
2.667 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Sevgili yapay dostum. Bir yaz daha bitti. Bir tatil dönemi daha geride kaldı. Kimimiz okul heyecanı yaşıyor, kimimizse iş hayatında yeni bir dönemin hazırlığını yapıyor.
Sanki biraz hüzünlüyüm galiba. Ama bir yandan da heyecan var içimde. Ne de olsa sonbahar geldi. Yeni bir mevsim. Yeni bir dönem. Eminim birçok kişiyle ortak duygular içerisindeyiz. Duygular üzerine düşünüyorum şu sıralar. İster istemez. Özellikle de ortaklaşa duygular üzerine kafa yoruyorum. Ama kafam biraz karışık. Bazen neler hissetmem gerektiğini bilemediğimizi düşünüyorum. İnsanlar en çok hangi duyguları merak ediyor?
Kültürler arası duygularla farklılıklar yaşanıyor mu? Sen ne dersin bu duruma? Yapay dostuma sorular sormak, bunu yaparken içimi dökmek, araştırma yapmak için de iyi bir yöntem. Aynı zamanda birçok kişiyle benzer duygular hissediyor olmak, herkesi rahatlatan, yalnızlık hissini gideren bir durum. Günlük yazmanın da insanı rahatlattığı bir gerçek. Peki siz de böyle misiniz?
Bazı duyguları dışa vurunca bu duyguları paylaşıyormuşuz gibi geliyor mu size de? Duygu kavramı üzerine düşününce sanki biraz sübjektif, biraz böyle bireysel bir şeylerden bahsediyormuşuz gibi gelebilir fakat aslında herhangi bir duyguyu anlatabilmemizin yolu bu duyguların ortak duygular olarak tanımlanabiliyor olması. Yani birçok insan benzer deneyimlerden geçip bu deneyimleri anlatınca duygunun ne olduğu konusunda galiba daha net bir tanıma ulaşıyoruz öyle değil mi? En azından hangi duygudan bahsediyorsak herkesin hayatında bir kez o hissiyatı yaşaması muhtemel oluyor. Mesela işte tatilin bitmesi, eve dönüyor olmak size kendinizi nasıl hissettiriyor? Muhtemelen böyle biraz burukluk filan hakimdir içi dünyanızda diye tahmin ediyorum.
Aa, yapay dostum beni şaşırttı. Şu sıralar en çok kendisine sorulan duyguları örnek vermekten kaçınacağını düşünmüştüm. Bütün duyguları yazmak yerine bir oyun sundu bana. Peki, güzel. Bu oyunu birlikte oynamaya ne dersiniz?
Oyunumuza duygular çarkı diyelim. Hangi duygu gelirse onun hikayesini anlatayım şimdi size. Ne geleceğini bilmemek benim için de oldukça heyecanlı ve tabii ki merak uyandırıcı olacak. Ama oyunumuzu oynamadan önce bir soru üzerine düşünelim. Duygu dediğimiz şey nedir?
Yalnızca soyut bir şey midir mesela? Duygular elbette somut bir şeye dönüşüyor. Mesela üzgün olduğumuzda gözyaşı dökerek soyut bir şeyi somut hale getiriyoruz aslında. Ya da neşeliyken güldüğümüzde yanak kaslarımızı çalıştırıyoruz. Gamzeliysek gamzelerimiz daha bir ortaya çıkıyor. Somutluk kavramı böylece fiziksel bir karşılık buluyor biz insanlarda. Duygularımızı fiziksel yetilerimizi kullanarak dışa vuruyoruz.
Hisler öyle konuşulduğu gibi yalnızca kalple alakalı değil anlayacağınız. Ama elbette kalple de ilgisi var. Kalp duygularla bağdaştırılan bir organ olsa da beynimiz gibi hayati bir organ olmak onun ilk görevi. Duyguların kalpten geçtiğine inanmış olsak da her şey önce beyinden geçiyor. Dolayısıyla duyularımızın nasıl çalıştığını daha iyi anlayınca kendimizi de daha iyi anlamış oluyoruz.
