Podcast

S1B2: Metin Olarak Hayat

Durumlar

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yalın Alpay ile Gürman Timurhan Durumlar'ın ikinci bölümünde Elvis, Mozart gibi sanatçıların biyografilerinden yola çıkarak kaygan temellerdeki geçmiş ve gelecek kavramı ile yaşama olan etkisini değerlendiriyor.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.348 kelime · ~17 dk okuma

Efendim, Yalın Alpay ve Gürman Timurhan ile durumlara hepiniz hoş geldiniz. Merhaba Yalın, nasılsın? Keyfin yerinde mi? Gürman! Gürman!

İyiyim iyiyim çok iyiyim. Seninle beraber süperim ben. Ne var ne yok? İyi valla dün harika bir filmin galasına gittik Elvis Presley'in hikayesini anlatıyordum. Ben Elvis'in hayatına hakim değildim doğrusu. Çok severim kendisini ama yani şarkılarını vesaire. Uzaktan uzağa böyle seviyormuşum. Tanıyınca birazcık daha farklı bakmaya başladım.

Kendisiyle birlikte çalışan menajeri bir kaçak ve karnaval çalışanıymış. Çok tehlikeli bir adamla çalışmış hakikaten ve hayatım çok etkilemiş yani. Bilmiyordum ben. Bu tip böyle büyük bir yeteneklerin böyle predator kişilikler yerine gerçekten düzgün insanlarla birlikte çalışsalar kendi hayat hikayelerine uygun, kişiliklerine uygun nasıl bir üretim yapabileceğini düşündüm. Doğru söylüyorsun.

Transkriptin tamamını oku

Fakat şöyle bir durum da var. Tabii yani ben film izlemedim. Elvis hakkında da pek bilgim yok. 19-20 yaşında zevkle dinlerdim ama. Hatta bir yani şimdi şarkısından söylesem mi söylemesem mi diye bir gittim geldi. Söyle bakayım güzel sesimi güzel söylersin. Telif yiyemeyelim.

Şimdi bir hayatın, bir yaşantının, bir olayın, bir olgunun, bir suikastin filme geçirilmesi, romana geçirilmesi, dahası tarihsel bir metne geçirilmesi bile doğal olarak bugünkü bakış açısının taraflı bir çıktısı. Üstelik film olduğunda bazı ek sorunlar da geliyor. Şundan ben senaryo üzerine aslında baya çalıştığım zaman da hatta bir tane film senaryosu da yazdım. Yani çekilemedi ama şarkıcı hadise için yazmıştım biliyor musun?

Gerçekten mi? Evet evet. Hadise ile iki kez buluştuk da yani onun için. Sonra da benden satın aldılar onu. Bir sipariş üzerineydi zaten. Yani konusunu filan belirlemişlerdi. Bundan 6 yıl önce filan olmuş olabilir. 2016'da gibi hatırlıyorum. Neyse filmlerin dramatik yapıları tıpkı romanın dramatik yapısında olduğu gibi gerçek hayatı olduğu gibi verdiğinde çok popüler bir sonuç elde edemez.

Bu yüzden girişte, gelişmede, zirveleri oluşturacağı yerlerde gerçekliğin gırtlağını sıkmak zorunda kalır. Zaman zaman çatışmanın artabilmesi adına bir tarafı olduğundan daha kötü, bir tarafı olduğundan daha iyi gösterebilir. Ya da tarafları daha çatışmacı gösterebilir. O yüzden oradaki gördüklerimiz tam gerçekte olmayabilir. Ama dediğim gibi Elvis'in hayatı hakkında pek bilgim yok. Ama bu bir yönetmenin, senaryo yazarının, yapımcının bize attığı gol de olabilir yani. Tabii tabii haklısın yani filmin zaten kendisinden format olarak kısıtları var. Bir de şimdi içinde yaşadığımız bir cancel culture var. Şimdi hiçbir filmde çok uzun süredir çünkü sinemada yayınlanan filmler daha sonra streaming platformlarına gidiyorlar. Ve esasında orada yayınlanmaları ve oralara satılabilmeleri için çekiliyorlar. O tip platformlara giren filmlerde belli kuralları kapsıyor. İşte hiçbir filmde seks yok, şiddet yok, kötü hiçbir şey yok.

