Podcast

S1E5: Duygularımızı Yönetmiyoruz

Sepin Kafası

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sizce duygular nasıl ve nereye akar?

Sepin'in paylaşımlarına ilgili sosyal medyalarından ulaşabilirsiniz.
Sepin Sinanlıoğlu I Instagram
Sepin Sinanlıoğlu I Twitter



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.372 kelime · ~22 dk okuma

Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Hisleri duyguları konuşurken şöyle yani ben çok yoğun duygularla senelerini geçirmiş bir sepin olarak aslında bir şeyler anlatacağım. Bir yandan da duygular üzerine uzmanlaşıyorum yani. Zaten şu an verdiğim eğitimlerde de çok üzerine konuştuğum bir konu duygu. Hiss meselesi. Bir yandan da duyguların somatiği üzerine ciddi mesai harcıyorum. O yüzden birazcık daha işin bu somatiği, fizyolojisi gene her zaman olduğu gibi oralara da girip çıkacağız. Duyguların bedenimiz üzerindeki şeyini konuşacağız aslında.

Evet, evet. Aslında duygunun tanımında zaten beden veya işte somatik sözcüğü var. O yüzden evet oralardan konuşacağız. Bir yandan benim resimli bir çocuk kitabım var. Noa Kirpi ve Sarı. O da tırnak içinde zor duygular üzerine diye herkes onu anlatıyor ama işte bugünkü yaklaşımda da biraz bahsedeceğim. Yani duyguların

İşte negativliği, pozitivliği biraz eski usulü, eski ekollü yaklaşımlar. Daha nötr bir yaklaşım burada. Mümkün mü? Biraz onu konuşmak isterim. Duygu ya da his. İki sözcüğü birbiri yerine kullanacağım. Somatik tepki kalıbı demek. Yani duygular dediğimizde somatik tepki kalıplarından bahsediyoruz. Bedensel tepki kalıpları diyebiliriz.

Transkriptin tamamını oku

Ve bebeklerde, 0-2 yaş arası çocuklarda da duygular var. Bu neden önemli? Çünkü onların beyninde henüz duygunun etiketlenebileceği veya analiz edilebileceği yeterli olgunluk oluşmamış oluyor o yaş döneminde. Ama daha önceki bölümlerde de hep o vurguyu yapmıştım ya aslında konuştuğumuz her şeyde yani burada insan olmaya dair bir takım mefhumları konuşuyoruz. Konuştuğumuz her şeyde benim çıkış noktam bu keyifli olabilir mi? O yüzden bugün duyguları konuşurken de daha o keyif merceğinden her şeyi konuşmak istiyorum. Benim için çok önemli. Birazcık daha ortaya koyacağım soru belki, duyguları merak edebilir miyiz? Çünkü benim için en azından merak ettiğim şey bana keyif veren şeydir. Birazcık daha bu merak, daha keyif verme alanlarından duygu konuşmak bana daha iyi geliyor. Daha önce de hem oryantasyon hem meditasyon bölümlerinde buna çok değinmiştim. O yüzden aynı perspektifi her konuştuğumuz konuda tekrar tekrar hatırlatacağım. Evet, keyif nerede? Evet. Şöyle bir çalışma var. Belki kısacık ondan bahsedeyim. Bu tamamen duyguyla alakalı değil ama. Kuru yüzüm çalışması diye geçer. Çok komikmiş. Bir beş duyu çalışmasıdır. John Kabatty'nin Mindfulness Temelli Stres Azaltımı programının bir parçasıdır müfredatının. Benim de yetişkin eğitiminde yaptığım bir şey öğrencilerle. Ve kuru yüzümü beş duyuyla tecrübe etmek üzerine bir çalışma. Bakıyorsun kuru yüzüme, kokluyorsun, ağzına atıp tadıyorsun, işte kulağının yanına götürüp sesini dinliyorsun, dokunuyorsun ve bu herhangi yani hayatta var olana nötr bakma, daha nesnel bakma konusunda böyle hatırlatıcı bir çalışma. Oriyantasyon bölümünde detaylı konuştuk. Bunu da anlattım yani kuru yüzüm çalışmasını da anlattım. Daha nötr, daha nesnel bir şekilde konuşacağımız konuyla ki bugünün konusu duygu, ilişki kurmak.

Universite bölümü gibi duyuluyor. Duygu yönetimi gerçi sertmiş biraz. Değil mi? Veya işte daha böyle negatif bir yaklaşım var yani duygularla alakalı. Çünkü büyük ihtimal hayatımızda duygu tecrübesi bize iyi hissettirmeyen, bizi zorlayan şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Onu kırdığımız bir yerden konuşmak istiyorum duyguyu. O benim için çok önemli. Bana da uyar.

Şeyi bir hatırladım. Elin Sinel var işte benim hocalardan bir tanesi. Onunla bu seneler önce İstanbul'da çocuklara mindfulness öğretmek için işte bir eğitmenlik programı eğitimi veriyorduk. O programda işte bu kuru yüzüm testini çalışırken öğrencilerle o şey demişti. Anlamıyor tabi ben kuru yüzüm kuru yüzüm kuru yüzümü anlatıyorum. İşte ne diyorsun sen kuruzun mu falan dedi. Orada bir güldük hani böyle kendi dilini uyarladı falan. Sonra da şey dedi.

