
1.956 kelime · ~10 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Bir süredir dünyanın büyük kısmı pembe bir rüyaya kaptırmış durumda kendisini. Bütün internet siteleri, sosyal medya mecraları, videolar hepsi pembeye büründü sanki. Hatta ne kadar doğrudur bilemem ama pembe pigmentinin tükendiğine dair iddialar bile dolaşıyor ortalıkta. E sebebi malumunuzdur diye tahmin ediyorum. Barbie'den bahsediyorum tabii ki. Greta Gerwig'in yönettiği bu film daha vizyona girmeden son yılların en çok konuşulan yapımlarından biri oldu.
Burada tabii ki filmin ardında yatan güçlü PR çalışmasının da bir etkisi var. Aynı gün Christopher Nolan'ın Oppenheimer'ı da gösterime girince sinema salonları doldu taştı haliyle. Birçok eleştirmen bu iki film için sinemanın rönesansı ya da sinemanın yeniden doğuşu gibi böyle çok da abartıya kaçan bazı yorumlar yapıyorlar. Ama biz bu hype trenine hemen atlamayalım bence. Barbie'nin sinema dünyası için yeniden doğuş anlamı taşıyıp taşımadığını gelecek yıllarda yapılacak bir tartışmanın konusu olarak bir kenara not edelim.
Ancak Barbie, üzerine konuşmayı kesinlikle hak eden bir yapım. Zira film önemli varoluşsal sorular da yöneltiyor bize. Hayal kurmak, varolmak, ata erkillik ve kadın temsili gibi birçok konuda bizi düşüncelere sürüklüyor bazı sahneleri. Ayrıca düşünsenize şu an beni dinleyen kadın, erkek, genç, yaşlı demeden herkesin hayatına ufak da olsa dokunmuş bir oyuncağın filminden bahsediyoruz.
Evet, plastik bir oyuncak bebeğin filminden. Böyle deyince de baya tuhaf oluyor galiba değil mi? Sahi ya nasıl böylesi büyük bir ikon oldu acaba bu Barbie? Neden onun filmi tüm dünyada ortak bir heyecan yarattı? Sonuçta çocukken oynadığımız plastik bir bebekti bu alt tarafı. Hatta kesin sadece kız bebeği deyip geçenler de vardı aramızda.
Umuyorum böyle cinsiyetçi yaklaşımlarda bulunanların sayısı azalmıştır. Artık çoğumuz koskoca insanlarız ve hala Barbie hakkında konuşabiliyoruz. Bunu sadece bir PR başarısı olarak tanımlayamayız bence. Altında başka bir şeyler daha yatıyor olmalı bunun.
Madem öyle birlikte keşfedeceğiz bu plastik ve fantastik dünyayı arkadaşlar. Öncelikle bu oyuncak bebeğin tarihini incelemekle koyulalım işe. Bunun için 9 Mart 1959 gününe New York'a gitmemiz gerekiyor. New York oyuncak fuarındayız şu anda. Charlotte Johnson'ın tasarladığı zebra desenli bir mayo giyen ilk bari oyuncağı işte bu fuarda görücüye çıktı. Onun sergilendiği standı bulana kadar size ben bu oyuncağın hikayesinden bahsedeyim biraz. Oyuncağın yaratıcısı Ruth Handler 1956'da çocuklarıyla yaptığı bir Avrupa gezisi esnasında Bild Lili isimli Almanya üretimi bir bebeğe rastlıyor.
Yetişkin bir kadın figürü olan bu oyuncak ona tırnak içinde biraz ilham vermiş. Hatta biraz fazla ilham vermiş. Handler'ın kızı Barbara'nın da bebeklerine yetişkin rolleri vermesi Barbie'nin ana fikrini oluşturuyor aslında. Lily'den üç tanesini çantasına atıp Amerika Birleşik Devletleri'ne dönen Handler, soluğu eşinin ortağı olduğu oyuncak firması Mattel'de alıyor.
Plan basit. Kız çocuklarına annelik dışında bir şey hayal edebilecekleri yeni bir oyuncak bebek tasarlamak. Bunun için Soğuk Savaş döneminde Pentagon'a roket tasarlayan, evet bayağı roket bu arada, Jack Ryan'la başlıyorlar çalışmalara. Mattel'e uzay çağı anlayışı ve materyal bilgisi tarafında geliştirme yapması için işe alınan Ryan, tasarım konusunda fazlasıyla ilginç fikirlere sahip biri.
Barbie için de standartların çok dışında fikirler çalışmış kendisi. Hatta tasarladığı Barbie prototipleri için hiperfeminen diyenler bile var. Bu çalışmaların sonucunda Mattel'in piyasaya sürdüğü ilk Barbie tasarımı bu fuarda, yani New York'ta sergilendi ki biz de onun sergilendiği standa geldik nihayet. Eee popüler kültür ikonu dedik ama kimse yok ki bu standın önünde.
