
3.137 kelime · ~16 dk okuma
Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Hoş geldin sınıfına hocam. Hoş bulduk. Bugün yüzdük yüzdük düşünceye geldik. Değil mi? Evet. O zaman yine Sep'in kafasında düşünce nedir diye startımızı verelim. Tamam. Önce şunu söyleyeyim. Her konuyu da bu şekilde ele alıyoruz. Düşünceyi de keyif vurgusu üzerinden konuşacağız.
Çünkü bu konuları niçin konuşuyoruz? Niye bunların üzerine kafa yoruyoruz birlikte? Günün sonunda bu dünyada keyif alarak yaşamaya devam edebilmek için bunu tekrar tekrar söylüyorum. Çünkü ne kadar çok söylersem yeteri kadar söylememiş sayıyorum kendimi. O yüzden de hep hatırlatıyorum.
Şimdi düşünceyi daha önce konuştuğumuz konular arasında tekrar yerini oturtmak adına da bir şey hatırlatacağım. O da şu, oryantasyonu konuştuğumuz yankı odasına truva atıyla girmek bölümünde olan biteni yani dünyada olan biteni tecrübe ederken farklı algı kanallarının çalıştığından bahsetmiştim ve beş algı kanalına değinmiştim. Bunlar neydi? İmge kanalı, beden duyumu, oryantasyon, anlam ve hisler, duygular.
Şimdi biz bugün düşünce dediğimizde aslında anlam kanalından bahsediyoruz. Ama ana akımda hep düşünce diye addediliyor bu konuşacağımız şeyler. O yüzden bir süre ben de düşünce düşünce diye anlatacağım ama beni dinlerken ne olur aslında bilin ki anlam kanalını anlatıyorum. Yani konuştuğum her şey anlam kanalına dair.
Anlam bulduğumuz ve aradığımız kanalı aslında değil mi? Düşüncelerle beraber gittiğimiz yol. Anlam kanalını öyle bir yere oturtuyoruz değil mi? Evet. Çünkü neden? Bunu da söyleyeyim. Yani düşünce deyince çoğumuz def etmeye çalıştığımız şeyleri hatırlıyoruz. Fikir falan gibi de gelmiyor. Düşünce deyince hakikaten ya kurtuldun ya da böyle sadece aklına gelip geçtiği falan gibi bir şey geliyor. Evet. Ve onu kırmak gerekiyor. Biraz ona değineceğim. Gerekiyor derken yani bana iyi geliyor anlatacağım yerden bunu hayatına oturtmak. O yüzden özellikle yani anlam kanalına değindim, onu vurguladım. Şimdi düşünceler nelerdir? Düşünceler zihinsel süreçlerdir. Zihindeki formulasyonlardır. Bilinçli, bilişsel süreç aklımıza geliyor düşünce dediğimizde.
Ve evet, düşünce deyince yargılamayı da hatırlıyoruz. Ve çoğu zaman belki endişe, kaygı, yargılama, daha bize iyi hissettirmeyen şeyler geliyor aklımıza. Ama düşünce deyince içine muhakeme de giriyor, soyutlama da giriyor, problem çözme de giriyor, tasarlama da giriyor. Bunları da hatırlamak lazım. Yani hatırlatıyorum, anlam kanalını konuşuyoruz aslında. Düşünmeden duramayan bir türüz. Her daim düşünüyoruz. Amerikalılar her şeyi çok rakamla ifade etmeye bayılıyorlar. Böyle bir mutabakat var. Bir insanın zihninden ortalama 50 bin düşünce geçiyor günde diye. Yani tabii ki insandan insana gününden gününe değişir bence ama en azından yön olarak ne kadar büyük bir düşünce kalabalığından bahsettiğimizi işaret ediyor bu rakam. O yüzden burada vermek istedim. Yani binlerce şey düşünüyoruz her gün.
Ve çoğu bizi zorluyor. Çoğu bizi yoruyor. Ve çoğu zaman bunlar tam gerçeğin yansıması olmuyor. Daha önceki bölümlerde yine konuşmuştuk. Problemle odağı filtresinden bahsetmiştim. Çoğu düşünce problemle odağı filtresinden geliyor bize, ulaşıyor. Yani aslında gerçeğin bozulmuş, çarpıtılmış versiyonu. Kaygı yaratıyor bizde. Endişe yaratıyor. Neşemizi söndürüyor. Yani bize iyi gelmiyor. Düşünce dediğimiz şey.
