
3.512 kelime · ~18 dk okuma
Efendim, Yalın Alpay ve Gürman Timurhan'la PotB ailesinin yeni podcasti durumlara hepiniz hoş geldiniz. Burada böyle çok derinlere dalmadan ama yüzeyin de çekiciliğine kapılmadan sevgili Yalın Alpay'la birlikte durumları, günlük hayattaki olguları, olayları ve aklımıza gelen diğer şeyleri konuşacağız. Daha çok Yalın Alpay konuşacak. Ben de kendisine sorular soracağım. Keyifli bir maceraya atılmış olduk değil mi Yalın? Gürman çok güzel konuşuyorsun. Yani hiç böyle insanın araya giresi gelmiyor. Muhteşem aktı gitti. Dedim ki her bir salvonda herhalde buradan toparlayamaz dedim.
Oralardan girdin, buralardan çıktın, muazzamdı. Bir de beni onar ettin her zamanki nezaketinde. Daha ne olsun? Seninle partner olmak, cennetten tapu almak gibi bir şey. Estağfurullah, ne kadar latifsin. Biz böyle 15 dakika boyunca birbirimizi överir miydik dinleyenler için? Şimdi şöyle oldu...
Ben çok yoğun bir tempodan çıktım esasında. Bir süre önce İstanbul'dan Ankara'ya gittim. Ankara'dan İstanbul'a geri döndüm. Pazartesi günü Çarşamba Datça'ya gittik. Oradan Ankara'ya gittik. Oradan Pazartesi bugün de İstanbul'a geldim. Ve sürekli yolculuk halindeydim yani. Devamlı. Ondan sonra ve yolculuklarda... Şunu fark ediyorsun. Hakikaten çok büyük kitleyle birlikte sürekli hareket etmen gerekiyor. Düzenli olmak gerekiyor. Sürekli aksamalar oluyor. Herhangi bir şeyde sürekli aksamalar oluyor.
Devamlı insanlarla konuşuyorsun. Bir yerden sonra gündelik hayatta bizi diğer insanlarla birbirine bağlayan günlük konuşmalarım bitti. Çünkü konuşabileceğim konular sınırlı sayıda. Normal insanlarla. Yani bir yerden sonra iş şeye dönüyor hakikaten. Böyle normalce spor konuşabiliyorsun. Siyaset konusunu açmamaya gayret ediyorum. Çünkü çok cinlerim tepeme çıkıyor.
Ondan sonra böyle küçük küçük konularla durumu idare etmeye çalıştım. Bu günlük hayattaki günlük küçük konuşmalar bizi ve hayatımızı nasıl etkiliyor? Sen bu konuda nasılsın? Ben de berbatım. Yani Gürman hakikaten küçük konuşmalar. Şimdi genellikle beni hep konuşurken gördüklerinden yani takip edenler beni hep konuşurken gördüğünden günlük yaşamımda da çok konuştuğum gibi bir algı ortaya çıkıyor tabii doğal olarak. Ama gerçek bunun tam aksi. Neredeyse günlük yaşamımda
Hiç konuşmuyorum. Bazen birkaç gün boyunca konuşmaya ihtiyacım olmadığı yıllarda geçirdiğimi söyleyebilirim. Yani bazı yıllarda birkaç gün üst üste hiç konuşmadığım oluyordu. Kendi sesine yabancılaşıyor insan hatta. Tabii bunda şöyle şeyler var. Düşünce aracılığıyla hayatını kazananlar veya hayatının asli meselesini düşünme yapanlar
Doğal olarak düşünce ilk bakışta daha çok kavramsal olduğundan ve her kavrama hemencecik bir sözcük atanamadığından dahası sözcük havuzumuz şimdilik ulaşabileceğimiz neredeyse sonsuza dayanmış kavram karşısında yetersiz kaldığından çoğu şeyin henüz kavram olarak isimlendirilmemiş olduğundan düşünmede yoğunlaşmak sözcüklere geçmemiş kavramlar hakkında düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu yüzden belli bir aşamadan sonra konuşmak kavramsal zenginliği bir miktar geriye çekiyor diye düşünüyorum Gürman. Bu yüzden çok düşünenler çok fazla konuşamazlar. Fazla konuşmak şöyle olabilir bence, sözcüklerle kendi düşüncesi arasında paralellik kurduğu zaman insan veya bir özdeşlik tabii ki olamaz ama özdeşliğe en azından yaklaştığını hissettiği zaman kendisini daha iyi ifade ettiğini düşünmeye başlıyor ve kendisini iyi ifade ettiğini düşünen kişi hemen konuşmaya başlıyor.
