
5.644 kelime · ~28 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim, merhabalar. Müsaade edersen Tunacığım, önce bir şey söylemek istiyorum bu programda. Tabii ben de merhaba diyeyim bu arada. Şöyle, biz Tuna'yla soruyu belirliyoruz. İşte gelen sorular arasından diyelim ki işte bu hafta bunu yapalım diye seçiyoruz. Sonrasında soruya göre kitap fikirlerimizi birbirimize söylüyoruz sevgili dinleyenler. Diyoruz ki işte ben şu kitabı öneriyorum, ben bu kitabı düşünüyorum, sen ne diyorsun? Fakat konuyu asla konuşmuyoruz. Böyle bir kural koyduk kendimize galiba birinci bölümden sonra karar verdik. Bir daha dedik hiç konuyu konuşmayacağız. Kayıt odasına girene kadar tek kelime etmiyoruz. Dolayısıyla burada söylediğimiz her şey aslında bizim zaten burada biraz düşündüklerimiz oluyor. Yani ben bu konuları uzun uzun düşünüyorum işin doğrusu. Bu soruları çok uzun düşünüyorum. Yani yazana kadar bir iki hafta kitapları düşünmesem bile konuyu çok uzun düşünüyorum. Yani dinleyenlerin bunu merak ettiğini mi gerçekten düşünüyorsun? Evet. Ben bu konuda evet soru aldım. Biliyorsun şeyin muhatabı benim yani. Kitleler sordu bunu yani. Kitleler sordu. Sen dışişleri bakanı olarak. Kimse sana bir şey biliyorsun ki sormuyor. Herkes benimle iletişime geçiyor bu konuda. Sormuyor. Ben Aslı Perken'in yanındaki adam olarak buradan varım zaten.
O yüzden bunu söylemek isterim. Biz burada konuşmaya başlıyoruz her konuyu. Burada konuşuyoruz. Ben bir de şeyi çok enteresan buluyorum. Bazen bir şey söylerken anlıyorsun kendini de. Söylerken düşünmek diye bir şey var. Konuşurken düşünmek, konuşurken bir gerçeği fark etmek. Diyalog, diyalekt diye bir şey var ya bir de diyalektik. Yani karşılıklı düşünerek, diyalektik olarak bir düşüncenin. Gelişime, gelişmesi. Aslında bu programa bir alternatif isim olabilir. Dialog Diyalektik. Evet, kimse dinlemesin diye bu ismi koyabiliriz. Doğru. İşte böyle. Şimdi gelelim sorumuza. Yaşlanmaktan korkuyorum. Yaşlanınca kalıplara uyup, yaşımıza göre giyinip... ...yaşımızın gerektirdiğince mi hareket etmeliyiz? Sıramızı gençlere mi vermeliyiz?
Evet, 50 yaşıma günler kala bu konuyu seçmiş olman... Doğru. ...ana manidar geldi. Ben seçmedim. Vallahi ben seçmedim ama gerçekten çok güzel denk geldi. Soruyu sonradan da söyleyeyim. Gözde, soy adının baş harfi E. Benim çok uzun zamandır aslında üzerine düşündüğüm bir konu. O da nereden aklıma geldi? Şimdi ben de 48 oluyorum çok çok yakında, senin gibi aynı zamanda. 48, kadının en güzel yaşı. Her yaş öyle, değil mi? Her yaş öyle diyoruz. Ya elliler çok güzel. Geçen gün bir yazı okudum. Gerçekten yalnız biri şey yazmış yani İngilizce. Altmışlar en güzel yıllar diyor. Bu bana çok umut verdi. Eğer Rock'ın oğlu için yaşlı olduğunu düşünüyorsan öylesin demektir. Leymi. Motorhead'ın solisti söylemiş.
Evet. Şimdi şunu düşünüyorum. Etrafında kendi yaş grubundan yahut işte benden biraz daha ileri yaşlarda olan gruplardan... ...özellikle kadınlarda şeyi görüyorum. Çok genç giyiniyoruz biz. Yani tamam. Kot pantolon hala giyiyoruz. Bence giyelim de bir ömür ama. İşte üstüne giydiğimiz şey bazen böyle bir tam gençler ne giyiyorsa yani bir arada fark kalmadı. Hani eskiden böyle gençlerle orta yaşlar biraz farklı giyinirdi. Hatırlıyor musun? Geçen gün Bursa Bülbül'ünü seyrettik ya Atatürk'ün filmi. Mesela 80'ler. Gençler hakikaten kısacık şort giyerdi. Orta yaşlı teyzeler, şu anki yaşımdakilere biz öyle diyorduk bak teyzeler diyorduk. Şimdi çocuklara teyze dedirtemiyorsun. Çocuğum diyorum bana teyze de diyorum. Annesi diyor ki ay yok demesin ya desin.
İstiyorum ben. Ben teyze olmak istiyorum. Aslı teyze olmak istiyorum. Ama Aslı teyze gibi de giyinmiyorum işin doğrusu. Ne mahsur var bunun?
İşte ne mahsuru var bunun? Var mı? Bilmiyorum. Sadece bunu çok düşünüyordum. Tamam mı? Ben mesela şimdi şeyi bıraktım. Zaten yırtık kot giymezdim ama aldığım ve giydiğim şeyleri çok uzun süre kullandığım için yırtılırdı en nihayet. O yüzden hep bir yırtık kotum olmuştur. Şimdi mesela asla yırtık kotla gezmiyorum. Çünkü tuhaf bulmaya başladım kendimi. Gençlik özentisi derler. Gibi. Derler değil. Kendi kendime de. Bende şey oluyor yani bir tuhaf oluyor. Ya da mesela ben kısa bluz giymeyi çok severdim.
Ben 17-18 yaşında bir tane plakçıda çalışıyordum. Bir gün bir arkadaşım ziyarete gelmişti. Tuğrul, şu anda diş hekimim olan. Yanında da Kerim abi vardı, yan dükkanda çalışan. O da 24 yaşındaydı. Bir baktık, bir sabah küpe takmış kulağına. Biz de 17 yaşındayız. Bana şöyle dedi, Tuğrul, gençlik özentisi. 17
yaşındaki biri için 24 ile 76 arasında fark olmadığı için yaşlılık bakımından. Buyurun. Sonra tam ben bunları düşünürken ya acaba ben böyle kısa bluz giymeyi çok severdim. Gençlik özentisi derler diyordun yani. Derler demiyorum. Ben kendim kendime diyorum. Kimsenin dediğini umursamam da ama şunu umursarım. Eller duyar söz olur. Mesela Babylon'a gitmişim. Tamam mı? O Monteada'daki, diyelim ki Babylon'a gitmişim. Artık zaten gittiğimiz yerlerde farkındasındır sen de herhalde. Gerçekten en yaşlı biz oluyoruz. Ben dans etmeyi çok severim ve bu da mesela benim için artık sorulardan biri. Yani şey gibi görünmek istemiyorum, cougar mom denir ya bunlara. Hani genç, erkek avına çıkmış dul teyze.
