
2.499 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Kaç zamandan beri bahar temizliğinden kaçtığımı bir bilseniz... Ah pardon ya. Elektrikli süpürgeyi kapatmadan bölüme başlamışım. Kaç zamandır bahar temizliğinden kaçtığımı bir bilseniz şok olurdunuz demeye çalışıyordum.
Kendimi böyle temizliğe kaptırınca süpürge müpürge unuttum tabii ama işte insan bazen üşeniyorum öyleyse yarın diyebiliyor. Eee ne demiştik önceki bölümlerde? Tembellik de bir haktır değil mi? Ama bazen de o yarın bir türlü gelmek bilmiyor işte. Ama haa bence o gün bugün de değil. Ben en iyisi daha keyifli bir şey yapayım. Ne olabilir? Heh buldum. En iyisi tavan arasındaki fazla eşyaları ayıklamaya başlayayım.
Aferin Barış ya, çok iyi akıl ettin ha. Of... Öf... Burası da amma tozluymuş ya. Neyse, nereden başlayalım? Hah, mesela... Bak şu köşedeki kasetler. Kaç zamandır atmaya kıyamıyordum da uzun zamandır ayıklamam gerekiyordu bunları. Bakalım neler varmış?
Kraftwerk. Tour de France albümü. Yaa tüh bunu da geçen bölüm yaptım. İyi de albüm atılmaz şimdi ama neyse.
Jean Michel Jarre. Ege Bamyası. Bak bu çok iyi albümdür. Hiç atasım gelmedi şimdi. Neyse başladığım iş yeri kalmasın. Kaset çalarım mı var ya benim? Neyse.
Aa, bu sandalye burada mıydı? Ne zamandır seni arıyordum ben de. 2001 uzay macerasında görüp ne kadar da etkilenmiştim senden. Dur bakayım şöyle biraz oturayım da sallanayım. Hasret giderelim. Vay be, hala ilk günkü gibi çok rahat. Bu sandalyeyi aldığım günlere gençliğime döndüm adeta. Buram buram nostalji koktu o da. Yok yok ya. O Ege bamyası kalsın. İyi albüm o. Neyse bu gidişle kalkamayacağım buradan. O yüzden hareket edeyim biraz. Günümüzdeki tasarımları düşününce biraz farklı duruyor bu eski yoldaş. Hissettirdiklerinden bağımsız olarak başlı başına nostaljik gözüküyor. Peki oturmak için kullandığımız bir eşya insanın tasarıma yaklaşımını nasıl değiştirebilir?
Aslında böyle düşüncelere sahip olmamızın altında yatan gerekçelerden biri 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir sandalye ve onun yaratıcısı olan bir okul. Bu öyle bir sandalye ki Avrupa'dan Amerika'ya, Asya'dan Avustralya'ya birçok farklı coğrafyadaki evin baş köşesine yerleşti. Şimdi tabii hemen ya ne sandalyeymiş be Barış, alt tarafı bir eşya diyorsunuzdur herhalde değil mi? Ama bu sandalye başka bir sandalye arkadaşlar. Gelin size şimdi onun hikayesini anlatayım. Baş köşeye yerleşen bu meşhur sandalye Bauhaus Tasarım Okulu'ndan çıkan meşhur B32 modeli. Bu sandalye okulun en yaratıcı temsilcilerinden biri olan Marcel Breuer tarafından tasarlandı.
Ama sizi sadece böyle kitabi bir bilgiyle bırakacağımı sanmıyorsunuz herhalde değil mi? Beni hiç tanımamışsınız. Sizi öyle kolay kolay bırakmam. Breuer, okulun kurucusu Walter Gropius'un gözde öğrencilerindendi. Kendisinin hem ekstra yaratıcı bir zihni vardı hem de entelektüel birikimiyle sınıf arkadaşlarından ayrışıyordu. Bu sebeple de Gropius onunla daha fazla ilgileniyordu. Ancak işler her zaman Breuer'in istediği gibi gitmedi.
Sürekli harika fikirler bulamazdı tabii. Nitekim de bulamadı, öyle oldu. Breuer'ın yaratıcılığı bir noktada tıkandı. Artık aklına hiç yeni tasarım fikri gelmiyordu. Morali bozuk, zihni bulanık bir günde evinden çıkıp Dassault şehrinin taşlı yollarında bisikletini sürmeye başladı. Okula gidiyordu. Yağmurlu bir hava vardı. Birden bisikletinin dengesini kaybedip yere düştü.