Herkes kayınvalidesine kuru üzüm gibi baksın veya işte kuru özüm gibi baksın. Bakalım oluyor mu diye böyle tatlı bir ödev verdi öğrencilere. Oluyor muymuş? Orasını bilemeyeceğim. Bu kayınvalide olayı benden oluyor Türkiye'de. Orasını bilemeyeceğim de şey yani birazcık oradan ayrışıyorum. Şöyle eğer zor geliyorsa herhangi birine kuru üzüm gibi bakmak veya herhangi bir mevfuma o bize iyi gelene kadar beklemek veya altyapı

...çalışması yapmak lazım diye düşünüyorum. İşte daha önceki bölümlerde vurguladığım konuda buydu. Mesela oryantasyon aslında bir altyapı çalışması. Evet. Daha nötr, daha belki keyifli bir şekilde bakabilmek için. O yüzden duygularda da bu çok mühim yani. Bize iyi gelmeyen, bize acı veren duygulara illa bak, bak, bak, bak. Yani canım bakmak istemiyor. Canım bakmak istemediği yerde zorlamamak lazım diye düşünüyorum. Onun yerine başka bir şekilde fizyolojiyi, insan sistemini destekleyerek önce altyapıyı oluşturmak, o nötr bakmayı mümkün kılacak altyapıyı oluşturmak... ...daha sonra dönüp daha önce acı veren ama belki o yaklaşımla, o altyapıyla artık acı vermeyecek şeylere bakmak. Benim yaklaşım hep böyle yani benim yaklaşım hep keyif patikasından gitmemiz lazım çünkü hiç bilmediğimiz bir patika. Biz hep daha zorlayıcı, daha işte müthiş çabalar, acıya acıya, kanaya kanaya farklı yollardan gitmeyi biliyoruz. Bu duygu meselesinde bunu özellikle uzatıyorum, uzattığımda farkındayım ama bu keyif patikasını tekrar vurgulamak istedim. Yo çok doğru.

Gerçekten bir ağız burun kırmadan önce o yüzleşmek dedikleri şey bana çok mesela o da biraz böyle sert arabesk ve ne olduğu belli olmayan bir kelime oldu ya yüzleşmemiz gerekiyor gibi bir hali var ama bir hazır mıyız diye de bakmak gerekiyor gibi anlıyorum. Evet. Bunu nasıl yapacağız? Belki bunun nasıl yapılmaması gerektiğini biraz konuşarak nasıl herkes kendi bulabilir? Ve tekrar ediyorum, olumsuz ve olumlu duygu diye klasmanlardan bahsetmenin en hafif tabiriyle biraz cehalet olduğunu düşünüyorum. O yüzden burada duyguyu olduğu haliyle konuşmaya çalışacağım. Şimdi duyguların bedende bir karşılığı vardır dedik. Duygu nedir derken somatik tepki kalıpları diyoruz. ...beden de kendilerini dışa vuruyorlar, duygular. İşte zaten etimolojik kökenine baktığında da... ...his sözcüğünün, duygu sözcüğünün hep bunu işaret ediyor. İşte duyuyu işaret ediyor Türkçesinde baktığında. Duyma, duygu, duyu bunlar hep demin bahsettiğim... ...beş duyu üzerinden algıya işaret ediyor. İngilizcesindeki emotion sözcüğüne baktığımızda da... ...ta Latinceden 1570'lerde, bu 70 detayını da nasıl bilirler bilmiyorum ama...

Yani şey 16. yüzyılın 1570'lerdi. Güven veren bir 70'ler. Evet. Latince emovere kökeninden geldiği söyleniyor. Orada da hareket duygusu var. Duygu, hareketli bir şey. Bunu da birazcık daha açacağım. Çok akışkan bir şey. Hatta Daniel Siegel vardır Amerika'da. UCLA'da psikiyatri bölümünde hocadır, profesördür. Onun çok kitabı var Türkçe'de. O yüzden rahatlıkla erişilebilir de. Daniel Siegel, evet. Kendisiyle de ben bir seans yapmıştım İstanbul'da. Aaa ne diyorsun? Vallahi benim öyle meşhur adamlarla, meşhur profesörlerle. Türkiye'ye atavanı, yaşasınlar. Aynen aynen. O da atsın bu arada. O der ki, Amerikalılar çok sever ya böyle hani nasıl söyleyeyim, mesela 90 saniyedir der. Mesela bir duygunun ömrü 90 saniyedir der. 1,5 dakika. Zaman çok relatif bir şey. Şimdi o 90 diyor, senin için o 93'tür, benim için 15'tir bilmiyoruz. Ama yani kısalığına vurgu yapıyor aslında. Gelip geçici olması ve hareket eden bir akışı olduğuna dair.

