Podcast

94 - Yeni Alışkanlıklara Doğru Pedal Çevirmek

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bisiklet sürmek maceracı, özgür ve çevreci bir ruha sahip olmamızı da sağlıyor. Peki iki teker üzerindeki bu serüvenimiz nasıl başladı? 111 Hz'in yeni bölümünde bisikletin geçmişine odaklanıyoruz. Bununla beraber yeni alışkanlıklar edinmenin de izini sürüyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Hazal Beril Çam

Ses Tasarımı: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



-----------------------



Bu podcast Decathlon hakkında reklam içerir.



Şehre döndüğümüz bu günlerde, bisiklete binme alışkanlığı edinebilmek için aradığınız her şeyi Decathlon'da bulabilirsiniz. Elektrikli, katlanabilir, dağ ve yol gibi birçok farklı bisiklet seçeneğinin yanı sıra pedal çevirirken güvenliğinizi sağlayacak aksesuarlara da buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

2.367 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Klasik müziğin gerçekten de insana huzur veren bir tarafı var. Bugün biraz bu huzura doğru yolculuğa çıkalım istiyorum sizlerle. Gustave Mahler'in Descnaven, Wunderhorn isimli bu eseri de bunun için oldukça uygun geldi bana. Mahler romantik dönem klasik müzik bestecilerinin önemli temsilcilerinden bir tanesi. Kendisinin klasik müzikteki yenilikçi tavrı sonrasına da ışık olmuş tabii. Ancak Mahler'in yenilikçi olduğu tek alan klasik müzik besteciliği değil. Hamburg'da yaşadığı yıllarda şehirde bisikletle dolaşan ilk insanlardanmış aynı zamanda kendisi. İnsanlar zamanla ondan ilham alarak bisiklet alışkanlığı edinmeye başlamış. Ancak Mahler için bisiklete binmek böyle bir alışkanlıktan çok bir tutkuymuş. Öyle ki bu tutkusu bestelerinde vücut bulmuş.

Bisikletin zinciri ve tekerleklerinden esinlendiği o döngüsel ritim Mahler'in eserlerine de yansımış. Döngünün oluşturduğu ahenkle notalarını buluşturmuş bu usta besteci. Eğer bir gün denk gelirseniz Hamburg'da bir müze var. Gustav Mahler Müzesi. Orada kendisine ait bu bisikleti görebilirsiniz. Hatta bisiklet tutkusunun bestelerine nasıl yansıdığını da bizzat orada dinleyerek hissedebilirsiniz.

Transkriptin tamamını oku

Bisiklet tutkusunun bir sanat eserine bu denli etki ettiğini duyunca ben de etkilendim açıkçası ve bisiklet üstüne biraz düşünmeye başladım. Acaba nasıl ortaya çıkmıştır? Şimdiki haline nasıl gelmiştir? Öğrendiğim kadarıyla bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği yok.

Bisikletin tek bir mucit tarafından değil de dünyanın farklı farklı yerlerinde benzer çabalar sonucu ortaya çıktığı söyleniyor. Aslına bakarsanız bu paten, bu desen yani icatlar konusundaki bu döngü diyelim başka konularda da kendisini gösteriyor. Bisiklette de öyle olmuş. Ancak herkes tarafından kabul gören bir ilk bisiklet var, onu da söyleyelim. Bu ilk bisikletin adı da Dresden. Gelin şimdi sizinle bisikletimizi atlayalım ve 1818'lerin Almanya'sına, bisikletin ilk icat edildiği yıllara doğru bir gidelim.

O zamanların Almanyası dediğime bakmayın siz. O zamanlar Almanya diye bir yer bile yok. Büyüklü küçüklü 34 tane devletten oluşan bir Alman Konfederasyonu var. Benden duymuş olmayın ama henüz burada siyasi birlik sağlanamamış gibi gözüküyor. Neyse canım onu siyaset bilimciler düşünsün. Biz bisikletimize dönelim.