Bu konuşmada mesela şöyle ilkel ayrımlar yapacağım ama senin de söylediğin gibi bizim bu konuşmalarımız çok derin olma iddiasında kesinlikle değil ve ikimizin de daha derin konuştuğumuzu iddia ettiğimiz başka mecralardaki konuşmalarımız var. Bunun haftalık bir frekansta olmasını istediğimiz için biraz daha hafif olmasını istiyoruz çünkü her hafta bu kadar derinlemesinde bir konuşma da öyle çok kolay yapılabilecek bir şey de değil. Bunu konuşanlar bilir. Gerçekten kendi sözünü üzerinde hassasiyet sahibi olan ve ağzından çıkan, ifade ettiği beyanın sorumluluğunu alan insanlar için konuşma birazcık da bir yük. O kadar güzel söyledin ki. Chopin'in böyle bir durumu var. İlk okuduğumda anlamamıştım nedenini. Sonradan bunu kavramaya başladım. Chopin konser vermekten imtina ediyor.
ve hayatı boyunca çok az konser vermiş bir piyanist müthiş yetenekli tabii ki fakat şimdilerde anlıyorum ki son birkaç yılda özellikle üst düzey bir performans gösterdiğini düşündüğünden ve başkaları da onun daha önceki performanslarını iyi bulduğundan Chopin bir kere ulaşmış olduğu o çıtadan, yüksek çıtadan geri dönmeyi reddediyor fakat o çıta bir performans olduğu için Yani editlenemez, bir kere ağızdan çıkan, bir kere bedenden çıkan, bedeni o anda anlık olarak terk eden bir performans. Chopin'in, senin, benim, performans yapan herkesin geçmişteki tüm kazanımlarını elde ettiklerini bir şekilde ortaya koyduklarını tıpkı bir kumar masasında, masada ileriye sürmek gibi ileri sürülüyor Gürman. ve o konuşma, o performans kötü geçtiğinde bana kalırsa insan kendisiyle ilgili de özgüveninde bazı sorunlar yaşayabiliyor. Futbolda da sıkça görüyoruz bunu. Mesela golcüler 3-4 maç gol atmadıklarında psikolojik olarak yeteneklerini yitirdikleri sanısına kapılıyorlar.
Halbuki işte diyelim ki 28 yaşında, yani yıllardır senede, sezonda kaç gol ortalamasıyla oynamış, kendini defalarca ispat etmiş, işte 50 bin kişilik statta onun için ne tezahüratlar yapılmış ama iki maç gol atamıyor, üç maç gol atamıyor ve görüyoruz ki performans son üç maçta iyi olmadığı için son beş yıllık iyi performansı da yok sayılabiliyor. Fatih Terim örneğinde de geçenlerde gördük. Türkiye'nin en çok kupa kazanan Avrupa'da dahil bu kupalara Teknik adamı futboldan hiç anlamamakla bile suçlandı. Dolayısıyla performansla uğraşan herkes performansı sırasında daha önceki bütün rütbelerini masaya koyuyor. Bu yüzden performans sanatçılığı, performans konuşmacılığı, performans sporculuğu bence aşırı zor. Her seferinde bütün bütün geçmişin masada.
Çok özür dilerim sözünü kestim. Rica ederim ben araya girmiş gibi oldum ama dediğimde şu orası çok önemli. İnsanlar tabii şöyle düşünüyorlar doğal olarak. İşte bu ister bir maç olabilir ya da bir konser olabilir ya da başka bir performans olabilir. Onu sürekli tekrar eden insanda esasla aynı şeyi tekrar ettiğini zannediyorlar. Halbuki her performans, her olay, her maç, her sahneye çıkış yepyeni bir deneyim.
