Podcast

S2E11: Aşk Engel Tanımaz Mı?

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin 2023'teki ilk bölümünde Aslı ve Tuna, aşkın önünde engel durabilir mi yoksa aşk, her engeli aşabilecek kadar güçlü müdür sorusuna yanıt arıyor. Keyifli dinlemeler!
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Daniel Defoe - Religious Courtship
Ayşe Kulin - Nefes Nefese
Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan
Stefan Zweig - Marie Antoinette Vasat Bir Karakterin Portresi



See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.871 kelime · ~24 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsatlar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar, şimdi direkt sorumuza geçiyorum. Ateist bir anne babanın çocuğuyum. Benim ve kız arkadaşımın da dini inancı yok ama kız arkadaşımın ailesi muhafazakar. Ailem buna çok karşı çıkıyor ve kız arkadaşıma kaba davranıyor. Bir öneriniz var mı? Alas. Hmm... Yaşam tarzı farklılığından kaynaklanan sorun yaşayan gençler.

Ailelerinin yaşam tarzı farklı. Onların aslında bir yaşam tarzında anladığımız kadarıyla bir farklılık yok. Kötü davranan da muhafazakar olmayan aile. Evet. Ateist aile. Muhafazakar ailenin kötü davrandığına dair bir bilgimiz yok. Evet. Tabii şöyle bir şey var. Muhafazakar aile oğlanla tanışmamış olma ihtimali çok yüksek. Ondan dolayı kötü de davranamamışlar zaten.

Transkriptin tamamını oku

Evet. Yani şimdi orada da öyle bir başka bir bariyer var da sonuç itibariyle bir şey yaşıyorlar. Bir imkansızlık yaşıyorlar. Bir imkansızlık yaşıyorlar. Benim çok fazla zaten fark ettiğim, duyduğum, karşılaştığım da bir şey. İzmirli olduğum için. Bizde bu mesele bayağı bir mesele.

Şimdi hani İstanbul'da... İzmir muhafazakarlığı diye de ayrı bir şey var çünkü değil mi? Şimdi İstanbul'da daha bence aslında güzel bir yanı var. İstanbul evet çok kalabalık ve çok göç almış ve çok milletli, çok karışık bir yer ama... Melezleşmeye daha açık bir yer. Evet, melezleşmeye daha açık, anlayışa daha açık. Yani buna daha alışmış, yüzyıllar boyunca buna alışmış bir yer. Yani ta Osmanlı'dan beri buna alışmış bir yer. İzmir'e gelince İzmir hala çok kapalı. Yani evet İzmir'de de çok göç var ama İzmirlilerin söylediği şey, ay çok göç halda, çarşı inemiyoruz falan. Yaşam tarzlarının tehdit altında hissetmekten kaynaklanan bir kapalılık var orada. Bu yaşam tarzını tehdit altında hissetme fobisi zaten belirleyici bir şeydir insanlar için.

Evet. Yani böyle gençlerin başına patlayan bir şeydir bir de ondan sonra. Başka yaşam tarzından bir sevgili edindiğin zaman. Benim annemle babam da aynı şeyi yaşamışlar. Mesela babam Balkan göçmeni, annemler Yozgatlı. İki aile de hayatları boyunca hiç sevmediler birbirlerine. Onlar nasıl insanlar öyle falan diye bahsediyorlardı. Ne diyor? Seferoğullarıyla Tellioğulları gibi. Seferoğulları, Tellioğulları durumu.

Hatta onun yaşam tarzını yansıyanı ve sen dersin ya işte Türkiye'nin 200 yıllık batılılaşma macerasının da... ...sonucu gibi olan bir ayrımın iki tane gencecik insanın başına kalması konusu yani. Aslında bak şimdi düşünecek olursak senin annen ve babandan verdiğin örnekten yola çıkıyorum. Benim annemle babam da hani neredeyse artık kan bağı olacak kadar akrabalar. Fark ediyorum ki bizim ailede genelde zaten çok şey seçilmiş. Neredeyse akraba yani bilmem kaçıncı göbekten kuzen ama yani... ...işte Giritli, Selanikli çok böyle belirgin yerlerden seçilmiş. Aman abi ters bir şey olmasın diye yani. Demek ki evet bu gözetildi yani o zaman büyükleri tarafından. Zaten kendi içlerinde karar verip de evlenmiyorlar bunlar bunların ki hep böyle dayatmalı evlilik. Aslında benim anne babamdan yola çıkarak söyleyebilirim ki haklıymışlar.

Neyse Allah rahmet eylesin diyelim ama evet yani sonuç itibariyle iki kültür arasında illaki çatışma oluyor ve ben bunun aslında özellikle çocuktan sonra olduğunu düşünüyorum. Yani iki genç insan aşkla beraber her türlü zorluğun üstesinden gelebilir gibi düşünülebilir. Gerçekten birbirlerine bağlıysalar değil mi? Evet. Ama çocuk olduktan sonra bir esas evlilik o zaman başlıyor. Benim teyzem çok güzel söylemişti. Biz işte 14 yıl evlilikten sonra ben Leyla'yı doğurdum. Teyzem anneme o zaman şey demiş bana söylemedi tabii de şimdi evlendiler.

Doğru yani. O zaman işin içine başka şeyler giriyor. İki ailenin görgüsü, geleneği. Çünkü mesela sadece din değil. Yani buradaki ateistler ateist de değil zaten onlar. Yani ateist olduklarını zanneden bir takım insanlar. Şey gibi Oktavya Poz'un sözü vardır ya. Bir arkadaş ona ben ateistim demiş. O da demiş ki protestan ateist misin, katolik ateist misin? Çünkü sonuçta ben... Bunu senden ilk kez duymuyorum. Her seferinde gülüyorum.

