Podcast

S1B4: Yalan Dünya

Durumlar

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yalın Alpay ile Gürman Timurhan Durumlar'ın dördüncü bölümünde yalan ve gerçek üzerine konuşuyor.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.282 kelime · ~21 dk okuma

Efendim, Yalın Alpay ve Gürman Timurhan'la durumlara hoşgeldiniz. Hemen bölümün başında söyleyeceğim. Bölümü beğendiyseniz Spotify'da, Google'da, Apple'da... ...ya da takip ettiğiniz podcast uygulamasında durumları takip etmeyi unutmayın. Spotify'dan takip ediyorsanız zile de basın, yeni bölümleri kaçırmayın. Yalın, hoşgeldin. Hoş bulduk Gürman. Nasılsın? Çok teşekkür ederim. Senin sesini duyunca farklı bir mutluluk ve heyecan hissediyorum doğrusu. Enerji dolduruyorsun bana hemen. Çünkü biliyorsun bugün sinirli bir günümdü. Ama senin sesini duyunca her şey süt liman. Vallahi çok sevindim bunu duyduğuma. Ben de senin sesini duyunca ve seninle konuşma şansı elde edince büyük bir heyecan ve neşe doluyor. Böyle enerjim yükseliyor. Tam şundan, şimdi sen neredesin? Bodrum'dayım şu an. Biz seninle köşe kapmaca oynar gibi oldu bu iş birazcık.

Ben de şu an İstanbul'dayım. Yani ben İstanbul'daydım, sen bir Bodrum'a gittin, ben Ankara'ya gittim, sen döndün. Ben İstanbul'a geçtim. İşte Datça'ya gittin, Marmaris, Turunç, Bodrum'daydın, İstanbul'a döndün falan. Bundan sonra bütün bölümlerde çek edeceğiz böyle. Dinleyiciler de duysunlar bakalım neredeyiz. Bakalım bu köşe kapmacanın sonu ne olacak? Şimdi çok yolculuk ettik falan bir yerlere gittik. Geçen gün ben bir tweet attım. Dedim ki Yunan adalarında Türkiye'deki hizmet kalitesi belli, sundukları porsiyonlar belli, insanların ortaya koyduğu iş belli. Yunan adalarında gerçekten daha iyi servise, daha büyük porsiyonlara, daha iyi hizmete, daha iyi restoranlarda, Euro bazında bile Türk lirasından daha az fiyat ödeyerek ulaşabiliyorsun. Bununla rekabet edebilmek mümkün değil. Sonra başka bir konuyu düşündüm. Neden böyle diye.

Orada da işte bizim genel olarak iş yapma biçimlerimizle ilgili, iş ahlakıyla ilgili ve genel ahlak anlayışımızla ilgili sorunlar var. Ama onu tartışmak istemiyorum. İkinci tarafı daha var. İnsanlar, biliyoruz ki hani bir yere gittiğimiz zaman Türkiye'de biraz kazıklanma korkusu yaşıyorlar.

Transkriptin tamamını oku

Kazıklanma böyle her şeyden bağımsız bir şey değil. Çünkü birini kazıklamak gerekiyor. Onun da bir altına baktığımda biraz yalan söyleme becerisi gerekiyor. O yalanla yaşamak gerekiyor. Sonra da dedim ki, şimdi bunun iki tarafı var. Bir kere de senin bu ustalarla ilgili yaşadığın sıkıntılardan sonra kendi aramızda konuşmuştuk. Birincisi gabin. Bizim hukukumuza göre birincisi gabin. Yani bir kişinin bilgisizliğinden, o konudaki tecrübesizliğinden yararlanarak, istifade ederek karşıdakini kandırmak.

Tabii bir yalan söyleyerek bunu yapıyorsun. Orada kanan insanın çok büyük bir problemi yok. O esasında ciddi bir mağdur. İkinci bir taraf daha var ama Cem Karaca'ya atfedilir gerçek yalan bilmiyorum. Niye Turgut Özal'a böyle sevgi, sempati duyduğu sorulduğunda şöyle demiş Cem Karaca, yalan söylüyor biliyorum ama çok güzel söylüyor inanmak istiyorum demiş.

Şimdi bizim anlatılarla ilgili de hikayeleri daha önce konuştuklarımızı düşününce, bir de inanmak istediğimiz yalanlar var. İnsan neden bir yalana inanmak ister? Bunu seninle konuşmak istedim. Vay be! Bir de konu o kadar değişik yerlere gitti ki. Yani Gürman böyle uzun bu girişte. Dedim ki demek Gürman bu konuyu konuşmak istiyor. Ama orayı söylemeyeceğim. Sonra Gürman bu tarafa doğru gidiyor. Dedim ki demek ki bu konuyu konuşacağız. Buradan da vazgeçtim. En son bambaşka bir yere geldi. Beni baya şaşırtmacalığı yaptın bugün.