Alkol yok yani böyle son derece steril. Elvis Presley sahabe gibi bir hayat sürüyor filmde yani. Ama gerçeklik böyle değil tabi. Gene de şey kısmı düşündürdü hakikaten küçüklükten çocukluktan travmaları olan büyük yeteneklerin sevgi ihtiyacı olan paraya ihtiyacı olan fakirlik çekmiş.

Ama büyük yeteneklerin, yanlış insanlar yerine daha doğru onların bu acılarını ve küçüklük travmalarını anlayabilecek, sağlatabilecek ve onlara yön gösterebilecek insanlarla birlikte olması halinde neler üretebileceğini düşünmek, hayal etmek de... Mesela Mozart'ın da benzer bir durumu var babasıyla ilişkisinde. ve bütün insanlığa bunun katkısını düşünmek biraz insanı depresif hale getiriyor. Ya Gürman aslında seninle başka bir konu konuşacaktık ama konu kendi kendine evriliyor sanırım başka bir yere. Şimdi sen Mozart dediğinde benim ilgimi biraz daha çekti bu konu. Hatta demin de şunu düşündüm acaba fikirlerimi söylesem mi söylemesem mi konu için diğer konu için yani dursam mı bekletsem mi yoksa ben de konuşsam mı? Şu an konuşmaya karar verdim anlaşıldığı üzere. Genellikle

biyografi çalışmalarında yetenekli kişilerin biyografileri ele alınır, kimse sıra dışı olmayan bir kişiyi merak etmez diye düşünülür. Tabii bu doğru değildir ama konuşuruz bugün konu içinde eğer bu konuda sabit kalacaksak. Bu yüzden de ilgi çekici olması adına yetenekli kişilerin biyografileri birbirlerine çok benzeyen ortak bir şablon üzerinden giderler. Dikkat et, ilk başta küçüklüklere anlatılırken olağanüstü sıra dışı yetenekli bir çocuk, bu sıra dışı yetenekli çocuğun diğer çocuklarla anlaşamaması, bu yüzden problemler yaşaması, ardından öğretmenlerinden bir tanesinin bu baba figürü de olabiliyor o zaman. o zaman senin demin Mozart'ta bahsettiğin üzere ya da bir öğretmenin onu keşfetmesi ardından keşfeden öğretmenin vay canına bu konuda bu çocuk ne kadar da yetenekli diyelim ki resim yapıyor ben artık resim yapmayı bırakıyorum demesi müzisyense ben artık keman çalmayı bırakıyorum demesi

Ardından çocuğun beklentilerin biraz altında kalması, ilk önce istediği yerlere erişememesi, daha sonra en iyi mercilerle tekrar buluşması, buralardan kabul alması, sonra kendisini bir güneş gibi böyle dönem üzerine dönem değiştirerek kendini gerçekleştirmesi, gerçekleştirmesi, gerçekleştirmesi, sonra birazcık çaptan düşmesi, bazen çok zengin olmuş olsa bile ekonomik sıkıntıların içine yuvarlanması, daha sonra tekrar toparlaması, sonunda da genellikle kendini başarısız hissederek ölmesi diye bir şablon oluşmuş durumda. Bu şablon, takip etmesi okuyan açısından zevkli ve tırnak içinde öğreticiymiş gibi göründüğünden, sanki buradaki kıssalardan büyük hisseler çıkarılıyormuş gibi hissettiğinden, bunu alımlayıcı, izleyicisi olabilir, dinleyicisi olabilir, okuyucusu olabilir, Bu şablon çok gelişmiş ve her yere erişmiş durumda. Bu yüzden sanki yetenekli adamların biyografileri bizde hep birbirine benziyormuşçasına bir izlenim uyandırıyorsa bu birbirlerinin hayatlarının birbirlerine benzemesinden çok onları ortak bir şablonda görmenin kitleye daha zevkli gelmesinden ileri geliyor diye düşünüyorum. Mozart örneğine girersek de bak aklıma şu geldi. Mozart'ı biliyorsun harika çocuk olarak pazarlıyor babası.