Velev ki öylesin, ne olacak? Bunun ne mahsuru var yani? Bilemiyorum, kendime şey geliyor, bana tuhaf geliyor yani. Sonra bir de şunu gördüm. Jennifer Lopez'le kızının bir fotoğrafını gördüm. Jennifer Lopez, being Jennifer Lopez, böyle kısa şeyini giymiş, böyle büstiyer gibi bir şey, spor. Altına düşük belli bir eşofman altı. Bütün güzellim, karın kasları, kalçası, her şey, göbeği ortada. Çok güzel görünüyor. Gayet tarz, küpesi, makyajı, ayakkabıları falan filan. Yanında da kızı var. Kızı da zannediyorum 14-15 yaşlarında falan görünüyor fotoğrafta. O da tam olarak Golden Girls, altın kızlardaki Sophie vardı ya, tam olarak onun gibi giyinmiş. Gözlüklerine kadar. Şimdi ben burada şunu düşündüm. Anne kızda zaten şey vardır yani, annenle yapıyorsun, tersini yapmak istersin. Bir de Jennifer Lopez'in kızı olmak kolay bir şey değil. Acaba dedim bu o mu? Sen öyle giyiniyorsun arkadaş, benim sana alternatif olmam lazım. Bir de şu var hocam, yani nasılsa ben gencim diyor kız.
Anladın mı? Bizde de... Ben böyle giyinsem de... Yani Kurt Cobain'in depresyon hırkasını giyiyorduk bizde. Şimdi giymezsin dede gibi görüneceğim diye. Ama zaten 20 yaşındasın sen yani. Ne giysen gençsin. Evet doğru söylüyorsun. Bu ama böyle saçları falan da tam öyle kestirmiş. Tam Sophie gibi kestirmiş. Bir de mavi atmış araları. Ama o maviler böyle beyaz gibi görünüyor falan. İncisi takısı.
Hepsinin yapma lüksü var. Gençlere yakışıyor. Bir arkadaşımızın dediği gibi. Sevgili Banu Burak'ın dediği gibi. Gençlere yakışıyor. Şimdi acaba dedim, yer mi açmak lazım dedim gençlere? Gençlerin önünü mü açalım yani hocam? Ben artık böyle giyinmeyeceğim. Ben artık tamam böyle yapmayacağım. İşte bu kadar mesela hani vıdı vıdı her şeyi anlatmayacağım. Buyurun biraz da siz. Bayrağı devredelim mi diyorsun? Devretmek lazım mı acaba? O yüzden mi?
Yani şimdi gözlerinin sorusuna bir dakika bir daha açıyorum. Yani şöyle hani diyor ya, yaşımıza göre giyinip yaşımızın gerektirdiğince mi hareket etmeliyiz? Belki de öyle. Bilemiyorum. Yani bunu konuşacağız işte. Tamam. Baştan kutaba geçelim. Şey gibi, buraların... Bak şimdi bu cümleyi bilerek ediyorum. Önden kurguladım. Çünkü gerçekten şu laftan sonra aklıma Shakespeare'in Kral Lear'ı geldi. Şöyle düşündüm çünkü düşünürken. Biraz bir çekilin. Buraların artık kralı benim.
Acaba yani... Bebeleri pistten alalım diyorsun yani. Evet, mekanın sahibi geldi gibi. Ve böyle düşündüğüm anda kendi kendime, ya bir çekilin buranın kralı benim dediğim anda aklıma William Shakespeare, Kral Lear geldi. Kral
Lear, senin iyi bildiğin bir şey değil mi? Oyun. Evet, severim. İlk Tilbe Sarı'nın Soyteri'yi canlandırdığını seyretmiştim yıllar önce. İran'da da seyrettim ben. İran Devlet Tiyatrosu Şah Şahleyer adıyla oynuyorlardı. İran'ın Haluk Bilgineli olan bir oyuncu tarafından canlandırılıyordu. Farsça seyretmek de çok hoşuma gitmişti. Akira Kurosawa'nın uyarlaması vardır.
Doğru, doğru, doğru. Western uyarlaması bile vardır. Yani çok uyarlamayı da açık bir şey. Krallıyır. Zamanımızın laneti bu. Deliler gösteriyor körlere yolu. Evet. İşte en başta bu açıklamayı yaptığım iyi oldu. Şu an ilk kez duyuyorum ya bunları. Biraz önce düşünmem gerekiyor. Düşünme, sen devam et. Peki, devam edeyim. Yani şöyle, şimdi Krallıyır'da… Shakespeare ile Shakespeare olmayan. Devam et.
Olamam zaten hocam, ne yapsam olamam, değil mi? Ya şöyle, Kral Lear'daki bence çok etkileyici olan şey, bunun kızlarının, yani üç kızı var, üçüncüsü en küçük olan Cordelia şey diyor işte bu, Kral Lear sorguluyor kızlarının kendine olan sevgisini. Çünkü artık emeklilik yaşının geldiğini fark etmiş, tahtını bırakacak, üç kızı arasında bölmeyi düşünüyor aslında. Bir tek de onu fark etmiş ama hayatta, o kadar kibir ve egosunu yenik ki. Yani yaşlanmış hiçbir bilgelik kazanmadan. Evet. Bundan sonra yaşayacakları ona bilgelik getirecek. Kesinlikle ve zaten şuradan hemen daha anlaşılıyor hiçbir bilgelik kazanmadan. Diyor ki beni en çok kim seviyorsa ona öncelik vereceğim. İşte birinci kızı diyor ki ben seni şöyle seviyorum böyle seviyorum falan. İkinci kız diyor ki kelimeler bulamıyorum öyle böyle. Ya da işte yok ikinci onu demiyor şöyle böyle. Üçüncüsü diyor ki bir diyor kelimeler bulamıyorum ikincisi diyor ben diyor seni diyor kalbimin ancak yarısıyla sevebilirim. Çünkü diyor kalbimin diğer yarısıyla ileride eşim olacak insanı seveceğim. Vay sen misin bunu diyen. Bunu diyen. Nöbetçiler. Bu kızını her şeyden mahrum bırakıyor.
