünyasının içine kapanıp kalıp... ...tamamen katılaşırdık ve berbat bir hayatımız olurdu. Her şeyin sonuna kadar belirlenmiş olduğu, her şeyin... ...ne şekilde işleyeceğini bildiğimiz bir hayat... bizim için yerine getirilmesi gereken çok üzücü bir görevden başka bir şey olamazdı. Fakat şu an neyimiz var? Bilmediğimiz bir geleceğimiz var ve bilmediğimiz gelecek ne kadar uzun yıllardan oluşuyorsa onu o kadar tahayyül etmemiz mümkün. Çünkü o kadar az doldu ve o kadar az katılaştı. Bununla beraber şunu da söyleyeyim. Yeni gelen nesil, yepyeni bir dünyaya geldiğini düşünüp, her şeyi ilk defa gördüğünü düşünüp... ...ve dahası bir önceki neslin henüz hayatında tanışmadığı bir sürü yeni teknolojik, yeni kültürel... ...yeni sosyal ve yeni ekonomik bir sürü kavrama, olaya, olguya da rastladığı için hem dünyayı yeni görüyor... hem de dünyada daha önceden olmayan yeni şeyler görüyor... ve onları oldukları gibi kabul etmek yerine, hali hazırda bulduğu şekilde kabul etmek yerine... onlara ideal potansiyeller biçiyor ve onun için uğraşıyor. Dolayısıyla materyal dünyayla, hali hazırda bulunmuş materyal dünyayla... insanın aşkın zihninden çıkan idealler arasında bir pazarlık gerçekleşiyor. Ve bu pazarlık nesiller arasında sürekli olarak el değiştiriyor. Ve bu pazarlık sayesinde sürekli olarak dünyanın verimini, ederini, zevkini, hazzını, sorunlarını, başa çıkmamız gereken neler olduğunu, nelerle başa çıkılabileceğini, nelerle şimdilik çıkılamayacağını tekrar tekrar bu uzlaşı ve pazarlık belirliyor. O yüzden şöyle de demiş olmamak önemliydi bizim için ve senin hatırlatman sayesinde aklımıza geldi açıkçası.
Sadece materyal dünyanın idealleri yendiği bir dünyada değiliz. İdeallerin de sürekli olarak materyal dünyayı yendiği bir yerdeyiz. Ve bu karşılıklı mücadelede ortaya çıkan şey sürekli ip cambazı gibi bizi bir adaptasyona zorluyor. Ve bu adaptasyonu bırakanlar ancak katılaşanlar.
Bu yüzden şunu söyleyeyim, konuşmanın başında senin belirttiğin gibi tahayyül dünyası artık sıfırlanmış bir kişi, katılıkla uzlaşının artık en gelebileceği son haddine gelmiş kişidir. Bu yüzden muhafazakardır, daha muhafazakar. Bu yüzden onun için her şey geçmişin deneyimleriyle belirlenir. Halbuki muhafazakar olmayan, geleceğin bariz olmayan, henüz hakkında bir şey bilinmeyeni, henüz hakkında bir şey deneyimlenmemiş olanı üzerine tahayyüller geliştirebildiği için onun katılaşmamış daha sıvı bir yaklaşımı vardır. İkisi arasında yani sıvı yaklaşımla katı yaklaşım arasındaki uzlaşı bizim hayatta kalmamızı daha nitelikli kılması açısından en önemli pazarlığı oluşturuyor diye düşünüyorum. Harika ifade ettin. Bu Franklin Delano Roosevelt'in bir tane lafı var. Ben de arada bunu söylemiş olayım. Bir muhafazakar diyor, iki harika çalışan bacağı olup yürümeye cüret edemeyen insandır diyor.
Hayal kuranlara selam olsun. Efendim bu harika muhteşem izahatları, düşüncesini bu kadar güzel bir şekilde ortaya koymasıyla Yalın Alpay'e huzurlarınıza bir kere daha teşekkür ediyorum. Twitter ve Instagram'dan Yalın Alpay diye aratıp takip etmeyi unutmayın. Naçizane beni de Instagram'da 42 dakika Twitter'da Gürman T. diye aratırsanız muhtemelen karşınıza çıkarım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere diyelim mi?
Gürman, çok teşekkürler. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Ben de şunu hatırlatayım. Gürman'ın 42 Dakika adında harika bir podcasti var. Onu da Gürman'ı dinlemekten benim gibi aşırı zevk alanların takip etmesini öneririm. Çok naziksin. Çok teşekkür ederim. Ne demek, gerçek. Haftaya görüşmek üzere. Bol bol hayal edin. Hepinize sorular soracağız. Ne hayal ettin? Tek tek. Harikasın dostum. Görüşürüz. Bye bye.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.