Ancak okul yolunda yaptığı ufak bisiklet kazası, uzun zamandır aklına gelmeyen o tasarım fikrini bulmasını sağladı. Olayın şaşkınlığıyla bisikletine baka kalmışken, gidonunu daha önce hiç görmediği bir açıdan gördüğünü fark etti. Elmanın kafaya düşme anı. Tabii ya, dedi. Çünkü her şeyden önce tasarlamak istediği sandalyenin dayanıklı, estetik, yenilikçi olmasını istiyordu ve Gidon'un bu açıdan görünüşü aklındaki sandalye tasarımının ayağı olmaya çok da uygundu.
Gidonda olduğu gibi malzeme olarak çelik kullanırsa hem dayanıklı hem kolay üretilir hem de estetik duracaktı. Ayrıca gidonun eğimli yapısı sandalyeye yüklenildiğinde ya da arkaya yaslanıldığında esniyecek bir nevi sallanacaktı. Sallanan sandalye. Yaptığı bisiklet kazası işte bunları fark etmesini sağladı.
Breuer yerden kalkıp üstünü başını temizledikten sonra doğru soluğu hocası Gropius'un yanında aldı. Fikrini hemen onunla paylaştı ve gelen olumlu tepkinin ardından çalışmalarına başladı. Tamam kafasında ışık yanmıştı. Ancak B-32 gibi farklı bir tasarım sadece bir fikirle ortaya çıkmıyor. Çığır açan tasarımlar öyle uykusuz gecelerin çok yoğun uğraşların sonucunda ortaya çıkabiliyor.
Ki Breuer da iki buçuk senelik süre boyunca onlarca masa ve sandalye tasarlamış olsa da yeteri kadar modern ya da özgün değildi bu yaptığı ilk prototipler. Bir şeyler böyle ne bileyim konservatif kalıyordu. Mesela Vasili adını verdiği ilk sandalyesi bunun için gayet iyi bir örnek. Vasili'nin alışılagelen sandalye tasarımlarından ayrıştığı sadece iki noktası vardı. İlki, üzerine aşırı yük binse de kırılmayıp esneyen bir tasarıma sahip olması. İkincisi ise sırt ve oturak kısmının ince borudan çerçeveye gerilmiş kumaş şeritlerden oluşması.
Bauhaus ekolü için kıymetli bir model olsa da standart bir tasarımdı diyebiliriz. Dolayısıyla da öyle halkın dikkatini pek çekememişti. Bu yüzden odasına kapanan Breuer çizdikçe çizdi. Tasarladığı modeller kendinden önce gelen alışılmış sandalye kalıplarıyla benzerliklere sahipti. Odağını değiştirmek için masa ve tabureler de tasarladı ama tıkanmaya başlamıştı yine.
Bu noktada Breuer, Solow'u hem öğretmeni hem de akıl hocası olan Walter Gropius'un yanında aldı. Gropius'un sürekli olarak sorduğu sorular, karşısına gelen tasarımların önceden ortaya çıkan işlerden farkının ne olduğu, bunun Bauhaus yaklaşımıyla kesiştiği bir nokta olup olmadığı ve tabii ki işlevselliğiydi. İşte tam da bu sorulara cevap bulmak gerekiyordu. Breuer, Beothiziki'nin tasarımını yaparken sürekli Gropius'un bu sorularını düşündü. Odasından o kadar uzun zamandan beri çıkmıyordu ki bisikletini artık dışarıda değil içeride muhafaza ediyordu ki çok da geniş sayılmayan odasına aldığı bisikletiyle her gün bakışması anlamına geliyordu bu. Kağıda bir şeyler karalamaya çalıştığı bir anda gözü tekrar bisikletinin gidonuna takıldı ve aydınlanmasını sağlayan o kaza anına dönüverdi.
O andan sonra neyden etkilendiğini düşündü ve tam böyle vuruşturmaya hazırlandığı kağıdı tekrar önüne koyup üzerine beş tane madde yazdı. Artık fikirlerini bu maddeler doğrultusunda tasarıma dökecekti. İlk madde şıklık, ikincisi parlaklık, üç aydınlık, 4. Güç ve son olarak bükülebilir. Gerçekten de bu 5 maddeye bağlı kalmak Breuer'ın işine yaramıştı. Nihayet istediği tasarımı kağıda dökebilmiş, çizim ve maketleri Gropius'a göstermeye hazır hale getirebilmişti. Bunları gören Walter Gropius, öğrencisinin elini gururla sıkarak bu modele nihayet onay verdi.