Birkaç bir şey söylemek istiyorum bu çocuklarla yaptığım çalışmalarda. Onlar aslında duyguların kendi bedenlerindeki karşılığını çok güzel ifade ediyorlar. Bazı örnekler söyleyeceğim burada. Yaşasın. Evet mesela bir tanesi kızınca içim soğuyor demişti. Evet. Çok iyi anlıyorum seni. Başka bir tanesi öyle bir duygu hissettim ki bedenim sanki hiç hareket edemeyecekti. Burada açıklama yaptı. Okulda oyun oynamak isterken ders yapmak gibi. Sonra da o yüzden hareket ettim dedi. Burada müthiş fizyolojik bir hikaye var. Şimdi derine girmeyeceğim ama muazzam cümleler bunlar. Gerçekten öyle. Başka bir çocuk mutlu olunca gözümle yanağımın arasında bir yerde bir baloncuk atıyor dedi. Var mı böyle bir şey?

Olağanüstü değil mi? Gözünün içi ağır, lütfen. Yanağın üstüne bir baloncuk atıyormuş, evet. Herhalde de kısılıyor, gülümsemekten de bahsediyor olabilir. Şöyle yanağa çıktı, aa çok iyi. Yani bedendeki karşılığı aslında hepimizin bildiği şeyler. Duyguyla ilişkimiz üzerine biraz konuşmak istiyorum. Duygunun bizde yer bulması gerekiyor. Alan sözcüğüyle bir derdim var, o yüzden alan sözcüğünü özellikle kullanmıyorum. Ama genelde alan diye anlatılır ana akımda.

Ben daha böyle duygunun bizizde yer bulması gibi bahsediyorum duygudan. Yani bu bir özgürlük demek ama davranışa sınır koyabiliriz. Çünkü öfke ve hiddet aynı şeyler değil. Öfkenin davranışa dönmesi mesela öfkeden apayrı bir şey. Öfkenin özgürlüğünü ilan etmesine içimizde yer vermek gerekiyor, yer açmak gerekiyor.

O demin bahsettiğim çalışmayı yani burada nasıl yaparız bilmiyorum ama tarif edeceğim. Evet nasıl bir şey? Mesela bir kalem alıyorsun eline tamam ve avcunun içinde bu kalemi olabildiğince sıkıyorsun bütün gücünle. Mesela bazen bazı duygularla ilişkimiz böyle oluyor. Yani kalemi duygu gibi düşünelim. Çok metaforik bir çalışma tabii ki bu. Avuç, el de işte biz kimsek o olsun. Ve duygu ile ilişkimiz, işte bu kalemi sıkıca kavrayan ve kalemle özdeşleşen bizler gibi oluyor. O duygu ne demekse? Ben neysem o duygu. Evet, yani kalem ve avuç artık ortadan kalkıyor. İkisi bir oluyor. Yani yüzde yüz bir özdeşleşmeden bahsediyorum. Sen o duygu oluyorsun, duygu sen oluyor. Ve konu kaçıyor yani. Anlatabiliyor muyum? Veya işte kalemi şöyle elinden fırlatıyorsun. O da inkar ediyorsun. Yokmuş gibi varsayıyorsun. Halbuki o duygunun bir işlevi var. Şimdi birazdan anlatacağım. Biraz duyguyla ilişkimiz, demin hem kuru yüzüm dedik hem de sen oryantasyonu da hatırlattın. O kalemin avucumuz içindeki sıkmadığımız, avucumuzun içinde durduğu haline tanık olmak. Yani birazcık daha tanık olma hali burada ön plana çıkıyor.

Ve orada işte artık bakabiliyorsun işte kalem ne renk, kurşun kalem mi, tükenmez kalem mi, şekli nasıl, formu nasıl ve kalemin senin avucunla ilişkisine, temasına bakabiliyorsun. Yani ne kadar yer kaplıyor senin avucunda. Bu daha nötrna, nesnal bir ilişki. Anlatabiliyor muyum? Yapmaya çalıştığımız şey bu. Asıl yani o sıkmaktaki şey

Alan demiyoruz ama onun var olduğu alana izin vermek ve davranışa sınır koymak. Eğer yapılacaksa bir regulasyon, o duyguya değil, davranışa yapılması gerektiğini söylüyorsun. Doğru. Evet. Duygu ve davranışı birbirinden ayırmak. Çünkü çoğu çocuk mesela evde öyle gördüğü için mesela öfkeyi şiddet, şiddeti öfke zannediyor. Mesela...