Yani sanki şöyle de bunu tekrar edebilirim. Sanki bir hikaye anlatıcısı var zihinde ve devamlı bir hikayeler anlatıyor bize. Ve bunlar tam gerçek değil aslında. Biz ne yapıyoruz? Bu düşüncelere kapılıp gidiyoruz. Şimdi buna düşünceyle özdeşleşmek deniyor. Tam teknik tabiri de burada vermiş olayım. Yapmaya çalıştığımız şey ne? Duyguları konuştuğumuz bölümde de buna çok değinmiştim. Yapmaya çalıştığımız şey düşünceye tanık olabilmek.
düşünceyi gözlemleyebilmek, yani düşünce geldiğinde gözlemci olarak kalabilmek. Bunun için birkaç teknikten de bahsedeceğim. Bu meditasyonda da konuştuğumuz bir şeye benziyor. İlk önce direkt tepki vermek değil de aslında bir onu anlamak, onu bir gözlem geçirmek, bir fark etmek gibi. Evet, gelip geçiciliğe de ayrıca değineceğim bu bölümde tekrardan.
Yani düşünceyi bırakamıyoruz ama düşüncelerimize kapılıp gitmemek diye bir olasılık var. Yani bugün burada o olasılığı tekrar birlikte hatırlayalım istiyorum. Evham gibi duyuluyor o kapılıp gitmek bir de aynı zamanda bana. O düşüncenin söylediği o yankı filtremden geçip, problem o da filtremden geçip sürekli bık bıklayan... Ben ismine biraz gargamel diyorum bu arada.
Yani farklı insanlar da farklı tezahür ediyor. Ama evet yani senin dediğin de çoğu zaman görülen bir şey. Buna işte ruminasyon deniyor. Yine teknik bir tabir. Ruminasyon artık Türkçe'ye de yerleşti. Geviş getirmek demek. Çok iyiymiş. Çok iyi oldu. Mesela o şey büyükbaş hayvanların geviş getirmesi gibi yani aynı düşünceyi tekrar tekrar tekrar tekrar. Aynı senin işte gargamel dediğin gibi. Gargamel geviş getiriyor bir de. Çok iyi oldu şimdi. Daha da çirkinleşiyor artık.
Ama işte şu yani biz düşüncelerimiz değiliz. O düşünceler bizim dünyayı algılarken bizde tezahür eden şeyler. Yani aslında düşünce ve kendimiz arasında bir özne nesne ilişkisi var. Ama biz özdeşleşiyoruz düşünceyle. Yani düşünce tamamen bizi ele geçiriyor. O yüzden işte burada başka bir olasılık var mı? Onu biraz konuşuyoruz şu anda. Daha sonra konuşmaya başladık.
Çok sık tekrarlanan bir cümle var. Onu hatırlatayım. Çünkü düşünce derken aslında zihinden de bahsediyoruz. Zihnin içinde oluyor bütün bunlar. Zihin çok kötü bir efendidir, çok iyi bir hizmetkardır. Bunu da burada söylemiş olayım. Yani aslında bu sahiplik meselesi benim çok rahat ettiğim bir mesele değil. Sahip sözcü benim için
Biraz böyle zorlu bir sözcük ama biz düşüncelere sahibiz aslında. Düşünceler değiliz. Yani özdeşleşmek, tanık olmak, gözlemci olmak, düşüncelerin sahibi olmak, düşünceyle özne-nesne ilişkisi bunların hepsi aslında aynı şeyi işaret ediyor. Sen onlar değilsin. Evet.