Ve saraydan saraya gidiyorlar. Mozart aslında Salzburg'da doğuyor. Salzburg küçük bir Avusturya'da kent. Şimdi bugün biliyorsun müzik okullarıyla tanınan bir yer. Tabi giden herkes ilk Mozart'ın evine gidiyor. Tabi benim de yolum düştü. Yani aslında özellikle gitmiştim ben de. Salzburg sarayı ufak bir saray ve baba burada müzisyen.

oğlunun çok yetenekli olduğunu düşünüyor ve Mozart'tan bir büyük kız kardeşi de var onun da çok yetenekli olduğunu düşünüyor ve bu ikiliği başka saraylarda işe girebilmeleri için Avrupa'da saray saray dolaştırmaya karar veriyor. Gürman o zamanlar sanat bugünkü gibi bağımsız bir şey değil Anca bir haminin ekonomik koruyuculuğu altında mümkün olan bir şey ve çok saygı gören kişiler değiller sanatçılar o dönemde. Tıpkı bir odacı gibi, bir marangoz gibi sarayın ve sarayda yaşayan soyluların gereksinimlerine yanıt verecek çözümler üreten birer mühendis gibi algılanıyorlar. Odacı işte odayı temizliyor, derliyor, topluyor. Bugünkü gibi internet yok, televizyon yok, uçak yok, o yüzden sık yer değiştirilemiyor. Soylular sarayların içinde sıkça can sıkıntısıyla karşılaşıyorlar. Cep telefonu yok, bir şey yok. Nasıl aşıyorlar bu durumu? Oda orkestrası kuruyor, o odaya girip müzik dinliyor. Çünkü bir Spotify yok, bir mp3 player yok.

Dolayısıyla oradaki müzisyenlere muhtaç. Bir yandaki odaya gidiyor. Oda tiyatrosu var. Orada tiyatrocular var. Her ay onlara para ödüyor. Böylece Netflix'i onun o. Gidip o odada tiyatrosunu izliyor. Sonra bazı avcı çalışanlarıyla ava çıkıyor. Yine can sıkıntısını öyle atlatmaya çalışıyor. Çünkü biliyorsun soylular çalışmıyorlar. Çalışmak soylularda ayıp. Sürekli zamanı boş. Bu zamanı da entelektüel faaliyetlerle ve canının sıkılmasını engelleyecek eylemlerle doldurmak zorunda. Siyasi danışmanları var, onlara danışıyor falan. Böylece bir sarayda çok fazla kişi para kazanmış oluyor. Ressamlar onun fotoğrafını çekiyorlar gibi düşün. Anılarını onlarla biriktiriyor. Siyasi imajını o resimlerle, imajlarla büyütüyor. Her tarafta kendini, kendi görülemeyeceği her yerde görünür olmaya başlıyor. Kendini çok büyük çizdirdiğinde

bir insanı aşmış gibi görünüyor yani bir insandan çok daha büyük bir görüntüsü olan bir kişi o dönem için anca bir saraylı çünkü fotoğraf çekme yok işte baskı teknikleri yok hiçbir şey yok yani baskı teknikleri falan var da sıradan insanın erişebileceği bir yerde değil o yüzden saraylılar o zamandan kendilerine sanal bir dünya açmış durumdalar Mozart'ın babası da şöyle düşünüyor Madem her kentte bir saray vardır. Osmanlı gibi değil çünkü Avrupa biliyorsun şehir devletlerinden oluşuyor. Her şehirde bir tane saray var. Bu yüzden de Gürman saraylar arasında tıpkı bugünkü futbol takımlarının yaptığı gibi en iyi tiyatrocuyu, en iyi tiyatro yönetmenini, en iyi sahne kostümcüsünü, en iyi müzisyeni, en iyi birinci kemanı almak gibi transfer etmek gibi durumlar var. Her saray kendi ekonomisi çerçevesinde

kendi oda orkestrasını, avcılık takımını en iyi şekilde, en maksimize şekilde yapmak istiyor. Parasına göre tabii ki yani. Bu yüzden büyük sarayların ekonomileri daha büyük. Herkes, sanatçılar için söylüyorum, daha büyük bir sarayda daha fazla ekonomik olanağa sahip oluyorlar. Bu yüzden de Salzburg, Mozart'lara göre küçük.

