Podcast

S2E12: Küçük Dağları Ben Mi Yarattım?

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna kibirli olmak ve kendini herkesten üstün görmekle ilgili problemlerin şifasını edebiyat dünyasında arıyor. Keyifli dinlemeler!
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Oliver Sacks - Hareket Halinde - Bir Hayat
Oliver Sacks - Benim Periyodik Tablom
Ahmet Mithat Efendi - Felatun Bey ile Rakım Efendi
David Mitchell - Bulut Atlası

Bonus kitap:
Aslı Perker - Başkalarının Kokusu


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.934 kelime · ~25 dk okuma

Dermanlı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcastli BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Turek İremitçi. Manim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Efendim, merhabalar. Hemen sorumuzla başlayalım. Ben kibirli bir günümdeyim bugün gerçi ama gene de bu soruyu bilinemeye lütfedeceğim. Sen, işin doğrusu biraz önce yolda gelirken kruvasan ve poğaça aldığımız yerdeki kız kadar kibirli değilsin mesela. O çok enteresan bir şey değil mi? Ondan feyz aldım. Ya çok enteresan bir şey. Böyle mesela çok pahalı bir şeye giriyorsun, mağazaya giriyorsun. Hani ne bileyim Prada, Gucci, Sarsürt.

Hiç öyle girdiğimden değil aslında. Muhtemelen onlara hiç girmedim. Daha alt şeylere girmişimdir. Zara'da falan şöyle oluyor. Hani görevliyi bulamıyorsun. Yanından göz kontağı kurmadan geçmeye çalışıyor seninle. Diğerlerinde böyle daha işte pahalı markalarda. Oranın sahibi gibi davranıyor. Yani sen içeri giriyorsun ve suratına şöyle bir hoş geldiniz diyor mu? Önce bir kılığına, kıyafetine bakıyor. Ne alıp ne alamayacağını bir değerlendiriyor. Kurumsal eğitim veriliyor çocuklara bence. Müşterinin önce kılığına, kıyafetine bakın. Beğenmezseniz böyle kibirli davranın. Çünkü burası böyle bir yer. Evet. Halbuki yani muhtemelen hani beş yıl çalışsa oradaki bir şeyi ancak beş yıllık maaşıyla alabilecek ama sana kötü davranıyor yine de. O kibri koruyor.

Transkriptin tamamını oku

Biraz önce aldığımız kız da öyleydi. Öyleydi. Belki de kim bilir ne derdi vardır. Ya o da ayrı. O da ayrı. Bize denk gelmiştir. Bilemeyiz. Evet. Biz sorumuzu okuyalım. Sorumuzu okuyalım. Ama bu arada bir şey söyleyeyim mi? Mesela New York'ta bir kural vardır. Çok turist gelen bir şehir ya. Bir de New York'a giden herkes çok rahat giyinir. Oranın kuralı odur. Çok yürüdüğü için. Şehir insanı çok yürütüyor. Yani 22 kilometre Manhattan. Baştan aşağıya. Herkesi böyle şeyde görürsün. Hani spor ayakkabısını giymiş turistler özellikle. Rahat kıyafetler giymiş. Bütün gün gezecek adam.

O yüzden şey diye eğitim verirler oradaki mağaza çalışanlarına. Aman hani gelene kibirle davranmayın. Her müşteriye aynı özelliğini gösterin. Kimin ne olduğunu bilemezsiniz. Ve genellikle de öyledir gerçekten. Evet, sorumuza geçiyorum. Nokia'nın başındaki adam gelmiş olabilir. Şeyi hani hiç siyah kaza kodu ve spor ayakkabısı olmadan görmedik. Apple. Steve Jobs. Steve Jobs, yes.

sorumuzu LK baş harfleriyle tanıtacağım. Diyor ki, yakın bir zamanda yaşadığım birçok sıkıntının temelinde içimdeki kibirin yattığını fark ettim. Özür dileyememek, gitme diyememek, affedememek, çok fazla arkadaş edinememek, eşle geçinememek, şefkat gösterememek, emeği takdir edememek, çünkü hiçbir şeyi beğenmemek ve Hatta duyguları hissedememek. Parantez içinde mesela ne ki üzüleyim, ne ki isteyeyim. Parantez kapa. Hayır, Lord Thorn'un da değilim efendim. Gayet sıradan sayılabilirim. Ama acaba bu burnumu Kaf Dağı'ndan nasıl indirebilirim? L-K. Yani bende adı var da yine de biraz korumak istiyorum. Peki. L-K yani. L-K. L.K. Peki.

All right. Leke arkadaşımız için bir analiz yapar mısınız peki? Ya bir kere şey çok hoşuma gitti benim. Bu kadar dürüstçe, açık yüreklikle bunu soruyor olabilmesi bana şunu gösterdi aslında. O kadar artık bu sorundan yorulmuş ki, o kadar sıkılmış ki böyle biri olmaktan. Gerçekten bir çare arıyor. Onu hissettim. Yani şikayetinde diyeyim, samimi. Hiç şey gelmedi bana. Hani bunu da böyle bir, bu kadar da dürüstüm diye bence yapmamış. Onu da düşündüm çünkü. Hani bu kadar da dürüstüm, bu kadar da şeffafım. Yani kendi kibrim bu kadar farklı. Bence ondan değil. Gerçekten artık yoruldu, bunaldığı için bunu yazmış. Bu çok iyi bir başlangıç tabii. Yani bunu biliyor olmak ve bundan kurtulmak, istiyor olmak çok çok güzel bir başlangıç. Şimdi kibir, gerçekten bu raddede bir kibir. Çok yıkıcı bir davranış türü. Aynı ben.