Öyle yeni bir deneyim ki dinleyiciler başka, ses başka, aktörler başka. Her seferinde yeniden keşfetmesi gerekiyor. Performans sanatçısının kendisini ve performansı. %100 katılıyorum Gürman. Yalnız bak bir tane sorun var. Hatta Fatihlerim de bu sorunu yaşıyor.
O sorun şu, performans senin dediğin gibi her seferinde biricik bir olgu olarak düşünülüp, her seferinde biricik bir olgu için, biricik ne demek? Daha önce karşılaşılmamış, kendine özgü, daha önce bir benzeriyle karşılaşılmamış olan biriciktir. Her mücadeleyi, her yola çıkışı, her konuşmayı, her performansı biricik bir şey olarak algılamazsa kişi, kişi daha önce yaptıklarının aynısını yaparak güvenli bir alana geçmeyi tercih edebiliyor. Buna insanın kendi kendisini taklit etmesi diyorum ben.
Fatihlerim de bunu görüyoruz mesela. Fatihlerim en başarılı olduğu dönemlerdeki jest, mimik, konuşma, tonlama bunları en başarılı olduğum dönemin dışa vurma olarak bir şekilde kendi kafasında pozisyonlamış ve daha sonra Bütün şartlar değişmiş olmasına rağmen ve Fatih Terim'de bütün o potansiyel kendini özgün, biricik, her türlü olayda yeni karar alma, yeni taktik geliştirme, olayı başka türlü tansiyonunu tutma yeteneği olmasına rağmen öyle sanıyorum ki her hafta çıkılan ve her hafta milyonlarca kişinin eleştirisiyle sonuçlanan bir zor performans için bu kadar yıldan sonra kendine güvenli bir alan seçmek istiyor, ve özgünlükle mücadeleyi kendi kendine en iyi olduğu dönemini düşünerek o dönemi taklit etmenin içine giriyor. Bu hepimiz için her zaman tetikte bekleyen bir tehlike ve risk. Ve bundan kaçınmak çok zor Gürman. Hatta şimdi konu nereden nereye geldi onun için söyleyeceğim. Seninle bu programı yapmaya başlayacağımız belli olduğunda bu risk beni korkutuyordu. Yani üstelik şu anda da korkum geçmedi çünkü henüz bizim yolculuğumuz çok yeni. Beni korkutan şey şuydu.
haftalık bir konuşma periyodu ya beni istediğimden daha niteliksiz konuşmalar yapmaya alıştırırsa diye bir endişe duyuyorum. Bu endişede de insanın fiziksel enerjisinin tabii ki bir limiti var. Senle ben hayatlarımızı kazanmak için Birbirinden ilintisiz çok farklı şeyler yapıyoruz ama hepsi düşünce işi. Fakat bu düşünce işleri birbirlerine kolerasyonları düşük olduğu için çok sağlam bir biçimde desteklemiyorlar. Dolayısıyla bizi daha çok parçalayan bir özellikleri var.
Küçük, her zaman kendi başına da bir bütün olduğu için büyük bir bütüne göre birim maliyette daha çok enerji yakıyor. Bu yüzden öyle düşünüyorum ki sen ve ben ve bizim gibi çalışanlar toplam tek bir işle uğraştığında aynı büyüklük için harcayacağı enerjiden çok daha fazlasını harcamak zorunda ve her seferinde peş peşe gelen deadline'lara kendini olabilecek en iyi şekilde hazırlamak zorunda ve deadline biter bitmez yeni bir mücadelenin yeni bir şartlarına adaptasyon sağlamak zorunda. Bu yüzden hiç bitmeyen bir meşakkatli süreç var ve bu meşakkatli sürecin sonunda oturup sevinmeye, kutlamaya başarılı olup olunmadığına göre ki hani başarılı olduğumuzu varsayalım, başarıyı kutlamaya bile vakit yok. Ve başarısızlığa kahrolmak için her zaman vakit var maalesef. Fakat başarıyı kutlamak için hiç vakit yok. Ve bu hayatın küçük, güzel pek çok şeyini gözden kaçırmamıza yol açıyor. Bence bu küçük, güzel şeylerden bir tanesi de küçük konuşmalar.