Bazen şey korkutuyor beni mesela, felaket senaryolarım şey gibi de bir anahtar var ya, seninle hep bunu konuşuyoruz işte. İyi düşün, iyi olsun, kötü çağırma, bümlemle falan. Oralarda ben kendimi hem o gargamel çok güçlü zannediyorum, hem kendimi çok güçlü zannediyorum. Belki güçten de kurmamam gerekiyor bu dengeyi. ama sanki her şeyi bir anda kötü yapabilirim gibi hissediyorum. Onu ben düşündüm diye, onu tetikledim diye falan. Bu hani kötü rüya gördüğünde söylemeden de tut falan. Hep bir öğreti var ya kültürde o kötü düşünceyle ilgili. Onu hapsetmek gerek, bilmem ne gerek falan gibi. Hep bir şey yapman gerek o kötülüğe gibi. Ve o beni korkutuyor.
Hep iyi düşünmeye çalışmak da ayrı bir çünkü zorlama ya da bir duvara çarpıyorsun, hissi getiriyor falan. Ama düşünce de o kadar güçlü bir şey değil. Hadi güçten devam ettim, güçte kalsın. Hem de ben o değilim yani. Büyük ihtimalle ona gücüm yetmeyebilir. İşte hem o hem de bu anlayışın içinde ikilik var. Yani bir kötü var, bir iyi var. Kötü düşünce var, iyi düşünce var. Yani bu ikiliği görmek güzel.
Ama ikiliğin aslında bir teklik içinde var olduğunu da görmek gerekiyor. Bunu da biraz sonra açalım. Daha bunun üzerine konuşalım. Yani düşünce aynı nefes almak gibi durdurabildiğimiz bir şey değil. Devamlı bir şeyler düşünüyoruz. Demin ne demiştim? 50 bin tane ortalama da düşünce geçiyor zihnimizden. Yapmaya çalıştığımız şey de düşünceyi bir mesafeden izlemeye çalışmak.
Ve daha önceki bölümlerde yine hep değindiğimiz durmak konusu burada da devreye giriyor. Yani durup düşüncenin düşünce olduğunu görebilmek ve onun gelip geçici olduğunu görebilmek, yapmaya çalıştığımız şey. Anahtar kelime aslında düşüncenin düşünce olduğunu fark etmek. Yani onları durdurmak, onları kovalamak, onlarla herhangi bir şey yapmak, onlara kapılıp gitmek yerine, durmaktan kastım o, durduğun zaman onun düşünce olduğunu algılıyorsun. Önemli olan şey de bu ya ve bununla beraber de zihinde bir berraklık yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Bunu böyle küçük küçük denemek gerekiyor yani bu dediğimi. Düşüncenin düşünce olduğunu fark etme işini birazcık hayatımıza, gündelik hayatta farklı düşüncelerle denemek gerekiyor. Alıp üstüne yapıştırmak gibi değil de daha mesafeli bir şey duyuyorum. Bir yandan da demin bahsetmiştim, çoğu zaman düşünceler zaten gerçeği de yansıtmıyor. Gene böyle bir rakam var. Yani %93'ü düşüncelerin gerçeği yansıtmıyor gibi bir istatistik var. O 93'ün 3'ü nedir?
Bilmiyorum ama bunlar bana çok komik geliyor. Ama var işte bunlar geçiyor anlatabiliyor muyum literatürde? Bunu da söylemek lazım. Bunlar iyi geliyor çünkü hakikaten 50 bin düşünce, %90'ın üzerinde gerçeği yansıtmayan düşünce. Bunları böyle hatırlamak veya bilmek veya duymak kendimizin düşünceyle ilişki kurarken zorlandığı zamanlarda bize iyi geliyor, destek oluyor. O yüzden söylüyorum.
Yani şey gibi bir kar küresi düşün ve onun içinde simler vardır ya böyle sallarsın simler her yere dağılır. İşte düşünce gün içinde bizim zihnimizde öyle yer kaplıyor düşünceler daha doğrusu ve o durduğun yerde onların düşünce olduğunu algılamaya veya fark etmeye başladığın yerde yavaş yavaş dibe doğru çöküyor ve bu zihinde bir berraklık belirmesi olarak tezahür ediyor. Sonra sanki onlar gittikçe de bir olma halinde veya durma halini daha iyi anlıyorum. Onlar yere çöktüğünde ya da çok değip geçtiğinde, değip geçtiğinde aslında sen de o karda yürümeyi öğreniyorsun gibi bir şey de olabilir. Olabilir, evet. Orası daha tecrübe işi olduğu için ona dair yorum yapmayayım ben. Ama dediğin gibi oluyor. Ama işte oralar böyle tecrübeyle, tecrübeyle... Evet, herkesinki farklı. Biraz da böyle sen anlattıkça her şeyi hareketlendirmeyi sevdim artık. O yüzden daha kolay anlıyorum kendimi de.