Şimdi yalanla şöyle başlamak isterim başlangıçta. Şimdi o da tanımdan kolayca sıyrılabilen, ele avuca çok gelmeyen bir şey yalan. Şundan, her zaman niyetli olmadan da yalan söylenebilir. Çünkü kişi kendisine çoğu zaman niyeti olmadığı halde yalan söyler. Ve bunu hepimiz içsel olarak biliriz, tanırız. Buna rağmen bunun yalan olduğu konusunda... dışsal bir veriyle karşılaştığımızda bazen hemfikir oluruz... ya da yıllar sonra geçmişimize baktığımızda... evet hakikaten o dönemler kendime yalan söylemişim deriz. Fakat niyetimiz gerçekte kendimizi aldatmak değildir. Dolayısıyla her zamanki tanımın aksine bence... yalan, niyetli olarak birisini ya da kendisini kandırmak amacıyla... ileri sürülen, gerçek olandan ayrılmış bir söylem değildir bence.

Şimdi şöyle bir ontolojik temel kurmaya çalışacağım Gürman. Sonra da senin soruna doğru yaklaştırmaya çalışacağım. Süper. Bence ontolojik olarak şöyle bir sorun var. Gerçek dediğimiz şey. Şimdi ben bunu aslında bunun üzerine çok konuşmuştum daha önce. Ama bu podcast da daha önce konuşmadığım kişilerde dinlediği için çok kısa olarak orayı geçeceğim. Sonra onun üzerine bina edeceğim için mecbur kaldım buna.

Gerçeklik dediğimiz şeye modernitenin bir tanımı bu. Modernitenin gerçek dediği, gerçeklik dediği şey... ...benim veya bir öznenin zihnine gereksinim duymaksızın... ...zihnin dışında var olan şey. Buna gerçeklik deniyor. Hakikat denilen şey ise... ...zihnin kendisinin dışında bulunduğu iddia edilen gerçeklikle ilgili... ...uyumlu bir yargı üretmesi. Buna da hakikat deniyor.

Şimdi moderniteye göre gerçeklik ve hakikat arasında... ...insan zihne uyum kuracak şekilde yargıda bulunmaya muktedirdir. Bu yüzden insan dünyanın bütün sırlarını çözebilir. Bu yüzden doğruluk ve yanlışlık diye iki temel ayrım kesinlikle geçerlidir. Doğruluğa yakın söylem doğrudur. Yanlışı doğruymuş gibi söylemek yalandır moderniteye göre.

Fakat biz bugün modernitenin içinde değiliz. Dahası insanlar her zaman modernitenin içinde de değillerdi. Modernite tarihin içinde 500-550 yıllık bir parantezdi. Ondan öncesi başkaydı, pre-modernite. Ondan sonrası da başka, post-modernite. Postmodernitenin içinde olduğumuz için buradan devam etmeye çalışacağım. Sorunu şöyle saptamaya çalışacağım. Postmodernite artık modernitenin aksine, öznenin içerisinde var olmadan, kendi dışında nesnel bir gerçeklik olduğu fikrini kuşkuyla karşılar.

ve der ki, Özne'nin dışında bir gerçeklik var mıdır, yok mudur, kuşkuludur. Dahası, böyle bir gerçeklik varsa bile, Özne, kendi kusurları yüzünden bu gerçekliği doğru, kusursuz bir yargıyla hakikat olarak kendi zihnine atmak da kudretsizdir. Dolayısıyla şöyle bir sorun çıkıyor. Ontolojik sorun burası. Demek ki dıştaki veriyi... ...benim zaten bir özne olarak... ...kusursuz bir şekilde çekmem olanaksız. Dolayısıyla doğruluk ve yanlışlık arasında... ...modernitede olduğu kadar... ...keskin ve net bir ayrım yapamam. Doğruluk diye bir şey net vardır diyemem. Yanlışlık diye net bir şey vardır diyemem. Bu yüzden yalana... ...modernitenin aksine... ...müthiş bir alan açarım. Ve artık... Beceriksizlik yüzünden ortaya çıkan yalanlar, pislik yüzünden ortaya çıkan yalanlar, niyetli olarak ortaya çıkan yalanlar, kendini korumak için ortaya çıkan yalanlar, beyaz yalanlar... Artık yani çok geniş bir altyapı içinde her şey yalanla ilişki kurar. Dahası daha ilginç olanı postmodern dünyada. Yalan olmayan bir şeyle karşılaşmak... ...neredeyse olası değildir. Çünkü söyleme dönmüş her şey... ...gerçeklikle hiçbir zaman birebir örtüşmediğini... ...bize postmodernitede ilan eder. Bu yüzden postmodernitenin içindeki her şey... ...belli bir miktar yalanla karışmış durumdadır. Buna modernite yanılgı diyebilirdi belki. belki başka bir isimlendirme de yapabiliriz ama önemli olan tekrar ediyorum altını çizerek tekrar ediyorum önemli olan şudur modernitenin aksine postmodernite de gerçekliğe bir kendi içimizde eminlik göstermeyiz dahası o gerçeklik olsa bile onu deşifre edebilecek kapasitede değiliz

Şimdi dilsel olarak nedenlerini sıralamaya çalışacağım Gürman. Şöyle düşünelim. Şimdi biz birbirimizi görmüyoruz. Çünkü farklı illerdeyiz. Ve önümüzde kameralarımız da kapalı. Bu yüzden birbirimizi hakikaten görmüyoruz ve sadece sesle iletişim kuruyoruz. Ben şimdi oturduğum yeri sana tarif etmeye başlasam. Sağ tarafta büyük bir cam ve onun önünde bir çimendik. İşte birkaç tane ağaç, bir ahşap kapı. İç tarafa baktığımdaysa işte bir sofa, iki üç tane berjer koltuk falan diye anlatmaya başladığımda...