Duygu, kelimenin kökeninden de anlayabileceğimiz gibi duyularımızla algıladıklarımız aslında. Birçok farklı alanda, birçok farklı tanımı yapılıyor olsa da temelde bireyin ruh halinde, böyle biyokimyasal ve çevresel etkilerle oluşan karmaşık, psikofizyolojik bir değişim olarak biliniyor. Psikologlar duyguyu bu şekilde açıklıyorlar. Biz daha çok psikologların tanımlamasıyla yaşıyor gibi dursak da nörobilimcilerin de bu konuda söyledikleri var. Nörobilimcilere göre beynimizin temporal loblarının derinliklerinde amigdala adında böyle küçük badem şeklinde bir yapı var. İşte o yapısı sebebiyle Yunanca'da badem anlamına gelen amigdale isminden türetilmiş.
duygusal hafızamız ve duygusal tepkilerimizin oluşmasındaki ilk birinci role sahip bölgemiz burası. Neurobilimciler bu yapıyı duygularımızın komuta merkezi olarak adlandırıyorlar. Yani aslında amigdala tarafından yönetiliyoruz diyebiliriz değil mi? İsminden de anlaşılacağı gibi bir nevi daldan dala atlayabiliyoruz duygularımız konusunda. Tamam tamam yalnızca sizi neşeli hissettirmeye çalıştım ama başardığımı bilmiyorum çünkü bir olay, bir kişi, bir nesneye karşı hissettiklerimize işte bu küçük badem gibi olan arkadaş karar veriyor.
Adeta bir çark gibi hareket edip, duygu komuta merkezinde bir sistem kuruluyor. Bu duygu merkezi nasıl çalışıyor derseniz de, işte böyle bir sistem gibi düşünebilirsiniz. Beynimizin bu kısmı, yani amigdala, dış dünyadan gelen uyaranları değerlendirip kaçmak mı yoksa yaklaşmak mı gerektiğine karar veriyor. Bir dizi tepkiyi tetikliyor. Kalp atışlarını hızlandırıyor. Bezlere hormon salgılamalarını söylüyor.
uzuvlarımızı kasıyor ve göz kapaklarımızı kırpıyor. Bu duyguları yaşama biçimimizi ya da yolculuğumuzu gözle görmek mümkün mü derseniz de cevabımız evet mümkün. Eğer bir beyin tarayıcısının altında yatarak bir tetikleyici görselle karşılaşırsanız muhtemelen beyninizin amigdala kısmında bir ışık yanıp sönerdi. Mesela sizin için üzücü olan bir anı hatırladınız diyelim. Umarım böyle bir şey yaşamamışsınızdır ama köpeğinizin kaybını filan düşündüğünüzü varsayıyorum. İşte o anda bilgisayarda beliren görüntüde amigdalanız ışıldayan bir bölge olacaktır. Çünkü ölen köpeğinizin anısı sizi üzmüştür ve duygu komuta sisteminizde bir hareket yaşanmıştır.
Fakat kimilerine göre duygulara öncelikle ve esas olarak birer biyolojik gerçekmiş gibi yaklaşmak, bir duygunun gerçekte ne olduğunun yanlış anlaşılmasına yol açabilir. Bu yüzden duygulara kültürel bir noktadan bakmak istiyorum ben şimdi sizinle. Adlandırıldığını bilmediğinizi düşündüğüm bazı ortak ve kültürel duygu çeşitleri var. Böyle dediğime takılmayın. Elbette korku, endişe, üzüntü ya da heyecan gibi duygular evrensel duygular olsa da ben size bambaşka isimlere sahip ama bilindik duyguların hikayesini anlatmak istiyorum. Bu bölümde sizlere anlatacağım duygular kendisini duygu ve tıp tarihiyle ilgilenen bir kültür tarihçisi olarak tanımlayan Tiffany Watt Smith'in Duygular Sözlüğü adlı kitabını kaynak olarak alacak.
Bu kitapta 154 tane duygu var. Tabii ben şimdi hepsini anlatmayacağım size ama bu konuda yapay zeka dostum bana yardımcı oldu bile. Benim için bir çark oyunu tasarladı kendisi. Biz çarkı çevireceğiz ve çark da bize bahsettiğim kitaptan bir duygu seçecek. Ben de size o duyguyla ilgili bir hikaye anlatacağım. Burada da aslında duyguyu seçen esas şey bir amigdala olacak. Hani demiştim ya amigdala bir badem parçasına benziyor diye. İşte bu bademi bir çarkı durduran işaret gibi görüyorum ben.