Ben ateistim desen de sonuçta içinde doğup büyüdüğün toplumun kültürel kodlarına ve DNA'sına sahipsin. Kulağına ezan üflenmiş doğduğun zaman. Beş vakit ezan dinlemişsin falan. O öyle çok kolay değil yani sırtının dönüp ben artık ateistim ve başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Allah yok, din yok, kitap yok. ...değinecek bir durum değil. Çünkü sen çocuğunu istediğin kadar bunu dikte edebilirsin, impoze etmeye çalışabilirsin. O çocuk kalkıyor, okula gidiyor bambaşka bir kafada. Yani o çocuğun bir de işte dediğim gibi o zaman bir babaannesi oluyor mesela. O da namaz kılıyor oluyor. O da çocuk da ona şey yapıyor, özeniyor yani. Bu anlamda Gustav Flöber'in bir sözü var. Bilginin azı insanı dinden çıkarır, bilginin çoğu dine geri döndürür.

Bilir bilmezler vardı ya, duvarla pek ışık bir bölümde yaşamıştık. Evet, evet, evet. Güzeldi, çok güzelmiş. Dönelim Alazile kız arkadaşına. Evet, şimdi şöyle... Ne yapsın çocuklar, ne okusunlar? Şeyden geldi ki ya, işte iki farklı kültürden gençler ve her şeye rağmen... ...aşklarının yaşamaları ve işte birlikte olmaya devam etmeleri. Bu bana ilk olarak Ayşe Kule'nin Nefes Nefese kitabını hatırlattı.

Evet, bir Yahudi gençle bir paşa kızının zorluklarla dolu ve İkinci Dünya Savaşı'nın bağrında sürmeye çalışan aşkı değil mi? Şimdi çok bak tuhaf, şöyle tuhaf. Yani sen zannediyorsun ki işte mesela hani biraz önce dediğimiz gibi sevgi her şeyin üstündedir. Sevgi her tür zorluğu yener. Şimdi bu kitapta... Temenni ediyoruz tabii. Temenni ediyoruz. Bu kitapta çok net görülüyor ki bu romanda. İşler öyle değil. Raffao ile Selva, evet, evleniyorlar. Ve Selva'nın paşa babası, ne kadar modernist olursa olsun, onun itirazlarına rağmen... Son Sıhye Nazırıymış Osmanlı'nın. Evet. Onun itirazlarına... Reşat Paşa, Fazıl Reşat Paşa. Fazıl Reşat Paşa. Onun itirazlarına rağmen evleniyorlar. Etraftan da almadıkları bütün desteği rağmen evleniyorlar. Ve bu yüzden de zaten Birinci Dünya Savaşı sonrası bu.

Evleniyorlar ve Fransa'ya gidiyorlar, Fransa'ya yerleşiyorlar. Aman burada rahat ederiz biz ne güzel. Aman burada rahat ederiz ya. Oysa orada Hitler zaten 29'dan itibaren kımıl kımıl kımıldanmaya başlamış. Hadi Türkiye'ye geri döneceğiz bu sefer.

Hayır, dönemiyorlar. Marsilya'ya gidiyorlar. Paris'ten Marsilya'ya gidiyorlar. Ve bu sefer de Yahudi soykurumundan kaçmaya çalışıyorlar. Yani dünya öyle bir yer maalesef değil. Hani sen desen ki ben her tür güçlüye rağmen... Bu kitap bunun en iyi örneği. Biraz demoralize edici yanı var tabii. Einstein'in sözü var ya, iki şeyin sonu yoktur. Bir, evrenin. İkincisi, insan salaklığının diyor.

İnsan salaklığı sürdükçe böyle şeyler de devam edecek maalesef. Evet yani çünkü hani bu önyargılardan nedense insanlar bir şekilde kurtulamıyorlar. Yani hakikaten diyorsun ki yıl olmuş 2023. Bravo. Evet thank you. Yıl olmuş 2023.

Ocak ayında hep karıştırır ya insanlar, bir önceki yılın tarihini söylerler. Tarihi de hep yanlış yazarsın. Bu çağda, bugün de mesela bu çocuğun böyle bir serzenişte bulunmaması gerekiyor. Yani böyle bir şikayetinin olmaması gerekiyor. Ateist olacak kadar kendini hani fikren farklı yönde geliştirmiş bir anne babanın, yani sen ateist olmuşsun. Ama dönüyorsun başka bir kızı başka yerden kastrediyorsun yani. Bu sefer de onu oradan kesip atıyorsun. Ona ırkçılık yapıyorsun yani. Bunun şimdi neresi mantıklı? Atayızlar açıklasın. Bunun yani Yahudi ırkçılığından değil mi? Bunun ne farkı var? Bir de tabi. İslamofobi.

Bir de şu var, dünyada ne kadar insan varsa o kadar din var. Konuşuyoruz ya, ne kadar Müslüman varsa dünyada o kadar İslam var. Çünkü her bireyin ilahiyatla kurduğu ilişki başka. Başka yani iki insanın kafasındaki din tahayyülü birbirine benzemez. Yani... ...camide vaaz dinleyen iki kişinin hocanın dediklerinden anladığı birbirine benzemez. Asla. Herkesin maneviyatı farklı. Ayrıca ateist olmak maneviyat ihtiyacı yok demek anlamına da gelmiyor. Ama farklı ihtiyaçlar bunlar yani. Ama beni gerçekten şaşırtan hani o kafada birinin yine de başka birini... Ben çok liberalim, o kadar liberalim ki ateist oldum diyorsun. Ateist oldun. Düşündüm, taşındım diyorsun. Bilim yolunu seç. Çünkü bana göre ateistlik öyle bir şey. Hani düşündüm, taşındım yıllarca. İşte Darwin inceledim. Yokmuş. Hani baktım, bilim bana bunu söylüyor değil mi? Yani şimdi bilim bilen insandan biraz daha şey olmasını beklersin. Orada konu yaşam tarzının tehdit altında hissedilmesi. Yani Alaz'ın ailesi kendi yaşam tarzlarının bozulacağından korkuyor.