Bunların hepsi benim gördüklerimi temsil etme kapasitesinde olan sözcükler olmalarına karşın, bu sözcüklerin senin zihninde veya dinleyen herkesin zihninde başka türlü tınlaması zorunludur. Ne demek istiyorum? Sağ tarafıma baktığımda büyük bir cam, çimenler ve birkaç ağaç dediğimde, Akça ağaç mıdır? Palmiye midir? Çınar ağacı mıdır? Camın büyüklüğü nedir? Koyu mudur? Açık mıdır? Bunların hepsi muğlaktır. Sol tarafıma baktığımda, evin içindeki bazı eşyaları söylediğimde, berjer koltuk işte yüksek midir? Sarı mıdır? Kırmızı mıdır? Kolçakları nasıldır? Gibi gibi gibi her şey zihnen sözcüklerle aktarılamayacak kadar yüklü olduğu için bu şeyler sözcüye döndüğünde kendi niteliklerinden süratle kaybederler.

Bu yüzden ilettiğim bilgi bize doğruymuş gibi görünür ve kendi aramızda bunu sorgulamayız. Fakat ilettiğim şeyler doğru değildir. Şimdi bir ikinci aşamaya geçeceğim. Zihnimde düşün... Bir şey diyecektin galiba? Şunu demek istedim. Postmodernizm bize gerçekliğe erişemeyeceğimiz için, çünkü mesela senin ifade ettiğin gibi bir masa dediğimiz zaman esasında beş bin çeşit masa var. Kavramsallaştırdığımız zaman kavramsallaştırdığımız şeyin gerçekliğini esasında yok ediyoruz. Dolayısıyla gerçekliğe ulaşmak da mümkün olmadığı için yanılgıyla yalan ve bütün diğer hatalar ve her şey birbiriyle eşitleniyor. Artık bu arada yalan önemini de kaybediyor. Evet.

Şimdi diğeri de şöyle bir şey Gürman. Biraz önce hep materyal şeyler betimledim. Ama insan materyal şeylerden oluşmaz. Maneviyatı çok fazladır. Dahası maddi bütün eşyalar arasında kendi manevi algoritması... ...bağlamında bağlantılar kurduğu için manevi yaklaşımı materyal olan her şeyin... ...üzerinden geçer, onu boyar, başka bir şekle sokar. Bu yüzden kişinin kavram seti çok kıymetlidir.

Ne için kıymetlidir? Kendisinin deşifre ettiği şeylerin ne olduğuna ilişkin. Mesela, diyelim ki buraya bir yazar arkadaşımı davet ettim. Yazar arkadaşım muhtemelen önce kitapları görecektir... ...ve kitaplar içinde bildiği yazarların kitaplarına daha çok ilgi gösterecektir. Çünkü kavram setinde başka bir donanım vardır. Bir mimar arkadaşımı çağırdığımda evin kirişlerine bakacaktır, döşemesine bakacaktır, yerleşimine bakacaktır, statini kendi aklından geçirecektir. Diyelim ki bir biyoloğu çağırdım. Belki buradaki canlılara bakacaktır. Buranın kişi için ne gibi sağlık olanakları oluşturduğuna veya ne gibi kayıplar oluşturduğuna bakacaktır. Aynı mekan, hepimizin kavram seti farklı olduğu için hepimize başka görünür Gürman. Ve bu başkalık içinde biz hala aynı mekanda olduğumuz için, hepimiz aynı mekanda olduğumuzdan ve aynı şeylerden konuştuğumuzdan, aynı hisleri duyduğumuzdan, emin gibiyizdir fakat kavram setlerimizin farklılığı yüzünden aynı anda aynı uzay zamanda bambaşka şeyler algılar ve bambaşka şeyler yaşarız. Bu mekanın herkes üzerindeki etkisi bambaşkadır. Şimdi bu bambaşkalık aynı simgeler üzerinden değiş tokuşa girdiği için konuşma sırasında kişiler aynı şeyden konuştuklarını düşünmelerine rağmen

farklı şeylerden sohbet etmeye devam ederler. Dolayısıyla sohbet gerçek bir sohbet olmaktan çoğu zaman uzaktır. Çünkü kişiler birbirlerine başka motivasyonlarla başka şeyler söylemektedirler. Ve söylediklerinin büyük bir kısmı karşı tarafa geçmemektedir. Çünkü onun kavram setinde öyle bir şey yoktur. Oralar karşı tarafa bla bla bla olarak geçer. Daha sonra bildiği yere gelindiğinde tekrar ilerler. Tekrar bla bla olur. Ve onun cevaplarında da bazı bölümler

Bula bula olarak geçer bazı bölümler tekrar uyum sağlanacak bir yer kendine bulur. Şimdi bir sonraki aşamayı şöyle düşünelim. Konuların aynı olmasını varsayalım. Demin hani konular farklılaşmıştı. Aynı konular üzerinde gitseler bile bu kez de Gürman sözcük bilgisi, mantıksal sağlamlık ve felsefi bağlantılar kurma yeteneği gibi