Evet. Yani halbuki öfke, duygu. Evet. Şiddet, sınır konmamış bir davranış. Yani şöyle bir şey, öğretilmek, modelleniyor sana yani. Sana çocukluğunda modellenen şey, böyle duyguyla çarpık bir ilişki. Evet. Ve biz büyüdüğümüzde, yetişkin olduğumuzda duyguyla ilişki budur görmüşüz. Kim baktıysa bize, yani anne, baba, bakım veren, herkesin nasıl bir hayatı olduysa. Sonra biz de oradan devam ediyoruz. Biz de ürediysek, bizde de çocuklar varsa onlar da böyle nesiller, nesiller, nesiller çok son derece çarpık bir duygu ilişkisi modellenerek ve tırnak içinde model üzerinden öğretilerek devam ediyor maalesef. Yani duygularımızla alakalı bizim bir takım fikirlerimiz var. Bunu seviyorum, bunu sevmiyorum, bu şöyledir, bu böyledir. İşte öfkelenmemeliyim, korkmamalıyım, neyse işte mutlu olmamalıyım. Mutluluk tedirgin edici bir şeydir. Bir yandan da bizden başka herkesin bizim duygularımızla da... ...şey sırf vurguyu yapmak için abartıyorum... ...ama neredeyse herkesin bizim duygularımızla alakalı da bir takım görüşleri var. Yani bunları daha sonraki işte Sepin Kafası podcast bölümlerinde de konuşacağız. Ama mesela Türkiye'de kadın olmak dediğimde şu soruyu sormak istiyorum. Hani kaçımız annelerimizi ev dışında öfkeli gördük mesela? Veya kaçımız babalarımızı ağlarken gördük?

Bir daha aynı gülüşü yapmam lazım. Halbuki üzüntü yani devamlı olan bir şey. Devamlı bir üzüntü duygusu geliyor gidiyor. Yani benim çocuklarım beni sayısız defa yani gündelik hayatta da ağlarken gördüler. Şanslılar diye düşünüyorum ben. Şey açısından yani duygu böyle bir şey. Duygu sadece yani sosyal medyada sordum mesela bu soruyu. Babanızı hiç ağlarken gördünüz mü diye. Cevapların çoğu işte cenazelerde...

görmüşler veya böyle çok mutlu aile tablolarında evlilik gibi işte veya ne bileyim mezuniyet gibi. Gurur ağlatıyor gerçekten. Ama gündelik hayata ağlaması diye bir şey yok yani çok enteresan. Hayır şey de var işte bunun üzerine şarkılar var işte erkekler ağlamaz. Ve işte benim çok sevdiğim bir gruptur da Cure'ın Boys Don't Cry diye bir şarkısı var. Yani işte ağlamaya ağlamaya lafın meclisten dışarıda yani hepsi de şey yani hepsi demeyeyim

Çoğu çok hasta yani anlatabiliyor muyum? Zor, evet. Yani sadece bu şekilde yalan bir tepkiyle geçiştirmek istiyorum. Zor yani. Erkekler için kıyamam falan yani. Tamam. Demin sen biraz değindin. İşte dört tane aslında ana duygu var. Öfke, mutluluk, korku ve üzüntü. Bir de karmaşık duygular diye apayrı bir şey var. İsim konulamayın dedim. Utanç, suçluluk gibi. Onlar da duygu doğru. Onları ama ayrı bölüm yaparız. O kadar da değil. Onları buraya sıkıştıramayız. Bir de şeyden bahsetmek istiyorum. Hep duygunun adını koymak üzerine. Demin dedim ya, duygunun adını koymak çok vurgulanıyor. Benim duygular üzerinde çalıştığım Cathy Kane ve Tony Richards'ın var. O ikisi şundan bahseder mesela. Çalıştıkları bir çocuk, Amerikalı bir çocuk, TV şovları üzerinden duygularını anlatıyormuş.

Veya işte başka yetişkin bir adam film sahneleri üzerinden duygularını anlatıyormuş. Şimdi bazı insanlar için bazı duyguların hissedilmesi bile o kadar zor ki. O yüzden adını koy, adını koy, adını koy. Yani buralara gelmeden önce daha altyapı çalışması gerekiyor. O yüzden onu özellikle vurgulamak istiyorum. Moodboard geldi aklıma. Bir işe başlamadan önce mesela görsel tasarımcılar ve genel olarak bir şey kurmak istediğinde aslında onun hissiyatıyla işte dünyada neler yapılmış ve moodunu neler oluşturmuş diye öyle bir referans şeyi var. Bu bir altyapıya örnek mi mesela?

Böyle hiç düşünmemiştim. Belki olabilir. Biraz düşünmem lazım. Benim aklıma şey geliyor. Mesela oryantasyon yaparak, aslında biz dikkati dış dünyaya getiriyoruz ya önce. Orada bir o daha nötr bakmayı, daha nesnel bakmayı hatırlıyoruz. O nesnellikle belki iç dünyamızda, çünkü duygu, iç dünya meselesi. Aynen. İç dünyaya oradan bakmak. Yani oryantasyon da çoğu zaman aslında sanatın, demin dedim ya film sahneleri üzerinden. Bazen işte kitap karakterleri üzerinden olabilir bunlar. Şarkılardan, müzikten olabilir. Evet, yani o sanatın bize yaptığı aracılığı yapıyor aslında oryantasyon. Mesela yine çalıştığım çocuklardan bir tanesi şey anlatmıştı, eğitim verdiğim çocuklardan bir tanesi. İşte bu AVM'lerde böyle oyun alanları oluyor. Orada böyle yüksek bir yere çıkmış. Sonra da inememiş, çok korkmuş. Orada ağlamaya başlamış. Yanına giden görevli kişi işte korkma demiş. Şimdi orada çocuk korkuyor ama biri ona diyor ki korkma. Yani çocuğun yaşadığı bir gerçek var. Biri de onun yaşamaması gerektiğini söylüyor. Şimdi hani o görevli şahsında konuşmuyorum. Genel temayülümüz bu. Genel öğretimiz o. Birine ağlıyorsa ağlama. Eğre düştüğünde hiçbir şey olmadı. Oldu acıyor. O yüzden ağlıyorum zaten veya korktum. Acımasa bile korktum. Olabilir. Korkudan ağlıyorum. Her şey olabilir. Bir şey oldu da ağlıyorum ama. Evet yani o bizim duygularımızla ilişkimiz çok çok çarpık. Biz böyle büyüyoruz ya.