Avrupa'da daha iyi bir yer bulabileceğini düşünüyor ve çocuklarının yeteneğine çok güveniyor. Fakat bana kalırsa, yetenek doğuştan armağan edilmiş, geri alınamaz bir şey olmadığı gibi, bir kere verildikten sonra geliştirilemeyen bir şey de değil. Özellikle doğduğumuz anda, hayata ilk geldiğimizde hayatla ilgili deneyimlerimiz bulunmayan özneler olarak insanlar, yani biz, her bir deneyimde toplumsal olarak isimlendirilmiş şeyleri kendi öz deneyimlerimizle bir araya getirip onların isimleri altında kendi biricik özgün deneyimlerimizi yaşıyoruz. Ve bu yaşadığımız her deneyim bundan sonraki yaşam için birer ölçüt haline geliyor. Yani küçüklükte yaşadığımız şeyler bizim hayatımızın sonraki evrelerinde

varlıkları, nesneleri, olguları değerlendirirken ölçüt olarak kullanacağımız şeylere dönüşüyor. Bu yüzden en baştaki yaşadığımız şeyler kıymetli ve önemli. Bu dönemde oluşan şeyler bizim onları algılamamız için zihnimizin ona göre yapılanmasıyla mümkün oluyor. Yani bir çocuğa çocukken çok fazla algı yığarsanız çocuk o algıların arasından çıkmayı başarabilirse o zaman o algılar arasından sürekli olarak dört başı mağmur şekilde çıkma yönünde bir diğerlerine göre avantaj elde etmiş oluyor. Mozart da bana kalırsa babasının onu sürekli olarak bu konuda zorlamasıyla kendinde var olan zaten genetik mirası, genetik yetenek mirasını

Sürekli olarak zihniyle, motor öğrenmedeki o zihin koordinasyonuyla geliştiriyor, geliştiriyor, geliştiriyor. Başkalarının bulamayacağı çözümler üretmek zorunda kalıyor ve bu ürettiği ölçütler onun daha sonraki müzik hayatında standart olarak alacağı ölçütlere döndüğü için hep çok yüksek bir standarda oluyor. Öyle düşünüyorum ki baba onu transfer etmek isterken bilinçli ya da bilinçsiz olarak pedagojik anlamda çok zorladığı için Mozart da bu zorlanmanın altından kalkabildiği için Nietzsche'nin söylediği gibi yerle yeksenak ölmüyor yani ve aksine daha da güçlenmiş olarak bu işten çıkıyor. Mozart'ı dikkat edersen hep harika o çocuk olarak anımsıyor Avrupalılar. Şunu da söyleyebilirim.

Çok gelişkin bir müziği bizler o kadar kolay alımlayamayabiliriz. Mesela çok az klasik müzik dinlemiş birisine Chopin dinlet. Üstüne Brahms dinlet. Der ki bu ikisi aynı. Ama buna alışkın bir kulak, sıkça klasik müzik dinleyen bir kulak bu ikisinin arasında devasa farklar görür. Edward Elgar'la uyduruyorum. Baharasında tanımayan kulak bu ikisi aynı diyecektir. Tanıyan kulak bu ikisinin ne kadar farklı olduğunu söyleyecektir.