Sen hayatında gördüğüm herhalde en kibirsiz insansın. Çok yıkıcı, kendini yok eden cinsten bir davranış türü. İnsana kendini yok ettiren türden bir davranış türü. Çünkü insanlarla hiçbir şekilde bir yerden sonra artık bağı kuramamaya başlıyorsun. Ve yalnızlık gerçekten Allah'a mahsus. Yalnızlaştırıcı bir şey yani. Çok yalnızlaştırıcı bir şey. Kimseyle bağı kuramazsın işte. Diyor ya ne eşimle, ne kimseyle, hiç kimseyle bir şey de hissetmiyor. Üzülmüyor da yani. Duygu bağı da kuramıyor. Duygu bağı da kuramıyor. Artık o raddeye gelmiş.

Bu tabii ki çok yalnızlaştırıcı bir şey ve hiç kimse bir yerden sonra hayatında gerçekten yalnızlığa katlanamaz. Ya aklıma şey geldi, bu Yılmaz Erdoğan'ın Kelebeğin Rüyası diye çok sevdiğim bir filmi vardır benim. Orada iki gariban şair vardır, gerçek hayatta da olan. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Usta. Rüştü Onur'u canlandıran Mert Fırat, Muzaffer Tayyip'i canlandıran da Kıvanç Tatlıtuğ. Diyor ki, ama ikisi de fakirlik içerisindeler, sebebini bilmediğim gizli bir kibir var bende Muzaffer diyor.

Yalvaramıyorum diyor. Ya sebebine gelince çeşitli şeyler olabilir. Bunlardan tabii ki hemen ilk akla gelen ve en çok konuşulanı aslında temeldeki özgüvensizlik. Bir de burada adamın onuru yani yalvaramıyorum diyor. Bir adama yalvarmaları lazım kendilerine yardım etsinler diye. Diyor ki ben de bilmediğim sebebini bilmediğim gizli bir kibir var diyor. Yalvaramıyorum adama gidip diyor.

Aslında pek çok kişide de vardır diye düşünüyorum. Ve çünkü pek çok kişide de bir öz güvensizlik tabii ki vardır. Hepimizde az biraz o bence kibir var. Tabii ki o olmadan olmaz. Ama kibir tabii en yüksek şey seviyesi. Daha çok buna ego herhalde diyoruz. Bir kendini beğenmişlik diyoruz. Bende var. En yüksek seviyesi kibir. O da ben. Değil tatlım değil ben seni tanıyorum ya. Hayır ben bundan sonra öyle olmayacağım. Peki bundan sonra kibirli olacaksın. Tercih ede ede bunu mu ettin yani? Bütün her şey bitti. Kibir mi kalmış? 30 bölümlük biblioterapi macerasının beni getirdiği sonuç bu oldu. Allah Allah enteresan yani. Kibirliyim ben artık. Peki. Şimdi şöyle. 30 bölüm yaptım artık. Kibirli olmaya hakkım var diye düşünüyorum. Şimdi kibir, yalnız şunu hemen göz önünde bulunur. Kibirin gerçekten temelinde özgüvensizlik var zaten. Yani bir kompleks var zaten. Yani kendine güvenmemek var zaten ki o yüzden kendini sürekli olduğundan çok daha iyi göstermek. Özgüvenli insan kibirli olmaz. Evet, özgüvenli insan genelde kibirli olmaz. Yani ezikli kişi mi? İhtiyacı yoktur çünkü. Kimseye cıka satmaya ihtiyacı yok. Ezikler mi kibirli olur? Ya öyle de demeyelim şimdi. Ezikler değil ama muhakkak bir altyapısı var. Yani ben burada hani bir psikoloji eğitimi almış olarak öyle direkt söyleyemem. Yani ezikler demem. Çünkü gerçekten öyle değil. Bu idealize etme görevi bana ait. Ama yani şöyle hani ailesinden belki kaynaklı, belki ona yeteri değeri hissettirmediler. O özgüveni edilmesini sağlayamadılar olabilir. Bu yüzden hep ben zaten öyleyim diye hayata yaklaşmış olabilir. Ama bunun dışında bu davranışı tam tersi anne babasından da öğrenmiş olabilir. Yani annesi ya da babası böyledir. Hep böyle davranmıştır. Onu öğrenmiştir. Muhtemelen de annesi yani hani biz annemizi idealize ediyoruz ya kız çocukları.

Uzmanları görülmesini tavsiye ediyoruz kendisine. Ya ben şeyden dolayı ederim. Yani bir terapiste gitmesi tabii ki çok iyi olur. Çünkü böyle yaşanmaz. Yani bu kadar sevgisiz yaşanmaz. Hayat değil. Ki bu bizi ilk kitabımıza getiriyor. Yani bu laf bizi ilk kitabımıza getiriyor. Haydi bakalım. Oliver Sacks. Kendisi İngiliz bir neurobilim uzmanı. Aynı zamanda bir motosikletçi.

Evet, bu motosikletçi olması bence şöyle çok güzel. Çok hayata bağlı bir adam. Hayatın her anlamda, her anına bağlı bir adam. Oliver Salks çok prestijli bir nörolog ve yıllarca nöroloji bilimi üzerine çalışmalar yapıyor.

Bir yandan da sürekli vakalarından kitaplar yazıyor. Hatta galiba ilk vaka kitapları yazanlardan da hani yeni çağın biri. Böyle onları hikayeleştiren, şu an hani Gülseren Budayıcıoğlu'nun yaptığı gibi aslında biraz. Şöyle... Beyin ve sinir sisteminin tuhaflıklarını insanın birbirinden zor durumlarda uyum sağlayabilme becerisini anlatan Oliver Sacks bu sefer kendini odağa almış ve kariyeri boyunca edindiği bütün bu uzmanlıkları kendi hayatı üzerinde tatbik etmiş.