Muhafazakar bir aileyle melezleşirlerse, muhafazakar herhalde de alazı öğrense... ...muhtemelen aynı tepkiyi gösterebilir. Yani yaşam tarzını tehdit altında... Bu çok önemli bir şey. Biliyorsun 11 Eylül'den sonraki islamofobinin oluşma sebebi... ...Amerikalıların yaşam tarzlarını tehdit altında hissetmeleri. Doğru. Saçma bir şey bence. Ama çok gerçek ve reddedemeyeceğimiz bir şey. Yaşam tarzını tehdit altında hisseden insan böyle oluyor. Böyle davranıyor.

Evet doğru yani bu arada hepimiz için de geçerli olabilir. Yani çeşitli şekillerde eminim bunu yapıyoruz. Yani hepimizin öyle hissediği anlar var ve hepimiz o an ne gerektiriyorsa ondan nefret edebiliyoruz. Bir taraf diyor ki kızım bunlar senin başını açarlar. Evet.

Dinini yaşatmazlar bilmem ne. Öbürü de dedi ki aha bunlar geliyor bizim başımızı kapatacak. İşte Türkiye. Evet işte Türkiye. Bu arada bu Nefes Nefese romanında enteresan olan şeylerden biri de aslında kızın babasının biraz aristokrasiden ödün vermek istememesi iken Yahudi ailenin aslında Müslüman bir kız almak istememesi. Yani enteresan değil bunun hiç enteresan bir yanı yok. Yeni yaşam tarzı şey işte. Evet yani.

Ya bir de işte buradan... Alıştıkları şeyin bozulması korkusu yani daha doğrusu. Buradan hemen ikinci kitaba atlayabilir miyim? Çünkü tam yere böyle zıplamak istiyorum. Daniel Defoe.

Sen çok seversin. Çok severim, çok seviyorum. Ya da önce konuyu anlatacağım, sonra Daniel Defoe'yu öveceğim. Daniel Defoe'nun dediği şey şu. Hangi kitap bu? Anlatacağım, dur. Önce unutmadan söyleyeyim. Romanda anlattığı şey şu. İşte kadın diyor ki, ah ah kocam öldü, ah onu çok seviyordum, çok özlüyorum ama işte berbat bir evlilik yaşadık. Diyorlar ki, ya ne diyorsun? Kocanı seviyor muydun, sevmiyor muydun? Seviyordun, niye berbat bir evlilik yaşadın? Diyor ki, ya bir protestanla katoliğin aynı evde diyor, çocuk yetiştirmesi kolay şey mi? Biz neler çektik?

O yani aslında o yüzden mesele biraz oraya geliyor. Yani evin içindeki o ahengin yakalanamaması yoksa hani Yahudi aile muhtemelen şöyle düşünmüyor. İsteme yok. Yani Müslüman kız evimize gelmesini değil daha ilerleyen nesilleri hep düşünüyoruz ya biz. Evet biz hep dünyayı onlar kurtaracak. Biz çok düşünceliyiz. Gelecek nesillerimizi bile düşünüyoruz. Onların dinini de düşünüyoruz. O yüzden dünya bu halde. Evet çok harikulade kararlar verdiğimiz için sürekli. Aslında biraz o var o işin içinde. Hani onların da dinine biz karar verelim meselesi var burada. Torunu kaptıracağız şeyi de var değil mi? Aman torunu kaptıracağız onlara. Evet tam olarak o. Şimdi Daniel Defoe'nun kitabına gelecek olursam, Daniel Defoe'yu tanımayan, bilmeyen bence olmasın zaten. Isız adaya düşüp yanına üç şey alan herkes Robinson Crusoe'yu ve Daniel Defoe'yu bilir.

Ben mikrofonu vurdum. Keşke çekselerdi, bunu göstersin. Evet, o o kişi. Robinson Crusoe'nun yazarı Daniel Defoe.

Ben okudum, ettim Daniel Defoe'yu bunca yıl, inceledim. İşte Şeytanın Tarihi adlı kitabını çevirdim. Henüz bitti, yayınlanacak çok yakında. Karar verdim. O Daniel Defoe deli. Çağının harika kafaları. Kırık, kafa kırık. Kafa kırık hocam. Gerçekten deli. Çünkü aklına ne konu gelirse oturur yazar mısın ya? Dur diyor ya, ben diyorum diyor.

İşte şeytan diyor bu şeytanın tarihi ne ola ki acaba diyor. Aaa oturuyor 380 sayfa kitap yazıyor şeytanın tarihini. Kim ne der diye düşünmeden yani. Yani işin şey tarafını, cesaret kısmını bir kenara koyuyorum. Zaten edilmeyecek laflar ediyor. Önüne gelene laf geçiriyor. Din falan kitap bırakmıyor zaten. Hepsini söylüyor. Hadi onu bırak. Yani bir de kime ne senin düşüncenden? İşte aydınlanma çağı çocuğu ya. Evet. Yeni bireyleşmiş insanoğlu, birey olmaya keşfetmiş. Halili de kendi...