Arkadaşlar şu an üstünde bulunduğum ismi Dresden olan bu iki tekerlekli ilk taşıt Alman Baron Karl von Dreisdech-Sauerbrunn tarafından icat edilmiş. Bir daha sormayın vallahi telaffuz edemem. Zaten biraz önceki telaffuzumun da doğruluğundan şüpheliyim. Neyse. İşte bu bayın ismi gibi icat ettiği bisiklete binmesi de epeyce bir zor. Öyle ki bu ahşap bisikletin ne pedalı var ne de freni.

Binicisi yani benim tarafımdan itme gücüyle hareket ediyor. İki tekerleği, bu iki tekeri birleştiren düz bir tahtası ve bu tahtanın üstünde sabit bir gidonu ki ben bunun üstünde oturuyorum şu anda ve yine düz bir tahtadan oluşan bir de direksiyonu var. Weidrain bu aracı daha hızlı hareket edebilmek için icat etmiş. Valla doğrusunu söylemek gerekirse ben bırakın hızlı hareket etmeyi hareket bile edemiyorum bunda. Ama böyle söylediğime de bakmayın. Kendisi bu bisikletle 1 saatte tam 7 kilometre yol yapmış. E tabi bu haber herhangi bir hayvana ihtiyaç duymadan bu kadar yol gidilebilmesi açısından bir ilk. Sevgili Bay Drain'e bugünün bisikletlerine önayak olduğu için teşekkür ediyorum. Ve şimdi pedalın icadına doğru gitmek istiyorum çünkü hala hareket etmekte biraz zorlanıyorum.

Pedal bulunana kadar bu bisiklet modeli üstünden çeşitli denemeler de yapılmış. İlk pedalsa Pierre ve Ernest Michoud adında bir baba oğul tarafından 1860 yılında Fransa'da icat edilmiş. Hadi gelin şimdi de oraya doğru bir yola çıkalım sizinle. Paris. Şairlerin, yazarların, felsefecilerin, sanatçıların yaşadığı işte o topraklardayız. Ancak bu yıllarda ortalık biraz karışmışa benziyor.

Üçüncü Napolyon, baskıları arttırmış, meclisin gücünü azaltan yeni bir anayasa çıkarmış. Fransız halkıysa bu durumdan pek bir hoşnutsuz. Toplumun ileriye gidebilmesi, özgürlüğünü kazanabilmesi için ayaklanmalar başlamış. İşte baba Pierre ve oğlu Ernest ise özgürlüğe doğru ilk pedalı çevirmiş. Bisikletin ön tekerine taktıkları pedalla şu an günümüzde kullandığımıza çok yakın diyebileceğimiz bir bisiklet icat etmişler. Adına da Velosped demişler. Bu tasarımla sürücü pedalı hızlı bir şekilde çevirebilme imkanına sahip olmuş. Çevirdikçe de uçtuğunu hissetmiş.

Ancak bisikletin ağırlığı sebebiyle yoldaki çukur ve tümsekler son derece rahatsız edici. Bu rahatsızlıklara rağmen bu ekolde yapılmış bisikletlerle Paris Saint-Claude Park'ında ilk bisiklet yarışı düzenlenmiş bu arada. Valla helal olsun gerçekten bu ağır ve hantal araçlarla böyle bir yarış yapabilmek bence büyük bir başarı. Ama bence bu tekerlekleri kaplamak lazım. Yani mesela yumuşak bir şeyle, kavçukla.

Valla bu iç sesimi İngiliz John Campsterli duymuş olmalı. Kendisi 1885 yılında gidonu, selesi ve pedalları arka tekerleğe bağlamasıyla günümüzde kullanılan bisiklete en yakın, tabi tırnak içinde, güvenli bisiklet tasarımını yapmış oldu. Buna da Rover adını verdi. Bu yıllarda yani 19. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere'nin keyfine diyecek yok bu arada. İmparatorluk epeyce bir genişlemiş. Öyle ki Güney Afrika'dan Hindistan'a, Mısır'dan Ceylan'a kadar uzanan bir coğrafya üzerinde egemenliğini tek başına ele geçirmiş İngiltere. Hani üzerinde güneş batmayan imparatorluk filan da deniyor ya işte bu dönem içinde almış o ünvanını da. İşte şöyle bir bakıyorum da gerçekten güneş İngiltere'de batsa fil dişi sahillerinden doğacak. Öyle bir hakimiyet yani.