Yetenekler, ki bunlar sonradan geliştirilen çoğu, bu yeteneklerin farklılığı da... ...özellikle sözcük ve kavram bilgisinin farklılığı... ...insanlar arasındaki anlaşma zeminini tekrar alttan çeker. Halıyı tekrar altımızdan çeker alır. Bununla ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum Gürman. 5000 sözcükle konuşan bir kişiyle... ...200 sözcükle konuşan bir kişi arasında... ...veri alışverişi sürekli yanlış olur. Çünkü 200 sözcükle dünyayı anlamlandırmak isteyen bir zihin, zorunlu olarak pek çok şeyi aynı kavramların içine sıkıştırır ve çok fazla şeyi aynı kavramla karşılar. 5 bin sözcükle konuşan, 10 bin sözcükle konuşan kişi, her yeni duruma, her yeni materyale, her yeni bağlantıya başka bir isim vermiştir. Bu yüzden ismi olan şey onun zihninde artık bir yer kaplamaya başlar. Bu yeni bir bağlantı olabilir, yeni bir

kavram olabilir. Bu kavram o isimle karşı tarafa söylendiğinde, karşı tarafın zihninde herhangi bir şey uyandırmayacağı için ya sohbet sonlanır ya da sohbetin bu bölümü de maalesef blabla olur. Dolayısıyla bir değiş tokuş olmaz ve blabla olarak duyan kişi duyduklarını ya martaval olarak kodlar ya da 200 kelimelik sözcük haznesi olan zihninde Hangi sözcükleri bunların yerine geçirebilecekse o kadar basitleştirilmiş bir anlatı olarak kafasına atar. Her şey aşırı indirgenmiştir. Dolayısıyla artık buradan sonuç alınamaz. Şimdi bak ilginç olan yere geldik. 5 bin sözcükle konuşan, 6 bin sözcükle konuşan, 10 bin sözcükle konuşan ve 200 sözcükle konuşan her güruh...

kendi içerisinde hayatı anlamlandırırken birbirleriyle daha nitelikli anlaşırlar ve bu anlaşmalar sonucunda ortaya herkesin o konuşanlar çerçevesindeki herkesin yani o sınırlı grup içindeki herkesin anlamlandırdığı belli bir gerçeklik dünyası oluşur. Bu, toplumsal olarak inşa edilmiş bir gerçekliktir. Diğer, her kelime-sözcük haznesi belli olan grup, ki bunlar tabi ilgi alanlarına göre de değişir. Ben çok basit olsun diye böyle anlatıyorum. İki üst sözcükle anlaşanlar da, hayattaki her şeyi o iki üst sözcükle anlamlandırırlar. Mesela, hayat mı pahalandı? Diyelim ki, uyduruyorum, dış güçler yaptı diyebilir.

Çünkü 200 sözcük hazinesinde dış güçler orada çok fazla yerde kullanılmak zorundadır. Çünkü hayat 200 sözcükle çözülemez. Veya işte diyelim ki kapısının önüne bir istemediği kişi park etti. Bu park edilmesini ülkenin beka sorunuyla eşleştirebilir. Çünkü bildiği sözcük, kavram seti ve bağlantı az olduğu için çok dar bir set içinden bütün olayları anlamlandıracak sözcükleri seçmek zorundadır ve bunu gerçekçi bir yapıyla ortaya koyar. Kendi gerçeği ama. 200 sözcükle konuşanın, o grubun gerçeği... ...sözsel olarak kurulmuş bir gerçektir. 10.000 sözcükle konuşanın grubun da gerçektir. Bu iki gerçeklik... ...birbirlerine hiç referans vermeye gerek olmaksızın... ...kendi dünyalarını gerçek olarak algılarlar Gürman. Bu yüzden de bu iki dünya birbiriyle oturup konuşmaya çalıştığında, bir tartışma başlattığında, iki tarafında söylediği birbirinde yalan olarak algılanır. Bir tane iki yüz sözcüklü olan der ki, neler de uyduruyor. Hiç duymadığım sözcükler, hiç duymadığım bağlantılar, hiç duymadığım kişilere referans veriyor. O kitapmış, bu kitapmış, şu belgeselmiş, şu kavrammış. Ne diyor biliyor musun? Saçmalık. Beni kandırmaya çalışıyor.

Bu elitler bizi uzun yıllardır kandırmaya çalışıyorlardı. Dahası uzun yıllardır kandırıyorlardı. Neyse ki biz artık o aşamayı geçtik. Niye geçti biliyor musun? 50 sözcükle dünya kurmak istedikleri dönemde, 50 sözcükle bir gerçeklik artık oluşturmak mümkün olmuyor. Ama bu 200 sözcüye kadar çıktığında, dünyayı bir bütün olarak kurabiliyorsun. Artık dışarıdan bir sözcüye ihtiyacı yok. Bu arada bu sözcük sayılarını ben hipotetik söylüyorum. Yani bilmeden. 50 ve 200'ü tabii ki karikatürleştirmek için söylüyorum. Yani muhtemelen biraz daha fazladır diye en azından öyle ümit ediyorum. 250. Diğer taraftan da Gürman, 10.000 sözcükle konuşan, sanıyor mu ki dünyayı müthiş anlamlandırdığı? Alakası bile yok. Neden? Dünya trilyonlarca veri üzerinden okunabilecek bir yapı. Dahası bu trilyonlarca verinin arasındaki bağlantılar, permitasyon ve kombinasyon hesaplarıyla hesaplanamayacak kadar çok fazla.