Şöyle bir ayrım yapacaktım. Konuşma tam böyle dallanıp budaklandı, birden çok güzel açıldı bence. Şimdi ben tekrar konuşmanın o açılmasını daraltma pahasına, biraz sıkıcılaştırma pahasına aklıma gelen bir şey söyleyeceğim. Sonra sen eminim oradan müthiş şeyler çıkaracaksın yine. İçe dönükler ve dışa dönükler olarak insanları ikiye ayırıyoruz ya. Dışa dönükler tabii ki biliyoruz ki ortama girdiğinde hemen dışarıyla kendisinin dışına atılabilen, başkalarıyla empati kurabilen, başkalarına kendisi için sempati duyurtabilen, kendi söylediklerine güvenen varlığını sorun olarak görmeyen, varlığını içine katıldığı toplumda bir fazlalık olarak görmeyen, aksine oradaki toplumu varlığıyla
Şenlendirdiği kanısında olan kişilik. Ayrıntısız, çok kabaca. İçe dönükler ise genellikle şöyle oluyor. Kendi dünyasıyla ilgilenen kişi kavramsal olabilir, ruhsal olabilir, duygusal olabilir.
Fakat dış dünyadan çok dış dünyanın kendi üzerindeki etkisi üzerine yoğunlaşmış kişi tanıdık ortak kavramlara sığınamaz Gürman. Dışa dönük olan dışarıyla ilişki kurduğu için dışarının kabul ettiği kavramlarla barışıktır ve o kavramlar onun için yeterlidir. Bu onun küçümselecek falan bir şey olduğu anlamına gelmez. Aksine dışa dönüklük zordur. Sadece hani bir betimleme yapmak için söylüyorum. Bu yüzden konuşma sırasında herkesin ortak anlamlar kattığı sözcükleri kullanmakta herhangi bir tereddüt göstermez, rahatlıkla bu konuşmayı dışarı atar. Ve bu konuşmada herhangi bir hata yapıyor muyum, yapmıyor muyum, başkalarına karşı ben fazlalık mıyım, değil miyim gibi kuşkular duymadığı için
Özgüvenli konuşur, rahattır. Konuştuğu içeriğin doğru olup olmaması önemli değildir. Çünkü güvenli sularda gitmeyi sever. Zaten daha önceden onaylanmış, politik doğruculuk gibi düşün yani. Onaylanmış, güvenli bir alan içerisinde konuşmasını söylüyor. Yani toplumdaki daha önceki ilişkilerinde onaylanmış, test edilmiş ve kendisi açısından doğru feedback aldığı konular, düşünceler ve ifadeler üzerinden gider. Müthiş açıkladın biliyor musun? Kesinlikle böyle evet çok çok güzel ifade ettin hemen birkaç cümlede olağanüstü boyadın burasını. İçe dönükse hiçbir kavramın dışarıda da kendisine hissettirdiğiyle aynı kavram olup olmadığı konusunda emin olamaz. Çoğu düşündüğü şey daha önce ortak dünyada dillendirilmemiştir.
Bu yüzden bunların ayıplı mı olduğunu, başkaları için kırıcı mı olduğunu, kendisini toplum içinde ahmakmış gibi göstereceğini sürekli kuşkulanarak kendi içinde büyütür. Onun için toplumsallaşma kendi alışık olmadığı bir dışsal akreditasyon içerisinde yuvarlanıp gitmektedir. Fakat içe dönüp dışa akredite olmakta sorun yaşamaktadır. Bu sorun kendi yetersizliklerinden olabileceği gibi, kendi overqualified'lığından da olabilir veya denk bir dış dünyayla denk bir içe dönük kavramlara farklı anlamlar verme konusunda yoğun bir inatlaşma ve ısrar gösterdikleri için iki taraf arasında anlaşma zemininin sözsel olanakları ortadan kalkmış olur.
Böylece içe dönük kendi konuşmasının kendi düşündüklerini hiçbir zaman ortak alanda doğru şekilde ifade edemeyeceğini düşündüğünden her konuşmaya kuşkuyla yaklaşır. Onun için her konuşma bir performanstır Gürman. Bugün konuşmamızın başında seninle performans yapmanın ne kadar zor olduğu üzerine konuştuk. İçe dönük birisi için günlük her konuşma bir performansa dönüşmüştür.