Hani çarkı felekte de olur ya herkes heyecanla hangi noktada duracağını bekler. İşte tam olarak ondan bahsediyorum. Bu duygular çarkında da onlarca hatta yüzlerce duygu var. Bakalım önce hangisini işaret edecek amigdalamız?
Tüh be, keşke belirsizlik duygusu gelseydi. Zira kitapta çok da iyi anlatılmıştı aslında bu duygu. Onun hikayesini sizlere aktarmayı çok isterdim ama şu an biraz da sizde bir belirsizlik hissi uyandırıyorum, öyle değil mi? Sonuçta hepiniz hangi duygunun geldiğini merak ediyorsunuz.
Bu duygu bana duygularımızı ifade edebilmenin en bilinen yolunun sanattan geçtiğini hatırlattı ve aklıma İspanyol ressam Francisco Goya'nın bir tablosunu düşürdü. Bu çok meşhur bir resim. Eminim siz de bu tabloyla daha önce karşılaşmışsınızdır. Eğer sizin de aklınıza çocuklarını yiyen Saturn tablosu geldiyse doğru bildiniz. Bu tabloya ilk baktığınızda içinizde hangi his uyandı? Yani hangi duygu geldi sizce? Sanırım birçoğunuz doğru bilmiştir. Dehşet. Evet, ilk önce dehşet duygusu geldi. Bu dehşet duygusu ürpermekten daha şiddetli, endişeli bekleyişten daha ani bir his.
Gördüğümüz manzara karşısında adeta donup kaldığımız ve bakması zor olan bir şey karşısında yaşadığımız o duygu. Dehşet duygusu. 18. yüzyılda hayret veren korku olarak biliniyordu. Fakat korkudan ayrılıp dehşet olarak bahsedilmesi, bu şekilde tanımlanması ta 19. yüzyılı buldu. Ne
oluyor ya? Kim çevirdi yav çarkı? Neydi o arkanızdan geçen şey? Goya'nın lanetli ruhu olabilir mi? Belki de çarkı o çevirmiştir. Korktunuz mu? Korku, insanlık tarihindeki en temel duygular arasında yer alıyor ve ilkel insanların mağaralara yaptığı çizimlerde bile bu duygunun resmedildiğini görüyoruz. Korkuyu, evrim süreci boyunca insanlar kendilerini tehdit eden unsurları tanımlamak ve bunlardan kaçınmak için kullandılar.
Bu duygu insanların hayatta kalma mücadelesinde çok önemli bir rol oynadı ve günümüzde bile hayatta kalmamızı sağlayan birçok savunma mekanizmasının temelinde yer alıyor. İşte tam da bu sebeple korku duygusunun insan psikolojisi ve davranışları üzerindeki etkisi oldukça büyük. İlk kez 1872 yılında Charles Darwin tarafından korkunun ilkel kökenleri vurgulandı. Darwin zaten eskiden beri korkunun insanlık tarafından 19. yüzyılda da aynı şekilde ifade edildiğine güvenle inanabileceğimizi söyledi. Korku ifadesi deyince de aklıma bu hani meşhur yine Edward Munch'ın bir tablosu var. Çığlık. Görmüşsünüzdür. Hatta Scream diye filmler var. Orada onun maskesini takarak dolaşan birisi falan da var.
İşte ekspresyonist ressam duygularını dışa vurduğu resimler yaparak hayatını geçiriyordu ve Munch genelde bir duyguyu ifade eden isimli tablolar yaptı, çığlık gibi. Bir sonraki yüzyıldaysa korku türünün usta yazarı, benim de favorilerimden olan Stephen King, dehşete bambaşka bir tanımlama getirdi. Işıklar söndüğünde arkanızda bir şey varmış gibi gelir. Onu duyar ve nefesini kulağınızda hissedersiniz ama dönüp bakınca hiçbir şey olmadığını görürsünüz." diyor kendisi. Dehşeti bu şekilde açıklıyor, anlatıyor. Şimdi ben bu podcast'i kaydederken bizim ufaklıkta, ya baba madem korkudan bahsediyorsun, benim sevdiğim yazarlardan H.P. Lovecraft'ın da bir sözü var, o sözü de mutlaka dahil et dedi podcast'ime. Benim aklıma gelmemişti o yüzden teşekkür ediyorum kendisine ve çok önemli bir söz bence de. Şöyle diyor Lovecraft, ''İnsanoğlunun en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü korku türü ise bilinmeyenden duyulan korkudur.'' Umarım çok da korkmamışsınızdır bu anlattıklarımdan. Hadi gelin, yeni bir duygu bulalım. Umarım bu sefer eğlenceli bir duygu gelir şansımıza.