Şimdi Mozart bu ayrımları yüksek artık olmuş olan ölçüt kriterleri sayesinde çok ince ayrıntılarla döşüyor. Yani bambaşka bir seviyeye geçiyor. Fakat dinleyen, saraylı kulak için Mozart'la herhangi bir dönemin müzisyeni arasında o kadar büyük fark yokmuş gibi bir tınlama oluyor. Salieri mesela çok meşhur. Salieri ama çok iyi bir müzisyen. Yani ben çok daha sıradan kişileri kastettim. Çok daha sıradan bir müzisyenle Mozart arasındaki şey gibi. Hatta bak hemen geriye döneceğim ama Salieri ile Mozart arasında kurulmuş gerilim de Amadeus filminde abartılmış bir gerilim. Demin söylediğimiz, evet demin söylediğimiz o biyografideki şablona uyum sağlanması açısından

O şablonun getirdiği bir ekstra çatışma kurulması adına Salieri onu çok kıskanıyor güya. Onun için nefretle dolu, ona karşı hınçla dolu, kendi benliğini baskılayan bir Mozart olduğu düşüncesiyle kıvranan bir karakter olarak gösteriliyor. Normalde pek böyle değil. Hatta Salieri'nin ona oldukça yardımı falan da oluyor. Öyle de diyebiliriz. Şimdi tekrar deminki yere geçiyorum. Mozart'ın oluşturduğu ölçütleri çok

ince yani rafine kulaklar dışında, müzik kulakları dışında o kadar kolay alımlayamayan saray insanları bir şeyi çok kolay alımlayabiliyorlar ama. Nedir o? 5 yaşında ya da 6 yaşında bir çocuğun normal bir piyano çalan piyanist kadar iyi piyano çalması. Bak bu çok kolay alımlanabilir bir şey. Mozart bu yüzden harika çocuk olarak çok kolay dolaşıma giriyor.

Ama muhteşem bir olgun sanatçı olarak o kadar kolay dolaşıma giremiyor. Çünkü kulaklar o kadar ayrıntıya yanıt verebilecek durumda değil. Sıradan kulaklardan bahsediyorum. Fakat harika bir çocuğu hemen herkes keşfedebilir. Çünkü beklenen nedir? 5 ya da 6 yaşındaki bir çocuğun normal bir piyanist kadar iyi çalamamasıdır. Ama Mozart bunu yapabiliyor. O yüzden tamamen akıllarda kalıyor. O yüzden de Harika Çocuk ismi onun bir türlü peşini bırakmıyor.

Şimdi nereden nereye gelmiş olduk? Burada bir şey söylemek istiyorum Yalın. Tabi. Anlatının laneti diye bir şey var. Yani bazen ürettiğimiz anlatılar kendimizi de o hikayenin bir parçası olarak görürsek yeniden ürer. O hikayenin parçası olduğunu düşüneme kendisini o hikayeyle özdeşleştiren insan hikayedeki olayları da tercihleriyle yeniden üretebilir. Ne demek istiyorum? Şunda. Dediğin şey çok ilgimi çekti de onun üstüne biraz gitmek istiyorum. O yüzden bunu söyledim. Tabi.

öyle bir anlatı kuruyorlar ki bu sanatçılar ve üstün yetenekli insanlar için bütün hikayeler birbirine benziyor dedin ya bu hikayeleri de biz dünyaya sürekli anlatıyoruz bugünün yetenekli çocukları çalışmayı zorluklara direnmeyi sebat etmeyi vesaire bunları görmüyor işin o kan ve gözyaşıyla dolu bölümü Bu hikayelerde yok. Onlar şunu görüyorlar ama işte depresif ve kötü bir olay yaşanacak. Bunun karşılığında bir ıstırap çekilecek. Biri keşfedecek. Netice itibariyle bir anda parlayacak değil mi? Yolculuk böyle gidiyor orada. Ama bu pek gerçekçi değil tabi. Bu hayatta yaşanmıyoruz halbuki. Evet. Mesela bak çok güzel bir yere getirdin.

Önce iki yerden tutmaya çalışayım bunu, Gürman. Önce birincisi, metin olarak hayat, yani tekst olarak hayat. Bana öyle geliyor ki, bizler kontrol edebildiğimiz hayatla çok küçük bir zamanda bir aradayız. Ne demek istiyorum?