Evet, şimdi bizim önerdiğimiz kitabı ilk kitabı. İki kitabından konuşacağız Oliver Sacks'ın. Birincisi Hareket Halinde Bir Hayat. Zaten kapağında da motorun üzerinde görünüyor değil mi? Bu çok önemli bir kitap çünkü Oliver Sacks burada kendi işte otobiyografisini yazmış. Kendi hayatını anlatıyor.

Bu adamın hayatı aslında bir kolay değil. İngiltere'den Amerika'ya göç ediyor. Yahudi ve aslında bazı korkuları var. O korkularla yaşamış. Eşcinsel, hani bu kadar kendine güvenli bir adam çok fazla bu şeyde otobiyografide bile buna değinmemiş. İki yerde sadece o cinsel deneyimini iki sefer anlatıyor.

Ve açıkça da anlatmıyor. Yani hani şöyle oldu, öyle bir gece geçirdim. Ondan sonra artık işte cinselliğimi yaşamış olmuştum. Sakin sakin yaşıyormuş demek ki cinselliğine. Zaten son 35 yıl hiçbir cinsel şey de yok galiba. Deneyim de yok. Haydi darısı başımıza.

Motosikletini tek başına sürmeyi sevdiği yollarda, hayatının sonuna dek hastalarını ilgisiz bırakmadığı hekimlik hayatında, yazdığı binlerce sayfada durmak, dinlenmek nedir bilmeyen bir insanın, durmadan hareket halinde olan bir insanın hikayesi. Evet, şimdi neden peki Oversox diyorum ben, neden bu kitap diyorum? Şimdi Hoversocks, biraz önce dedim ya hani tam yerine geldik. En önemli şey onun için insanlar arası ilişki ve iletişim. Şimdi bir film vardı hatırlar mısın? Malice diye. Nicole Kidman oynuyordu, Alec Baldwin oynuyordu. Çok harika bir gerilim filmidir. Orada Alec Baldwin, belki de o da nörologdu bak hatırlamıyorum ama bir şey, doktor, çok çok önemli bir doktor. Bir yerinde böyle bir repliği vardır monolog halinde ve doktorluğun nasıl bir şey olduğunu anlatır. Nasıl aslında tanrı kompleksi olduğunu doktorlarda ve bunun zaten öyle olması gerektiğini, haklı bir kompleksi olduğunu anlatır. Şimdi Oliver Starks da bu kadar aslında tanrı kompleksine sahip olabilecek bir adamken şunu söyler, gerçekten pek çok çünkü çağdaş, bilim adamından üstündür.

Ama şunu söyler, insanlar arası ilişki, iletişim çok önemli. Birbirine birbirinin gözünden bakmak çok önemli. Lisanı mesela böyle bir yere koyar der ki, lisan öyle bir şey ki... ...mümkün olmadığı halde senin başkasının gözleriyle görmeni sağlar. Onun anlattıklarıyla der. O yüzden bu otobiyografisinde de Saxon çok fazla şey var. Herkese duyduğu minnet duygusu, şükran duygusu, hayata karşı duyduğu şükran duygusu var.

Şükran çok kilit bir kelime. Her şeyden önce bu hanımefendiye bunu ben söylemek istiyorum. Şükretmeyi bilsin. Evet, şükretmeyi ve şükran duymayı etrafındakilere. Yani ailesinde, yanında, yöresinde kim varsa arkadaşlarına. Çünkü Saks'ın söylediğine göre herkesin zaten biricik bir hikayesi vardır. Hepimizler birer hikayeyiz. Yani şükretmeyi bilmemek kibre mi yol açar hocam? Doğru. Yanındaki kişinin varlığından dolayı minnet duymuyorsan... ...ya onun varlığı sana mühim gelmiyorsa... ...bu hem kibre doğru hem de bu zaten kibirinden dolayıdır.

Bir de kendini daha yukarıda görmek diyen insanlardan diye bir durum var. Zaten o da onun bir parçası ki ona da birazdan başka kitaplığa geleceğiz. Bu ilk kitap otobiyografiyle ilgili söyleyeceklerim aslında daha da fazla şey var ama bunun genellikle. Esas bir de başka bir kitaptan daha bahsedeceğiz yine Oliver Sacks'ın. O da benim periyodik tablom. Burada da Oliver Sacks çok kısa bir kitap 64 sayfa bir şey. Buna ölüm döşeğini de aslında yazmaktadır, öyle söyleyeyim. Ve bütün hayatına, bütün yaşadıklarına duyduğum minneti anlatmaktadır. Ve bu yüzden de ölürken bile hala üretkendir, hala yaşama bağlıdır, hala hayata bağlıdır ve... Mutlu ölür. Bir gün kara ciğerine kanserin sıçradığı haberini almış. Doktor 4 ay ömrü kaldığını söylemiş hocaya. Diyor ki sanırım ilk hissettiğim şey çok yoğun bir üzüntü oldu. Göremeyeceğim, yapamayacağım şeyleri düşündüm. Bir iki kişi bana yazıp malum hepimiz öleceğiz diye beni teselli etti. Hayır lan işte bu defa mesele hepimizin öleceği falan değil. 4 ayımın kalmış olması.

...tepkisiyle kendisine konulan bu teşhisi adeta isyanını da etmiş. Ama işte şeyi de yapmıyor yani. Aslında şöyle söylüyor. Ben peki bu kalan dört ayda neler yapabilirim? Hep bununla yaşamış. Şimdi çok önemli bir şey var. Diyor ki Oliver Sacks, benim periyodik tablomda da bunu söylüyor. Otobiyografisinde de bunu söylüyor. Diyor ki, ne kadar yabancı olursa olsun bana bazı fikirler... O fikirler yani başkalarının fikirlerini anlamaya çalışırım diyor. Bu çok önemli yani ben bunlardan dolayı bu kitabı öneriyorum. Başkalarının fikrini anlamaya çalışmak çünkü aslında yine Sarksa göre sizin kişiliğinizi oluşturur diyor.