Bilmeyenlerin saçaracaktır tabi ama aslında bunun da çok basit bir sebebi var arkadaşlar. Bu yıllarda New York oyuncak fuarına hiçbir kadın ilgi göstermiyormuş. E haliyle erkek egemen bir ortamda kız çocuklarını hedefleyen bir oyuncağın ilgi çekmesini beklemekte zor. Neyse biz de bir an evvel çıkalım buradan. Şimdi dinleyenler alamıyordur ama her tarafta plastik kokusu var. Burası birazcık beni bastı açıkçası.
Oh be, dünya varmış. Neyse, ne diyorduk biz? Tamam, zebra desenli mayo giyen ilk Barbie'den bahsediyorduk ve başta pek ilgi görmediğinden. Ama Ruth Handler bu bebeğin bir fenomen olacağına epey inanıyormuş. Bu prototipin kız çocuklarına ilham verdiği iddiasını daha ilk günden beri savunuyormuş kendisi. Hiçbir pazar araştırması yapmadan bu oyuncak bebeğin üretimi için ta Japonya'da bir fabrikayla bile anlaşmış.
Böylece sarışın ve esmer olmak üzere iki versiyonu olan ilk Barbie modeli Teenage Fashion Model adıyla satışa sunulmuş. Sonrası tartışmalı bir peri masalı. Uzun boylu, incecik bu bebek büyük bir ticari başarı yakalamış. Sadece üretildiği yılda 350 bin tane satış yapmış Barbie. Tabii bu kadar popüler bir şeyin eleştirilmemesi de olanaksız. En çok da ilk günlerinden beri idealize ettiği o gerçek dışı beden ölçüleriyle eleştiriliyor Barbie. Çünkü bu figürün ya da oyuncağın oranları dünya üzerindeki her 100 bin kadından birinin sadece birinin beden ölçülerine denk geliyor. Barbie güçlü kadını temsil ederken gerçek dışı bir stereotip de oluşturuyor kısaca.
Yıllar içerisinde farklı vücut tiplerine uygun Barbie'ler tasarlansa da orijinal Barbie bu ölçülere hep sadık kaldı. Diğer taraftan Barbie ile oynayan birçok çocuğun bu mükemmellik karşısında özgüven problemleri ve hatta depresyon yaşadığına dair de pek çok araştırma yapıldı. Yine de ya evimizdeki arkadaşımız ya da arkadaşımızın arkadaşı olmayı bir şekilde becerdi bu oyuncak. Peki insanlar nasıl bir takıntı haline getirdi? Nasıl hayran oldu bu abartılı hatta tuhaf derecede kusursuz denebilecek figüre? Hayal gücüne hitap ediyor olması olabilir mi? Ne dersiniz?
Sevelim ya da sevmeyelim, kabul etmek gerek. Barbie her zaman güncel kalabilmiş bir ikon. Dünyadaki değişimlere hemen adapte olabiliyor. Mesela Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uzay yarışlarının kızıştığı yıllarda, ''Uzaya Çıkan İlk Kadın'' sloganıyla astronot Barbie'yi piyasaya sürmüş Mattel. Onunla oynayan çocuklara da ''İstersen sen de astronot olabilirsin'' mesajını vermişler bu sayede.
Eee ne demişler Amerikan rüyası işte. Barbie'nin pazarlamasındaki esas başarı da buydu aslında. Çocukları kendi küçük dünyalarında uzaya bile gönderebiliyordu. Onlarla oynayan çocukların kendi hayallerini simüle edebilecekleri, geleceğe ya da o güne dair hikayeler oluşturabilecekleri bir oyuncak olabilmesiydi bunun esas başarısı.
İsterseniz bir moda ikonu, isterseniz bir astronot, efendim başka ne var? İsterseniz ülke başkanı, isterseniz bir gazeteci olabilir mesela Barbie. Uzun lafın kısası, aklınıza gelebilecek her türlü karakteri Barbie ile temsil edebilirsiniz. Bu noktada plastiğe ruh katan da bizim çocukluk hayallerimiz oluyor aslında. Hadi biraz daha iddialı olalım.
Bir zamanlar hepimiz biraz Barbieydik bile diyebiliriz ki boomerından X'sine Z'sinden Alfa'sına 5 kuşak eskitmiş bir oyuncak için fazla da iddialı olmaz herhalde bu söylediğim. Şimdi, fark ettiniz mi bilmiyorum. Plastik bir oyuncağa karakter atamaktan bahsettim az önce. Sosyoloji profesörü Mary F. Rogers, bize kim olduğumuzu, ne olmak istediğimizi ve ne olmaktan korktuğumuzu gösteriyor, diyor Barbie için.