Çok biri bağırdığında bağırma, öyle gülme, mümkünse ağlama ama korkma yani koca kızsın, koca oğlansın, bilmem ne, üzülme falan. Genel olarak gerçekten yaptığımız o duygularda meli, malı ve mame çok fazla. Evet, işte ama bu büyümek değil. Böyle büyüyoruz diyorsun ya, böyle büyümüyoruz işte. Aynen. Maalesef böyle büyüyemiyoruz. Bir Gabor Mate'den alıntı yapacağım. Hatta onun vücudunuz hayır diyorsa diye bir kitabı var. Gabor Mate'de Macar asıllı Kanada vatandaşı bir hekim. Gene Türkçe'de birçok kitabı var. O da Türkiye'ye gelmişti. Ona da soru sormuştum.

Tatlı bir cevap vermişti. Onun kitabında şöyle bir iki cümle var. Bir Woody Allen filminde karakterlerden biri... ...ben hiç öfkelenmem diyordu. Onun yerine vücudumda tümör yaratırım. Sonra devam ediyor kitapla alakalı. Bu kitap boyunca kanser hastaları üzerinde yapılan birçok araştırmada... ...bu komik lafın gerçeğe dönüştüğünü gördük. Ayrıca öfkenin bastırılmasının... ...organizma üzerindeki fizyolojik stresi arttırdığı için... ...hastalıklar konusunda temel bir risk faktörü olduğunu da gördük.

Duygular bize bilgi veriyorlar. İç dünyamızla, dış dünyamızla alakalı bilgi veriyorlar. Mesela bunu genelde kaçırıyoruz. Bize çok önemli şeyler söylüyorlar. Gene öfke üzerinden anlatayım. Öfke çoğu zaman bize sınır koyuyor.

Ve bu duyguyla temas etmek, duyguya erişmek asıl mesele olarak ortaya konduğunda bir şey kaçırıyoruz. Yani duyguyu görüyorsun, bildin onu, tamam, temas da ettin, tamam da bu duygu bana ne diyor? Bu duygu bana ne diyor sorusu yani, bu bana ne bilgi getiriyor sorusu? Duygunun akışkanlığına da vurgu yapıyor. Çünkü duygu geliyor, bir şey söylüyor ve gidiyor aslında. Yani son derece akışkan bir şey. Demin Daniel Siegel'ın 90 saniye cümlesini söylemiştim. Yani 90 saniyede gelip geçtiğini hatırlatmıştım. Şimdi biz eğer duygunun adını koyma, duygunun ne olduğu, duyguya erişimi böyle hedef gibi ortaya koyarsak o zaman bu akışkanlık

...gerçeğini görmemeye başlıyoruz. Daha böyle statik bir konu olarak duygu hayatımıza giriyor. Zaten işte düzenin, kapitalizminde mutluluk vurgusunun... ...mutluluğunu böyle hani bir elde ettin mi... ...elinde tutabileceğin bir şey algısı gibi yaratılıyor ya... ...işte o algı etrafında da işte son derece toksik bir döngü var. Öyle bir şey değil işte, mutluluk da geliyor ve geçiyor. Son derece akışkan bir şey bu duygu dediğin. O yüzden böyle hedef olarak konduğunda... Hem bir manası yok çünkü geliyor ve geçiyor. Yani bilgisini almak lazım duygunun. Hem de o zaman bazı şeylere alet oluyoruz. Yani kapitalizmin bütün oyunlarına alet oluyoruz. Anlatabiliyor muyum? Çok iyi anlatıyorsun. O mutluluk kalsın diye işte şu araba, işte şu kıyafet, işte şu restoran, neyse artık yani. Neye gücün yetiyorsa onu bulmaya çalışıyorsun, evet. Onlarla o yaşadığın duyguyu tutmaya çalışıyorsun. Öyle bir şey değil duygu. Yani işin doğasına aykırı.

Oralar bana hep kaçış gibi de geliyor. Yani çok iddialı mı bir laf ama bilmiyorum. Daha kaçtığım, yani en azından ben kendimi de biraz öyle görüyorum. İşte kaçıp gittiğin yer yani. Bir şeyden kaçıyorsun. Gittiğinde daha böyle mutluluğun türevi falan bir şey. Falan, aynen. Akışkanlık dedik. Bunu birkaç kere anlattım ama hani tekrar duyguların hepsi akışkandır.