İşte Bay Sterling de bu refahın verdiği mental rahatlığa dayanarak olsa gerek ilk güvenli bisikleti icat etmiş olmalı. Önceki bisikletlerde ön tekerleğin çapı 1 ila 1,5 metre arasındayken Sterling'in yaptığı bisiklet tekerleğinin çapı 76 cm idi. Böylece kolay idare edilebilen yepyeni bir tasarım yapılmış oldu. Yani aslında bisiklet günümüzdeki şeklini o dönemde aldı diyebiliriz. Sonra tabi teknolojiyi, işte şartlar filan geliştikçe her şeyde olduğu gibi biz de üstüne ekledik de ekledik. Ve bu sayede bisikletin üstünde güvenle kendimizi rüzgarın ritmine bırakabilmeyi başladık.

Bugün artık bir yerden bir yere gitmek için bu kadar kendimizi yormamıza gerek yok aslında. Arabası, metrosu, skuteri, treni filan her şey ayağımızın altında ama hala bisiklete biniliyor. Hatta giderek artıyor bu öyle değil mi? Örneğin hepimizin bildiği bisiklet deyince aklımıza gelen Hollanda örneği var. Amsterdam mesela değil mi? Bisikletler de en az arabalar kadar araç olarak görülüyor orada. Trafiğe, kurallara tabi, her yere gidebileceğiniz türde araçlar bunlar.

Peki yani bunun bir kültüre dönüşmesi nasıl oldu acaba? Hollanda en başından itibaren bir bisiklet ülkesi olarak mı tasarlandı? İşte ben bunu merak edip Hollanda'nın, bunlar öyle çok fazla da değil yani 50-60 yıl kadar önceki şehir fotoğraflarına baktığımda gerçekten çok şaşırtım arkadaşlar. Fotoğraflar iş çıkışı trafiğinin ortasında İstanbul'da çekilmiş gibi. Bu fotoğrafları gördükten sonra motorlu araçların yoğunlukla kullanıldığı dünyanın geri kalanı için umutlandığımı da söyleyebilirim açıkçası. Çünkü doğru bir şehir plancılığıyla çevreci ve sağlıklı kentler inşa edilebilir diye düşünüyorum.

Mesela bisiklet kullanımının arttığı şehirlerde doğal olarak karbon salınımı düşüyor. Karbon ayak izini azaltmak, daha yeşil ve sürdürülebilir şehirler için bisikleti tercih etmek hepimizin yani gezegenimizin geleceği için de kritik bir önem taşıyor. İklim krizinin etkisini böyle her yönüyle hissetmeye başladığımız bu dönemde havayı kirletmeyen, dünyaya zarar vermeyen bisikletleri motorlu araçlar yerine daha çok tercih etmeye çalışabiliriz. Çünkü bisikletler fosil yakıt tüketmediği için iklim değişikliğine ve hava kirliliğine neden olan karbondioksit salınımı yapmıyor, havayı kirletmiyor ve bunu başarabilen komple topluluklar, kasabalar, şehirler var.

Hollanda dedik değil mi? Peki nasıl başarmışlar dersiniz bunu? Hollanda'da bisiklet kullanımının en yaygın olduğu yıllar 1920'li ve 30'lu yıllarken 2. Dünya Savaşı sırasında tüm bu yolların tahrip edilmesi ve lastik alımına karne getirilmesiyle bisiklete binme oranları ciddi anlamda düşmüş.