Tamam. Şimdi biraz şeyden bahsetmek istiyorum. Ana akımdaki düşünce algısı. Şimdi beni dinleyenler veya Sep'in kafasını dinleyenler biraz artık anlamışlardır. Yani ana akımın bu hayatın önemli mefhumlarına dair söylediği bazı şeyleri... Hatta yani çoğu şeyi eksik buluyorum. O yüzden de eksik bulduğum yerlerden konuşmaya çalışıyorum. Şimdi düşünce üzerine de bu eksikliği önce masaya yatırmak isterim. Çünkü düşünce için işte bir takım benzetmeler var. Mesela bulut benzetmesi. Düşünce bulutlar gibi geliyor, geçiyor. Geliyor, geçiyor. Geliyor, geçiyor. Yani burada gelip geçicilik vurgusu var. Tamam, şahane. veya ırmağa düşen kuru yaprak benzetmesi vardır. Yani bir yaprak düşüyor ırmağa, suyun akıntısıyla gözümüzden kayboluyor. Sonra başka bir kuru yaprak ırmağa düşüyor, o da akıntıyla gözümüzden kayboluyor. Yani burada da gene ne var? Gelip geçicilik vurgusu var.
Tamam, bu iki imge yardımcı oluyor. Çünkü demin ne demiştik? Düşüncelere tanık olmak, düşüncelere gözlemci olabilmek çok önemliydi. Ve bu iki imge, yani bulutlar gibi olması, düşüncelerin veya kuru yapraklar gibi, derenin üzerinde, rümanın üstündeki kuru yapraklar gibi olması, o tanık olma hali için çok güzel destekler. Yani bu iki imgeyi de cebimize koyalım. Çünkü bizi yoran, bizi sıkan, kafamızı patlatacak gibi olan, kafamızın içinde veya zihnimizin içinde kalabalık eden, gürültü oluşturan düşünceler geliyor, geçiyor. Aynı bulutlar gibi veya deminki bahsettiğim ırmaktaki yaprak gibi. Geliyor, geçiyor. Geliyor, geçiyor. Geliyor, geçiyor.
Yani kendi topraklarımızda buna dair çok güzel bir dörtlük var. Yetişkin eğitiminde hep alıntılarım Neyzen Tevfik'ten. Onu da okuyayım. Gelip geçicilik mefhumu üzerine. Ömrü fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer. Gam, karar eğriyemez, hande-i hürrem de geçer. Devri-şadi de geçer, gusay-i matem de geçer. Gece gündüz yok olur, an-ı dem, adem de geçer.
Bu Neyzen Tevfik'in geçer şiiri yani başka yerlere bakmaya gerek yok. Bizim kendi bilgiliğimizden akmış zaten gelip geçecek mevfımı. Veya işte Ne Ağlarsın Benim Zülfisyen'in türküsü de aşık daim işte bizim bu toprağın ozanlarından. Orada da bu da gelir, bu da geçer. Ağlama diyor yani o hepimizin çok daha belki iyi bildiği bir türkü. O yüzden gelip geçicilik mefhumunu çok önemsiyorum. Hayatta bize destek olduğunu biliyorum. Kendi hayatım içinde, birlikte çalıştığım insanların hayatında da bunu defalarca tecrübe ettim. O yüzden dediğim gibi cebe koyduk şimdi bunu. Ama burada ne oluyor? Ne oluyor?