Ve bu akışkanlık, birazdan anlatacağım, duygusal yetkinlikle de son derece bağlantılı. Çünkü duygusal yetkinliğimizi kaybedince bu duyguların akışkan olduğu hissini de çoğu zaman kaybediyoruz. His yükseliyor içimizde, zaten fizyolojik bir şey, somatik tepkilerdir demiştim. His yükseliyor, bir işi var, o işini yapıyor, görevini tamamlıyor, başka bir şeye dönüşüyor ve gidiyor. Duygu'nun konusu böyle aslında. Aynen. Özetle bu kadar basit bir iş yapması çok komik gerçekten.

Duygu bir yandan bir sosyalliği destekliyor. Yani sosyal hayatı destekliyor diyeyim. Türkiye'de bu birazcık daha köstek oluyor. Demin işte kadınların evin dışında öfkelenmemesi, erkeklerin işte gözyaşlarını saklaması, hep ağlıyorlarsa veya hiç ağlayamamaları. Ne bileyim, yas duygusunun, yas bir duygu değil belki veya konuşuruz bunun ne olduğunu da hani yasın

...yaşanmasıyla ilgili bir takım tabular ve birçok tabular var. Türkiye'de o yüzden bu bir destek yani sosyal destek gibi değil belki de sosyal köstek gibi çalışıyor. Ama şunu bilelim yani duygular bizim yaşadığımız duygular ilişkilerimizde yaklaşma veya kaçınma yaratıyor.

Yani bir ya çekim yaratıyor ya da işte bir isteksizlik yaratıyor. Ve bizim bu sosyal dünyamızda nasıl var olduğumuzu direkt etkiliyor. Yani Türkiye'de kadınlık benim çok üzerine kafa yorduğum bir şey. Türkiye'de öfkeli bir kadının ne yarattığını hepimiz biliyoruz çoğu zaman. Yani sosyal ortamda nasıl bir tepki yarattığını biliyoruz. Halbuki orada onun tersi de olabilir. Yani o da mümkün. Birazcık ona dikkat çekmek istiyorum. Bu gene çok

Tersi nasıl bir şeyden bahsediyorsun? Yani kadınların öfkesinin de toplum için bir değeri var diye düşünüyorum. Bunu daha da artık görmeye başladık. Tabii ki. Allah'a şükür. Ama işte eskiden hiç yokmuş. Yani kadın öfkesi toplumda yeri olmayan bir şeymiş. O yüzden herhangi bir sosyal değeri yokmuş.

Tabii yani öyle bir törf mantıkta baktığımızda gerçekten iki tarafın da öfkesi aynı kabul edilmiyor. İki tarafın duyguları da aynı kabul edilmiyor. Bir iki taraf olarak gözüktüğü o gelen eski kültürden bu yana. Genel olarak ötekileştirme birinin öfkesi daha iken birilerinin öfkesi daha az kabul edildiği bir taraf var. Bu acı yarıştırmak yani türleştirip acı yarıştırmaktan başka bir şey değil. Bunun kırılacağına zaten kırıldığı tarafa giden bir düzen de var ama tabii uzun bir

Savaş, mücadele diye yani tonlayabileceğim şeyler var gibi hissediyorum ben de. Mesela bu yetişkin eğitiminde benim duyguları konuşurken... ...demin dedim ya öfkenin genellikle bize söylediği bilgi sınır koymaktır. Ödev veririm ben ama ödevi bu hafta gidin daha çok sınır koyun diye vermem. Şöyle söyleyeyim, bu hafta size kaba olma ödevi veriyorum. Şimdi beni taşlamasın kimse de. Yani şu, tabii ki sonra açıyorum altını ama... ...bizler sınır koymayı da bir kabalık olarak görüyoruz. Yani çok enteresan. Halbuki istemediğin şeyi, ben bunu istemiyorum veya işte bana bu şekilde konuşamazsın. Bunlar gayet doğal cümleler. Bir kadının kurabilmesi gereken cümleler. Ama bunlar kabalık. Evet, mantıklı bir cümle. Ben bunu yapmak istemiyorum. Ama kabalık olarak görülüyor. Evet, istememek bir kabalık. O yüzden işte şey diyorum, bu hafta herkese kaba olma ödevi veriyorum, değil mi?

Ama şey hatırlayalım yani duygunun sosyal hayatta bir yeri var ve bir etki var. Sosyal hayatta yarattığı bir etki var. Bir de duygusal yetkinlik diye bir mefhum var. Kısaca ona değinmek isterim. Duygusal yetkinlik, duygularımızı anlamak, onlarla rahat olmak. İşte bu kendimize yaptığımız tırnak içinde yolculukta aslında çok büyük yardımcı bunlar. Ve nasıl hissettiğimizi bilmek, nasıl tepki verdiğimizi bilmek bunlar bir yandan bizim güvenlik hissimizi de pekiştiren şeyler. Bedenden bahsetmiştik yani duyguların somatik yerinden bahsetmiştik.

İşte bu duygusal yetkinlik, bu bedendeki kapsama olsun, mevcudiyet olsun, duygular açısından konuşuyorum. İşte duygunun farklı halleri, işte uyumlanma olsun, akan bir şey olsun, akış diyeceğimiz veya işte bir dinlenme olsun. Bütün bu farklı hallerin bedenimizdeki varoluşunu bilmek işte. Bunların hepsi duygusal yetkinliğin böyle farklı bileşenleri. Bir de şeyi de söylemek lazım yani. Bazı duygularda yetkinliğimiz var, bazılarında yok.