Yani kişiler arası iletişim insanın kişiliğini oluşturur diyor. Benim seninle kurduğum ilişki, benim annemle kurduğum, babamla kurduğum, toplumla kurduğum, öğretmenimle kurduğum, editörümle kurduğum ilişki benim zaten zaman içerisinde kişiliğimi belirliyor. Bu bakımdan çok önemli ve çok çok bu iki kitabın böyle toparlayacak olsam söyleyeceğim şey şu. Saks için izole edilmiş bir zihin yaşayamaz. Şimdi kibir neye sebep oluyor?

İzolasyona. İzolasyona. Sen kendini hapsediyorsun aslında. Etkileşime kapatıyorsun. Etkileşime tamamen kapatıyorsun ve gelişme imkanın bir yaşa kadar olabilir. Zaten bence bu dinleyicimizin bu mesajının şimdi olması belki anlamlı. Belki daha önce bundan şikayet etmedi. Belki artık yetti tak etti canıma demedi. Çünkü bir yaşa kadar senin zaten kendi bildiğin, senin eğitiminin, senin çevren bir şekilde seni götürür zaten. Ama bir yaştan sonra gerçekten daha çok aslında dışarıya muhtaçsın. Yani bu kelimeyi kullanabiliriz bence. Ben her zaman şey diyorum mesela hani sende de konuşmalarımızı söylüyorum ya ben dün akşam Leyla sordu bana anne dedi sen mesela dedi yaşlandın dedi evet dedim işte 80 yaşına geldin dedi evet dedim ben dedi diyelim ki 4 tane çocuğum var dedi tamam dedim ben bir yere gidiyorum mesela iş gezisine gidiyorum dedi sana getirdim çocuklarımı dedi onlara mutlulukla bakar mısın dedi. Böyle bir varsayım hakkında cevap veremem deseydin.

Niye veremiyorum? Yani dört çocuk tabii biraz zorlar Leylacığım diyecektim ama. Dedim ki çok çok memnuniyetle bakarım, deliririm sevincimden. Çünkü gerçekten aslında hani bir yerden sonra özellikle o genç nesle, genç fikirlere ihtiyacın da var. Yeni bir şeyleri anlamak için, anlamlandırmak için, ya müziği bile yakalamak için. Onlara ihtiyacın var. Yani kibirle ben her şeyi yaşadım, bildim, gördüm. Yok ya, ben artık yeni müziği yakalamak, takip etmek istiyorum.

Üniversal seçim mesela müzik çok çok önemli. Bütün terapilerinde kullanıyor bu arada. Yani Alzheimer terapisini kullanıyor, konuşamama, disiziklik kullanıyor. Müzisyenlerde hep vardır mesela. Bizden sonra müzik bitti zaten. Biz gittik, sinema bitti. Aslında bizim edebiyat dünyasında da kibir çok vardır öyle değil mi? Kibir üzerine kurulurdu edebiyat dünyasında. Kibir yoktur. Kibirde biraz edebiyat dünyası vardır denilebilir.

Kibir ana maddesidir. Kibir bizim edebiyatımızın. Edebiyat dünyamızın ana maddesidir. Bir de kibirin tabi şimdi bu anlamda bir ana maddelerinden biridir. Tatminsizliklerdir aslında. Açar mısın? Şimdi edebiyat dünyasında ya da sanat dünyasındaki kibirli kişileri düşünelim. Bunların çoğu aslında tatminsizliklerden dolayı hale gelmiş kişilerdir. Çünkü bu sanatçı

Sepetçi camiasında hep ya ben aslında süper biriyim ama kıymetim yeterince takdir edilmiyor paranoyası vardır ya. Bu zaman içerisinde yavaş yavaş bir çeşit kibre dönüşme işidir. Bak biraz önce dediğim şey aslında özgüven problemi. Özgüvenini kaybetmiş çünkü. Yani tabii çünkü kendini bir şekilde konumlandırması lazım. Ama aslında sizin kendinizi konumlandırmaya ihtiyacınız yok. Konumlandırma çabası bir de kendini insanın. Evet. Daha yukarı bir yere kendini konumlayıp oradan bakayım aşağıya. Buna ihtiyacın yok oysaki. Gerçekten yanındaki yörendekiyle iyi geçinmek seni daha az, daha değersiz, daha akılsız, daha az saygın biri yapmayacak. Sadece Cemil Meriç'in Bir Dünyanın Eşiğinde kitabında da dediği gibi, Yaksa soruyor, neden vazgeçersek sevimli oluruz? Yudestin'e cevap veriyor, kibirden vazgeçersek.

Evet, kibir varken sevimli olmak mümkün değil. Manimizi okumak ister misin? Manimizi okumak için hiçbir manimiz yok. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Haydi bakalım.

Evet, biraz önce dedim, buna da geleceğiz dedim. Hangi bağlamda dedim acaba? O an Ahmet Mithat Efendi'nin Filatun Bey ile Rakım Efendisi'ni tespit etmiştim. Tanzimat dönemine bir yolculuk yaptın. Evet ve tanzimat dönemine damgasını vuran bir yazar Ahmet Mithat Efendi. Tezli roman olarak kabul edilen 1875 tarihli Ahmet Mithat Efendi eseri. Felatun Bey ve Rakım Efendi. Çok tatlı bir roman. Her şeyden önce gerçekten her şeyi bir kenara bırakın. Okumanızı o yüzden rahatsız ediyorum. Aşırı sevimli bir roman. Meddah tarzıyla yazılmış. Ve direkt hani böyle zor bulunan bir roman türü. Direkt konuya giren. Ferahatun Bey'i tanır mıydınız diye başlıyor. Ferahatun Bey'i tanır mısınız? Dur ben size bir anlatayım. Hani şöyleydi de böyleydi de falan diye başlıyor. Brehtiyan yani. Evet, evet, evet. Epik bir anlatımı var. Kendisi Breht'ten habersiz bir şekilde Brehtiyan şeyi icat etmiş. Harika bir anlatım var. Araya girişler yapıyor. Evet. Çünkü bu meddah tarzı anlatım da brehtiyendir ya, brehtten habersiz bir şekilde. O yabancılaşmaları koyuyor, araya giriyor, birini savunuyor, öbürünü eleştiriyor, durumu toparlıyor, bir şeyler yapıyor. Sonra çıkıp tekrar kahramanlara bırakıyor sahneyi. Bir tatlılık, bir sevinilik var. İki karakteri de eşit mesafede