Siz reddedin bunu benim mirasımdan diyor. Evet ondan sonra fakat öteki iki kız aslında zaman içerisinde şeyi gösteriyorlar yani o maddiyatçı bir söylemle zaten yani sırf aslında babalarının yerine geçebilmek için yani onun gücüne İktidarına sahip olabilmek için yalan söyledikleri. Hristiyanlık öncesi İngiltere'de geçiyor bu sırada hikaye. Eskidir. Doğru doğru. Eski bir İngiliz mitolojisinden yola çıkarak. Zaten Shakespeare oyunları genelde eski İskandinav, Költ ve İngiliz mitolojilerinden yola çıkılarak. O da Kral Lear falan gene. Çok benzer bir isim evet, doğru. Ve o iki kız sadece iktidar ele geçirdikten sonra bu adama en ufak bir saygı gösterisine bulunmuyorlar. Şimdi ben mesela burasından aldım. Sen hani Kral Lear dedin, sen dedin Kral... Yok, pardon ben dedim. Bilgelikten nasibini almadan yaşlanmak çok tuhaf şey. İşte bu çok bence önemli. Hani yaşlanmaktan korkuyorum. İşte yerimi başkalarına bırakmalı mıyım? Belki bırakmalısın ama korkacak da pek bir şey yok galiba bilgece yaşlandığın sürece. Yani bu Kral Lear trajedisi diyelim, tragedyası. Aslında tam olarak bunu gösteriyor gibi. Yani bilgece yaşlanırsan göreceğin saygı da bir başka ve sevgi de bir başka. Ve o zaman belki kendine bulduğun yerde memnun olman da mümkün olur. Talih! O usta orospu! Almaz yatağına yoksulu! Arada ben efekt olarak bunları yapacağım. Sen devam et.
O yani ben ne diyordum onu unutturuyorsun bana. Bir de bağlamdan kopuk alıntılar. Shakespeare olunca evet. Yani şimdi ben burada böyle çok net böyle tak tak söylemiyorum. Oysa benim ruhumda savaş var. Durmadan ölüyor içimdeki insanlar. Kızları ölüyor o zaman. Ay dur bak gerçekten yani paniğe kapıldım analiz edeceğim dediklerini diye. Yok analiz etme sen doğru bildiğin yolda. Ben out of context konuşuyorum yani tamamen. Şimdi, bir gece yaşlanmak. Peki, benim Gözde E'ye önerim o zaman, Kral Lir'e söyleme sebebi, bir gece yaşlanmanın önemi. Ama dediğim gibi, mekanın krallık geldiği düşündüm ve Kral Lir aklıma geldi. Bence bu da bir tesadüf değil. Muhtemelen Kral Lir bilerek seçildi bu isim.
Çünkü gerçek kral kim? Çünkü sonra o küçük kordeliye kız şeyle... Bu arada hani keşke şeylerine baksaydım, analizlerine baksaydım. Muhakkak bunlar vardır ama ben biraz böyle kendi analizlerimle de gelmek istiyorum. İnsanlar bu dünyaya gelişlerine katlandıkları gibi göçüp gitmeye de katlanabilmeli. Ölümle barışık olmak. Önemli olan hazır olmaktır ölüm gelince. Peki o zaman...
Ölmekten korkmayanlara... Niyeri ibret tablası olarak mı öneriyoruz yani? İbret alanı alalım. Aslında biraz öyle. Yani bilgece yaşlanmayan bir adamın neredeyse o zaman evet korksun. Bak şimdi hemen buradan bir ikinci kitabı atlayabilir miyim? Tabii buyurun.
Ölmekten korkmayanlara yaşlılık kullanışlı bir özgürlük duygusu sağlar. Bir alıntı da Çiçero'dan yapabilir miyim ben de? Söyleyen ikinci kitabımızın yazarı ama buyurun siz yapın. İyi ve mutlu yaşama kabiliyeti bulunmayan insanlara her çağ ağır gelir demiş Çiçero. Çok çok çok çok güzel çok doğru çok katılıyorum benim felsefem.
Bir de demiş ki, herkes yaşlılığa ulaşmak ister, ulaşınca da onu suçlar. İşte böyle büyüktür budalalığın tutarsızlığı ve huysuzluğu diye iki tane çiçeği arada sıkıştırmışlar. Tamam, çok güzel. Biraz önce benim okuduğum alıntı, Murathan Munga'nın Şairin Romanı adlı romanından. Çünkü roman gibi roman. 15 yılda yazdığı Murathan Munga'nın ve 592 sayfa olan kült roman. Evet, şimdi bu da aslında bana göre o yolculuğu yapmanın önemi yani bilgece yaşlanmanın önemini anlatan bir roman. Yani bu romanın pek çok bakış açısı olabilir tabii ki ama benim için bunlardan biri romanın insana bilgeliğe ulaşmayı, tersten anlatması ama.
Değişik bir şekilde. Tersten anlatıyor çünkü... Şutabın bir konusu var. Aslında bir üstün şutabı tabii ki. 592 sayfalık bir şiir denilebilir buna. Ama konu şu. 3 tane karakter var. Bunlar Odra Gent'teki şiir şenliklerine gitmek için yola çıkıyorlar. Bu da Ursula Le Guin vari bir fantastik ülkede... Zaten hani böyle isimler bile hani Anakara diyor, Yerküre diyor falan hani uluslararası günde de var. Evet belirgin. Sahte kimliklerle 50 yıl başka şehirlerde yaşayan bilge şair Bendak, 20 yıl evinden çıkmamış şiir filozofu Moğtah ve şair cinayetlerini araştıran atlı polis Jamen ve yardımcısı Odregent'teki şiir şenliklerine gitmek için yola çıkarlar. Ama bu aynı zamanda kahramanlarımızın içsel bir yolculuğudur.