1950'lerden sonra da tüm dünyada olduğu gibi Hollanda'da da böyle bir o otomobil furyası başlamış. 70'lere doğru gelindiğinde şehir plancıları eski kentsel mahalleleri yıkarak yerine otobanlar inşa etme eğilimindeler. Ancak bu araba kazalarının artması ve insanların da bu kazalar sonucu hayatlarını kaybetmesi veya sakatlanmasıyla sonuçlanıyor. İşte bunun üstüne Hollanda'da gösteriler başlamış.

İnsanlar bisikletleriyle motorlu taşıtları protesto etmişler. Öte yandan otoyol inşa etmek maliyetli bir şey olduğundan Hollanda hükümeti de bunu yapmayı pek istemiyor açıkçası. İnsanlar arasında hayat tarzlarını değiştirmek, motorlu taşıttan bisiklete geçmek gibi fikirler böyle gün geçtikçe yayılmaya başlamış. Bunun için çeşitli şehirlerde bisiklet şeritleri çizilmeye başlanmış. Ancak bu ilk etapta bisiklet sürme oranını arttırmamış. Sadece bu yeterli değil yani. Tüm şehri bisiklet şeritleriyle örmek, bisiklet şeritlerinden oluşan bir ağ inşa etmek gerekiyor. Bu da aslında bir anlamda yeni bir şehir inşa etmek demek.

Devamında gelen sonuçlarsa fena değil. Bisiklet kullanımı %6 artmışken araç kullanımı da azalıyor %3 oranında. İşte bunun üzerine Hollanda hükümeti bisiklet yollarını iyice arttırmaya başlamış. Ancak bu hala insanların arabalarını bırakıp bisiklete binmeleri için yeterli değil.

Bunun gerçekleşmesi için aynı zamanda araç kullanımının da caydırıcı olması gerekiyor. İşte bunun için çeşitli yollar izlenmiş. Örneğin şehir merkezlerindeki araç parkı fiyatlarında astronomik bir artış yapılmış. Bu hem insanların araç kullanmaları konusundaki motivasyonlarını kırıyor hem de hükümete gelir sağlıyor. Bu gelirle de yine yeni bisiklet yolları inşa edilmiş.

Şehir plancılığında Traffic Calming adı verilen trafiği yavaşlatma amaçlı çeşitli stratejiler üretilmiş. İşte bunların arasında neler var mesela? Yolları daraltmak, hız limitlerini düşürmek, kasisler eklemek. Bütün bunlar araç kullanmayı zor ve keyifsiz hale getirecek uygulamalar. Otomobil sürücüleri için durumlar tabi can sıkmaya başlıyor ama İlayalar da daha güvenli ve bisikletçiler en önemlisi daha keyifli hale geliyor.

Bunun üstüne şehir merkezindeki birçok bölgeye motorlu araçların girmesi yasaklanmış. Yaya ve bisikletliler için bu alanlar serbest bırakılmış. Böylece araç sayısı da gün geçtikçe yavaş yavaş azalmaya başlamış. Bir yandan da yayaların ve bisikletlilerin sayısı da artıyormuş. Şunu da belirtmek istiyorum ki araba kazalarının artış gösterdiğini söylediğimiz 1970'lerden bugüne

Hollanda'da araba kazası sonucunda hayatını kaybedenlerin oranı ne kadar azalmış biliyor musunuz? %97. %97 ya inanılmaz bir sayı değil mi? Size de öyle gelmiyor mu?

Motorlu taşıt yerine bisiklet kullanmanın doğaya sunacağı katkı belki bundan çok çok daha fazla. Bütün bunları düşündüğümüzde artık bisikleti bir gündelik ulaşım aracına çevirmek ve şehirlerimizin buna göre tasarlanması için elimizden geleni yapmanın vakti gelmiştir belki de ne dersiniz? Bir ulaşım aracı olarak bisikleti konuşuyoruz dikkat ederseniz başladığımızdan beri. Ama ben asıl bir hayat tarzı olarak bisiklete binmek ve bunun verdiği hani neredeyse mucizevi diyebileceğimiz histen bahsetmek istiyorum biraz da. Bisiklet deyince çocukluğumuzu anımsıyoruz genellikle değil mi? O iki tekerleğin üstünde durabildiği ilk anı hatırlamayan yoktur herhalde. Neden

bu kadar unutulmaz ki bu an? Bence insanın kendi fiziksel kapasitesini en iyi anladığı anlardan biri olduğu için. Bu öyle bir alet ki bizim bedenimizden ayrı düşünülemiyor. Tamamen vücudumuz ve kullandığımız araç arasında kurduğumuz denge ile hareket edebiliyor.