Bu bütün aradaki ilişkilerin her birine bir kavram atamak gerekir. Her bir durum yeni bir sözcükle karşılanmalıdır. Bu sözcüklerin birbirleri arasında tekrar tekrar melezlenmeleri, tekrar tekrar ilişkiye girmeleri söz konusudur. O yüzden 10 bin sözcük de dünyanın hiçbir yerini kavrayamaz.

Fakat buradaki sorun şudur. 10.000 sözcükle konuşan 10.000 sözcükle konuşanı anlayabilirken ve onun dünyası ikisi için de gerçekken, 200 sözcükle konuşanın dünyası da 200 sözcükle konuşanla gerçek bir bütünlük sağlamışken, bu ikisi birbirleriyle bir dünya kuramazlar. Bu yüzden birbirleri ne karşı? Hep yalancılık ithamında bulunurlar.

Birisi de şöyle der. Demin elitist diye suçlamıştık. 200 sözcükle konuşanı. Diğeri de 200 sözcükle konuşanı cahil. Kara cahil. Bunlar hiçbir şey bilmiyorlar. Bir şey bilmediklerini de bilmiyorlar. Bunlar kendi kendilerine yalan bir dünya oluşturmuşlar. Duygusallıkla buna bağlanmışlar. Bu kadar kolay bir şey değil. Duygusallıkla açıklanabilecek bir şey değil. Evrenin çatımı sözcüklerle olmak zorunda olduğu için... Bir insan hayat mücadelesi sırasında oturup sözcüklere kendisini her zaman veremeyebilir. Siz çok dezavantajlı bir bölgede doğarsınız. Çok dezavantajlı bir toplum yapısındasınızdır. Savaşın içine doğarsınız. 10 yaşındayken savaşa girersiniz. Kendi dilinizin konuşulmadığı bir ülkeye göç etmek zorunda kalırsınız. Bunların tümü sizin hayatı ortak havuzdaki sözcüklerle değerlendirememenize yol açar.

Ve böyle olduğunda siz doğal olarak kendinizi iyi hissedeceğiniz grupla sosyalleşeceğinizden sizin daha fazla sözcük bilmeniz zaten o gruptan dışlanmanız anlamına geleceği için siz grupla evrimsel yapımız gereği uyum sağlamaya çalışırsınız. Bu yüzden de kişiler kendi mutluluklarına odaklarını aldıklarında, bu o kadar da irrasyonel bir durum olarak görünmez. Yani, ben yeni bir şey öğrenmek istemiyorum, sözcü her zaman zannettiğimiz kadar irrasyonel değildir. Yoksa belki bir sürü bakış açısından irrasyoneldir, evet. Ama o kişinin kendine özel durumu, kendine özel tarihi, kendine özel ekonomik durumu, kendine özel fiziksel durumu gibi pek çok nedenden etkilenir. Ve bu nedenler bir başkası tarafından hiç o konumda bulunmadığı için öyle kolay anlaşılamaz. Bu kişiler, diğer kişilere hep irrasyonel davranıyorlarmış gibi gelir. Ama kendi içinde, kendi şartlarında muhtemelen o kişi de en rasyoneli yapıyordur. Yine futboldan örnek verelim. Sizin çok zayıf bir kadronuz varsa sürekli hücum yapmazsınız. Ama büyük takımın taraftarı belki diğer o küçük kulübü anlayamayabilir. Bu ne kardeşim ne korkak teknik direktör. Hiç takımı ileri çıkarttırmıyor. Çünkü ileri çıkarttırırsa 10-0 olacak maç.

bir sürü kişinin hayatı böyle kavradığını, kendi kurduğu gerçekliğin 200 sözcükle oluştuğunu, bu 200 sözcükle oluşan dünyanın kendi gibi çok fazla tanıdığı insan olduğu için sürekli olarak onaylandığını, bu yüzden akredite onaylanmış herkes tarafından genel geçer, kılınmış gibi gördüğü bir evrende yaşadığını, bu yüzden de ne kadar az sözcükle hayatı kavruyorsa, ondan o kadar az şüphe edeceğini düşünmemiz gerekir. Bu da Gürman, yanılgıyı kendi grubu içinde dağıttırır. Neden? Namus davası, o zaman cinayet işleyelim. Hipotetik söylüyorum. Neden? Çünkü bir şeyin namus davasına konu edinilmesi için, onun bazı şartları vardır ama bu şartlar çok genel geçerdir. Mesela bir kız bir adamın elini tuttu, tamam namus davası.

Bu peki namus davasının çözümü nedir? Az sözcük var ya ölümdür. O zaman el ele tutuş da o zaman öldürelim. Bak ne kadar sığ bir hayat kavrayışı oluşturuyor ve ne kadar ölümle hayat arasında bir dehşet dengesine yol açabiliyor. Özellikle uç örnekleri veriyorum ki bunun ne kadar ağır sonuçlar üretebileceğini de görelim diye. Fakat bir yandan da çok daha basit bir hayatı on bin sözcük konuşup

Yani hiç de hayatı o kadar komplike anlamayıp, ben hayatı ne kadar da komplike anlıyorum gibi düşünen, o da birbirine yalan söylemiyor mu sence? Hiçbir şey anlamıyoruz çünkü. Anlamamız ontolojik olarak imkansız zaten. Bana sorarsan yani.