Evet. Durmaya ve ikisini de artılarını, eksilerini hani Felatun Bey ve öbür kahramanımız Rakım. Rakım Efendi arasında tarafsız kalmaya çalışıyor. Kalamıyor. Sonuçta o konuda tam beceremiyor. Ama bu çabası bile takdire şayan. Konuda nedir? Ahmet Mithat'ın toplumdaki modernleşme macerasını gözlemlemesinin bir üründür. Yazar halkın yönelişlerini tespit etmekte yetinmemiş. Aynı zamanda Rakım Efendi karakteri üzerinden örnek bir modernleşme hikayesi ortaya koymuş.

İnsanların ömrünü yemiş ya bu doğullaşma, batıllaşma hikayesi. Gerçekten öyle. Tam ben de şu an onu düşünüyordum. Of ya ne kadar büyük bir sihin emeği, heba olmuş bu işler yani. Ama o dönemin yani hakikaten zevkli konularından biri. Şimdi düşünecek olursan yani ben bile... Zevk almışlardır yazarken herhalde. Tabii o önemli değil mi yani? Şimdi sen düşün bir yazı olarak. Ben bile o dönemin romanını yazarken... Kirallık Konak, Fatih Harbiye, Tutunamayanlar, oraya kadar. Hep aynı. Sodoma ve Gomorra. Hep aynı mevzu. Biz yıkılmış bir uygarlığız. Bizi yenenlerin kültürüne teslim oluyoruz. Ama acaba nasıl koruyabiliriz kendi özümüzü?

Evet aslında minvalinde ama şimdi bunu nasıl hani kibre bağlayacağız diye soracak olursan... Şimdi şu soruları insana sorduruyor. Çok güzel sorduruyor hem de okurken. Şimdi Felahatun Bey direkt modern hayata... Alafranga. Evet, Alafranga modern hayata doğmuş. Babası onu öyle istiyor zaten. Ondan sonra hani giyimi, kuşamı, tarzı, yaşadığı ev... Kız kardeşi Mihriban var bir de. Mihriban da aynı şekilde hoppa mı hoppa.

Zıp zıp zıplayan bir kız. Yanlış hatırlamıyorsam deyimiyle Ahmet Mithat Efendi'nin deyimiyle hoppa moppa zıp zıp zıplayan. Efendime söyleyeyim, bunlar işte Fransızca konuşuyorlar. Yani iyi eğitimler alıyorlar, iyi şeyler yiyorlar. İşte mesela Felatun Bey bazen sırf merakından gidiyor. Pardon, Felatun Bey'in babası. Çünkü meraki bilmem ne bey onun adı. Sırf bu yüzden merakından gidiyor. Mesela evde yemek var olmasına rağmen. Gidiyor işte Beyoğlu'nda bilmem nerede bir zeytinli bir bilmem neli bir şey yiyor. Diyorlar ki yavuz evde yemek varken burada buna para verilir mi? O da diyor ki merakımdan efendim merakımdan. Her şeyi böyle hani şeyi anlamaya çalışıyor. Aslında bugünün insanıyla çok örtüşen bir yanan var. Hani şöyle restoranlara gidip işte Meksika mutfağı, Fransız mutfağı, İtalya mutfağı. Ben de çok severim mesela. Kendimi o yüzden sorgulamama sebep oldu. Şimdi... Almış olduğum eğitim, konuştuğum diller, içinde yetişmiş olduğum o modern aile kültürü, benim ailemin yani bana sunduğu o modern aile kültürü vs. Acaba bunlar benim kendimi diğer insanlardan üstün hissetmeme sebep oldu mu? Felahatun Bey'in oluyor mesela. Hayır, her aile zaten çocuğuna sunduğu yaşam kültürünün en iyisi olduğuna bir şekilde inandırmak ister.

Tamam ama şimdi şöyle bir şey var ya... Biz sana bir yaşam tarzı kültürü sunuyoruz. Sen yedinci kasttasın Hindistan'da. Nöreyen kaynağı olmadan senden adam olmaz demiyor kimse yani. Ama şöyle hayır mesela şimdi diyelim ki Anadolu'da okumuş bir çocuk geliyor ki o da benim yani. Benim en büyük şansım zaten bence budur. Anadolu'da okumuş olmak. Gerçekten ailemden Allah razı olsun. Öyle söyleyeyim.

Anadolu'da okumuş bir çocukla Robert Kolej'i okumuş çocuğu yan yana getirdiğinde Robert Kolej'i kibirli olacaktır. Robert Kolej'ler kibirli olmayı öğrenirler ama. Onların öyle bir şeyi vardır. Şimdi al işte yani bak işte onu diyorum aslında. Robert Kolej'de bir kibirlilik dersi de var bence zaten söylenmeyen dışarıdakilere. O dersi de alıyorsun.