Çünkü kendi içinden geldiği gibi konuşmaz, sınanmış olan güvenli alanın içinde kalmak istemez, kendi kavramsal bir dünyası vardır. Bu dünyanın derin ya da sığ olması önemsizdir, önemli olan dünyanın kendine ait olması yüzünden dış dünyayla sözsel anlamda denk gelmiyor oluştur. Bu yüzden içe dönükler konuştuklarında genellikle garip karşılanırlar. Karşı tarafta sempati uyandırdığında bile bir gariplik olduğu hissi hem kişinin kendisine hem de ortamdaki diğer bireylere sirayet eder.
Bizde bu münzevi aydın tipi çok yerleşiktir. Yani bizim toplumsal algılamamızda aydın dediğimiz kişi işte hep bir kimi zaman fil dişi kulede yaşamakla eleştirilen, münzevi bir yaşam süren, diğer insanlarla pek hemhal olmayan, onlarla vakit geçirmeyen insan tipidir. Sen konuşurken aklıma geldi. İki yönü çok önemli. Bir tanesi kendisine ait bir kavramsal dünya olacak. Bunun sığ ya da derin olması önemli değil.
Ama bu kavramsal dünya ve kendi ifadeleri dış dünyayla test edilmiş, onaylanmış ilişkiler üzerinden değil, her seferinde yeni bir ilişki üzerinden oluşacak. Aynen öyle, çok güzel anlattın. Şimdi bunun şöyle tipik bir örneği var, Cemil Meriç diyor ya, her düşünce bir çığlıktır diyor. Doğru. Bir başka insanla temas kurduğunda ifade ettiğin yalnız kendi kavramsal dünyadan çıkan her fikir, Her ifade esasında bir çığlık. Çığlık sadece senin anlaşılmayı beklemenle alakadar değil. Karşıdakinin de duymaya hazır olup olmamasıyla alakalı bir vaka. Çünkü yanımızda biri çığlık attığında her zaman bundan... ...bu insana ne oluyor diye pek mutlu da olmayabiliriz. Bu da çok doğru. Bak bu da çok doğru Gürman. Ben de şöyle ifade etmiştim daha önce. Zorunlu olarak yeni söylenen her şey acemilikle söylenir.
Çünkü yeni olan şey kavramsal olarak yeniye ait olduğu için başkaları tarafından bilinmiyor olur veya başkaları tarafından adlandırılmamış olur. Yeni şeyler söyleyen kekeler gürman, her zaman onun söylediği başkalarına kekeleme olarak geçer. İç dünyasına dönük kişiler toplum içinde kekeliyor gibi görünürler. Kekeleyen kişiler toplumsallaşamadıklarından, kendi görüşleri açısından yani kendilerini gündelik akışkan sohbetin içine bir el freniymiş gibi düşündüklerinden toplumsal hayata girdiklerinde kabul görmemeleri yüzünden de ona katılmazlar.
Yani varoluşsal bir sorun da vardır burada. Yani şu klişeye girmek istemem asla. İçe dönükler derin kişilerdir, dışa dönükler sığ kişilerdir. Asla. İçe dönükler varoluşsal olarak da içe dönük olabilirler. Yani belki de başkalarının yanında kendisini nedensiz şekilde fazlalık olarak gördükleri.
Mesela çok uzun yıllar önce yani belki 90'ların başında Varlık dergisinde bir öykü okumuştum. Görünmezlik üzerine öykü. Fakat görünmezlik bir süper insanın özelliği olarak görünmezlik değil. Aşırı vasat insanın özelliği olarak görünmezlik. Şöyle bir görünmezlik. Öykünün kahramanı yakınıyor görünmez olduğundan. Diyor ki, nereye gitsem kimse benimle ilgilenmiyor. Kimse bana bakmıyor.