Bu yüzden insan zorunlu olarak sürekli yanılmaktadır. Dışarıdan çektiği verilerin tümü yanıltıcı verilerdir. Neden? İnsan duyularına güvenemez. Bak, Descartes'e gidelim. Descartes ne diyor? Ta uzaktaki varlıkları minicik görürüm, yakınıma bir gelir kocaman olur. Tan kızıldığında cisimleri kırmızı tonlarında görürüm, güneş öğlen tepeye çıktığında rengarenk görürüm. Hangisi doğrudur der?

Evet, çok güzel bir yaklaşım. Ne demek istiyor? Duyularımıza güvenemeyiz. Duygularımıza güvenebilir miyiz? Güvenemeyiz. Mesela seninle konuşmaya başladığımızda hemen kayda girmedik. Çünkü ben sinirli geldim bugün. Ve sinirli olan bir kişinin duygu durumu farklı olduğu için konuşmasına farklı yansıyor. Mesela... yazarlık yapmak isteyenlere bazen söylüyorum. Her zaman masanın başına geçip en sakin olduğunuz anda yazmamalısınız. Çünkü o zaman olası olanaklarınızın çok dar bir kesimini kullanırsınız. Sinirliyken yazacaksın, ayaktayken yazacaksın, metrobüsteyken yazacaksın, otomobildeyken yazacaksın, duygusal olarak çok kırılmışken, çok mutluyken. Çünkü bizi, duygularımız da hayatı alımlarken bambaşka alımlamamıza yol açar. Dolayısıyla duygularıma da güvenemem çünkü o bir lenstir ve dışımdaki varlığı farklı almama yol açar. Duyularıma da güvenemiyorum. Rasyonality'ye güvenebilir miyim? Descartes'in burada da güzel bir açıklaması var. Diyor ki, ya ben acayip akıllı matematikçiler tanıyorum. Buna rağmen bazen çok ilginç hatalar yapıyorlar. Üstünden tekrar geçse düzeltir. Üzerine çok düşünse düzeltir. Çünkü matematik bizim aklımızın işleyiş prensibi. Ona aykırı düşünmek zordur. Ama biz ona aykırı düşünmüyoruz, hata yapıyoruz. Yani bizim en temeldeki rasyonel işletim sistemimizi bile... ...her zaman kusursuz şekilde kullanamıyoruz ki. En zeki kişiler bile buna dahil diyor. Dolayısıyla rasyoneliteye de o kadar güvenemiyoruz.

Gürman, bu kadar güvenemeyeceğimiz bir yerde bunları da zihnimize atarken sözcüklerle... ...betimliyoruz ve sözcüklerle hafızamızı da depoluyoruz ya. Sözcük olarak da hayatın çok gerisindesin. Ne olmuş oluyor? Çektiğin bütün veri yanlış, işlediğin bütün veri yanlış, kurduğun bütün... ...bağlantılar eksik. Ne zaman bağlantın gerçek gibi görünür? Başkaları kabul ederse. 10.000 sözcükle konuşuyorsan, 200 sözcükle konuşan kişi bağlantını kabul etmez. 200 sözcükle konuşuyorsan, 10.000 sözcükle konuşan kişi senin bağlantını kabul etmez. Bugün gelinen noktadaki kutuplaşmanın sırrı da budur biliyor musun? Kutuplaşmanın sırrı, benimle aynı sözcükle konuşan kişi bana yalan söylemiyorken, benden farklı sayıda sözcükle konuşan bana sürekli yalan söylüyor meselesi.

Bu yüzden iki taraf, üç taraf, yüz taraf, bin taraf kendi içlerine kapanırlar. İletişimin çok güçlü olmasını beklediğimiz bu dönem... ...asıl iletişimi embaltalayan dönemdir. Çünkü herkes kendi sözcük hazinesine göre kurabileceği... ...gerçekliğe uygun topluluğun içine atılmak ister... ...ve hemen oraya uyum sağlayıp orada kendisi tutunmak ister.

Bu bizi minicik gruplara hapsolup... ...dev gruplarla çatışmaya sokuyor. Şimdi geldiğimiz son nokta şu. Ontolojik olarak nedenlerini anlatmış olduk. Gerçeklik, doğruluk, hakikat... ...bunların modernitenin ürünleri olduğunu söylemiş olduk.

Bir de bunların üzerine gürman, niyetle yalan söylenen şeyler var. Kasten yalan söylemek de insanlığın çok temel öğelerinden biri. Neden? Çünkü insan biliyorsun çok yaralanabilir bir varlık.