Bu, Barbie'nin popülerliğini çok güzel özetleyen bir şey aslında. Gerçek ya da fantezi, kendi hikayelerimizi bu oyuncakta canlandırabiliyoruz. Ki Greta Gerwig de, yani bu bahsettiğimiz filmin yönetmeni de, böyle bir Barbie'yi taşımış başrole. Sahibi tarafından, selülitli, ağzı kokan, topukları yere basan bir oyuncak bebek olarak hayal ediliyor.
sürekli gülümseyen ve partilerde eğlenen Barbie'miz artık ölüm üzerine de düşünmeye başlıyor. Bu durum Margot Robbie'nin canlandırdığı Barbie'nin de mükemmelliğini bozan, onu kusurlu bir hale getirmeye çalışan, deyim yerinde ise gerçek kılan bir etki yaratıyor. Açıkçası ben biraz o Barbie'nin de ne hissettiğini merak ediyorum. Varoluşsal arayışında buldukları ona ne düşündürüyor acaba? Hadi hepsini geçtim bir plastik bebeğin varoluşsal kriz mi olurmuş ya?
Bir dakika, neden bunu doğrudan kendisine sormuyorum ki? Madem fantastik bir dünyadan, hayal gücünden filan bahsediyoruz, e bunun bir sınırı yok sonuçta. İstersek hep birlikte Barbie Land'e gidebiliriz. E hadi öyleyse atlayın arabaya, istikamet Barbie Land.
İşte geldik, Barbieland. Çalan müzikten de anlamış olanlarınız vardır zaten. Bu arada, burası biraz da The Truman Show'u hatırlattı bana. Her yerde gözetleniyormuşum gibi hissediyorum. İyi referans Barış, bravo! Teşekkürler Barbie. Evet, nerede acaba bu orijinal ya da stereotip Barbie'nin Dreamhouse'u? Hepsi de birbirine benziyor. Merhaba Barış.
Merhaba Barbie! Filmde izlediğimiz Barbie bir noktada mükemmellikten kopup gerçek hayatla yüzleşiyordu. Barbilent'teki kadın egemen dünyadan çıkıp gerçek dünyadaki ataerkil yaşamla yüzleşmek, kendi varoluşunu ya da üretilme amacını da düşünmesine yol açıyordu. Neler hissetti acaba o sırada? Ya da şimdi nasıl birisi oldu? Gerçekten merak ediyorum bunu. Merhaba Barış. Merhaba B-Barbie.
Ama tuhafmış herkesin adının Barbie olması yahu. Acaba az önce selam verdiğim hangi Barbie'ydi? Gazeteci olandı galiba. Avukat olan mıydı yoksa? Neyse ya. Sanırım orijinal Barbie'nin evini de buldum. Bu ne sürpriz. Hoş geldin Barış.
Hoş bulduk. Film için de tebrik ederim bu arada. Şimdi sana ufak bir sorum olacak. Onun için taa gerçek dünyadan kalkıp geldim buraya. Teşekkür ederim. Çok naziksin. Yirmi saniyelik yolculuk seni epey yormuş olmalı tabi. Yok yok şaka şaka. Tabi ki sorabilirsin sorunu.
Filmde yaşadığın aydınlanmayı sormak istiyordum. Burada kız çocuklarına güçlü ve mükemmel kadın örneği teşkil ettiğini düşünüyordun fakat gerçek dünyada işin aslının tam da böyle olmadığı çıktı ortaya. Meğer seni eleştiren hatta seni sevmeyen de epeyce fazlaymış. Seni baya varoluşunun aksinde algılayanlar da oluyormuş. Bütün bunları öğrendiğinde ne hissettin merak ediyorum.
Bu yolculuk beni değiştirdi Barış. Ama tabi kız çocuklarına ve kadınlara ilham vermeyi her şeyden çok seviyorum. Onları güçlü olmaları ve içlerinden geldiği gibi yaşamaları konusunda teşvik etmek benim için çok güzel bir motivasyon. Sanırım biraz daha topukları yere basan mesajlar vermeliyim. Güçlü olmayı ya da iyiliği plastik bir kalıba sokmamak gerek değil mi?
Benimle vakit geçiren çocukların hayallerini bana yansıtmaları çok tatlı. Fakat artık onlara nasıl bir şey hayal etmeleri gerektiğini dayatmamalıyım. Ayrıca gelecekte onların bu hayalleri altında ezilmelerini de istemem. Bir fikri dayatmaktansa yaşadıkları andan keyif almalarını sağlamam gerekiyor. Gibi düşünüyorum.