Tereddüt etmeyi, düşmekten korkmayı değil, her zaman devam etmeyi, vazgeçmemeyi düşünmemiz gerekiyor bisiklet üstündeyken. Böyle aranızda eğer bunu yeni öğrenmeye başlayanlar varsa özellikle ne dediğimi çok iyi anlıyordur herhalde. Tereddüt ettiğimiz an konsantrasyonumuz, vücudumuzun kurduğu o kusursuz dengeden korku duygusuna kayıyor çünkü. O da doğal olarak düşmemize sebep oluyor.

O iki tekerin üstünde kendi fiziksel kapasitesini fark eden insan özgürlüğünün de farkına varıyor aslında. Fransız antropolog Marc Auge tüm bunlara bisiklet mucizesi başlıklı eserinde değinmiş. Kendi olanak ve sınırlılıklarımızı keşfettiğimiz, kendimizi disipline etmeye öğrendiğimiz bir araç olarak tasvir ediyor bisikleti. Aynı zamanda bir mit olarak bisikletin üstüne de düşünüyor. Mesela 2. Dünya Savaşı sonrasında bisikletin ne anlama geldiğine bakıyor.

O zamanlar için bisikleti daha çok alt sınıfların kullandığı gösterişsizlerin aracı olarak nitelemiş. O dönemin güçlükleri karşısında geleceğe ilişkin bir umudun simgesi olarak değerlendirmiş bisikleti. Bu değerlendirme benim aklıma neyi getirdi? Tabii ki sinemadaki İtalyan yeni gerçekçiliğinin baş yapıdı diyebileceğimiz bir filmi, Vittorio Odesca'nın Bisiklet Hırsızları filmini.

Filmde başrol oynayan bir bisiklet var ve o bisikletin filmdeki karakterlerin yaşamlarındaki yerini ve önemini izliyoruz. Bir taraftan da Roma sokaklarını böyle karış karış geziyoruz ve utançtan umuda birçok duyguyu yaşıyoruz o karakterlerle beraber. Eğer bu güzel filmi izlemediyseniz mutlaka bir kenara not etmenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar. Ben bunu bisikletin bir ulaşım aracından çok daha fazlası olmasıyla ilişkilendiriyorum biraz da. Bisiklet bir yerden başka bir yere ulaşmaktan çok bir yere kendi ayak ve kol gücünüzle gitmek demek aslında. Yorulacağınızı ve terleyeceğinizi bile bile pedal çevirmeye devam etmek demek. İnsanın kendi sınırlarını fark edebilmesinden bahsediyorum yani kısaca.

Bunun kadar özgürleştirici bir deneyim neredeyse yok diyebiliriz en azından taşıt araçları arasında. Bisiklet bize böyle şeyleri deneyimlemeyi sağlıyor. Bunu bir rutine çevirmek, kendi sınırlarımızı fark edip bunu aşmaya çalışmak ya da tam olarak o sınırda kalmak. Bunların hepsi bizim hayata bakışımızı gösteriyor aslında.

Hazır konu hayat tarzından ve rutinlerden açılmışken size bölümün sponsoru Decathlon'dan bahsetmenin de tam zamanı bence. Malum bir alışkanlık edinmek için öncelikle motive ve özverili olmak gerekiyor. Ancak bunu sağlamak da pek kolay değil. Havaya girebilmeniz de lazım değil mi? Sizi spor yapmaya heveslendirecek bir şeylere ihtiyacınız var kısacası. Mesela bisikletle yokuş çıkarken engebeleri aşmanın verdiği özgüveni ya da o aynı yokuşa inerken suratınıza çarpar rüzgarın verdiği sonsuzluk hissini düşünün.