Şu oluyor, bu gelip geçicilik bizim düşüncenin kötü olması, düşünceyi istemememiz, düşünceden uzaklaşmamızla aynı kefeye konmaya başlıyor. Evet, çünkü düşüncenin içinde fikir de var, umut da var, hüzün de var eyvallah ama o hüzünün getirdiği bir umut da var yani ki bu büyük bir motivasyon yaşam içinde. Evet ve gelip geçiciliğe bu kadar vurgu yaptığımızda diğer şeyleri görmemeye başlıyoruz. Yani şey gibi, sınav haftası gelsin de geçsin dersin ya, onun gibi yani bir gelsin de geçsin, nasılsa geliyor geçiyor. Yani gelip geçicilik var, nasılsa gelecek geçecek. Ya hayat böyle yaşanmaz.
Çünkü demin söyledim 50 bin tane düşünce ortalamada günde. Evet. Yani böyle hani bu da gelecek, bu da geçecek, bu da gelecek, bu da geçecek diye hayat mı yaşanır? Yaşanmaz. İnsan aklını kaçırır. Zaten bence kaçırdık hep birlikte de hadi o ayrı bir konu. Yani burada işte eksiklik burada. Çünkü bu gelip geçicilik mevfumunun bu kadar ön plana çıkarılması düşüncenin kötü bir şey olarak paketlenmesine yol açıyor. Evet. Tamam. Ama en başta ne demiştim? Tasarlama da var düşüncenin içinde. Yaratıcılık.
Buradan geliyor. Muhakemede var, aynen yaratıcılıkta var. Yani biz düşünemiyor olsak bu kitaplar yazamazdık. Biz düşünemiyor olsak bu filmleri çekemezdik. Mars'a gidilmezdi, Ay'a gidilmezdi. Birçok düşünmeyi hoşlandığımız şey... Zevk, keyif, kanka hiçbiri olmaz. Evet yani bu kadar düşünmeyi hoşlandığımız konuları düşünemiyor olurduk. Zaten evrim buna izin vermezdi.
Yani evrim düşünceyi ortadan kaldırırdı. Ama hala devam ediyor düşünce. İyi ki de devam ediyor. Ya bu birazcık tek taraflı bakmak oluyor. Bu da geçecek, bu da geçecek. İşte buluttu, yapraktı. Tamam geçerken sana ne bırakıyor? Sana verdiği bir güzellik var. Bütün meselemiz bu. Yani ben bugün daha çok buna vurgu yapmak istiyorum. Evet. Çok güzel bir yere vardık. Evet. Dediğim gibi yani çünkü geçmesi kötü olmasıyla eşleştiriliyor. Ve onlar öyle bir birleştirildi ki ayrılamıyor artık. Yani düşünce deyince nasılsa geçecek hemen arkasından geliveriyor. Halbuki o bulutun gelmesi de geçmesi kadar güzel bir şey. Bunu hatırlamamız lazım. Evet. Beni ebeveynlerimin yaşlanması çok üzmeye başlamıştı mesela. İlk böyle fark ettiğimde özellikle onların kırklı yaşlarında benimle beraber çok zaman geçirdiler, beni büyüttüler falan. Sonrasında tabii üniversite mezuniyetiyle beraber biraz küçük rahatsızlandılar, hala hayattalar çok şükür ki ama... Hakikaten bir şekilde zamanla ilgili bir deformasyonları oldu ve onlarla ilgili düşüncelerim de değişti. Onlara yaklaşımım da değişti. O gelip geçicilik hep beni zamanla ilgili bir iletişime de götürüyor. Yani düşüncen zamanla ilgili de değişiyor. Büyük ihtimalle sevgi, saygı, her şey belki aynı bazda. Ama onlarla ilgili düşüncelerim... Ne bileyim, eskisi gibi genç değiller mesela kafamda. O gitti. O geçti.