Evet ama işte dediğim gibi tersten yolculuk çünkü kahramanlarımız yaşlı. Kahramanlarımız zaten bilge, şiir filozofu olan benim adını söyleyemediğim ikinci M ile başlayan... Motah. Motah, Motah. O mesela zaten ününü bırakmış, her şeyi bırakmış bir kenara. Zaten inzivada yaşıyor, insanlardan uzaktan yaşıyor. Ama işte 13. Dolunay mı o festivale gitmek için tekrar yola çıkıyor. Ve aynı şekilde şairimiz de öyle yola çıkıyor. Bunlar zaten aslında gerekli bilgeliğe ulaşmış insanlar. Bilge şair Bendak diyor zaten. Bilge şair Bendak. Zaten o bilgeliğe ulaşmışlar. Güzel olan o yolu bir kez daha geçip belki de sağlamasını yapmak.
''Gerçek yolculuk geri dönüştür.'' der Ursula Löge'in de. Tamam, bak şimdi taşlar yerine oturdu. Demek ki Murat A. Mungan aslında böyle bir şey yapmak istedi. Romanı okuduğumda zaten şeydi, kendi de zaten ''Ben bin bir gece masallarıyla günümüzün modern batı fantazi romanlarını birleştirmek istedim.'' demiş. Hayır şey güzel yani, gerçek yolculuk...
Geri dönüştür. Geri dönüştür. Tam olarak böyle bir roman bu. O yüzden aslında biraz böyle şey hani peki attığın adımlar ne sonuçlar doğurdu? Onu görmek bakımından yani evet bilgesin ama hangi yollardan geçerek oraya gelmiştin geri dönüşte onu fark etmek bakımından bence çok gerekli bir roman olduğunu düşünüyorum. Bilgeliğe bakış açısından. Yani hayat boştur diyor. Herkesin her zaman dediği gibi boş. Onu dolduran anlamdır yalnızca. Bizim ona verdiğimiz çeşitli anlamlar. Yaşam bize verilmiş bir şey değil, hak edilmiş bir şeydir. Diyor Murat A. Mongan bu romanı. Evet. Ya bana da şunu düşündürdü mesela. Samuel Taylor Coleridge'in hani benim çok sevdiğim bir şiiri var. Hatta bir kitabımda hangisinde? Flamingolar Pembeder'in başında. Kullandım.
Yazarlığa dair bana göre en güzel şiir... Yani yazarlığa dair yazdığı bir şiir değil de benim için öyle. Ben yazarlığa öyle bakarım, bu şiirdeki gibi bakarım. Diyor ki işte, diyelim ki uyudun. Diyelim ki uykunda cennete gittin. Diyelim ki cennette çok güzel, farklı bir çiçek buldun. Diyelim ki o çiçeği koparttın.
Diyelim ki uyandığında o çiçek avucundaydı. Ya, peki ya sonra? Yani bana yazarlık böyle bir şey gibi gelir. Okuru böyle uyutursun, onu bir rüyaya gönderirsin. O rüyada ona çok değişik şeyler gösterirsin. Ve uyandığında o dünyadan okurun elinde bir şey olsun istersin. Bana göre Murat A. Munga'nın bu romanı aslında öyle bir roman. Uzun sürmüş bir rüyaydı. Evet ve seni böyle fantastik bir şeye çıkartıyor, yolculuğa çıkartıyor. Ve sonra sana ama şunu sorgulatıyor bu roman. Hayata dair her şey gerçek mi, hayal mi? Emin olamıyorsun romanı bitirdikten sonra. Şiir de çömlek de topraktan yapılmıştır. Sonradan ateşle, suyla, havayla beslenmişlerdir ve sınanmışlardır. Çöken uygarlıklardan her zaman iki şey kalır geriye. Şiir ve çömlek. Yerküre'nin en eski tanıkları.
İşte zaten yani gerçekten romanın güzel yanı o şairane anlatımın bütün bir roman boyunca. Böyle altını çizmeye kalktığın zaman çizmediğin kısımların daha az olduğunu anlayarak vazgeçiyorsun öyle kitaplardan yani. Evet ve yani hakikaten Şabir seni hani sana çok farklı bir yerden... ...dünya ve yerküre ile olan ilişkini... ...sorgulatabilir. Yahut kendi yaşantınla... ...yaşayışınla olan ilişkini... ...sorgulatabilir. Çünkü bu sorgulanmadan aslında... ...kendinin dünyayla, yerküre ile kurduğun ilişkiyi eğer... ...Tuna sorgulamazsan... ...gerçekten bilgece yaşlanma ihtimalin... ...bence yok. O ilişkiyi nasıl kurduğun çok önemli. Evet. Bana göre bilgece yaşlanmak... ...çok önemli. Tek önemsediğim şey bu.
Bir de gençliği çok fazla kutsuyoruz ama gençlik çok zor bir şey aslında. Çok savaş. Bir savaş, bir bilinmezlik, bir her gün başka bir şey keşfetme çabası. İş hayatına katıldığın zaman vahşi bir rekabet, dostluklar, düşmanlıklar, şehvetin elinde oyuncak olmak. Libido'nun diktatörlüğü altında savrulmak oradan oraya daha da gençliğe doğru gidersek 20-25 yaş arası mesela 20-25 yaş arasındaki insanlar dünyada her şeyi bildiklerini düşünürler. Dünyada her şeyi bilen birisi varsa 20-25 yaş arasındaki insanlardır. Bunu daha önce konuşmuştuk evet. Ve 26 yaşına geldiğin zaman yaşadığın şok, yani bunun böyle olmadığını anlamak falan çok zor şeyler. Yani gençlik o kadar da özlenesi bir şey mi? Bence tartışılır. Evet, sağlık bakımından belki ama... Bence hiç değil. Evet, sağlık bakımından olabilir. Bence hiç değil ama bunu uzun yıllar işte inkar etmek diye bir şey var. Yahut mesela şu an herkesin gençlik aşıları yaptırması, yüzünü uzun süreler genç tutmaya çalışması ki mesela bu konuda da bir sürü makale okudum. Acaba ben yanlış mı düşünüyorum diye. Pek çok psikoloğa göre yanlış düşünüyorum.
Pek çok yaşlık merkezinde falan çalışan psikiyatristler, psikologlar şey diyorlar yani senin yüzünü genç tutmaya çalışmanla o senin illa ki yaşlanmak istemediğin anlamına gelmez diyorlar. Ama kime ne ayol bir de yani. Yani evet ama mesela bana gerçekten burada bir arıza var gibi geliyor. Ayrıca şunu da söyleyeyim yeri gelmişken. Mesela bizim gazetede, Gazete Oksijen'de geçen hafta Mark Hyman'in yine yazısını, çok seviyorum onun yazılarını. Onun yazısında şey diyordu işte, 63 yaşındayım ben diyor ama biyolojik yaşım 43 gösteriyor. Tam 63 yaşında birinin edeceği bir laf. Siz de benim gibi olabilirsiniz diyor. Neyse adam onu kendi promosyonu için diyor da. Bir de yaşlanma belirtilerinden biri şey, yaş almak.