Bireyselliğini ve fikrini çok önemsiyor. Montaigne oturmuş, denemeler, her konuda fikrini yazmış adam. Bana ne lan senin her konuda fikrinden? Nasıl bir kendini önemseme hali? Ama hayır, birey oldum ben artık.

Benim fikrim... Montaigne. Bana ne lan diyorsun Montaigne'i? Yani öyle canım. Şimdi düşünsene, oturmuş adam her konuda fikir beyan ediyor. Hayır, o önemli çünkü dogmalardan bağımsız düşünebilen bir bireye çıkmış ortaya. Bravo, bravo. Tam olarak o. Fakat şimdi konuşuyor muyuz? Konuşuyoruz, o da var şimdi. Bak şimdi ben buraya getiriyorum, 300 yıl sonra, kaç yüz yıl olmuş? Olay bitmiştir. 1730, 1800, 1900, 2030. Evet yani. 2023'te... 350 yıl sonra ben oturuyorum burada. Bir rastıyla bir tuna oturmuşlar, konuşuyorlarsa olay bitmiştir. Olay bitmiştir. Çünkü adam, Daniel Defoe, Religious Courtship diye bir kitap yazıyor. Şimdi bu kitabı Türkçe bulamıyoruz. Güzel, İngilizce? Onu da bulamıyoruz. Mükemmel. Araştırıyorum hocam ben. Bulunamayacak hangi kitap varsa çevrilmemiş falan. Özellikle onları buluyorum. Ama şöyle hayır çok kolay. Editörümüz Ant aşağıda açıklamalar bölümünde bu kitabın linkini verecek. Ve basıp tık diye kitabı açıp okuyabileceksiniz. Tabii canım. Hangi devirde yaşıyoruz ayol? Evet, evet. Yani kitap sipariş vermeye bile gerek kalmayacak. Biraz az biraz İngilizcesi olan okuyabilecek. Bu kitaptan umduğumuz şifa nedir?

Söylüyorum. Biraz önce söyledim zaten aslında. Şöyle, kitap üç şeyden oluşuyor, bölümden oluşuyor. Üç bölümde de üçer diyalog var, diyaloglardan oluşuyor. O diyaloglarda şöyle, baba kız, baba ve kızları, kızların kendi aralarındaki konuşmaları, kızların damat namzetleriyle konuşmaları, anneleriyle konuşmaları, annenin evin hizmetçisiyle konuşması arasında geçiyor bu diyaloglar. Hepsinin temelinde şu var, aynı dinden miyiz? Din kardeşi. Din kardeşi miyiz? Din kardeşi olsak bu sefer de aynı mezhepten miyiz? Yani bitmez ki bu iş. Bu iş bitmez ki. Tabii. Aynı dergâhtan mıyız? Evet yani şey gibi yani bu Daniel Delfon'un zaten işte başka bir sözü de var. Başka bir yerde başka bir zaman söyledi. Diyor ki dünya için iki insan olduğu an iki aile olduğu anda diyor savaş başlamış.

Seferoğulları ve Tevlioğulları. Evet, yani Habil'in ailesi ve Kabil'in ailesi. Bunu daha önce de söylemiştik zannediyorum. Yeşilvadi bizim olacak. Sonuç itibariyle bu diyaloglardan anladığımız her şeyin burada Ferdin anlattığı şuna geliyor. Senin benim gibi düşünüyor olman ve benim gibi yaşıyor olman çok önemli. Çünkü eğer burada birleşirsek, çok temel bir prensiple birleşirsek detayları halledebiliriz. Aslında bu.

Kitap tamamen bunu anlatıyor. İnanılmaz modern bir kitap. Al bugün tiyatro oyununu. Belki de yapılmıştır tabi. Ben bilmiyorum bu arada. İngiltere'de falan. Çocukların ailelerinden artık ümidimiz yok ama. Alaz'da kız arkadaşı okurlarsa ilham ve teselliyi bulacaklardır yani. Benim çocuğun anne babasından yani hiç ümidim yok. Gerçekten ne yapıyorlar bilmiyorum. Bence terapiye gitsinler. Kızla olan da bu arada bence terapiye gitsinler. Çok eğer evlilik düşünüyorlarsa yani yoksa her önüne gelen de aman çift terapisine de gitmeyi versin ama... Ciddilerse, ciddi düşünüyorlarsa gitsinler. Sevgili terapisi diye bir şey var mı?

Çift terapisi o işte yani. Evli olman gerekmiyor buna. Hayır canım. Kimse evlilik cüzdanı sormuyor kapıda. Sonuç itibariyle evet. Bu Religious Courtship kitabından beklentimiz bunun 300 yıl önceden beri masanın üzerine konmuş bir mesele olması. O o kadar basit değil. O zaman manemizi okuyayım ben. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar,

Kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Devam ediyor. Çok sevdiğimiz bir yazarla devam ediyor. Sabahattin Ali. İçimizdeki Şeytan. İçimizdeki Şeytan. Ya şimdi İçimizdeki Şeytan gerçekten harikulade bir kitap. Evet, harika bir kitap gerçekten. Gerçekten öyle. Bak şimdi bugün böyle biz biraz sert gitiyoruz, hani Albert Camus halt etmiş. Hayda. Varoluşçu bir kitap, evet doğru söylüyorsun. Çok varoluşçu bir kitap, onun haricinde... Yani karakterlerin çok güzel oluşturulduğu, anlatıldığı, nihilizmin dibine vurulduğu... Ömer ile Macide arasındaki sorunu, ilişki ve Ömer'in kendini bulamayışından kaynaklanan imkansızlıkların hikayesi. Ömer aslında bugün günümüzde Kadıköy'deki... Takılan.