Garsona seslendiğimde garson bile başka herkese bakarken bana bakmıyor. Bir dükkana giriyorum, bütün kafalar başkaları içeri girildiğinde ona dönerken ben girdiğimde hiç kimsenin kafası bana dönmüyor. Üniversitede mi okuyorum, sınıftaki kimse beni tanımıyor. Bir yerde karşılaştığımızda sen bizim sınıftasın dediğimde o da bana ben sizi ilk defa görüyorum diyor. Böyle bir görünmezlikten bahsediyorum. İnanılmaz güzel bir fikirmiş. Gerçekten çok beğendim. Çok güzel bir analoji. İçe dönük insanların varoluşsal olarak görünmediklerine dair bir biriktirilmiş deneyimleri de var. Ve bu deneyimler Özne'nin deneyim sırasında gerçekten olup bitenleri kaydetmesinden çok
Onun olaylara bakış açısıyla da kirletildiğinden deneyim gerçekte olup bitmiş olayın kendisinden farklı gelişiyor Gürman. Ve içe dönük insanlar genellikle daha hassas yapılı, başkalarının söylediklerine veya başkalarının kendi hakkında düşündüklerine daha duyarlı insanlar olabiliyorlar. Bu yüzden de olabilecek en kötü versiyonları da düşündüklerinden yaptıkları her hareketi, söyledikleri her sözü acaba yanlış mı anlaşıldım endişesiyle defalarca tartıp tartıp söylemelerine rağmen karşı taraf beklemediği bir hamle yaparsa ona mesela bir espri yaptığını düşünüyorsa ve ortamda ufak bir sessizlik olduysa içe dönüğün deneyimi ortamda ufak bir sessizlik olduğundan ibaret kalmıyor. Onun deneyimi herkes beni acınacak birisi olarak gördü. Birdenbire suspus oldular. Sonra konuşma devam ettiyse bana acıdıkları için beni küçük gördükleri ama küçük görmelerine rağmen beni tahkir etmemek istediklerinden devam ettiler gibi algılıyor.
Dolayısıyla gerçekte yaşanan, olup bitenle deneyimlenen arasında öznenin alımlama farkı olduğu için içe dönükler de bu konuda fazla hassas olduklarından ve başkaları tarafından biriktirdikleri deneyimde anlaşılamadıkları gibi bir belliğe sahip olduklarından yeni karşılaştıkları her olayda da anlaşılamadığı ölçütüyle kendisini değerlendirmeye alıyor. Bir içe dönük için o ya görünmez, kimse tarafından görülmeyen birisi ya da hep yanlış anlaşılan birisi. O yüzden bağlantıları kurmak istemiyor, dışarıya atılmak istemiyor. Dışarıya atılmak istemediğinde Gürman şöyle demez kimse. Ben dışarıdakilerin onayını alamıyorum. Bu yüzden ben dışarıdakileri anlamıyorum. Böyle demez. Ne der biliyor musun? Kendini meşrulaştırmak ister insan. Ve işin içinden kendini püri pak çıkarmak ister ki hayatına devam edebilsin.
Çünkü hayatımız boyunca hep kendimizle baş başayız. Kendimizi terk edemeyiz. Diğer bütün ortamları, kişileri, her şeyi terk edebiliriz. Kendimizi terk edemeyiz. Kendimizi terk etmemiz, intihar etmemiz anlamına geliyor. Hayatta kaldığımıza göre şu an hiçbirimiz intihar etmemiş durumdayız. Demek ki kendimizle devam etmeye, bu lanete devam ediyoruz. Bu yüzden suçu kendimize atamayız. Suçu başkasına atmak zorundayız. Bitiriyorum. Bu yüzden Gürman, ben başkalarını anlayamıyorum demez insan. Kimse beni anlamıyor der. Suçu başkalarına atar. Kimse beni anlamıyor demek, bir süre sonra onlar benimle iletişim kurmuyor yerine ben onlarla iletişim kurmuyorum'a döner. Onlar beni küçük görüyor demek yerine ben onları küçük görüyorum demeye başlar. İçe dönükler bir süre sonra kurdukları iletişimlerde başkalarına kötücül şeyler söylemeye meyledebilirler.
Çünkü onların da kendi kendilerine yaşamlarını devam ettirmesi gerekir ve bunu yapabilmek için kendini temize çekmek zorunluluktur. Bu yüzden şöyle diyebiliriz. Küçük konuşmalar, yapabilenler için bir sağaltıcı, toplumsallaştırıcı, hali hazırdaki mekanizma içinde hemen dönmeye başlayan bir çark olma özelliklerini verir. Fakat yeni olan hiçbir şeyi ortaya koydurtmaz. Çünkü mevcut sisteme tam bir entegrasyon vardır. Bak şöyle diyebiliriz buna, bunlara mühendis diyebiliriz. Neden?