B-32'nin tasarımı hem özgün hem de Bauhaus ekolüne uygun, bir de bir de üstüne üstlük hafif ve ufak olması sebebiyle de işlevsel. Bak şimdi, böylelikle aradığı soruların cevabını bulmanın ötesinde de bir sonuç çıkarmayı başarmıştı. Ancak en temele dönecek olursak cevap bekleyen bir soru daha vardı. Tasarladığı bu sandalyeyi diğerlerinden ayıran özellik neydi?
B-32 diğerlerinden ayıran en temel fark, tasarım gücünü günlük hayatla birleştirebilmesiydi. Baksanıza bu sandalyede sadece 3 materyal var. Bu materyaller de öyle asla bulunamayacak türde şeyler değil. Çelik, ahşap ve bambu. Sadece bu kadar. Bauhaus Tasarım Okulu için hem tasarımlarının üslubundaki sadelik ve nesnellik hem de kullanılan bu materyaller çok değerli. Bu minimal yaklaşım onları öne çıkardı ne de olsa.
Çünkü Gropius'a göre sanatın çekiciliği gündelik hayatla olan bağlantısında ve hayat için sağladığı faydada gizliydi. Ve bu doğrultuda Bauhaus okulundan çıkan ürünler öncü ve sıra dışı tasarımlara sahip olmalarına rağmen aynı zamanda işlevsel ve seri üretime uygundu. Bu da sıra dışı ve öncü olmanın sadece tırnak içinde özel tasarımlara özgü bir durum olmadığını gösteriyor bize. İşte bu da alışılagelen biriciklik ve yüksek zümreye aitlik kavramını yıkmaya başlı başına yetiyordu. Çünkü biriciklik kavramı işin içine girdiğinde buna sahip olanla olmayan arasında da bir fark varmış gibi gözüküyor. Hatta gelin ben size bunu günümüzden bir örnekle açıklamaya çalışayım.
Bazı markaların ürettiği akıllı saatler tasarım olarak minimal olduğu gibi fazlasıyla işlevsel de. Ancak onlara sahip olmak bir nevi hangi ekonomik sınıfın parçası olduğunuza dair de bir illüzyon yaratıyor. Bildiğiniz dümdüz normal bir saat taktığınızdaysa dünya cönünü bir marka olmadığı takdirde pek de dikkat çekmiyor. Bauhaus'un yapmayı amaçlayıp başardığı nokta hem herkesin fark edebileceği tasarımlar ortaya çıkarması hem de bunu normal fiyatla tüketiciye ulaştırabilmesiydi. Bir başka deyişle, Bauhaus ekonomik imkanlara değil, lifestyle'a, yaşam tarzına hitap eden tasarımların peşindeydi. Bu meseleyi sanat tarafından ele aldığımızda da ortada radikal farklar vardı.
Sinestezi diye bir bölüm yaptık. Şimdi o bölümü dinleyenler hatırlayacaktır. Vasily Kandinsky'den bahsetmiştik orada. Renkleri koklayan ressamdı hani. İşte onun başını çektiği Paul Klee ve Laszlo Nege gibi ressamlar kübizmden, konstruktivizmden etkilenen isimler.
Ama dönemin Avrupa'sında yer alıp çok sayıda sanatçı Bauhaus'un varlığını duyup öğrenince onlar için de bu ekolün önemi arttı. Çünkü Bauhaus öğretisini almaya başlamadan önce bu sanatçılar için temel yaklaşım sanatın sanat için olduğuydu. Ancak Bauhaus'dan etkilenmeye başladıktan sonra sanata karşı yaklaşımları sanat toplum içindir noktasına doğru yavaş yavaş evrildi. Bunun altında yatan nedenleri incelediğimizde Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'nda yaşadığı kayba eklenen o devasa ekonomik buhran insanların hayata farklı yaklaşması gerekliliğini karşımıza çıkarıyordu. Ne kendinden önce gelenlerin ne de dönemdaşlarının ayakları onlar gibi yere güçlü basmıyordu. Çünkü sonucu ortaya çıkaran nedenler Almanya'da çok sertti.
Böylelikle Bauhaus'un ülke içindeki etki alanı çok genişledi ve evlere kadar girmeye başladı. Zira toparlanamayan bir ekonomide yüksek paralar ödeyerek bir ev eşyası almak pek de mümkün değildi. Gel gelelim bu B32 adlı sandalye evlere girdikçe Almanya halkının tasarım ve sanat kavramına olan bakışı da değişmeye başladı. Almanya halkı sanatçılara ve tasarımcılara her zaman saygı duysa da, laf aramızda onlara pek de sempati beslemezlerdi. Ancak ne zaman ortaya çıkan işler halkın da işine yaramaya başladı, işte o zaman tavırları değişti.