Her genç mi demek istiyorsun yani? Evet, her genç erkek. Ömer şöyle... Genç ya, ondan dolayı. Hiçbir iş yapmak istemiyor. Ömer yatmak istiyor. Şey de var, yani ailesinden gelen bir geliri var. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum diyorsun. Ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissetmeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. Temennisi de bu. Evet ve Ömer'in tembelliği Ömer'i kötülüğe kadar itiyor.

Çok güzel bir laf var hani boş duran... Şeytan işini gördürmek için boş duran elleri kullanır. Bravo. İçimizdeki şey. Evet, tam olarak o gerçekten. O kadar hayatta amaçsız... Şimdi buradan mesela geçen bölüme hakikaten bağlanabiliriz. Yani hayatının bir anlamı olması gerekiyor ya, bir amacın, bir şeyi yapıyor olman gerekiyor. Ömer o kadar hiçbir şey yapmıyor ki bunun içinden kötülük de çıkar, her şey de çıkar. Bir gün böyle vapurda arkadaşı Nihat var. Gerçekten böyle Dumb and Dumber gibiler aslında. Nihat da maddiyatçı, çıkarcı, menfaatperest bir kankası onun. Böyle salak ile avanak olarak böyle vapurda giderlerken ve... ...kendilerince çok felsefi, çok derin konuşmalar yaparlarken yani bunlar böyle çok fena... ...elitist, lümpen ya da lümpen elitist mi deniliyor bunlara? Beyaz Türk. Lümpen olduğunu bilmeyen lümpen. Zaten lümpen lümpen olduğunu bilse lümpen olmazdı.

Yani kendilerini o kadar üst bir yere koyuyorlar ki hani kimseyle de konuşulmuyor falan. Ama birbirleriyle konuşuyorlar. Ben tanıyorum bu çocukları ya vallahi benim arkadaşlarım olabilir bunlar yani. Böyle arkadaşlarım vardı benim. Ben sana ne diyorum evet yani Kadıköy'deki her erkek diyorum yani. Bizim nesilde de vardı sadece şimdikilerde değil. Tabii ki vardı.

Ya ben bu espriyi yaparım hocam, stand-up'a gittim ben, Kadıköylü erkeklere demediklerini bırakmadılar. Onlar diyorsa ben de derim, hiç kimse kusuruma bakmasın. Zaten kadın stand-upçıların birinci malzemesi erkekleri gömmek anladığım kadarıyla. Yani...

At gibi kişi dedim ama yani gömecek başka bir şey mi var? Şöyle diyor kitabın sonlarında zaten. İçimizde şeytan yok. İçimizde aciz var. Evet. Aciz bir insan var. Tembellik var. Evet. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey... ...hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyacı var. Evet.

Yani şeytanı boşu boşuna şey yapmayın diyor yani. Evet. Kendisi de biliyor ama bu Ömer bütün tembelliğini, bütün böyle yaymışlığını içimdeki şeytan diyor el vermiyor ki yani anlatırım ya ben hep Cenab-ı Hak müsaade etmiyor ki çalışak. Demiş Muş'taki fabrika müdürü kar yağıyor. Babam girmiş demiş ki, aa demiş, gene demiş böyle.

Durmuş karı seyrediyorsunuz. Hayırdır fabrika ne durumda falan. Ya Cenab-ı Hakk'a müsaade etmiyor ki çalışalım demiş. Bahare bulmak bizim işimiz. Bu da böyle bir şey yani. Hakikaten içindeki şeytan el vermiyor ki iyi bir insan olsun. Çok kıymet verdiği bir adam var. Bunun çalıştığı bir yer var. Ben ne iş yaptığını anlamadım bile. Okuyanlar anladıysa anlatsınlar. Bir memur olarak bir yerde çalışıyor.

Postanede miydi? Postanede. Torpille girmiş oraya da. Torpille tabii girmiş. Orada Hafız mıydı adamın adı? Unuttum. Hamza mıydı? Neydi? Unuttum. H ile başladığına eminim. Yani güvenin benim anlattıklarıma. O kadar bak iyi biliyorum. Bu adama çok kıymet veriyor aslında. Çünkü bu adam da böyle dışarıdan şey gibi görünürken... ...hani motomot bir adam gibi görünürken... ...her dakika her şeyi kurallı falan yapıyor gibi görünürken... Bu adamın da içinde her şeyi sorgulayan bir adam olduğunu anlıyor Ömer. Ve bundan dolayı ona bir yakınlık duyuyor. Tabii de neden yakınlık duyuyor? Her para istediğinde adamın ona borç vermesinden yakınlık duyuyor. Tabii canım neden olacak? Neden olacak? Onu alıyor, yemeğe götürüyor falan. Bunlar çünkü Nihat'la sürekli şey peşindeler. Yemek parası, rakı parası peşindeler. Bu arada Nihat yüzünden Nihalatsız'la mahkemelik olmuşlar. Evet, evet, onu biliyorum. Çünkü Nihalatsız'ı temsil ettiğine bu karakterin okurlar hükmetmişler. Nihalatsız da çok sinirlerini mahkemeye vermiş. Zaten kitabın içinde Necip Fazıl'ları, Peyami Safa'ları falan da göndermeler var. Ömer'in böyle sanatçı, sepetçi bir arkadaş çevresi var. Ve o çevredeki tipler hep bu büyük yazarlarımızdan esinlenerek oluşturulmuş. O yüzden de bir tatsızlıklar çıkmış entelektüel camiada bu kitaptan sonra da ben...