Biz öyle şüphelenirdik Robert Kolej'lerde. Kibir dersi var. Galatasaraylılar sanki az mı? Yani sen Galatasaray Lise'den bahsediyorsun. Şu an biz onlardan şüphelenirdik. Çok güzel ortak hikayeler vardır. Siz de az kibirli değilsinizdir. Yani şöyle söyleyeyim. Bir Galatasaraylı ile bir Robert Kolej'i tuvalete girmişler. Erkek. İkisi de işlerini görmüş, çıkmışlar. Galatasaraylı tuvaletin kapısına doğru yürürken Robert Koleji ellerini yıkamaya başlamış. Arkadaşım demiş Robert'le arkasından. Bize demişler okulda, tuvaletten çıkınca elimizi yıkamayı öğrettiler. Siz ne yapıyorsunuz? Galatasaraylı dönüp bakmış, bize de elimizi işememeyi öğrettiler demiş.

Kibirler çatışıyor. Çatışıyor, evet. Bir de o zaman çok güzel başka bir şey var. Hatırlayalım bakalım. Türkiye'liler ikiye ayrılır. Türkiye'liler ikiye ayrılır. Türkiye'liler ve mülke'liler. Mülke'liler ikiye ayrılır. Halkın çocukları ve onun bunun çocukları. Onun bunun çocukları ikiye ayrılır. Galatasaray Lise'liler ve Robert Kolejler. Buyurun size. Türkiye kibir tarihi. Kibir tarihi, evet. Yani şimdi dolayısıyla mesela dinleyicimize, hanımefendiye sormak gerek. Siz acaba mecburen mi bu noktaya geldiniz? Kibirli oldunuz. Evet. Yani acaba şimdi gerçekten işte terapi bu yüzden güzel. Hani karşılıklı bir iletişim ya o da. Geçmişini öğreniyorsun. Nerede okudu, ne yaptı, nerede yaşadı? Bunları öğreniyorsun ve hani acaba bu hanımefendi... Yani Robert Kolij'e gittiyse gerçekten mecburen böyle oldu bu arada.

Şey de olabilir bir de Ati Leyla'nın bir tezi vardır. Kolejli kızlar mutlu olamaz Türkiye'de diye. Neden? Çünkü orada çok batı tarzı bir eğitim alırlar. Dışarı çıktıklarında. Dışarı çıktıklarında karşılaştıkları hayat onları mutsuz eder. Ve onlar da kendi kibirlerine böylece. ...kapanmak zorunda kalırlar. Yani hangi okuldan olduğunu merak ettim kendisine. Evet, ben de merak ettim. Çünkü Türkiye'deki eğitim sisteminde şöyle bir manyaklık var aslında olmaması gereken. Şimdi gidiyorsun İtalyan Lisesi'ne ya. Küçükken giriyorsun İtalyan Lisesi'ne. Birden İtalyan eğitim yazılımı yükleniyor sana. İşte Fransız okuluna gidiyorsun, Fransız yükleniyor. Amerikan'a gidiyorsun, Amerikan yükleniyor falan. Nerede o zaman öğrenim bildiği? Şimdi... Tabii, tabii doğru. İmam Hatip mezunu, askeri okul mezunu, Galatasaray mezunu... ...üç kişinin birbirini çok iyi anlayamamasını beklersin. Ama aynı hayat tarzına sahip bir Fransız, bir İtalyan, bir Alman, bir İngiliz... Ekolünden. Ekolünden kişilerin bile... Birbirini anlayamadıklarını ben gördüm. Bu yazılım farklılıkları yüzünden. İşte Atatürk'ün zaten tevhid-i tedrisat denilen eğitim birliği yasasını o kadar ciddiye almasının sebebi de bence buymuş. Herkes aynı eğitimi görsün abi. Evet. İnsanlar birbirlerini anlasınlar. Bu çok önemli iş. Yani aynı yazılımı herkese yükleyelim. Daha iyi olanlar daha yukarı çıksınlar. Ama yani çünkü sonuçta tarladaki çobanla üniversitedeki profesörün hamuru aynı. Biri öbürünün profesör olmuş hali. Bu çok önemli işte. Ama bizde şeyler farklı, kumaşlar farklı yani. Evet, bu çok çok önemli. Geçen gün konuşuyorduk, çocukluğumdan böyle çok eskiden, 35 yıl öncesinden işte bizim şeker fabrikalarından arkadaşlarımla buluştum, çok da mutlu oldum. Orada biz hepimiz işte farklı şehirlerde bulunduk. Anadolu Lisesi'ne hepimiz bir şekilde gitmişiz demek ki o grupta. Bir tanesi dedi ki...

En son Alpullu galiba, Alpullu Anadolu Lisesi'nden mi gelmiş İstanbul'a, Beşiktaş Anadolu Lisesi'ne. Mesela bunu hep böyle dışlıyorlarmış ve şey geçiyorlarmış, biraz da böyle dalga geçiyorlarmış. Yanmadın sen bizim okula, sen yoksa nerede Beşiktaş Anadolu Lisesi'ni tutturacaktın puanınla diye. Ya orada bile öyle bir şey var. Hani dolayısıyla bana mesela gerçekten bu kitap... Bir de ergenler, iğrenç değiller bu konuda, onun da ayrı tabii. Ahmet Mithat Efendi'nin kitabı yani kısacası insana bunu sorgulatır. Bu şifayı verir. Evet ve biraz kendini hani böyle ondan soyundurabilirsin. Yani biraz kendini oradan sıyırabilirsin. Çünkü Türkiye'de aslında kim ne olursa olsun ne kadar zengin olursa olsun... ...ne kadar İstanbullu olursa olsun aristokrasi yoktur. Keşke olsa.

O ayrı, evet. O senin ayrı bir tecrüben. Keşke olsa. Ben monarşi yalnızıyım, biliyorsun. Dolayısıyla kimsenin, kimseden o kadar zaten herhangi bir şekilde üstün olma ihtimali yok. Zaten üstünlük nedir? Aristokrasi olsa üstün müsün? Daha zenginsin, daha görgülüsün, daha çok uzun yıllarca bir şey görmüşsün. Bence aristokrasi olmalıydı ki. Parayı bulan Anadolu eşrafı, hiç olmazsa onlara bakarak kendilerine çeki düzen verirler. Onlara özenerek biraz daha hayat

Bilgisi ve görgüsü sahibi olanlar. Bu bambaşka bir konu. O model ortadan kalktı. Bence bunu ayrıca gerçekten konuşalım. Enteresan buluyorum. Sebebini bilmediğim gizli bir kibir var bende Aslı'cığım. Yalvaramıyorum yani. Budur yani Ahmet Mütat Efendi'den beklentim. Gelelim dördüncü kitabımıza.