Kanatlarınız olmadan uçabildiğinizi hayal edin. Bunun için dekatlon size epey yardımcı oluyor. Burada aradığınız bisikleti kolaylıkla bulabilirsiniz. Mesela sizin kendinizi özgür hissetmenizi sağlayacak dağ bisikletleri, şehir içinde gezerken ufkunuzu açacak yol bisikletleri ya da hayatınızı kolaylaştıran katlanabilir bisikletlere buradan ulaşabilirsiniz.

E tabii bisiklet kullanırken emniyete de dikkat etmemiz gerekiyor. Bunun için yine dekatlondan bisiklet kaskları, sizi karanlıkta görünür kılacak reflektörler ve rüzgarlı ya da güneşli havalarda bisikletinizin üstünde rahat edebileceğiniz bisiklet gözlüklerini edinerek özgürleştiğiniz anlarda kendinizi güvende hissedebilirsiniz. Bu arada yaptığınız sporu bir rutin haline getirmek için onu günlük yaşantınıza dahil edebilmeniz son derece önemli. Bu rutini bir yaşam şekline dönüştürmelisiniz. Decathlon'u size sunduğu sportif kıyafet ve aksesuar sayesinde kendinizi hem motive hem de yeni bir başlangıca hazır hissedebilirsiniz.

Eee yaz bitmişken ve artık şehre geri dönüyorken spor yapma moduna girmek de lazım bence. Siz de açıklamalardaki linke tıklayarak yapmak istediğiniz spora dair ihtiyaçlarınızı Dekathlon'dan karşılayabilirsiniz. Bakarsınız aklınızda hiç olmayan bir spora başlarsınız bu vesileyle. Bugüne kadar genelde sporda, müzikte bir kariyer elde edebilmek için bunlara çok küçük yaşta başlamamız gerektiği söylendi. E doğruluk payı var tabi bunların. Bu alanlarda bir kariyer inşa ediyorsak gayet önemli şeyler. Ancak hayatta bize iyi gelecek alışkanlıkları kariyerimiz için değil, sadece ve sadece kendi mutluluğumuz için de yapabiliriz. Kaç yaşında olursak olalım, bu saatten sonra olmaz demeyelim. Olur çünkü.

Bakın tam da bununla ilgili güzel bir hikaye var. Şimdi o geldi aklıma onu anlatayım size. Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Tolstoy, Lev Tolstoy, 67 yaşındayken oğlunu kaybetmiş. Acısıyla başa çıkamaz halde derin bir yastaymış büyük yazar. Aynı dönemde Moskova Bisiklet Sevenler Derneği Tolstoy'a bir bisiklet hediye etmiş.

67 yaşında evinin bahçesinde eşi Sonya'nın acaba düşecek mi diye yüreğini hoplata hoplata bisiklete binmeyi öğrenmiş Tolstoy. düştüğü yerden kalkıp pedal çevirmeye, denemeye devam etmiş. Böyle böyle acısının üstüne yeni umutlar, hayaller inşa etmiş usta yazar. O saatten sonra kimse onu bisikletinin üstünden indirememiş. Ve Tolstoy'un bisikleti artık sadece onun bisikleti olmaktan çıkmış. Hiçbir şey için geç olmadığını anlatmak için kullanılan bir metafora dönüşmüş.

Ben de buradan hareketle benimle olan tüm dinleyicilerime şunu söylemek istiyorum. Hadi gelin, yazı bitirmiş ve şehirlere dönmüşken yeni bir rutin edinelim kendimize. Bir spor olsun mesela bu. Hem zihinsel hem de bedensel olarak bizi zinde tutacak bir rutin. Ben bisiklete binmeyi çok seviyorum. Bölüm boyunca bundan bahsettim zaten ama başka rutinler de edinebilirsiniz.

Yeni alışkanlıklara doğru pedal çevirmek için hiç de geç değil.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)