Alaz'ın hikayesine bağlamanı bekliyorum hala, hikayeyi. Cennet'cimizin hikayesine yani. Kendim dağıttım ki bir de sana toparla diyorum. Sağ ol. Bunlar tanışıyorlar. Bu iki şey, vapurda giderken Damben, Dambır kızı görüyor bu. Kıza aşık oluyor ve ondan sonra hayatında başka hiçbir şey kalmıyor. Bundan sonra dünyanın en önemli şeyi o kızla Macide ile birlikte olmak, sevgili olmak. Çok aşık oluyor ona. Fakat işte o kadar tembel bir adam ki ilerleyen zamanlarda

Macide'yi de bu ilişkinin içerisinde övütüyor aslında. Ki Macide aklı başında bir kızcağız. Burada aslında şöyle ben bağlamak istedim. Kişilik farklılıkları da dini farklılıklar kadardır, kültürel farklılıklar kadardır. Evet o da aslında herkesin... Herkes başka bir evren yani. Evet, yani ve en baştan aslında bunları anlamaya çalışmak. Çünkü şöyle bir şey var, zor bir anda bir dal gibi görüp tutunduğun insan gerçekten o olmayabilir. Macide de Ömer'i aynen öyle çok zor bir anda tutunuyor. Çünkü Macide ailesini kaybetmiş, Balıkkesir'den gelmiş, İstanbul'da bir akrabalarının evinde yaşarken para kesilince, bu arada romanda sürekli bir para vurgusu var. Yani paranın ne kadar önemli olduğu, ilişkileri de ne kadar yönettiği, hayatı ve artı ilişkilerini ne kadar yönettiğine bir vurgu var. Macide tamamen parasız kalınca, memleketten artık bunun eğitimi için falan da para gelmeyince... 1940 yılında yazılmış bir roman için bu yenilik edebiyatımız da aslında. Çok, çok, çok büyük. Maddiyetin önemini...

Bu şekilde söylemek. Zaten Sabahattin Ali, Ahmet Amca tam bunlar gerçekten çok yenilikçi yazarlar. Müthiş kalemler bunlar hakkı verilmiyor değil veriliyor ama. Yaşarken verilmiş mi acaba? Ahmet Amca yaşarken hakkı verilmiş bir yazar değil, bunu biliyoruz. Sabahattin Ali de değil. Zaten ölümü çok trajik. Zaten üç tane kitabı var. Evet. Zaten ölümü de trajik ki Ahmet Amca'nın da ölümü trajik. Yani hakkı verilmeden. Sükut suikastiyle adeta öldürülmüş. Kitaptan küçük bir alıntı yapayım. Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim. Fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk.

Ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka şey elimizden gelmiyor. Bana göre hani ne indirir şifası diye soracak olursan, o anlar da çok önemli. Hangi ilişkiyi neden yaşıyorsun? Bir de tabii...

Aslında pek çok romantik, gerçek romantik, yani aşk hakkında romantik olanlar bu kitabı şöyle de yorumluyorlar. Yani birini çok sevdiğini düşünüyor Ömer, birini çok aşık olduğunu düşünüyor fakat onu da... Ömer ne düşündüğünü bilmiyor ki. Evet, onu da bırakıyor, onun da gitmesine izin veriyor. Yani Macide'nin de avucunun içerisinden kaçıp gitmesine izin veriyor çünkü hiçbir değeri yok hayatta.

Ömer'in savunulabilecek ve sempatik tek tarafı var, bu vicdan savaşını kendi içinde yapabilmesi. Evet ve bir karakter olarak zaten hani o kadar güzel bir anlatımı var ki, o anlatımı yapan karakter olarak değerli. Böyle bir insan hayatta karşına gelse gerçekten dinlen dinlen kaç. Ama böyle bir hesaplaşma içerisine girmesi, kendi içindeki şeytanla konuşması. İyilik demek kimseye kötülüğe dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Aslında Albert Camus'un Sisyphos söylemini yazmasıyla aynı dönem.

Yine İkinci Dünya Savaşı zamanındayız. Sabah kinalinde bunu yazmış. Bunu söylemesi Ömer'in tam şeyden sonra işte, o biraz önce dediğim, hani habire para tırtıkladığı adama devasa bir kötülük yaptıktan sonra. Postanede, evet. Adam ona borç, para veriyor. Ondan sonra yine fakat sonra açık çıkıyor kasada ve adam onu kapamaya çalışacak. Şey bekliyorsun, Ömer'den böyle bir delikanlılık bekliyorsun. Onu buluruz, yaparız, ederiz. Ama nerede?

Ama neredesini bırak şantaj yapıyor bir de adama diyor ki bana diyor yine para vermezsen seni diyor ele veririm. Bana para verdiğini söylerim. Kasanın açığını işte sen bana verdin diye söylerim falan filan. Böyle bir kötü ve adamı da üstün üstün kötülük yapmaya itiyor. Adamın da çalmasına bu sefer sebep oluyor. Yani böyle hani bir de bulaşıcı bir yaratık. Toksik arkadaş. Evet, toksik arkadaş. Günümüzde kullanılan tarz. Ya tabii ben biraz burada şimdi konudan sapmış olduğumu şu an fark ediyorum ama dediğim gibi yani hani iki özellikle genç yaşta kurulan eşliklerde şey de çok önemli. Çocuklara diyelim ki illa birinizin ailesinin...

ateist, diğerinizinkinin muhafazakar olması şart değil. Aynı mahalleden iki kişi de olsanız, iki farklı evrensiniz, zaten birbirinizde keşfedeceğiniz çok artılar, çok eksiler var. Ki burada aslında yani yine bir İstanbul-Anadolu ayrımı var. Yani o olan İstanbul'un şeyi artık böyle hani... Piçi.