Şimdiki zaman dışında eylem yapabilme kapasitemiz yok Gürman. Şimdiki zamansa şu an şu dediğim anda bile geçti gitti. Şu dediğim anda yeni eylem yapma kapasitemi yitirdim. Saniyenin yüzde biri olarak düşünelim. Hadi en küçük birimi. Tabii ki çok daha küçük de yani öyle olduğunu düşünelim.

Sadece o küçücük birim için de bir eylem yapabilme şansım var. Gelecek için henüz eylem yapma şansım yok fakat eylem yapmayı planlayabilirim. Geçmiş ise geçmişte kaldı. Geçmişteki eylemleri artık bugünden yapamam. Yani ne gelecekte ne geçmişte eyleme kapasitem yoktur. Eyleme kapasitem minicik bir şimdiki zamanın içine sıkışmıştır. Peki şimdiki zamanın içine sıkışan minicik eylemlerde ben nasıl olur da hayatımı yönlendirebilirim?

Burası ilginç bir şey söyleyeceğim. Ancak metinselleştirilmiş bir hayat çerçevesinde yapılan eylem anlamlı görünür. Bununla da şunu demek istiyorum. Geçmişteki olup bitenler ve gelecekteki planlarımın kesişim noktası, beni şu anda eylem yapmaya yönelten motivasyondur. Geçmişimde aramın kötü olduğu insanlardan, gelecekte planlarıma onları dahil etmemeyi seçerim. Geçmişte aramızın iyi olduğunu düşündüğüm kişilerle tekrar işbirlikleri kurmak isterim. Fakat Gürman. Geçmişte gelecek arasındaki bir anlatıda o an hareket ederiz. Çünkü başka hareket etme ontolojik olarak böyle bir şeyimiz, kabiliyetimiz yok. Ve geçmişi bir metin olarak aklımızda tutarız Gürman. Yani geçmiş olup bitip katılaşmış bir şey değildir.

Çünkü geçmişi çok farklı şekillerde hatırlayabiliriz. Daha doğrusu bu bizim bir yeteneksizliğimizdir. İnsani bir kusurdur bu. Geçmişi olduğu şekliyle hatırlamayız. Geçmişi duygulanım bağlamında anımsarız. Bu yüzden her anımsama tekrar tekrar anımsandığında bile geçmişi sürekli olarak yeniden edit eder. Ne bağlamında edit eder? Gelecekteki beklentilerin bağlamında.

Yani gelecekte iş yapmayı bugünden planladığın bir arkadaşınla kendi geçmişini büyütme eğilimine girersin. Daha iyi arkadaşmışsınız gibi hissedilir. Geçmişin metni yeniden yazılır. Seni kazıkladığı ortaya çıkan bir arkadaşınla geçmiş metnini yeniden yazarsın. onu eskisinden daha kötücül bir pozisyona oturtursun. Onunla olan kötü anılar aklına gelir, iyi anılar yavaş yavaş silinmeye başlar. Yani geçmiş bir metindir fakat yazılıp bitmemiş bir metindir. Tekrar tekrar yazılır. Gelecek ise daha hiç gerçekleşmemiş bir şey olduğu için o bir taslak metindir.

Gelecek müsveddedir. Geçmiş palimsestir. Silip silip tekrar yazarsın. Ama ikisi de metindir. Ve bu iki metin arasında bir saniyenin yüzde biri zaman süresi içinde eylem yapma hakkın vardır. Yani hayat, eylemekten ve yaşamaktan çok metinler arasında ilişki kurmaktır, Gürman, bana sorarsan.