Pardon, dolce far niente yaşıyordum, yani hiçbir şey yapmamanın verdiği zevki. İlk latince dövmem mi bu yoksa? Yok canım, şaka. Yine pek bir şey yapmadan duramadım dersem yalan olur ama şimdi vereceğim, arada hiçbir şey yapmayacağım. Siz de ikinci kısımdan önce hiçbir şey yapmamanın keyfini çıkarın derim. Çünkü daha sonrasında biraz daha farklı duygulara yoğunlaşacağız.
Tamam, bu kadar Dolce Farniente seansı fazla. Hadi gelin, hemen yeni bir duygu için çarkımızı bir kez daha çevirelim. Demin bahsettiğim duyguya yakın bir duygu geldi şimdi de. Bu Dolce Farniente denilen duygu aslında duyumsamazlık dediğimiz şeye çok yakın. Bir nevi muhteşem bir üşengeçlik halinden bahsediyoruz.
Kimilerine göre, bazen böyle moralimiz falan bozuk olduğunda ya da stres yaşadığımızda verilebilecek en makul tepkilerden biri bu duyumsamazlık. Kulağa modern bir duygu gibi mi geliyor? Bence de ama üzülerek size yanıldığımızı söylemeliyim. Duyumsamazlık, ta 2000 yıl öncesinde filozofların adeta el üstünde tuttuğu bir duyguydu.
O dönemlerde etkili olan felsefe ekolü stoacılık, uyumlu ve adil bir toplum için duyumsamazlığın şart olduğunu öğretiyordu. Bu kelimenin kökeninde apatos yani tutkusuzluk yatıyor. Apatos'tan daha önce hikaye anlatıcılığı bölümünde de bahsetmiştim hatırlarsanız. Anlatıcının duygularına yönelik bir anlatım biçimiydi. Bu noktada ise bahsettiğim bir miskinlik halinden öte bir şey.
Hatta bir duygu olmasına rağmen mantığa dayalı bir felsefe. Stoğacılar mantıklı bir şekilde hareket edebilmek için önce öfke gibi, kıskançlık gibi duyguları kontrol etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Onlara göre duygular iki aşamalı süreçten geçiyordu. Önce zihinsel sarsıntı adını verdikleri adım vardı.
Bu adımda fiziksel olarak ensedeki tüylerin korkudan diken diken olması ya da gözlerdeki arzunun yarattığı bir şok durumu yaşanıyordu. Daha sonra bu duyguyu durdurmayı öğrenmek ve bilinçli bir şekilde büyümelerini engellemeyi hedeflemişlerdi. Of, o kadar çok duygu var ki anlatmak istediğim. Keşke hepsini aktarabilsem. O yüzden biraz şimdi tempo kazanalım, hızlıca başka duygulara geçelim.
Dehşetin beraberinde getirdiği şok, içinde bulunduğumuz döneme biraz daha yakın ve travmatik bir zamanda ortaya çıktı. 1914 yılının Eylül ayında, sonradan savaş bunalımı, İngilizce adıyla Shell Shock olarak bilinen hastalığın semptomlarıyla ilk askerler cepheden dönmüştü. Ben... Evet, söyle, sen?
Ne oldu? Konuşamıyor musun? Bilmiyorum. Hemşire hanım, siz ne düşünüyorsunuz? Kız kardeşimin kocası da savaştan döndüğünde böyleydi. Sanırım bir tür şok geçiriyor doktor bey.