Yaşlanmak yerine yaş almak demek de bir yaşlılık belirtisi benim nezdimde. Ben de öyle diyorum ama. Ama kaç yaşından sonra bunu demeye başladın? 25 yaşında kim seni yaş almak dediğini duymadım ben. Ben aslında yazarken bunu kullanıyorum, konuşurken değil. Hani başkalarını incitmemek için. Çok güzel yaş almışsınız diyor mesela. Çok güzel yaşlanmışsınız demiyorlar. Ben 35'inden sonra başladım. 35'inden sonra insanlar kullanıyorlar bunu. Kimse 17 yaşında yaş almak falan demiyor. Neyse şunu diyecektim. Yani şimdi mesela biz bugün günümüzden şey kaydı ya, yaş aralıkları kaydı. İşte ilk gençlik, gençlik, orta yaş kaydı mesela. Yok öyle bir şey. O bir temenni. O yaşlıların temennileri bunlar. Bir şeyin kaydığı, ettiği yok. Hayır, sağlık olarak, biyolojik olarak kaydı gerçekten. Eskiden savaşa gidiyordun, ölüyordun 32 yaşında, bitiyorduk onu. Sadece öyle değil. Beslenmeden dolayı, egzersizlikten dolayı, tam olarak ne yapman gerektiğini bilmemekten dolayı, estetik olmadığından için... Bak, Victor Hugo dinleyicimize ilaç olacak olan cümleyi söylemiş. 40 yaş demiş, gençliğin ihtiyarlığıdır. 50 yaş, ihtiyarlığın gençliğidir demiş. Bence bu çok güzel ama Victor Hugo çok uzun zaman önce yaşadı ve dolayısıyla bugün ondan alacağımız bir nasihat yok. William Shakespeare'i düşünürken aslında bunu çok düşündüm. Yahu William Shakespeare'in 500. yılı mıydı geçen? Öyle bir şey kutladı ya. Sen Victor Hugo'yu niye harcadın?
Hayır şöyle yani onlardan o geçmişten alınacak aslında bugünkü yaşlılıkla ilgili bir maalesef dersimiz aslında olamıyor gibi görünüyor. Çünkü günün koşulları, kuralları çok değişti. Ya bunlar evrensel. Evet doğru. Ben çok beğeniyorum bu yazıları. Ebedi konular bunlar. Yani bu 25. yüzyılda da aynı olacak. 15. yüzyılda da aynıydı. 15. yüzyılda da tamam abi olay budur. Rakam kullanmadığı sürece rakamda sorun var onu diyorum. Tabii ki çok evrensel. Her zaman ya onlar ne güzelmişler diyeceğiz. Biz işte yaşlandık diyeceğiz falan filan. Bugünkü gençler hiçbir şeyden anlamıyor diyeceğiz. Hani terbiyesiz oldular diyeceğiz şeyler de var ya yazıtlar da var. Tamam evet. Bu Z kuşağının halini olacak diye Sokratis'in sözleri var yani. Ama bir rakam kullanıldığında sorun olabilir. Çünkü bugün gerçekten şey yaş aralığı, orta yaş aralığı mesela kaydı. Bir dakika söyleyeceğim bir dakika. Yaşlanma da evet artık gecikti. Şimdi biz bunu habire konuşup duruyoruz ortalarda. Yani her hafta bu konuyla ilgili bir gazete okusacağını her hafta bir makale muhakkak var. Yaşlanma korkusu mu hocam? Onu demiyorum, şunu diyorum. Bu işin psikolojisi hiç konuşulmuyor. Ya tamam, biyolojik olarak yahut fiziksel olarak bize anlatın. Şimdi artık şu kadar genciz, bu kadar genciz. Şunu yaparsan bunu yaparsan bu kadar daha uzun yaşayacaksın. Bir kere artık yaş ortalaması arttı. Tamam ama bir de bunun bize psikolojisini anlatın. Yani biz bununla, bu yaşlanmama sevdasıyla nasıl başa çıkacağız? Karşıma geldiğinde şimdiye kadar daha artık bir kişi bile yok ki... ...aslında senin botoks yaptırman gerekiyor demesin. Bütün arkadaşlarım geliyorlar ve yani etrafımdaki herkes suratıma bakarken... ...aslında şurayı mı doldursan, buraya mı doldursan diyorlar... ...ve ben gerçekten onlar bunu dedikten sonra bunu düşünüyorum. Yani üstümde mahalle baskısı var ve bir sürü insanın üstünde bu var.
Bana söylüyorlar da var, kimisi de fotoğraflarda bakıyor da var. Bunun psikolojisiyle biz nasıl başa çıkacağız? Bu tuhaf bir şey. Ve merak ettiğim bu.
Sözlerini 50 yaşının bilgeliğiyle kabul ediyor. Evet, fark ettim. Sıkılarak dinledin. Ve kucaklıyorum. Şimdi şöyle manini okumadan önce Murat Anmunga'nın kitabından bir şey daha söylemek istiyorum. Çok çok hoşuma giden bir şey. Alıntıyı şimdi tam bilmiyorum ama şöyle. Her genç şair şiirini gidiyor bir kuyu var. Her genç şair gidiyor şiirini bir kuyuya söylüyor.
Eğer kuyu o şiiri onun sesiyle geri söylerse, o şair kendi sesini bulmuş demektir oluyor. Eğer başka şairlerin sesiyle o şiiri söylerse kuyu, hala kendi sesini bulmamış oluyor. Ben bunu çok çok güzel bir şey olarak da görüyorum, metafor olarak da görüyorum gerçekten. Yani kendi içimizde muhtemelen bir kuyu oluşturmamız gerekiyor ve oraya bir şeyler söylememiz gerekiyor, şiir yahut neyse. Ve onu söylediğimizde eğer kendi sesimiz bize cevap veriyorsa evet belki biz de olduk demektir. Yani bence o arayışta çok önemli bir dönüm noktası yahut işaret gibi düşünüyorum. Bunu eklemek istedim. Ve ayrıca buradan üçüncü kitabımıza çok rahat bağlanacağımızı düşünüyorum. Buyurun maniğinizi okuyun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor.