Hayat yaşamdan çok metindir. Bu yüzden birinin biyografisi yazıldığında o biyografi insanın kendi geçmişini sürekli palimses şekilde silip yeniden yazabilmesinin aksine metin sabitlenir. Bu yüzden sakatlanır yani. İnsan hele ki ölmüşse biyografisi onu artık sakatlayan bir metin haline gelmiştir. Onun pek çok özelliğini budar, hayatının birçok yerini dışlar, geri gelemeyecek şekilde onu artık yok eder ve bazı olmayan özellikleri, gelişmeleri, olguları da metnek atar. Yani Elvis Presley hakkında çekilmiş bir film artık Elvis Presley'i olduğu kişi olarak temsil etme durumunda değildir. Aksine onun varlığını artık yazılıp silinemeyecek olan o oluş haline sabit bir olmaklığa çevirir ve artık

Elvis biyografinin kendisi gibi olur. Halbuki Elvis o değildir. Biyografi yazarının hezeyanlarıdır o. Veya daha çok okuyucu bulması için çarpıtmalarıdır, fazladan koyduğu çatışmalardır, sansasyonel olması adına abarttığı durumlardır. Onu sempatik göstermek adına kötücü lövelerin temizlendiği, editlendiği steril bir

durumdur. Mesela sen de konuşmanın başında söyledin cinselliği onu bunu şunu her şeyi edit etmişler çıkarmışlar demiştin. Bir sürü sterilizasyon vardır. Fakat hepimizin aklında günün sonunda kalan şey hepimiz ölümlü olduğumuz için ve Elvis'i yüz yüze tanıyanlar da zamanla öldüğü için 20 yıl sonra hiçbiri hayatta kalmadığı için Elvis'den geriye Metin'den başka bir şey kalmaz. Başka kalan nedir? Sahne şovları. Fakat sahne şovları birer metindir. Neden? Elvis günlük hayatının aksine bambaşka kıyafetlerle sahneye çıkmaktadır, çok gösterişli büyük favorileri vardır, her zaman iyi duş almıştır, mis gibi kokar, her zaman çok enerjiktir ve gündelik hayatta hiç yapmadığı bir şey yapar. Konuşmak yerine ard arda sürekli olarak şarkılar söyler. Işıklar ona dönmüştür, seyirciler bağırmaktadır. Yani günlük ortamında bulunmadığı bir bağlamın içine bırakılmış Elvis, günlük ortamda hiç yapmadığı hareketleri yapmaktadır. Oysa bize Elvis'ten kalan tam da budur ve de metin yazarının ürettiği biyografilerdir. Yani bize Elvis'ten geriye kalan Elvis'in sahte temsillerinden başka bir şey değildir. Elvis, Elvis dışında bir şeydir. Elvis diye elimizde tuttuğumuz, zihnimize attığımız şey Elvis'ten başka her şeye benzemektedir. Fakat elimizde tutacak da başka bir şey yoktur. Şimdi bunu kendimize uyarlayalım önerisinde bulunacağım.

Bizler kendi hayat öykülerimiz bağlamında, kendi kendimizi değerlendirmemiz bağlamında, çevremizdeki insanları metin haline getirmemiz bağlamında hep bir yazar pozisyonundayız. Fakat bu yazı Elvis'in biyografileri gibi donuk değil. Biz hayatta kaldığımız sürece tekrar tekrar yazılıyor, siliniyor, kendi yazdıklarımızı unutuyoruz, kendi yazdıklarımıza meydan okuyoruz, değiştiriyoruz ve bu süreçte hayatı merak edilebilir kılıyor. Dahası, bunu başka bir konuşmada konuşalım. Şimdi sadece anıştıracağım ama başka bir konuşmada konuşalım. Geleceğin metni olan müsvedde, yani taslak, o da sürekli değiştirilen bir şey. Gün içinde de değiştirebilirsin, bir konuşmanın içinde de değiştirebilirsin. Çünkü, Gürman, madem hayat bir metindir, metnin kurallarına riayet etmek için de hayat edit edilir.