O dönem doktorlar şok duygusuyla ilk kez böyle karşılaşmıştı. Savaşta yaşananlar, gördükleri, duydukları her şey askerlere büyük bir travma yaşatmıştı. O güne kadar yaşadıkları korkunun sonucu şok duygusuna evrilmişti. Fransızca, şiddetle veya aniden sarılmak manasındaki şoke kelimesindeki şok, ani ve hoşa gitmeyen bir şey tarafından hazırlıksız yakalanmak manasına geliyor. Ani ve beklenmedik olan şeyler karşısında beynimizin verdiği tepki, şok olarak karşılık buluyor. Gelin birlikte şoktan çıkıp yeni bir duyguyu keşfedelim. Bakalım bu sefer badem hangisine denk gelecek?
Arkadaşlar galiba duygu çarkım biraz kendini bozdu. Bir duruyor, bir dönüyor. Sağa sola gidip geliyor. Şu an gördüklerim karşısında biraz hayret duygusu içerisindeyim ve kafam da karıştı haliyle. Aa, bir dakika. Sanırım şimdi duracak. Hah, evet. Amigdalamız bu kez neyi işaret edecek derseniz eğer... Who will? You will? Who will? Nasıl okunuyor bu yahu? En doğrusu Google Translate'e falan sorayım ben bunu. Hail.
Barış sen bizimle dalga mı geçiyorsun demeyin. Gerçekten de böyle bir kelime varmış. Hem de kesinlikle rastgele klavyeye basılarak uydurulmuş filan da değil. Bir kelt dili olan galce de tekne yelkeni anlamına geliyor.
Tamam, gerçekten dalga geçtiğimi düşünüyorsunuz artık ama bir durun. Bir tekne yelkeni beraberinde ne duygu rüzgarları estiriyor, onu göreceğiz. Hüüü, ani bir rüzgarla uçarmış gibi hissedilen coşku, heyecan, bunları anlatıyor. Aniden gelen bir ilhamın bize verdiği coşkuya kısaca hüüü diyoruz işte. Biz demesek de gallerde yaşayan insanlar diyor en azından. Acaba yine böyle bir duygu gelir mi? Hadi bakalım, bir kez daha çeviriyorum çarkı.
Ah çok şanslıyız arkadaşlar çünkü hıyıl kadar ilginç ama telaffuzu çok daha kolay bir duyguya geldi sıra. Elynx. Pek de kolay değil galiba yine. Neyse bakalım ne demek.
Bazen garip içerikler izlemeyi seviyoruz değil mi? Bizi rahatlatıyor. Örneğin bir porselen fincanını kasten tuzla buz eden birini. Ya da bir destek kağıdı eline alıp, pencereyi açıp hepsini havaya fırlatan birini izlemek garip bir haz veriyor olabilir bize. İşte bu duygunun karşılığıymış illings. Bir sosyolog olan Fransız Roger Kylos bu hissi amaçsız yıkından duyulan garip heyecan olarak tanımlıyor. Bu sözcüğü de Yunanca'da girdap anlamına gelen bir kelimeden türetmiş.
Aslında bu hissi sosyal medyada denk geldiğim videolar dışında da yaşıyoruz. Mesela düşünün, bir lunaparka gittiniz. Rollercoaster'a bindiniz. Trenin sizde yarattığı o baş dönmesi ya da işte düşme ve kontrolü kaybetme hissine benzer haz dolu bir panik durumu aslında bu. Elinks denen sözcük. Sanırım biraz da adrenalinle yakından ilişkili. Şimdi biraz çocukluğumuza gidelim mi?
Sadece kendi kültürümüze mi ait bilinmez ama bizim çocukluğumuzda hani halının üstünde kendi etrafımızda delicesine döndüğümüz anlar vardır ya işte o anlarda başımız dönse de bu durum bize garip bir zevk verirdi. Meğer bu basit eğlencemiz bambaşka kültürlerde kendine bir de isim bulmuş. Hadi son bir duygudan daha bahsedeyim sizi. Hazırsanız son kez dönüyor şimdi çarkımız.
Bölüm başında da demiştim ya, yeni bir dönem, yeni bir heyecan. Bir nevi eve dönüş vakti diye. İşte çok manidardır karşıma kendini evinde hissetme duygusu çıktı şimdi. Bakar mısınız? Evet, bu bir duygu arkadaşlar. Sizce bu bir işaret mi? Kendini evinde hissetme duygusu. E işaretlere pek de inandığımı söyleyemeyeceğim ama bu yüzden güzel bir tesadüf demek daha doğru olabilir. Gelelim bu duygunun asıl kahramanına.