Üçüncü kitabı ben biraz önce kaldığımız yerden devam ederek... ...Sidarta olarak belirledim. Herman Hesse-Sidarta. Siddhartha, Buddha'nın isimlerinden bir tanesi. Zaten Budizm'in modern bir yorumu denilebilecek bir kitap. Kuşakları çok etkilemiş bir kitap. Ben de 20'ni yaşlarda okumuştum. Şimdi tekrar göz atmak kısmet oldu podcastimiz vesilesiyle. Keza beni de çok etkilemiştir. Ben de zannediyorum 28-29 yaşında falan okudu. Ve benim hayat görüşümü belirleyen kitaplardan biridir Siddhartha. Yani gerçekten o ırmak kenarında ben de Siddhartha gibi oturduğumu hissetmiştim.
Şimdi dönüp baktığımda arada bir kitabı öyle tekrar okumadım şimdi doğrusu ama... ...çok alıntılar yazmışım o zamanki defterime. Onlara dönüp bakabiliyorum ve görüyorum ki evet... ...o yolculukta seçtiğim doğru bir kitapmış ya da karşıma... Aslında karşıma çıktı, ben seçmedim kitabı. Kitap seni seçmiş. Kitap beni seçti, o günü bile hatırlıyorum. Nedir ya bu? Hermann Hesses, D'Arta acaba diye. Alıp mavi bir kapağı vardı, okuduğumu hatırlıyorum.
O zamanlar kitap ama gündemdeydi zaten. Yani abiler ablalar falan okurlardı hep. Yani böyle hani adam olmak için okunması gereken kitaplardan biri olarak ortadaydı zaten. Ben de bugün tam olarak bunu söylüyorum. Adam olmak için okuması gereken bir şey kitap. En baştan beri aslında hep söylemeye çalıştığım şey şu, bu konuyla ilgili. Kaliteli yaşlanmak lazım. Fiziksel, biyolojik olarak kaliteli yaşlanmaktan bahsetmiyorum. Zihinsel olarak ve kalp olarak bozulmamış ve kaliteli yaşlanmaktan bahsediyorum. Biraz açar mısın kalite derken?
Yani şu aslında böyle yığılmış bir bilgiden bahsetmiyorum. Yığılmış bir kültürden bahsetmiyorum. Yani Google gibi böyle sordun cevap verdi bir şeyden bahsetmiyorum. Yaşlılıktan bahsetmiyorum. Sordun cevap verdi olsa neyse bazıları sormadan konuşuyorlar. Gençler bundan çok sıkılıyor. Evet doğru. Yani mesela şeyler Budist bilgeler, Zen bilgeleri kendilerine sormadan hiçbir şey söylemezlermiş.
Zaten gerçekten senin öğrenmeye aday olduğunu, talip olduğunu ikna oldukları zaman zaten adam dağın tepesinde yaşıyor. Yani o dağın tepesine çıkman bile senin bir şey. Hani göstergesi ne kadar... Gerçekten istiyorsan onu öğrenmeyi sana anlatırlarmış. Bunu yapanlar amin. Ama bir de kimse senden bir şey istemezken sürekli kendi bilgilerini ve deneyimlerini aktarmaya çalışmaya isteyenler... Allah muhafaza Nuray Hanım. Evet. Ben çok şanslıyım bu bakımdan. Benim annem de babam da gerçekten böyle durup dururken bildiklerini her dakika hiç tavsiyede bulunmazlar. Benim annem ve babam benim tersime. Ben kimden çıktım belli değil. Ben habire burada tavsiyelerde bulunuyorum. Benim annem ve babam bana hiç tavsiyede bulunmazlar ve bu benim çok hoşuma gitti. Benim de gençlere tavsiyem belli. 40 yaşın üstünde kimsenin tavsiyesini kulak asmayın. Ama ben kitap üzerinden konuştum. Şimdi biraz kendimi rahatlatabilir miyim? Yani şöyle, kastım şu aslında işte böyle bilgi kusmak değil de doğayla, yerküreyle, dünyayla ilişkisini kaliteli ve güzel belirlemiş, yani hani doğaya saygılı, kendi yaşantısına, etrafındakilere saygılı bir hayat yaşamış ve böyle insanlar bende zaten saygı uyandırıyor işin doğrusu. Onu sana bir şey anlatmasına gerek yok zaten. Ona bakarak sen öğrenebiliyorsun. Evet, evet. Bunu peki neden önemsiyorum? Yani bir insanın saygı duyulası bir insan olmasını neden önemsiyorum? Bunu da şundan önemsiyorum. Yaşlanınca zaten denklem dışına çıkıyorsun ister istemez. O zaman da herkes sana saygı duyuyor işte. Rahmetli Çetin Altan'ın sözü vardı. Yaşlılara niye herkes saygı duyar? Çünkü artık rekabetin dışındadırlar.
Ama o bahsedilen bana göre işte yüzeysel bir saygı. Tabii dandik bir saygı. Gerçek saygı değil. Ben ondan bahsetmiyorum. Gerçek saygı duyulması için de diyorum. O bilgiye insan olman lazım ki hani biraz daha denklemin içinde kalabilirsin yoksa direkt dışına atılıyorsun. Konuşabilecek birkaç bir şeyinin olması, verecek birkaç bir şeyinin olması gerekiyor. Ve bu çok nadir bulunan bir şey bu arada.
Kendini güncelleme yapabilen insanlardan mı bahsediyorsun? Evet aslında, doğru. Ve mizah duygusunu kaybetmeyen insanlardan bahsediyorum. Evet, mizah duygusu zaten... Çok önemli. Belirleyici. Belirleyici bir şey. Bir öz farkındalık getiriyor çünkü o. Kendiyle dalga geçebilme. Kendine dışarıdan bakabilme. Kendi kendinin farkında olabilme durumu. O zaten tadından yenmez buna sahip olan kişiler.
Evet, bu Siddharta'dan benim ilgimi çeken bir şey var. Böyle bütün kitap boyunca kişinin kendisini bir bütün içerisinde değerlendirmesi diye bir şey var. İşte şey gibi görüyor aslında bana göre, insan ömrünü bir ırmak gibi görüyor. Bir ırmak aynı anda birkaç yerde akıyor ya, başlangıç noktasında, sonunda, ortasında, insan ömründe biraz öyle. Görüyor gibi geliyor bana. Siddhartha romanı, Hermann Hesse ve zamanı da bir bütün içinde değerlendirmelisin gibi geliyor.