Mesela bazı duygularımızı çok daha iyi biliyoruz. Onlar için demin bahsettiğim işte vokabülerimiz çok geniş ama bazıları için hiç yok veya bazılarını çok az tanıyoruz. Duygusal yetkinliği aslında bir şeyi tanımak, yaşamak, deneyimlemek üzerinden bir kurduğumuz tecrübe volümü değil mi? Doğru anlıyorum. Ve bazen de şey de oluyor mesela, bir duygu diğer duygulara kapılarımızı açıyor. Yani biz diğer duygulara, duygularımızla ilişki kurmak için, onlara temas etmek için diyelim, bir duygu içinden geçmek istiyoruz. Mesela birçok insan için gene, deneyimden söylüyorum, yani öfke diğer duygularla temas için bir aracı, bir böyle kapı eşiği gibi hayal ediyorum onu yani. Öfkesin içinden geçmeden veya öfkeyi hissetmeden üzüntüyü hissedemiyor, misal. Evet. İşte bu duygusal yetkinliğimizde hangisi bizim için daha baskın? Hangisi daha iyi bildiğimiz duygu? Defaultta hangisine gidiyoruz? Çünkü bir tecrübe yaşıyorsun değil mi? Hayatta devamlı bir şeyler oluyor. O olan bitenin sende uyandırdığı duygular var. Bir tanesi daha böyle senin için otoban gibi oluyor. Yani daha senin için baskın oluyor. Bunları bilmek yani. Hangisi benim otobanım? O otobandan geçtikten sonra hangilerine erişiyorum? İşte hangisini daha fazla ayrıştırma yapabiliyorum? Hangisine dair daha fazla detay biliyorum? Bunların hepsi duygusal yetkinliğin bileşenleri. Çok iyi. Yani aslında kaçındığın şeye otobandan sonra dedik ya sen yol yapmak, yapı taşı.

Evet. Alt yapı olarak kurduğumuz şey. Aslında bütün duyguların birbiriyle akışkan olduğu bir otoban çiziyorsun gibi hayatında. Ya otoban böyle daha hani çok hızlı hemen bildiğimiz yollar var. Evet. Ama işte bunların duygusal yetkinliğimiz gelişe gelişe gelişe bunları bilirsek, belki o zaman bir tane hız yapabildiğimiz otoban yerine böyle farklı yollarımız olacak. Aynen. Daha zengin bir hayat bu işte zenginlik yani duygusal yetkinliğin getirdiği duygu dünyası zenginlik... ...keyifli yaşamı getiriyor. Ben bunları niye anlatıyorum? Bunları yapınca ne olacak yani entelektüel olarak bunları bilmenin ne alemi var hiçbir alemi yok. Benim derdim... Daha keyifli bir yaşam. İşte bu hani daha fazla, daha zengin duygu dünyası daha keyifli yaşama götürüyor bizi. Öbür türlü işte default'un diyelim öfke oluyor. Öfke üzerinden artık kimi bulursan oluyor. Anlatabiliyor muyum? O öfkenin neyden kusup ne rahatlayıp dünyada daha çok gerilmenle sonuçlanabilecek bir şey.

Şey gibi bir tamlama var ya, yaşam sanatı bilmem ne falan, yaşamın sanatı, hayatın bir şeyi falan. Bu biraz bunu andırdı bana. Bu duygusal zenginlik aslında sen fark ede fark ede tanıya tanıya. Senin önce bunu neden hissediyorum çok acayip bir şey ve çok çirkin bir şey dediğin şey de güzelleşebilir. O korktuğun güzellik de seni bulabilir gibi bir umut aslında. Evet yani tek sesli bir, yani ben müzik delisi olduğum için tek sesli bir müzik dinliyorsun eğer böyle otobandan gitmeye devam edersen. Halbuki bir orkestra var yani böyle müthiş.

O kadar çok enstrüman var ki ve enstrümanların adını bilmene de gerek yok. Bilmiyordu olabilirsin. Hepsinin içinde küçük küçük sesler olduğunu da düşünüyorsak. Evet ama onları duyuyorsun. Ne demek bu? Onların senin bedeninde bir karşılığı var. Adından bağımsız. Onun sesi var. Sesi var ve sesi sen duyuyorsun. Çok keyiflenebileceğim bir metafor.