Dördüncü kitabımız... Bulu Tatlısı. David Mitchell. Bulu Tatlısı, 21. yüzyılın başlarında yayınlandığında çok ilgi çekmiş. Eleştirmenleri ikiye bölmüş. Ne kadar güzel bir kitap diyenler olduğu kadar... Bu ne biçim bir kitap lan diyenlerin de çok çıktı. Anlaşılmadığı için mi sence o? Anlaması zor bir kitap. Okurken anlaşılması zor çünkü çok fazla metinler arasılık var. Mesela gelecekteki bir tarih öncesinde, kıyamet sonrasında Hawaii adasında geçen bir bölüm var.

O dönemde konuşulması muhtemel bir İngilizce diyalekti yaratıp o İngilizce ile yazmış o bölümü mesela. İşte 1850'de geçen şeyi 19. yüzyıl diyalekti ile yazmış. Özet olarak şöyle, şimdi katman katman tarihin farklı katmanlarından bir takım insanlar görüyoruz David Mitchell'ın kitabında.

1850, Yeni Zelanda'da noterlik görevinden Kaliforniya'daki evine dönen Adam Ewing. 1931, Belçika, münzevi, dahi müzisyen, ailesinin nota katipliğini yapan, aile mirasında mahrum edilmiş besteci Robert Probscher. 1975, Kaliforniya. Bir nükleer santrali araştırırken ölümle yüz yüze gelen gazeteci Louisa Ray. 2004 günümüz diyor ama 2004 kitabın yazıldığı tarih. İngiltere kendisini zengin eden yazarının gangster kardeşlerinden kurtulmaya çalışan yayıncı Timothy Cavendish. Gelecek zaman bilinmez bir gelecek zamanda Kore sisteme isyan ettiği için ölüme mahkum edilen android garson kız. Son mi 451. Sonra da gelecekteki bir tarih öncesi yani şey sonu kıyamet sonrası. Bir Pasifik adası bilimin ve uygarlığın çöküşüne tanıklık eden genç yerli Zachary bu altı kahramanı birbirlerine ve bütün insanlığa bağlayan acaba ne olabilir? Yani bütün aslında roman insan doğasının evrenselliği ve değişmezliği üzerine kurulu. Evet. Şimdi buradan anladığımız şifat zaten bu galiba değil mi? Ne dersin?

Yani diyor ki işte Cloud Atlas diye bir Japon bestecinin eserinden esinlenmiş. O besteci de Yoko Ono'nun ilk kocasıymış zaten. Gerçekten mi? Bilmiyordum. Çok güzel bilgi. Cloud Atlas diye bir adamın eseri var. Dinlemek için hemen heveslenenleri söyleyeyim. Atonal bir müzik. Yani Yoko Ono'nun kocası çünkü. Ne beklediniz zaten kendisini yapacağı işten.

Fakat yazarımız adını çok beğenmiş bu eserin ve böylece de uygulamak bunu kitabına şey yapmış ilham vermiş. Şimdi kitap çok farklı edebi tarzları da bir araya getiriyor. Tabii çok uzun bir çağlar ötesine yayıldığı için üst kurmaca tarihsel kurgu ve bilim kurgu türlerini birleştiriyor. İşte adı Japon besteci Chiyo Nagi'nin aynı adlı müzik parçasından esinlenmiş. Yazar kitabın reenkarnasyon ve insan doğasının evrenselliği hakkında olduğunu ve başlığın değişmeyen insan doğasının, yani atlas, o değişmeyen insan doğası.

Ve bunun tezahürleri üzerinde sürekli değişip duran bir manzaraya bulut atıfta bulunduğunu söylemiş. Yani insan doğası sabittir, bir atlastır. Bulutlar gelir geçer bunun üzerinden. Ama bazı şeyler değişmez. Bir reenkarnasyon esprisi de var işin içinde. Tüm karakterler bir doğum nekesiyle birbirlerine bağlı olarak tanımlanıyorlar. Bir de şöyle çok komik bir şey oldu benim kendi adıma. Ben bu dördüncü kitap olarak Italo Calvino'nun