Karışık bir şey söylediğimin farkındayım. Zamanı da bir bütün içinde değerlendirmelisin. Ben de bunu şu an anlatmakta zorlanıyorum ama şöyle bir şey demek istiyorum. Yani dün vardın, bugün varsın, gelecekte zaten aslında varsın. Bugün yaptığın her şey orada da var ve onu belirliyor. Biraz bunu fark et. Yani aslında bana bak göre Hermann Hesse bunu 1926 yılında mı ne yazmış? Christopher Nolan'dan önce, çok daha önce şeyi bence keşfetmiş paralel evren kavramını, kurguda. Biraz açar mısın?
Yani ırmak başta çağılıyor, sonunda çağılıyor, ortada çağılıyor, dağda çağılıyor. Aynı zamanda her yerde ırmak aynı anda her yerde. Kır sıfırın oğlunun şeyi var ya yani aynı anda aslında her yerde olmak. Geçmişte, gelecekte, bugünde olmak. Diyorum ki Hermann Nesle şu an konudan, bağlamdan kopmuş oldum yaşlılıktan ama... Yaşlılık işte evet. Yaşlanmayın arkadaşlar. Bağlamdan da kopuyorsunuz. Her şeyden kopuyorsunuz. Evet. Ama bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu da yeni fark ettim. Christopher Nolan'dan çok önce bir paralel evren ya da paralel yaşantılar fikrini... Christopher Nolan var, Nolan olmayan var tabi yani. Nail'ın olamaz. Ben de yaşta olduğumu belirtecek bir eskide sıkıştırayım dedim. Nail'ın olamaz diyorum ben de. Evet, buyurun. Yani o kurguya çok önce sokmuş Hermann Hesse diye düşünüyorum. Anlatabildim mi? Fikri. Anladığımı zannediyorum. Olduğu kadar olmayan kader. Evet biliyorsun yani. Yok zaten ben de tam olarak anlamadım ama illaki paylaşmak istedim. Çünkü bence önemli bir nokta. Yani ben bunun için okuyorum ki zaten kitapları. Yoksa bana ne Hermann Hesse'nin Siddharta'sından 1926'da yazılmış.
Bize ne peki? Sen nasıl bir şifa buradan vadediyorsun dinleyenlere? Ama öyle Şifayı değil boş mi? verin şimdi. Ama bak yani çok önceden paralel evren ve hayat fikri tohum olarak atılmış yahu edebiyatta diyorum. Önemli diyorum. Bunu bilin diyorum. Bunun heyecanını yaşayın. Daha da fazla benim kafamı kızdırmayın, diyor Aslı Perker. Bence önemli yani, beni çok heyecanlandırdı bu fikir. Neyse, o zaman gelelim bir zamanı sarsan Benjamin Button. Benjamin Button'ın tuhaf hikayesinden. Scott Fitzgerald mıydı? Evet, F. Scott Fitzgerald. Scott Fitzgerald'ın da ayrıksı bir romanı aslında. Evet. Onun hikayesi hatta küçük bir hikaye. Evet. Kısa bir 56 sayfalık. Benjamin Busser'ın tuhaf hikayesi Walt Whitman'ın bir sözünden esinlenerek zaten yazmış. Hayatın en iyi kısmının başta en kötü kısmının sonunda olması ne yazık diye Walt Whitman'ın bir sözü var.
Hayatın en iyi kısmının başta, en kötü kısmının sonunda olması. Ne yazık diye. Doğru, gerçekten de. Gerçekten öyle ama. Hep şey deriz ya hani böyle, ya bugünkü aklımla bir o zamana gidebilsem. Var ya. Ah ya. Ah. Hani ben hep derim yani, Leyla'yla bunu konuşuyoruz. Anne, işte çocuk olmak ister misin? Asla istemezdim çocuk olmak bir daha. Hiç istemezdim. Ama şu günkü donanımım, bilgim, kültürüm ve aklımla evet, 20 yaşında olmak isterdim yani.
Evet, kim istemez? Doğru çünkü Walt Whitman'ın dediği gibi, Scott Fitzgerald'a ilham veren sözü gibi, en güzel şeyler başta ve biz bunun farkında bile değiliz. Farkında bile değiliz çünkü zihnimiz en kötü durumunda. Evet, en kötü durumunda. 1840 doğumlu Benjamin Button'da bir hastalıktan dolayı ki buna benzer bir hastalık var zaten. Hani yaşlanmış bir vücutta doğan bebekler. Pregarye hastalığı deniyormuş hikayede buna. Yaşlı bir şekilde doğuyor ve gençleşmeye başlıyor ondan sonra. Bu sırada da 1840 yılından sonraki, onun gençleştiği süredeki tarihi izliyoruz biz en azından da. Onun tanık olduğu bir tarih var çünkü ve
Gençleşmesiyle, bebekliğe dönmesiyle en sonunda da hayatı tamamlanıyor. Fakat kesilirken bebekliğe dönüyor. Ama zihinlerin aslında... Zihinler Alzheimer'la hatta... Alzheimer'den ölüyor zaten en sonunda. Çünkü doktorlar şaşırıyorlar. Bebek öldü, bebeğin ölüm sebebi Alzheimer. Evet, yani çok acayip. Scott Fitzgerald bu hikayeyi zaten tam olarak konuştuğumuz konu yüzünden yazmış biliyor musun? Nasıl? Tam olarak o sosyal statünün kritize edilmesi için, eleştirilmesi için yazmış Scott Fitzgerald. Yani yaşımıza göre mi davranmalıyız? Bizim davranış şeklimizi, hareketlerimizi yaşımız mı belirlemeli? Tam olarak bu düşünceden yola çıkmış.
Dolayısıyla yani hani peki adam gencecik görünüyor ama zihni yaşlı ee görünüşü gibi mi davranacak yani? Evet. Yahut adam küçücük çocuk zihni yaşlı ona göre mi davranacak ya da adam çok yaşlı ama zihni küçücük ee ama öyle davranamıyor? Bunu çok güzel sorgulayan bir hikaye yani neresinden bakacağız biz buna? Gerçekten ben çok genç görünüyorum diye e kafam öyle değil.
Krallıyır'ın bir tane alıntı yapabilir miyim? Tabii buyurun. Yaşlıların acımasız baskısı altında kalmanın hem bir zayıflık hem de budalaca bir kötülükten başka bir şey olmadığını anlamaya başladım. Bunu bize güçlü olduklarından değil, körü körüne boyun eğdiğimiz için yapabiliyorlar. Evet, tam olarak öyle.