Hmm anlıyorum. Peki teşekkürler zaman ayırdığın için. Şimdi ben müsaadeni isteyeyim öyleyse. Tabii bu arada kendi dünyana kesilmeden de gidebilirsin. Yani araba kullanıp karbon salınımını arttırmana gerek yok. Biliyorsun ben zaten fazlasıyla plastik tüketimine sebep oluyorum. Yani bir yerden dengeyi bulmaya çalışıyorum. Neyse çevre sorunlarına da dikkat etmek gerek değil mi? Çok uzattım. Görüşürüz. Teşekkürler. Teşekkürler. İyi düşünmüşsün. Bye Barış. Bye Barbie.
Ne oldu? Plastik bir bebekle konuşmama şaşırdınız mı? İşte hikaye anlatmayı bu yüzden seviyorum. Ne demiştik? Hayal etmenin bir sınırı yok. Her şeyi lineer bir şekilde anlatmak da sıkıcı olabiliyor. Arada böyle bir fantastik anlatı yapmayı denemekten de kendimizi alıkoymamamız gerekiyor değil mi? Az önce dinlediklerimiz için bir anonsum var. Henüz ne ben ne de PodB'deki arkadaşlarım plastik bir oyuncakla konuşabileceğimizi düşünecek kadar delirmedik.
Fakat bu mizansen de tıpkı filmde olduğu gibi bir şeyi simüle etmek istedim sizlere. Barbie her ne kadar hayal kurmakta sizi ya da çocukları teşvik eden bir figür olsa da geçmişte kurduğunuz o hayalleri birer saplantı haline getirmemek gerekiyor. Unutmayın Barbie gibi bebeklerle oynadığınız yaşlarda sanıyorum çok küçüktünüz. Odanızda yani küçük fanusunuzda kendinizle ve kendinize biçtiğiniz hayallerle bir başınaydınız. Her şey toz pembeydi o zamanlar.
Ne zamanki sokağa çıktınız, düştünüz, dizleriniz kanadı, işte o zaman hayatın gerçekleriyle yüzleşmeye başladınız. Daha sonra kalbiniz kırıldı. Kalp kırdınız. Motivasyonunuz söndü, enerjiniz bitti, performansınız düştü. E tükenmişlikle sınandınız. Yendiniz, yenildiniz.
Yaşadığınız her tecrübe size yeni bir şeyler kattı. Dolayısıyla çocukken hayal ettikleriniz yani Barbie üzerinden temsil etmeye çalıştığınız şeyler geride kaldı. Belki de hayal etmiyorsunuz artık onları. Bu hayal etmekten vazgeçeceğiz anlamına gelmiyor. O yüzden sizi heyecanlandıran yeni hayallere varsa hemen sarılın. Yoksa hemen kurun. Bölümün başlarında sorduğum bir soru vardı ya size, neden Barbie'yi gördüğümüzde farklı bir heyecan duyuyoruz diye.
Aslında bunun temelinde nostalji var. Biz insanlar nostaljiyi çok seviyoruz. Bizi daha mutlu hissettiren bir etkisi var nostaljik şeylerin. Tabii ki çocukluk zamanlarınızdaki o dertsiz, neşeli, tatlı, güzel zamanları hatırlamak bizi iyi hissettirecek.
Bakın mesela ansiyete ve depresyon üzerine çalışmalar yapan bir terapist olan Nathan Phelius nostaljinin insanlara motivasyon kaynağı olduğunu söylüyor. Geçmişteki güzel anıları tekrar hissetmemiz geleceğe de yön vermemizi sağlıyormuş ona göre. Ancak nostaljinin de karanlık bir tarafı var. Eğer bu duyguya çok fazla takılırsak şimdiyi yaşamakta zorlanabiliriz. Depresyona bile düşebiliriz.
Barbie de bize bu duyguları rahatlıkla hissettirebilir aslında. Ona bakınca eski güzel günleri hatırlayıp mutlu oluyor bazılarımız. Kimimiz içinse bir kabus belki de. Yani Barbie ilham da verebilir, öz güvenleri de kırabilir. Bölümü kaparken son bir şey daha söylemek isterim sizlere. Evet, insan olmak bazen fazla sıkıcı olabiliyor. Gerçek hayat şartları içinizi tüketebiliyor.
Böyle anlarda, gerçekleştiremediğiniz o çocukluk ya da eski hayallerinize saplanıp kalmayın. İçinizdeki çocukla barışıp onu rahat bırakın. Kendinizi gerçekleştirmek için değil, kendinizi anlamak için çaba gösterin. Yine kendinize kendiniz olmak için izin verin. Daha da önemlisi, filmde Barbie'nin de dediği gibi, bir hayalin ta kendisi olmayı değil, hayal kurmayı daha sık deneyin.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.