Bu da benim aklıma neyi getirdi? James Joyce'u. Onun sanatçının ''Bir Genç Adam Olarak Portresi'' kitabındaki bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım.
İşte bu alıntıyı aklıma getirdi. Düşünüyorum da James Joyce'un da bahsettiği bu sanatçı-halk ayırımının durulmasını sağlamak için ne yapmak gerek? Sanat ve tasarımın insan hayatının ve toplumların parçası olması için ille de işlevsel olması mı gerekir? Başka türlü olmaz mı?
Aslında bu iyi bir soru. Biz de o yüzden en iyisi bu bölüme şimdi ufak bir ara verelim ve bunun üzerine biraz düşünelim. Zira öyle düşünmeden hemen akla gelen şeylerle konuşulacak bir şey değil. Bu arada sanat sanat içindir. Nasıl ya? Sanat toplum içindir. Hayır. Sanat içindir. Hayır. Toplum için. Sanat. Toplum. Sanat. Toplum. Sanat. Toplum. Sanat. Bu arada sanat toplum içindir arkadaşlar.
Tamam bazı durumlarda sanat, sanat içinde olabilir ama Bauhaus'un hikayesinde o iş öyle değil. Sanat ve tasarımın insan hayatının parçası olması için işlevsel mi olması gerekiyor demiştik. Buna genel geçer değil de sağlıklı bir cevap verebilmek için Bauhaus'un köklerine iyice inmemiz onun felsefesini idrak etmemiz gerekiyor. Bunun için de aslında ilk hamlemiz Bauhaus kelimesinin anlamını keşfetmek olmalı. Çünkü kelimenin anlamı bize bir yol gösterecek. Yapı anlamına gelen Bau ve ev anlamına gelen Haus. Kelimelerinin birleşiminden oluşuyor bu Bauhaus. Endüstri çağına yönelik sade, pratik ve seri üretime uygun tasarımlar yapma ihtiyacının bir karşılığı aslında.
Ortaya çıktığı dönemde sanatın rolüne ilişkin tartışmalarında merkezi haline gelen bu Bauhaus terimi zaman içinde tabi değişiyor, evriliyor. 2019 yılında 100. yaşını kutlayan Bauhaus Tasarım Okulu, sanat akımları içerisinde derin bir iz bırakmayı, sanatın bütün dallarına nüfuz etmeyi başarmış, gerçekten geleneği çok güçlü bir okul. Bu yenilikçi akım okulun felsefesinden doğan kendine has böyle geometrik hatları olan sanat eserlerini tarif ediyor. Ancak halkta bir olumlu karşılığı olsa da siyasi tarafta yeni yeni oluşmaya başlayan bir dalga Bauhaus'un başına bela oluyor. Bunun da iki sebebi var. Bauhaus ekolünün temsilcileri Yahudi ve okulun kendine has bir yazı tipi var.
Bu fontu Radikal Alman gazetelerinden esinlenip onu reddettiğini göstermek için tam tersini yapmışlar. Naziler de onları bu sebeple saf kan Alman olmamakla suçlamış ve hatta Hitler 1933 yılında okulu kapatmış. Okulun kurucuları ve öğrencileri hakkında da sürgün kararı çıkarılmış. Ancak ne B-32 ne de okulun mensupları için bu sürgün bir son olmamış.
Birkaç istisna haricinde bütün kurucular ve öğrenciler kendilerini başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere farklı ülkelere atarken Nazilerin istemediği bir durum da yaşandı. Yok etmek istedikleri her olgu dünya tarafından kucaklandı, sahiplenildi. Modern mimari, sanat ve tasarım açısından çok önemli fikirler sunan bu okul kısa ömrüne rağmen bir ekol haline gelmeyi başardı. Neredeyse 100 sene sonra dönüp baktığımızda 14 senede bu etkiyi yaratmayı başaran Bauhaus Tasarım Okulu baskılara göğüs germek zorunda kalmayıp yolculuğuna devam etse sanat ve tasarım alanında daha ne gibi devrimsel hareketler yapardı diye düşünmeden edemiyor doğrusu insan.
Gel gelelim Bauhaus en azından kağıt üstünde sona ermişti. Ama dedim ya Almanya'dan giden temsilcileri vardı. Onlar da bayrağı Berlin'den alıp Chicago'ya taşıdılar. Artık isimleri Bauhaus değil Illinois Tasarım Üniversitesiydi. Ama mirasları devam ediyordu.