Çoğu zaman çocukluğuna tekrar yeniden ebeveynlik yapmak diye bir konu karşımıza çıkıyor. Yaşasın! Duygular meselesinde veya her meselede aslında söyleyeceğim şey, onun yerine o çocukluğu bugünkü yetişkin hayatına çekmek. Evet. Çünkü artık senin yeni bir varoluşun var, yetişkin varoluşun. Birçok becerin var, birçok tecrüben var. O çocukluktan çıktın artık. Yeni bir bedenin var. Çocuğun kapsayamadığı duyguları bugünkü yetişkin halin kapsayabilir. O yüzden yani çocukluğun yapamadığını ona yeniden ebeveyn olarak yapmak yerine, mecazi konuşuyorum,

Çocuğu bugünkü yetişkin hayatın içine yani o yaşanmamış, yaşanamamış... ...bastırılmış duyguları temsil eden çocukluğu... ...şu anki yetişkinlik halinden ele alabilirsin. Yani şöyle bir şey, o zaman bir haritam vardı. Sen aynı haritayla, yani şöyle mesela İstanbul haritasıyla... ...Ankara'da yol almaya çalışıyorsun. Halbuki artık İstanbul haritası elinde, sen yetişkin oldun. Dediğim gibi birçok becerin var, birçok tecrüben var. Yani zaman geçti. Elinde İstanbul haritası var.

İstanbul'da yol almak için İstanbul haritasına bakmak. Bundan bahsediyorum. Çocukluğu bugünkü yetişkin hayatına dahil etmek. Bunu çok önemli olduğunu düşünüyorum ama... Sana bugün seni gördüğümde ilk anlattığım şeyi hatırlıyorsun değil mi? Kendimi denize götürdüm ve sadece ayak çıkmak istediğimi fark ettiğim bir şey var. Çünkü yani bir veletle yaşadığımı biliyorum. O yüzden neyin haritasını tuttuğumu bilmiyorum. Kendimin mi şu anki ben daha genç, daha dinamik bilmem ne tecrübesi olan mı? Yoksa aslında hiçbir şey bilmeyen o daha küçük.

sayılan ve çok dinlenmeyen ve nerede olduğunu bilmediğim, o çocuğu mu dinliyorum bazen diye, hangimizi hissediyoruz diye. Çok büyük bir ayrım yok bunu belki. Zaten ortak bir yerde yaşıyoruz büyük ihtimalle meta dünyasında. Ebeveynlik yapmak mı, onunla beraber yaşamak mı diye sorsam sana? Çocukluktan bugünkü hayatında bir şekilde tekrar ele almak istediğin şeyleri yetişkin halinle ele almak.

Yani sana yeni haritayla, İstanbul haritasıyla İstanbul'da dolanmak. Çünkü öbüründe ne oluyor biliyor musun? Sıkıntı şu. Öbüründe şu oluyor. Bir güç eşitsizliği var orada. Bir çocuk var. Bunların tabii hepsi mecazi konuşuyoruz. Bir çocuk var, bir yetişkin var. O yetişkin tekrar o çocuğa ebeveynlik yapacak oluyor. Hemen işin içine bir hiyerarşi giriyor. Kendinle ilişkinde herhangi bir hiyerarşi olmamalı. O yüzden de çocukluğu tekrar yetişkin halinde barındırmak.

Duygunun ne olduğunu konuştuk, duyguyla ilişkimizi konuştuk. Evet. Duygu ne menen bir şey yani işte bilgi getiriyor, akışkan, sosyal hayatta bir karşılığı var, işte duygusal yetkinlik nedir bunları konuştuk. Bir de çok basit bir teknikten yani anlatım itibariyle basit tabii ki yapması öyle değil. Bahsetmek istiyorum. Daha önceki bölümlerde de bundan bahsetmiştik. Durmak, gözlemlemek ve gözlemlediğin yerden davranmak.

Duyguyla ilişki kurarken de yani duygunun ne olduğunu anladıktan sonra... ...duygunun bizdeki bedensel karşılığını anladıktan sonra yani o durma hali... ...ve öncesindeki çalışmalarımızla yani hayat devam ederken... ...duygularla, samimiyetimizle geldiğimiz yerden sonra davranışı seçmek mümkün olabiliyor.

Öfkeyle hiddetin veya öfkeyle şiddetin farklı şeyler olduğunu anlamak. Yani davranış ve duygu aynı şey değil. Ama çoğumuzun... Öfke yönetimi diye bir şey söyleniyor. Öfkeyi niye yönetiyoruz? Öfkeyi istersen yönetmeye çalış. Öyle bir şey değil öfke.

Kim hangi duyguyu yönetmiş? Ama davranışı seçmekten bahsedebiliriz. Tamam, ona varım. Onu seçmek için işte ne çalışmalar yapmamız gerekiyor, şudur budur yani o kadar da çok şey var ki yapılabilecek. Bunları konuşmaya varım. O yüzden hemen bir çözüm aramaktansa o daha gözlemleyip, otomatik pilottan değil de gözlemlediğin yerden daha özgür bir davranış seçimi belki mümkün olabilir. Evet.

İnsanların duygularını tanımasıyla şeyi anlaması çok ince bir çizgi. O biraz hayal kırıklığı da yaratıyor ama okey, düzen böyle diyorsun sanıyorum. Kimsenin mutlu olmadığı gerçeği. Evet. Değil mi? Evet. Ama o gibi. Çünkü yani şey gibi bir yer sadece söylemek istediğim. Mutlak bir şeyin, sonsuz bir şeyin olmadığını bilmek hem biraz evet iç rahatlatıyor hem de biraz buruk bir şey gibi hissettiriyor evet.

Üç saat burada izlediğini duydum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)