Evet. Bak şimdi buradan yine şeyi sorgulayacağım. Evet, şu an 60 yaşındaki kadınlar gayet 40 yaşında gibi görünüyorlar. Doğru. Gayet var bunlar. Ama bir mahsuru da yok aslında. Ama bir dakika, sorgulayacağım şey şu. Mahsuru yok. Ama git bakalım her gece bara, git bakalım her gece dans etmeye git.
Evet, insan lise arkadaşlarıyla buluştuğunda mesela kendini 18 yaşında zanneder. Ama içkiyi biraz kaçırırsa, ertesi sabah anlar kaç yaşında olduğunu. Evet. Yani hani aslında Benjamin Button tam olarak bunu yapıyor. Tamam, sen gerçekten 40 görünüyor olabilirsin. Hatta 20 görünüyor olabilirsin. Ama öyle mi yaşayacaksın? O kafada mı yaşayacaksın? Aslında bak buradan andropoza bile bir şey çıkar. O biraz hüzünlü bir şeydir tabii yani ne bileyim 50 yaşın üzerinde bir insanın 20 yaşında gibi yaşamaya çalışması. Evet. O bir dışarıdan bakana hüzün veren. Andropoz. Andropoz ona mı deniyor? Hayır bence o işte tam şu an fark ediyor yani sen söyleyince. Bizde hüzün basıyor kadınlara işte. Öyle bir erkek gördüğünüz zaman. Biz bütün erkeklere görüyoruz öyle çünkü. Bütün erkeklere bakınca hüzün basıyorsun zaten. Küçüğünden
büyüğüne hepsine bakınca hüzün basıyor ama bütün erkekler andropoza giriyor ve biz kadınların hani böyle bir şeyi var ya erkeklerde buna şey diyorlar sonra bak konuyu nasıl gene buraya getirdim erkeklerde diyorlar ki Aman iyi iyi size göre biz hepimiz delirdik işte şey olduk benim antropozda falan değilim ben mutluyum sadece kardeşim bir ilişkiden öteki ilişkiye atlarken her gece içmeye giderken mutluyum diyor ya erkekler. Biz ise kadınlar olarak ona karşı çok hüzünlü bir şey diye bakıyoruz çünkü gerçekten şunu görüyoruz 55 yaşındaki bir adamın 20 yaşlarında gibi yaşamaya çalıştığını görüyoruz ve kadınlar bunu yaşamadığı için bize hüzün basıyor. Kıskanıyor musunuz hocam? Biz yaşayamıyoruz diye. Hayır değil, gel üzülüyoruz yani. Bizde şey görünüyor, komik ve aptalca. Kendini bulamamış gibi. Bir yakışmıyor diyorsunuz. Ne yakışmıyor tabii. Çünkü ben senin kaç yaşında olduğunu biliyorum. Görüyorum etin sarkmış senin oradan. Sen orada gencecik kızla fingirdeyerek kendini o an o yaşta zannediyorsun. Şimdi Andropoz'un tarifi zaten yaşlanıyorum diye paniğe kapılmak. Bu panikten dolayı da... Doğru, bravo.
Garip garip şeyler yapmak diyebiliriz değil mi? Evet, meğerse biz bunu tamamen böyle bir program yapabilirmişiz. Allah'ım ne kadar güzel olurmuş ya. Yaşlılıktı, gençlikti diye mi? Hayır, andropoz. Yaşlanmaktan korkmak. Kız da zaten sormuş Gözde, yaşlanmaktan korkuyorum demiş. Andropoza mı girmiş hanımefendi yani? Yani girdi, girecek. Aynı şey aslında demek ki kadınlarla da bunun için... Hem menopoza hem andropoza giriliyor mu hocam? Ben bir şey söyleyeceğim. Aynı anda.
Bak bir şey söyleyeceğim. Demek ki kadınlarda estetik falan belki yeni bir şey başlatabilir böyle. Daha önce bizde çok olmayan bir korku böylelikle başlayabilir. Zaten genç görünüyorum ama genç değilim. Kadın andropozu mu diyoruz ona da.
Diyelim isim vermek istiyorsan illa. Andropoz sadece erkeklere mahsus bir şey ben biliyorum. Evet öyle. Kadınlar da bunu yaşamaya başladılar ki demek ki estetikçe dahi. Evet onu diyorum. Kadınlar da artık andropoza giriyor yani. Bu kadar uğraştık didindik. Arada kavga ettik, programı kestik, yeniden başladık falan. Sonumuz buymuş meğerse. En başında dediğim gibi konuşurken düşünüyoruz ya. Ben de bunu şu an fark ediyorum. Yani programımızın vardığı sonuç, Çiçero'lardan, Kral Leyir'lerden, Muratan Mungan'lardan, başka kimlerden? Herman Hesse'lerden. Herman Hesse'lerden geçerek. Scott Fitzgerald'tan. Dedik ki 2023 dünyasında artık kadınlar da antropolojik. Evet ama bak yani aslında bunu şu an bana bütün o şeyi çakan, kafamdaki şimşeği çakan da Benjamin Buto'nun tuhaf hikayesi oldu. Evet burada zirvede bırakalım programı. Hadi bitsin bu iş. Ve bu size önerdiği Aslı Perker'in kitapları okursanız eğer Andropos'a girdiğinizi fark edeceksiniz. Ve bununla nasıl barışın, kandropoz, depresyon, menopoz, ne varsa girdiğinizi fark edeceksiniz. Ve bununla nasıl güzel zaman geçireceğinizi fark edip tadına varacaksınız. Yaşlanmanın tadını çıkarın. Öyle tabii canım yani. Benim de 50. doğum günüme yakın değil olacak bu problem. Çok az kaldı. İnşallah burada kutlarız canım. Nedir yani? Manidar oldu yani bu konuyu da seçmiş olmamız bugün. Neyse kazasız belasız bitirdik bu bölümü de diyelim. Ama sen önce şeyleri, künyeyi okuyacaksın. Ha ben Künye'yi okuyayım.
Çeviren Bülent Doğan. Bize ulaşmak isteyenler... biblioterapi.media.com.tr
adresinden ulaşabilirler. Ayrıca aşağıda linkler var. Kitaplara direkt oradan ulaşabilirler. Ekstradan konuştuğumuz bonus kitaplar da olabiliyor bazen. Onlara da bakabilirler.
Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hayır hayırlısı.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.