Demek istemedim, sağ ol. Kötü işlerimi sana yaptırıyorum. Pis işlerim için seni kullanıyorum. Birisi de bunu yapmalı, evet. Kız da balık kesirli, Anadolu kültürüyle yetiştirilmiş saf kızı. Yani böyle bir, tabii ki orada bir karşılık var. Evet, geçelim. O zaman ne dersin? Dördüncü kitaba. Geçelim tabii, evet. Şimdi benim hep Stephen dediğim ama aslında adının Stefan oldu.

Zwaik. Zwaik. Zwaik ve Marie Antoinette biyografisi. Vasat bir karakterin portresi. Vasat bir karakter derken şunu demek istemiş aslında. O da senin benim gibi bir insan. Evet. Ortalama bir insandan ben burada bahsedeceğim. İşte bu ekmek bulamadılar, pastesinler zart zırt diye kadıncağız hakkında yıllardır yapılan asılsız magazinleri bir tarafa bırakın. Ben burada insan olarak Marie Antoinette'i anlatacağım diyor. Konumuza da şöyle bağlanabilir. Marie Antoinette'le...

Kocası Louis'in, 16. Louis'in evlilikleri aslında iki farklı dünyanın bir yerine gelmiş. Çünkü Marie Antoinette Avusturyalı bir kere. Avusturya'da 15 yaşına kadar çok farklı bir kültürde yetişiyor. Hatta galiba Fransa'ya gelmeden önce adı Antonia.

Evet, Antoinette değil tabi. Antoinette değil mesela, onu bir de değiştiriyorlar. Daha liberal bir ortamda, daha Şenşakrak çocukluğunu yaşayabildiği bir ortamda. Sonra siyasi nedenlerle Louis ile evlendiriliyor. Yanına tek bir kişisel eşyasını bile almasına izin verilmeden. Ay içim sıkıştı.

Ya işte kızcağızı 15 yaşında o Paris kasvetini düşün, sarayın kasvetli ortamının içerisinde 24 saat kurallara tabi bir hayata sokuyorlar. Bir de şey yani 16. Louis'de dünyanın en harika... Kocası. Adamı da değil yani biraz böyle şişkoca. Basiretsiz. Basiretsiz de bir şahıs. Basiretsiz. Bir de çok vurdum duymaz. Hiçbir şey aldırmıyor. Yani en son böyle bunu, bunu başka yerden biliyorum. Mahkemeye çıkartıyorlar falan. Orada uyukluyor. Kadını delirten bu aslında. Şimdi kocasından bir erkeklik görmeyince... Evet. ...ve hem fiziksel olarak hem de manevi olarak takmin edilmeyince... ...kadın kendini partilemeye vermiş. Ki kocasının aslında sadık olduğu da söylenir. Yani flörtoz bir kadın ama fiziksel olarak bir ihanet yok. Bir tane bir kontla galiba. Bir kontla bir flörtü var. Dolayısıyla da bu iç sıkıntısından dolayı ve bu tatmin edilmemişliğinden dolayı kendini partilemeye veriyor. Fakat en çok iftira atılan insanı dünyanın belki de. Çünkü o sırada Fransız devrimi gerçekleşecek ve bir günah keçisi, şeytanlaştırılacak bir figür lazım. İş bu kadının başına patlıyor. Ve talihsiz bir hayatın öyküsü olarak da yazmış. Hep uçarılığı, savurganlığı, reform düşmanlığıyla halkın gözünde yolsoylu tipinin simgesi olmuş. Fransız devriminden sonra işte biliyoruz, hapiste yatmış. Ondan sonra devrim mahkemesi tarafından 1793'te yargılanmış. Sonra giyotin olmuş falan. Burada fakat...

Nasıl bir şifaya doğru gidebiliriz diye düşünürken, şunu düşündüm. İki genç insanın birdenbire hayatının bütün sorunlarıyla karşı karşıya kalmalarının hikayesi aslında. Evet, doğru. Zaten ondan sonra Marie Antoinette kendisi de öyle dediği iddia ediliyor. Yani acı çekmek ve zorluklar beni kendime getirdi diyor. O zamana kadar, Fransız devrimine kadar, Marie Antoinette hiçbir şeyin yaptıklarının farkında değil. Zaten işte sarayın şeyleri diyor ki, ne diyeyim, muhasebe departmanı.

Diyor ki işte, kraliçem çok para harcıyorsunuz diyor. Çünkü bu böyle yılda 300 kıyafet yaptırıyor. Günde iki defa saçları değişiyor. Her gece parti veriliyor. Parti verilmeyen gecelerde operaya, tiyatroya gidiliyor. İnanılmaz bir harcama var zaten. Yeme, içmeyi saymıyorum. Tatminsiz çünkü. Kadın olarak da tatmin olamamış. Çocukluğunu da yaşayamamış. Bunun verdiği bir gelişmemişlik var karakterinde. Evet. Çocuk olarak kalmış. Çocuk kalmış. 15 yaşında kalmış çünkü. Kafası da 15 yaşında kalmış. Kadınlaşamamış yani aslında. O bir çocuk. Evet. Ki aslında öteki de bir yandan çocuk. Louis de aslında çocuk. O da hiçbir sorumluluk almak istemeyen, sürekli uyuklayan. Basiretsiz yani. Evet. Sürekli uyuklayan. Yönetme becerisinden de yoksun. Evet.