çok kusurlu, dışarıdaki etkilere çok açık, mesela özgüvenin tavan olsun Gürman, çok özgüvenli bir insansın. Dört gün boyunca seni topluluktaki herkes yerden yere vursun, dört günün sonunda özgüvenin darmadağın bir insansın sen. İnsan bu kadar çok kolay etkilenebilen ve çok çabuk yerle yeknesak olabilen bir türdür. Bu yüzden insanın kendisini sürekli olarak savunma mekanizmalarıyla savunması gerekir. Bu savunma mekanizmalarının temelinde eksik, kusurlu, ahmak olan ben değilim, sizsiniz savunması vardır. Ben sizi anlayamıyorum yerine siz beni anlamıyorsunuz. Ben sizin kadar akıllı değilim yerine siz benim kadar akıllı değilsiniz. Ben nefret doluyum yerine siz nefretle dolusunuz. Ben hayatı güzelleştirmek istiyorum, siz kötüleştirmek istiyorsunuz. Sürekli olarak kişi kendini temize çıkarmaya çalışır. Çünkü yoksa çok hızlı bir şekilde yok olur. Demin anlattığım üzere çok hassas bir yaralanabilirlik söz konusudur insan için. Ve bu savunma mekanizmaları niyetli yalanlara geçiş aşamasıdır.

henüz niyetiniz çok aşırı belirgin değildir. Fakat hep bir temel niyet vardır. Kendini savunmak. Bir de bunun üzerine bir eli daha aktırıyorum. Sırf yalan söylemiş olmak için yalan söylemek veya başkasına zarar vermek için yalan söylemek veya başkasını seninle kurduğu rekabetten dışarı atmak için yalan söylemek ama en çok türü de muhtemelen biraz önce de konuştuğumuz üzere farklı sözcük sayısında konuşmasına rağmen

diğer bir gruba angaje olmak için yalan söylemek. Yani sınıf atlamak için yalan söylemek. Şimdi bütün bunları düşünüyorum. Şimdi süre çok uzadığı için farkındayım ben de yarım saati geçti. Ama çok güzel gidiyorsun ya. Ya teşekkür ederim Gürmen valla. Şöyle kapatıyorum bugünkü konuşmamı. En azından kapatmaya çalışıyorum. Ontolojik olarak, psikolojik olarak, güç kazanımı olarak ve toplumsallaşma olarak yalanın çok farklı zorunluluk alanları

...ve kullanılması gerektiği alanlar oluştuğunu düşünüyorum. Dürüstlük anlayışının anca modernitede korunabileceğini... ...ama modernitenin de dünyayı yanlış anlamış olduğunu, sadece yanlış anlamış olduğunu... ...fark etmediğini görüyoruz bugünden. Tabi bugünden onu görmek kolay. Yoksa o dönem için muhteşem bir ilerlemeci dönem. Modernite öyle sanıyorum ki dünyaya en büyük kazanımları kazandıran dönem. dönemler arasındaki en apoletli dönem diye düşünüyorum. Yani bugün neyse ki sahi biz dediğimiz pek çok sosyal olayı, kültürel olayı, ekonomik kazanımı, siyasi kazanımı moderniteye borçluyuz. Fakat artık modernitenin onu taşıyabilecek, devam ettirebilecek bir lüksü yok. Çünkü postmodernitedeki varsayımlar artık orayı bambaşka şekilde alımlıyor ve bu geri döndürülemez artık.

Çünkü toplumsal etkileri, kurucu bir öe olarak düşünceyi değil, hayatın kendisini, akıştaki kendisini referans alıyor ve tabii ki de böyle yapmalı. Ve bu referans alındığında, şu an geldiğimiz noktada, yalan toplumun, psikolojinin, sosyolojinin, siyasetin, ekonominin ve kişinin öz benliğinin yapı taşı olduğunu görüyoruz ve bunu reddedemeyiz. Reddetme lüksümüz yok. Çünkü yalanın reddedilmesi bütün bu saydığım toplumsallıkların yanı sıra benliğin kendisinin de reddedilmesi anlamına gelir. Bunu da şundan söylüyorum. Belki bunun için özel bir program yaparız. Benlik dediğimiz şey, icat edilmiş, kendi genetik havuzumuzdan başlayıp, deneyimlerimizle devam eden, eğitimimizle katkılarını kendisine sunan, gelecek projeksiyonu bağlamında da kendi geçmişinden, toplumsallığından, kendi başarılarından ve başarısızlıklarından oluşturduğu bir seçkiyi geçici bir süreliğine, topluma performans olarak sunmasından ibaret.

Dolayısıyla benliğin ta kendisi bile bütünüyle yalan tuğlaları üzerine kuruludur. Benim algılayışımda yalan dünyanın hele ki postmodern dönemde temel taşıdır fakat bu İronik bir sözle söylediğim bir şey değildir. Yani olması gereken dürüstlük ve doğruluktur. Buna rağmen çürümüş çağımız yalan üzerine kurulmuştur demek istemiyorum. Başka türlü olamaz demek istiyorum. Benim aklım bu güzel söylediklerinden ve açıklamandan sonra birazcık da benim kafam normatif çalışan bir kafa ve işte hukukçu formasyonum nedeniyle de belki birazcık böyle. Bir öznel iki toplumsal iki noktaya geldi. Bir tanesi öznel olarak şöyle senin bütün bu açıkladığın çerçeve içerisinde içinde bulunduğumuz küme ne olursa olsun entelektüel, bilişsel olarak ne olursa olsun kendimizi her zaman bir yanılgının ya da yanlışın ya da bir kurgunun içerisinde görerek birazcık da bunun sorumluluğuyla başka insanlara karşı hareket etmekte daha bağışlayıcı olmakta belki. Ve kendimize karşı da daha korunaklı olmakta fayda görüyorum. Bu özzel bir çıkarım. İkincisi toplumsal çıkarım. Şimdi senin söylediklerinde şöyle biri aklıma geldi. Geçenlerde bir yaptığım araştırmada gördüm. 1890 yılında Almanya'da Alman Birliği kurulduktan sonra kişi başına düşen ortalama okur yazarlık oranı %90. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu orana geldiği yıl 1990.