Şunu söylemek istiyorum bununla biraz karışacak. Anladım anladım ama çok korkutucu bir şey bu tabii yani. Ama böyle işte. Maalesef böyle. Yani anlatığı... Bak şimdi, senle diyalog kuruyoruz, sözcükler üzerinden anlaşıyoruz. Bu yüzden dil bilgisinin kurallarına zorunluyuz. Sana düşündüklerimi bir resim olarak gösterseydim, resmin de her yerine aynı anda bakamayacaktın ama nereden bakabileceğine karar verecektin. Halbuki bir konuşmada dil bilgisi kuralları gereğince

ve ifade etmenin zorunlulukları gereğince başka bir sıralama yapmak zorundayım ve bu sıralama ben konuşurken aklıma diğer gelecek olanları da kısıtlıyor, düzenliyor ve biraya sokuyor. Resim mesela daha özgür. Müzikte de bir sıralama var. Ve müzik biraz daha duygusal yani entelektüel iletim kapasitesi biraz daha geride fakat duygusal iletim kapasitesi çok yüksek. Bak Gürman ne görmüş oluyoruz burada? Metin daha çok sözcüklerle kurulabileceği için diğerlerinde mutlaka katkısı var çünkü atmosfer oluşturuyor, bir ambiyans oluşturuyor fakat metin daha yaşamsal. Metin de dil bilgisi kurallarına uymak zorunda olduğu için zorunlu olarak senin kendine, etrafını, kişileri, olayları tanımlarken

Bildiğin dil bilgisi kurallarına ve bildiğin sözcük sayısına bağlı. Daha çok sözcük bilenler kendilerini daha iyi ifade ediyorlar, etraflarını daha iyi anlamlandırıyorlar. Daha az sözcükle yaşayanlar her şeyi çok basit şekilde anlamlandırmak zorunda kalıyor. Bu yüzden kitap okumak mesela hani çok önemli deniyor, niye önemli olduğunu kimse söylemiyor ama. muhtemelen bilmiyorlar çünkü hani bu gelenek olmuş kitap okumak önemli ama nedeni budur kitap okumak ifade etme becerilerini dil bilgisi kıvraklığını arttırdığı için kendin kavramsal düşünürken de dile muhtaç olacağın için

senin düşünme kapasiteni arttırır. Etraftan çektiğin veriyi çekmeceler. Yani alıp bütün pantolonları odanın içine atmazsın, tişörtleri odanın içine atmazsın. Aksine daha ilk başta bu sözcüklere, kavramlara aşina olduğun için ve dil bilgisi kurallarını bildiğin için onları her çekmeceye tişörtler, şu çekmeceye beyaz tişörtler, şu çekmeceye kotlar diye dizersin. Böyle dizersen Gürman, sonradan hangi çekmecede neyi aramak istiyorsan şak diye bulursun.

Bu yüzden hemen konuşacağın şey aklına gelir. Diğer türlü gelemez. O karmaşanın içinde aradığın kodu bir daha asla bulamazsın. Bu hikayesi şu. Tabii ki dünyayı algılama biçimimiz araçlarla, araçlar da kelimelerle ilgili. Ama şey kısmı gene de bana çok korkutucu geliyor. Hayat netice itibariyle bir metin ya, geçmişten geleceğe bağladığımız, o metnin kurallarına uymak nedeniyle davranışlarımızı belirliyor olmak ve bunun gerçek hayatta

Başka insanların da gerçekliği var, hayatları var, devam ediyor. Birçok sujeyle birlikte yaşıyoruz. Evreni paylaşıyoruz. O metnin kurallarına uymak için yaptıklarımız ve anlatıların üzerimizdeki hakimiyeti, bambaşka yapabileceğimiz davranışları da belirliyor ister istemez. Kesinlikle öyle. Kültürel farklar falan hep buradan gelir. Hayatı farklı metin serleştirmekten. Dolayısıyla farklı metin, farklı anlama işaret ediyor.

Evet Yalın'cım harika bir sohbet oldu gerçekten. Ben de şimdi birazcık üstünde daha fazla düşüneceğim. Bunun anlatının böyle yaşamlarımız üzerindeki etkisi zannettiğimizin çok ötesinde gerçekten. Bir sonraki programda görüşmek üzere diyelim dinleyicilerimize. Ağzına sağlık valla böyle bir başladık yarım saate etmişiz yani. Evet üstelik yolculuk konuşacaktık nereden nereye.

L'ye niyet ve kısmet programı oldu. Gürman, çok teşekkür ederim her şey için. Ağzına sağlık, görüşmek üzere. Bye bye.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)