Mühendisler ne yaparlar? Temel bilimlerin bulduğu bir sürü bilgiyi birleştirip belli bir tasarımsal amaç için, işlevsel amaç için bu verilmiş bilgi havuzunu müthiş etkin bir şekilde kullanırlar ve tekil sorunu çözerler. Bir işlevle bu tek sorunu çözerler. Temel bilimciler ise daha önce var olmamış, adlandırılmamış keşifler yaparlar. Bunların adlarını koyarlar. Bazen tabii ömrü boyunca çalışıp bir şey bile keşfedemeye de bilir. Yani son derece de mümkün. Zaten bir şey keşfedene muhteşem gözüyle bakılır, birkaç şey keşfedene deha deriz. Bu yüzden temel bilimler genellikle uzak durulmak istenen şey olur. Herkes daha çok çarkların içine hemen girmek ister. Bir mühendis olarak hemen çarkların içine gireyim ve hemen o çarkın içinde bir gelişim sağlatayım. Ama temel bilimci çarkın dışına çıkar. Başka makinelerin olasılıklarını test eder.
Bu yüzden de o muhtemelen çoğu zaman diğer mühendisler tarafından tercih edilmez. Çünkü var olmayan bir sistem üzerinde yeni bir vaat vermektedir. Fakat vaat başkalarınca alımlanmadığı için bir mühendis tarafından belli işlevleri çözmek için kullanılacak bir altyapı olarak görülmez. Bu yüzden diğer tarafın anca çok dirayetle, devam ederek, bir sürü kişiyi teker teker ikna ederek yeni bir paradigma üretmesi, yaratması, dönüştürmesi gerekir. Ama bu çok zordur hakikaten. İçe dönükler mecburen tabii hemen hali hazırda işleyen çarka dönüşemedikleri için kendilerini temel bilimlerdeki gibi dışarı almak zorunda kalırlar ve yaratıcı işlere giderler. Yani şundan o da mevcut sistemle uyum sağlayamayan ya kendini değiştirmelidir ya sistemi.
Kendilerini değiştiremeyenler sistemi değiştirmeye gideceklerdir. Dolayısıyla onların üzerindeki bası küçük konuşma gibi sistem içine hemen entegre olan bir yapıya denk gelemez. Bu yüzden onların ya hiç konuşmaması gerekir ya da çok büyük büyük konuşmaları gerekir. Büyük büyük konuşmadan da şunu kastediyorum, madem bu kadar ana akımın dışındasındır, o zaman ana akımın dışındaki bağlantıları, fikirsel örüntüleri, var olmayan, keşfedilmemiş, icat edilmemiş kavramları düşünebilmen ve bunları söze dökebilmen gerekir. Fakat Gürman, şimdi deminki temel bilimcinin başına gelen gibi, işte o zaman
hiç anlaşılmayan bir terminolojiyle konuşan, başkaları için hali hazırda somuta dönmemiş örnekler veren, sürekli soyutta kalan, bu yüzden de ne söylediğinin anlaşılmamasının yüksek ihtimal olduğu bir kekeleme konuşması ortaya çıkar. Ve kekeleyen konuşmanın mekanizmaya dahil olması daha da güçleşir. Bu yüzden sen, ben veya işte bizim gibi böyle daha kavramsal düşünenler, daha soyut üretim yapanlar günlük konuşmalarda kendi kavramsal konuşması bile zorunlu olarak oldukça kekeleme olacağından diğer tarafa entegrasyonda maksimum zorluk yaşar. Fakat ilginç olanı söylüyorum şimdi. İlginç olan Gürman. Çünkü Gürman Smalltalks'da yapıyor. Hatta şöyle oldu. Seninle çok yeni bir anımız var bu konuda. Gürman beni geçen hafta veya ondan önceki hafta bir çarşamba akşamı bir yere davet etti. Ben dedim ki Gürman ben Smalltalks'da çok zorlanıyorum. O yüzden hiçbir daveti kabul etmiyorum. Hiçbir yere gitmiyorum. Ne açılışlara, ne ona, ne buna. Kendim konuşmacı değilsem gitmiyorum. Kendim konuşmacıysam da gidip en arkalarda oturup, başkalarının konuşmasını dinlerken kimsenin beni görmemesine çalışıp, çabalayıp, kendi konuşmam gelince utana sıkıla kürsüye gelip, birdenbire normal bir insana dönüp konuşmaya başlayıp, sonra kürsüden inip hemen oradan sıvışmaya çalışan birisi oluyorum.