Bundan dolayı da ikisi tarihinin... E bir de tabii çok uzun süre çocuk sahibi olamıyorlar. Olamıyorlar. Öyle de bir sorun var adamın zaten. Ve bu iki çocuk büyük bir felakete karşılaşıyorlar. Yani şifa olarak da şunu diyorum. Aslında burada iş alaza düşüyor. Yani lui lui olaydı.

Maria Antoinette'i de bu durumlara düşürmeseydi diyorum yani kısaca. Bravo, bravo, bravo Tunaycığım. Çok memnun oldum bizim tarafımızda olduğundan dolayı. Katılıyorum. Şöyle, kitabın Türkçe çevirisinin galiba 74-75.

sayfalarında, öyle bir yerlerinde. İkisinin karakter farklılıkları hakkında çok güzel bir bölüm var. Harika yazılmış bir kitap zaten. Yani Stefan Zweig'ın en iyi biyografisi deniliyor ki. Öyle kabul edilir, evet. Adam biyografi ustası. İkisinin farklılıkları yazılmış. O çok güzel. Yani şey, Louis daha ağırbaşlı. Öteki çok böyle uçuş böceği, çok havai. Aklı gerçekten bir karış havada. İşte bir tanesi... Normal ergen kadın aslında. Louis Kral ama... Ha doğru. Normal bir ergen kadın. Louis Kral ama bu arada Louis mesela şey mütevazi daha şey lüks düşkünlüğü yok Louis'nin. Antonia'nın var. Ondan sonra yani dolayısıyla ben şimdi hatırlamıyorum baya böyle 10 kalem falan aralarındaki farklılıklar var. O da çok güzel.

Üstüp olarak da harika bir kitap. Çünkü bütün aslında şey, Stefan Zweig bütün bu biyografiyi diyeyim, bu farklılıklar üzerine oluşturmuş zaten. Yani kendisi de böyle söylemiş. Bu farklılıklar üzerine bu biyografi yazılıyor. İki karakter birbirinden ne kadar farklıydı. Uyumsuzdu aslında. Ama bir uyumlu yakalamış gibi de. O şey işte gene şeytan boş duran elleri sever şeklinde. O hiçbir şeyin zor olmadığı dönemde idare edebiliyorlar. Ayrılmalarına izin verilmiyor ki zaten. Siyasi bir evlilik yapılmış. Avusturya ile Fransa artık savaşmasın diye. Kızı gönderiyorlar oraya. Sıkıyorsa ayrıl. Bu arada bu biyografinin belki de hiçbir gerçekliği yok. Bir kaynak yok çünkü. Şeyin bittiği zaman kitap arkasında bir kaynakça...

Yok. Hangi kaynaklardan yararlandığı değil de, hangi kaynaklardan yararlanmadığını belirtmiş Stephen Zewick. Çünkü o kadar çok magazin saldırısı var ki, ilk magazin kurbanı dünyanın zaten. Doğru, gerçekten. Diana gibi değil mi? Diana gibi, evet. Bayağı Diana gibi. Yani o kadar çok şey var ki, onlardan nasıl sıyrıldığını daha çok önemsemiş Stephen Zewick zaten biyografiyi yazarken. Ve psikolojik tahliye, yani aslında kadını Freudian ve Jung ve Freud çok iyi bildiği için... ...yani kadının aslında ruhunun içinde bir yolculuk yapıyor. Evet, doğru. Ve psikolojik çözümlemeye tabi tutuyor Antoinette aslında. Bütün tabii hal tavrı, giyinişi, bunların hepsini değerlendiriyor. Hepsinin, bütün karakterlerin hepsini değerlendiriyor. Niye böyle olmuş bunlar diyor yani. Bu bakımdan zaten çok, gerçekten çok güzel.

Yani hiçbirimiz öyle durup dururken bir şey olmuyoruz. Koşullar, şartlar bizi oluşturuyor. Ama dediğim gibi Louis de biraz daha basiret olaymış. Daha çok sahip çıkıyormuş olaya. Ben bunu çok sevinecek birkaç yüz kadın tanıyorum. Bu lafı edemeyecek olsam bu kitabı önermeyecektim gerçekten. Yani elinden tutabileymiş yavuklusunun. Antoinette'in, gerçekten onlar birbirlerine sahip çıkabilselermiş, belki farklı olurmuş işler. Evet. Yani yine tarihin dalgasının önünde duramayacaklardı tabii ki. Tabii. Yani gümbür gümbür gelen bir şey var, tarih var çünkü. Tabii, bu Mari'nin harcadığı para değildi yani tek sorun.

Evet, yani bir de geliyor yani tarih dalga geliyor yani güzelliğine doğru. Belki daha astrajik bir şekilde bunu yaşayabilirlermiş. Bunu da asla bilemeyeceğiz ama kadının o hale gelmesinin sebebi Louis'in adam değil ya. Evet, o zaman dört kitabın künyesini veriyorum. Tabii. Dediğim gibi Daniel Defoe'nun künyesini veremiyorum ama Religious Courtship diye yazarsanız, Daniel Defoe yazarsanız çıkacağı gibi aşağıda açıklamalar bölümünde link bulabileceksiniz. Ayşe Kulin, Nefes Nefese, Remzi Kitabevi, 360 sayfa.

İçimizdeki şeytan yapı kredi yayınları 267 sayfa. Stefan Zweig, Maria Antoinette vasat bir karakterin portresi can yayınları 595 sayfa çeviren Tevfik Turan. Bize ulaşmak isteyenler, biblioterapi at podbimedia.com.tr

adresinden bize e-mail gönderebilirler. O zaman dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, suhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)