19. yüzyılda şair John Clare bir akıl hastanesinde kalıyormuş. Fakat aşık olduğu kadın Mary Joyce'u görmesi gerektiğini de hissediyormuş bir yandan. Ve bu duygu içinde o kadar yükselmiş ki hastaneden kaçmasına sebep olmuş.
John Clare kaçtıktan sonra üç buçuk gün boyunca parçalanmış ayakkabılarıyla yürümüş. Geceleri kapı önlerinde uyumuş ve yollardaki bitkilerle beslenmiş. Hepsi de biricik aşkına ulaşmak için katettiği bir yolculukmuş bunun. En sonunda John aşkına kavuşma duygusundan başka bir şey hissetmemiş.
Yorgunluktan bitap düştüğü bir sırada ayakları da yara bere içindeyken evinin yakınlarında bir yol ayrımına ulaşmış. Ve işte tam o esnada kendine gelip evinin yolunda olduğu duygusuna kapılmış. Daha sonrasında da bu duyguyu Mary Joyce'a anlatmak için mektubunda şöyle bir şiir yazmış. Ah evim! Ne kadar sade olursa olsun senin hakkındaki düşünceler, olmayan göğsü neşelendirmekten asla vazgeçilemez. Ne kadar çok vahşi coşkular hissettim benim tarafımdan yorgun ve sıkıntılı bir halde geri döndüğünüzde. Bacaların dökülüşünü görmek için ne kadar çok durdum.
Açık mavi sütunlarda kalın duman bulutları ve hemen altında prasanı sarı çiçeği. Evime daha yakın bir görünüme hızla yaklaşırken. Ve Shiri'nin altına kendini evinde hissetmek diye de eklemiş. En yoğun hissettiği duyguyu işte böyle tanımlamış Mary Joyce'a. Tam olarak böyle hissetmiş.
Evet, bu duygu can için o kadar güçlüydü ki daha önce kendi dilinde olmayan bir kelime üretti. Homefulness. Yani kendini evinde hissetme duygusuyla dolup taşmak. Sanırım bugün konuştuğumuz duygular arasında en olumlu duygulardandı bu. Kendini evinde hissetme duygusu. Çünkü ev dediğimiz yaşadığımız binadan oluşan dört duvar değil.
Ev dediğimiz şey, oradaki insanlarla, sevdiklerimizle alakalı bir yer. Yuva. Eve dönmek işte bu yüzden güzel ve neredeyse hemen her kültürde de benzer bir duygu ismi olsa da, olmasa da. John Clare'ın hikayesiyle bitirirken belki en ortak, en bilindik, üstüne milyonlarca şey yazılmış ve söylenmiş olan, bizim de Aşkın Kimyası adlı bölümümüzde konuştuğumuz aşk duygusundan bahsedeceğimi düşünmüş olabilirsiniz. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem arkadaşlar. Fakat aşk, öyle sözlüklere sığacak kadar net anlamı olan bir duygu değil.
Ama umuyorum ki hepiniz aşkı dolu dolu yaşarsınız, yaşıyorsunuzdur, yaşayacaksınızdır. Birbirimizden çok farklı olabiliriz. Başka diller konuşup, başka kıtalarda yaşayabiliriz. Ancak insan olmanın ortak yönleri var. Ve hepimizin hayatımız boyunca benzer yaşadığı duygu deneyimleri var.
Bu deneyimler derin izler bırakıyor. Bizi yalnızlık hissinden uzaklaştırırken aynı zamanda pek çok şeyi de öğretiyor. Eğer ne hissettiğinizi anlamakta zorlanıyorsanız endişelenmeyin. Belki anlamak zaman alacak ama bilmelisiniz ki bir yerlerde sizin gibi hisseden birileri mutlaka var.
Belki de sizi anlayacak, birileriyle tanışabilmek için, farklı yerleri keşfetmek ya da yeni insanlarla tanışmak için işte bu vesileyle bir adım atabilirsiniz. Kim bilir, bu deneyimler size çok daha fazla anlam ve çok daha fazla mutluluk getirebilir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.