Eğer bir kış gecesi bir yolcu kitabını önermeyi düşünmüştüm önce. Sonra vazgeçip bunu Bulut Adlısı'nı önerdim ve sonra öğrendim ki Bulut Adlısı İtalya Kalbi'nin o kitabından esinlenerek yazılmış. Tamam işte. Yine bir evrensellik işte. İşte atayızlar açıklasın durumu gene oldu yani. Kitabın şeyi de doğrulanmış oldu böylece de. Çünkü hakikaten kütüphanede baktım, Italo Calvino diyor, bu olabilir derken falan. Ya şeye vardı ya bir de dedim, bu Bulut Atlası vardı onun kitabı falan derken. Calvino yerine bunu getirdim ama bu da Calvino dediğinin şeymiş meğerse. İşte şey yani gerçekten birbirimizden yok farkımız aslında. Neydi o? Sen hatırlarsın. Yok aslında birbirimizden farkımız. Çünkü hepimiz Galatasaraylıyız diye bizim bir şeyimiz var ama o değildir herhalde. Neyse onu hatırlayan hatırlar. Sonuçta bütün insanların kaderlerinin bir şekilde birbirlerine bağlı oldu. Ama bu bağın ne olduğunu asla senin fani ömründe bilemeyeceğin. Evet. Ama sorumsuz değilsin kendinden sonra geleceklerle ilgili. Yani senin en önemsiz faaliyetin bile başka birinin hayatında, başka bir zamandaki bir hayatta, başka bir bağlamda bir fark yaratabilir. İstesen dahi başkalarının hayatlarından kopmana ve soyutlanmana imkan yok. Bu minvalde kendi bir kitabımı önerebilir miyim? Başkalarının kokusu. Çünkü zaten ben de Cloud Atlas'ı çalışırken, Bulut Atlas'ını çalışırken aynı şeyi düşündüm. Onda 6 şey var birbirine bağlanan. Hikaye benimkinde 8. 4 kadın, 4 erkek. Ve gerçekten yani... Çok doğru bir benze. Evet, birinci öykünün baş kahramanı işte bir intihar girişiminde bulunuyor ama ölmüyor. Hastaneye kaldırılıyor. Başında uyandığında bir hemşire var. İkinci öykünün baş kahramanı o hemşire. Böyle böyle birbirine yani senin biraz önce dediğin gibi birinin hayatındaki çok önemsiz bir detay gibi görünen bir insan kendi hikayesinin baş kahramanı. Dolayısıyla bizim kimsenin hikayesini hakir görmeye zaten haddimiz değil, hakkımız yok. Kimiz lan biz? Onu diyorum ben de işte. Başkalarının kokusunda tamamen bunu söylemeye çalıştım hocam. Ne hakkımıza düşüyor, ne haddimize düşüyor? Kutluz deyin. Tamamen bunu söylemeye çalıştım. şeydir durmadan dağılıp kurulan şu alemde ki sonsuz boşlukta dönüp duran küçücük bir taş parçasının üzerindeki mikroskobik varlıklarız. Evet. O zaman şöyle Oliver Sox'a dönerek anlamlı bir şekilde bitirmek istiyorum senin söylediklerini de bağlayarak. Oliver Sox ölüm döşeğinde diyor ki korkmuyorum diyemem ama temel duygum şükran diyor. Sevdim ve sevildim.

Bakın çok önemli. Bana çok şey verildi ve karşılığında ben de çok şey verdim. Güzel bir deneyim geçirmiş olduğunu fark ederek ayrılmışkeniz. Ama her zaman esas önemli olan sana değen, senin değdiğin hayatlar, başka hayatlar ve insanlar. Gerçekten yaşamış olmak, eski Romalılar diyorlarmış ya, vixit diye, vixit. Öyle mi bilmiyorum.

Mezarların üzerinde Wixit yazarlarmış. Öldü değil, Wixit. Yaşadı. Ha, doğru, doğru, doğru. Adam yaşadı abi. Ölmedi o, yaşadı. Ya aslında bunu çalışırken sen de şeyi hissettin mi bilmiyorum. Ben o hayata rağmen hayata tutunmak bölümüne biraz bağlandım buradan. Yani aslında kibrinden sıyrılman gerekiyor ki yaşayabilesin. Yaşayabilesin ki mutlu olabilesin.

Ama bu kibirden sıyrılma işi de bir defa da yapılan bir şey değil. Bir sıyrılıyor, sonra o kibir gelip sana gene sarılıyor. Yapışabilir. Yapışabiliyor farkında olmazsan. Ama bir başlangıç olmasını umut ediyoruz hanımefendiye. O zaman künyeyi herhalde sayayım. Yani bu sürekli bir spor kibire karşı insanın kendini şey yapması. Tabii sürekli kendini, nefsini bir şekilde kontrol altına alman gerekiyor. Bira göbeği gibi bir şey.

Yalnız egzersizi unutursan tekrar geri dönebilecek bir şey gibi. Doğru, doğru. Yani zaman zaman hepimiz de insanız bu arada tabii. Ondan zaten kurtulmak çok zor. Yani kendini sürekli böyle zapturapt altına almak, bir dakika ben kimim ki böyle düşünüyorum, diyorum demek her insanın yaptığı bir şey. Ve her insan için zor. Ama evet, dediğin gibi bir kasa dönüştürmek herhalde gerekir. Yani ben, benim gibiler dönüştürebiliyoruz biz.

Sen neydi? Öyle bir şey vardı ya. Hocam çok mütevazı üç kişi varsa Türkiye'de biri benim. Ümit Özat. Ümit Özat hocamızın söylediği söz. Türkiye'de üç tane mütevazı insan varsa birincisi benim. Diyor noktalıyoruz ve künyeye geçiyorum. Tabii.

Oliver Sacks, Hareket Halinde Bir Hayat. Yapı kredi yayınları 348 sayfa. Çevirmeni çok sevdiğim, çok çok sevdiğim, harika bir çevirmen olduğunu düşündüğüm Begüm Kovulmaz. Yazsa yeridir yani öyle söyleyeyim. Diğer kitabı Oliver Sacks'ın, benim periyodik tablom. Yapı kredi yayınları 64 sayfa. Çevirmeni Orhan Düz.

Ahmet Mithat Efendi, Filatun Bey ile Rakım Efendi, dergah yayınları 200 sayfa. Mulut Atlası, David Mitchell, Doğan Kitap, 640 sayfa çevirmeni, Bilge Nur, Gündüz. Bize mesajlarınızı biblioterapi.at, podbimedia.com.tr

adresinden gönderebilirsiniz. Biraz önce bahsettiğimiz kitaplarla ilgili linkleri ve açıklamaları da aşağıda bulabilirsiniz. Ve alalım manimizi, bir manimiz yoksa... Tuna Efendi? Manemizi almak sadece manemizi görmek değildir. Manemizi görmek, manenin bulunamadığı anlarda da onunla görüşebilmek, onunla iletişim kurmak, onu kendi içimize doğru içselleştirmektir. Çünkü... Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hayır, hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)