Ve o asıl hüzünlendiren de beni biraz zamanın geçmesi o düşüncelerde. Bu ne demek inan ki bilmiyorum. Ama ikisini de ortak hissediyorum. Birileriyle ilgili düşüncelerim değişiyor, bir sokakla ilgili düşüncelerim değişiyor, ülkeyle, kendi hayallerimle falan. Hepsi biraz bana böyle hem yaşayan bir organizma gibi geliyor ve bu arada dediğin gibi de büyük ihtimalle bu kadar onlar bana bir şey bırakmasaydı bu düşünceler. Bunu söyleyemiyor olacaktım. Belki de yani şu anda en sevdiğim insanlardan konuşarak, aklıma getirerek bunları konuşuyorum. İllaki bir yerlerde bir şey yürüyor. Belki vicdanıma, belki kalbime. Nereye yaradığını bilmiyorum. Ama düşüncelerin hep o kötücül olması ve bitiyor olmasına ben de tam olarak uydurmuyor kafamda. Güzel bir örnek. Önce bir alıntı yapmak istiyorum. Lütfen. Gurciyev'den. Kendisinden oryantasyonu konuştuğumuz bölümde de bahsetmiştim. Evet. Şöyle bir sözü var. Her sopanın her daim iki ucu vardır. Bence olağanüstü bir cümle.
Evet. Şimdi, düşüncelerin bizi üzen, kaygılandıran, bizi endişelendiren, yani daha o tırnak içinde sevmediğimiz halini sopanın bir ucuna konumlandıralım. Gurcef diyor ki, bir de sopanın öbür ucu var. Demin dediğimi tekrarlayacağım. Bu gelip geçicilik vurgusu hep ışığı sopanın bir ucuna tutuyor. Ve bütün odağımız bu düşüncelerin tırnak içinde sevmediğimiz haline gidiyor. Tamam mı? Bundansa sopanın diğer ucu var. Yani bu diğer ucu farklı şekillerde imgeleyebiliriz. Ben böyle küçük küçük mavi ışıklar görüyorum. Kendi imge kanalımda. Ama yani herkes için, her dinleyen için. farklı olacaktır. Ama sopanın diğer ucunda ne var diye bakmak bence düşüncelerle ilişkimizi çok ferahlatıyor. Ferahlığın ötesinde özgürleştiriyor. Amerikalıların şöyle bir lafı vardır. Galiba bu Red Kid zamanında, ben çok küçükken çok Red Kid okurdum ya. Çok da severim ya Red Kid'i gerçekten. O kadar çok severim ki. Orada böyle olurdu ya küvette böyle banyo yaparlardı.
Çıkmazdı şimdiki gibi borularda ama küvet suyla doldurulur ve orada banyo yapan karakterler olurdu. Zannediyorum o dönemlerden bir söz ve şöyle diyor Amerikalılar camdan aşağı suyu boşaltmaya dair suyu dökerken yani kirli suyla beraber bebeği de aşağı dökme. Yani küvetin içinde bir bebek yıkanmış, su kirlenmiş, ikisini birden aşağıya dökme diye bir cümleleri var. İşte sopanın bir ucunda belki kirli su var ama sopanın diğer ucunda bebek var. Bu olasılığı bugün masaya koymak istiyorum. Anlatabildim mi? Evet, fırtladım gerçekten. Çektim nefesimi, evet. Benim dedim, demin kendi dünyamda, kendi imge kanalımda mavi pırıltı diye çok şahsi olarak bahsettiğim şey, şimdiki bu cümleyle aslında bebek imgesiyle bahsettiğim şey. Herkes için bambaşka imgesi olacaktır ama. İmge ile düşünmeyi çok sevdiğim için bu kadar çok imge örneği
Yani bebeği de kirli suyla aşağı atma der Amerikalılar. Tam da bundan bahsediyorum. Yani sopanın iki ucunun olması böyle bir şey. Evet. Şimdi bunu yaparken neyi yaparken yani bir düşünce geldiğinde o düşüncenin diğer ucunda veya işte o düşünceyi sarmalayan sopanın
diğer ucunda ne var diye bakmaya çalışırken, nispeten daha bize az yoğun hissettiren bir düşünceyle başlamak lazım. Yani bizim en büyük kaygılarımızı, endişelerimizi oluşturan konuyu masaya koyup, onun bir ucunda ne var, öbür ucunda ne var diye bakmak işe yaramıyor. Burada yapacağımız şey, daha az yoğunla, daha kolayla, daha az nahoşla başlamak, hep. Basit olandan başlıyoruz. Kolaylıkla gelenden başlıyoruz.