Şimdi yaygın eğitim, iyi kaliteli, nitelikli yaygın eğitim, esasında bu birbirinden ayrı kısalaşmış, kavimleşmiş, kabileleşmiş ellerindeki araçlar nedeniyle, kavramsal bilgileri nedeniyle, bilişsel durumları nedeniyle olan insanları yan yana getirip, daha yakınlaştırıp, o insanlardan ortak bir küme, en azından daha iç içe kümeler, daha çok birbiriyle kesişen kümeler yaratmaya da neden oluyor. Bizim içinde yaşadığımız toplumda bu ayrılık çok daha yüksek gözüküyor. Çünkü ortalama eğitim sebebimiz hala 7.6 yıl. Dolayısıyla birbirinden ayrı gayrı kesişen kümeleri de çok dar olan çok fazla küme var. Çok fazla kalem var. Çok isabetli anlattın Gürman bence. O kadar heterojen bir eğitim farklılaşması oluşmuş ki herkesin kullandığı kavram seti, sözcük sayısı birbirinden farklı olunca...

Aynı ülkede demin o anlattığım yazlık eve gelindiğinde aynı mekanda herkesin başka şey düşünmüş olması gibi ama aynı simgeler üzerinden. Türkiye'de de aynı simgeler üzerinden, aynı bayrak üzerinden, aynı toprak üzerinden, aynı okullar üzerinden. semtler üzerinden çok farklı bambaşka görüşler savunan kişiler, gruplar ortaya çıkıyor. Ve bu tam da senin söylediğin gibi. Üstesinden anca bu durumun homojenleştirilmesiyle gelinebilir. Fakat bak şurada da şöyle sorunlar var. Homojenleşme de

olası bütün olanakları ortadan kaldırıp tek bir olasılığın peşine düşüp steril bir ortam yaratmaya dönüştüğü için onun da başka riskleri var yani öyle sanıyorum ki şunu kabul etmemiz gerekecek insanlar hatta belki başka bir bölüm yaparız yani bunun için Dumber Number dediğimiz 150 sayısının üzerine çıkan gruplarda, topluluklarda yaşamaya başladıklarında daha önce karşılaşılmamış olan bir takım değerlendirme, ölçüt bulma, soyutlama ve toplumsal yaşama pratikleri gibi çok çeşitli sorunlarla karşılaşıyorlar. Ve bu sorunların üstesinden gelmek ne yazık ki anca homojenleştirmeyi daha nitelikli şekilde yapabilen topluluklarda iyi sonuç veriyor. Fakat homojenleşmenin ne şekilde olacağını seçecek bilen özne kimdir o zaman? Çünkü homojenleşmenin olması demek, homojen olmayanların dışlanması, kapatılması, sürgün edilmesi, aşağılanması, itibarsızlaştırılması anlamına da geliyor. Böyle bir hakkımız var mıdır? Bu da bambaşka bir tartışmanın konusu.

Evet, bunu da geleceğe şöyle bir çapa atmış olalım. Burada bırakalım. Arkadaşlar, yani şöyle de demek istemiyorum araya girmeyi. Rift Vadisi'nden keşke hiç çıkmasaydık Kenya'da. 150 kişilik... Ama adapte olacağız, düşüneceğiz. Daha iyi yöntemler bulmaya çalışacağız. Yalın ağzına sağlık. İnanılmaz güzel bir çözümlemeydi. Seninle konuşmak gerçekten büyük bir zevk. Seni dinlemek de çok büyük bir zevk olduğuna eminim. Arada beni de dinlemenizden zevk aldığınızı umuyorum. Efendim, bölümün sonunda şunu demem lazım.

Lütfen Instagram ve Twitter'dan yalınalpay adresinden. Yalınalpay'ı takip etmeyi unutmayın. Orada da Deniz Derya birçok şey sunuyor. Sizin de hoşunuza gidecek, keyfinizi yerine getirecek, beyninizi çalıştırmanızı ve daha parlak ışıklar saçmanıza neden olabilecek birçok içerik var. Naçizane, Instagram'da 42 dakika, Twitter'da GürmanTD'yi aratıp beni de takip ederseniz. Bir de bölümler hakkında bize mesaj atarsanız çok memnun oluruz. Ekşi Sözlük'te falan çok güzel entry'ler var. Onların da hepsine teşekkür ediyoruz. Yalın, senin son söylemek istediğin bir şey var mı?

Var tabii dostum. Seninle program yapmak inanılmaz keyifli. İyi ki varsın. Sen iyi ki varsın yahu. Böyle kocaman sarılmak istiyorum ama çok uzaktasın, koltuğundasın. Şu teleport işini halletmemiz lazım. Evet, evet. Hadi görüşmek üzere. Kendine çok iyi bak. Görüşmek üzere. Çok sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)