benim konuşacağım bir şey bile değilse kendimi gittiğim o yerde neden orada olduğumu anlamlandıramadığım bir pozisyonda buluyorum ve kısacık konuşmalar işte yeni tanışmalar veya işte birbirimizi entelektüel camiadan veya cemiyet hayatından tanıdığımız henüz daha göz göze gelmediğimiz fakat birbirimizi işte ekrandan podcastten youtube'dan tanıdığımız kişilerle selamlaşma ve küçük konuşmalar oluyor dedim ki Gürman'a Gürman ben böyle yerlerde zorlanıyorum Gürman da dedi ki, ya sen merak etme biz seninle ikimiz takılırız, biz kendi kendimize konuşuruz. Başkaları geldiğinde onlara merhaba deriz. Sonra biz tekrar konuşmaya devam ederiz. Tabii ben şeyi unutmuşum o akşam gerçekten atölyem vardı. Beni de kurtarmış oldu. Bu konuda iyi bir big benimdir. Yani şöyle söyleyeyim.
Senin demin dediklerinden tabii şöyle bir şey hatırlatma sorumluluğu hissettim. Kavramsal çerçevede anlatırken beyazla siyah arasındaki kontrastı yükselterek durumu daha net görmeye çalışıyoruz. Ama insanlar günlük hayatlarında beyaz ve siyah noktasında değil. İçe dönük olduğumuz, dışa dönük olduğumuz anlar var ve bunların her biri birer performans.
Bazen hassasiyetle birlikte hassasiyetin yarattığı ve çok kolay dönüşebildiği öfke bizi belli ilişkilerden, sorumluluklardan, toplumsal hayat içerisindeki faaliyetlerimizden alıkoyduğu gibi bazı durumlarda kendimizi kaptırarak kendi içimize bakma cesaretinden, düşünceler ve kavramlar üzerinde düşünme sorumluluğundan da alıkoyabiliyor. Her etkileşim bir üretim. Küçük konuşmalar da böyle güzel bir üretim. Üretimin şöyle bir boyutu da var. Üretim sadece ürettiğin şey ortaya koyduğun şey dış dünyaya bir etkide bulunmuyor. Üreten şahsı da değiştiriyor. O üretim sürecini kendisi. Dolayısıyla her gün yeniden değişiyoruz.
Her gün yeniden bunlara maruz kalıyoruz ve içimizde yaşıyoruz. Bazen durup bakmakta çok fayda var. O yüzden sana çok teşekkür ederim bir adım. Beni de böyle derin düşüncelere gark ettin. Gürman ben teşekkür ederim. Bu yolculuklar içerisinde nasıl değiştim acaba diye düşünmeye başladım şimdi. Ya Gürman bir tanesin. Bu arada yani bizim de seninle yüz yüze geldiğimiz anlar 4-5 kere ama birbirimizin arasında iyi bir bağlantımız var. Yani seninle transandantal bir ilişkimiz var. Çünkü yani seni çok dostum olarak görüyorum yakın çevremden. Yani böyle sayacağım 10 kişi olsa bir tanesi Gürman. Bu da hoşuma gidiyor. Small talks dostluk için zorunlu bir şey değil yani. Değil tabii canım. Yani kesinlikle değil.
Ben de seni sevdiğimi söyleyeceğim ama transatlantal kelimesini kullanmayacağım. Bir dahaki bölümde görüşmek üzere diyelim mi? Harikasın. O zaman herkesi selamlıyoruz. Bu güzel yayında emeği geçen herkese de teşekkür ediyoruz. Görüşmek üzere sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.