Anlattığın bu şeyde ama kaygı derecesi gibi duyuyorum. Çünkü hep oradan konuştuğumuz için ben de oradan şu an örnekler veriyorum. Tamam. Ama vereceğim örnek şimdi daha ekstrem bir örnek olacak. Yani ne dedim ben? Daha basitle, daha kolayla, bizi daha az yoranla, daha az sıkanla bunu deneyin.
Yani sopanın diğer ucuna bakın diyorum ama o sizi daha az yoran bir düşünceyi kullanarak bunu yapın dedim. Ama şimdi anlatmak için neden bahsettiğimi belki de hepimize en çok yoran düşünceyle veya kaygıyla vereceğim örneği. O da şu, ölüm korkusu diye bir şey var değil mi? Yani ya kendimizin ölümünden arada endişeleniyoruz, ya başkalarının ölümüyle alakalı kaygılarımız, endişelerimiz oluyor. Şimdi onu sopanın bir ucuna koyduk. Diğer ucunda ne var diye baktığımızda tanık olabilirsek
Demin dediğim gibi aslında hayatı ne kadar sevdiğimiz, o insanı ne kadar sevdiğimiz, o insanla vakit geçirmeyi ne kadar sevdiğimiz gibi işte bebek orada. Kirli su bir tarafta, bebek orada. Anlatabiliyor muyum? Ama bakın tekrar ediyorum, çok yoran veya büyük bir konuyla örneği verdim. Sadece vurguyu yapabilmek için oradan konuşuyorum şu an.
Teknik olarak denerken yani sopanın diğer ucuyla birazcık haşır neşir olayım diye gündelik hayatta bunu denemek isterseniz daha az yoğun bir düşünceyle veya daha az yoran, daha az sıkan bir düşünceyle denemek gerekiyor. Ben sadece vurguyu yapmak için gittim ölüm konusundan aldım. Aslında galiba hep şunu konuşuyoruz, aslında hep bir destek var. Yani o sopanın bir ucuna odaklandıkça biz, problemle oda filtresinden müsebbip, sopanın diğer ucundaki desteği kaçırıyoruz. Aslında hayatta hep destek var. Onu hatırlamak da bana hep iyi geliyor, bilmiyorum. Ve bunları yaparken de
Yani düşünce özelinde, bu dediğim sopanın diğer ucunda ne var araştırmasını, keşfini yaparken de yanınızda bir destek olması çok işe yarıyor. Yani bu benim için çoğu zaman çok iyi arkadaşlardır. Başkası için terapisttir, bilmiyorum. Ama hepimizin bir şekilde destek mekanizmaları var hayatta. Onlarla birlikte oraya bakmak çok daha kolay oluyor, öyle söyleyeyim. Veya çok daha keyifli oluyor. Keyif sözcüğüne geri dönüyorum. Başta da keyif sözcüğüyle açmıştım veya keyif mefhumuyla. İşte o sopanın diğer ucundakini görmek, kendimize dair bir şeyler söylüyor ya ve kendimizi bilmek, kendimizi öğrenmek çok keyifli bir şey ya. İşte bu düşünce veya aslında en başında anlam kanalı diye ortaya koyduğum şeyin içindeki keyif burada. Biz çok keyifsiz gibi algılasak da düşünceyi, bize aslında çok keyifli bir şey de veriyor hep ve bunu kaçırıyoruz. Yani bu gelip geçicilik vurgusuyla tamamen hani gelsin de geçsine odaklanıyoruz. Halbuki sopanın diğer ucunda çoğu zaman kendimize dair çok büyük şeyler de söylüyor düşünceler veya anlam kanalı ve orası çok keyifli bir yer. Kendini öğrenmek çok keyifli bir yer. Tekrar şeye bağlayacağım. Hangi bölümde konuştuğumuzu hatırlamıyorum da. İşte kendini öğreniyorsun. Karşındakini, yanındakini, derekindekini öğreniyorsun. Yani insana dair devamlı algın derinleşiyor. Yani bence çok keyifli bir şey. Evet. Aynen öyle. O demek ki buna yarıyor. Birileri büyüyor. Sorumun cevabını da böylelikle almış oldum aslında. Birileriyle ilgili hep değişiyorsun. Çünkü sen de değişiyorsun.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.