Illinois Tasarım Üniversitesi'nden çıkan insanlar aslında Bauhaus'un 60'lı yıllarda beyaz perde aracılığıyla yeniden hayat bulmasını sağlayacaktı. Illinois'dan mezun olan birçok tasarımcı, 1960'lı yıllarda klişeleşmiş Hollywood'un dışına çıkmak isteyen yönetmenlerin ekiplerinde kendilerine yer buldular. Bu yönetmenlerin de başını bilin bakalım kim çekiyor? Stanley Kubrick.
Kubrick'in kariyer çizgisindeki değişimi başlatan Dr. Strangelove filminde kullanılan sandalyeler elbette B-32 ve bir de B-64 modelleri. Bu noktada Kubrick'in ekibinde yer alan tasarım danışmanlarının neredeyse tamamının Warhouse ekolünden etkilenmiş olması önemli. Kubrick'in o aşırı detaycı ve öyle hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyen haline rağmen onu etkilemeyi başardı bu tasarımcılar.
Kübrik'in etkilenmesini sağlayan nokta da aslında bizim bu bölümü hazırlamamızın sebebiyle aynı. Dışarıdan bakan, tasarımla çok da alakası olmayan insanlar için dümdüz denebilecek bu sandalyede kendine has bir çekicilik var. O çekiciliğin altında ne yattığını kazıdığımızda ise karşımıza üç dönemi tek potada eriten bir görüntünün varlığı çıkıyor. Bauhaus'un Kubrick üzerindeki etkisi hem geçmişe hem içinde yaşadığı güne hem de geleceğe dair bir havası olması. Düşünüyorum da efsane yönetmeni sinemasında da bunu sık sık görmüyor muyuz zaten?
Gel gelelim, Illinois Tasarım Üniversitesi'nin kurulduğu 1937'den Dr. Strangelove'un çıktığı 1964 yılına kadarki dönemde B-32 sandalyelerinin ünü azalmış, satışı da böyle neredeyse durma noktasına gelmişti. Öyle tek tük evlerde denk geliniyor ve bu evlerde genellikle Almanya'dan sürgün edilen Almanlar ve Yahudiler yaşıyordu. Ama Dr. Strangelove filminin sonrasında özellikle Amerika'da, fütüristik ev dekorasyonları moda oldu. Ve bu sayede Bauhaus'un nevi şahsına münhasır tasarımları da yeniden ilgi görmeye başladı. Ayrıca bu sefer çok daha fazla talep olduğu için ulaşmak kolaylaştı. Ve bu süreçte Stanley Kubrick de hiç durmadı ve sinema tarihini baştan yazdığı o meşhur 2001
uzay macerası veya orijinal adıyla Space Odyssey filmini seyircisiyle buluşturdu. Evet, aklımdan ne geçtiğini siz de biliyorsunuz. Aynen öyle. Bu filmin de dekor tasarımında B-32 modeli var. Ayrıca Bauhaus etkili masalar, aynalar, tabureler de sinema dünyasına merhaba demeye başladı. Gel gelelim, Space Odyssey'nin günlük hayattaki etkisi çok daha büyük oldu. Bu sefer Amerika'yı aşıp doğduğu coğrafyaya Avrupa'ya döndü B-32.
Başta sormuştum ya sadece oturmamız için tasarlanmış olan bir eşya ne kadar değişebilir, ne kadar etki gücüne sahip olabilir diye. Hemen bunu bir alıntıyla açıklayayım şimdi size. New York Times yazarı Elaine Lewy 1991'de hazırladığı bir dosyada şöyle diyor bu B-32 için. Bu sandalye hem insanların tasarımcılığa karşı mesafesini hem de 20. yüzyılın estetik anlayışını değiştirdi. İçinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sandalyesi hatta belki de tasarımı.
Hepiniz çok merak ettiniz biliyorum tabi bu podcast gösteremiyorum o yüzden bir zahmet araştırıp şeklini şemailini bir görün isterseniz. Bir gün bir üniversitede ya da seminerde karşınıza biri geçip kültürel miras nasıl oluşturulur diye sorsa işte anlatılabilir bu Bauhaus tasarım okulunun yolculuğu. Kesin yargılara ulaşmak güç olsa da endüstriyel tasarımla bir hikaye anlatılabilir mi ya da endüstriyel tasarımla hikayenin ta kendisi olunabilir mi soruları da işte bu şekilde cevaplanabilir. Genellersek temelinde sanatla zanaati birleştirmek olan bu akım mimariyi de bir araştırma nesnesi olarak görerek devasa bir sentez yaratmıştı. Sentezin kendisi bir mesaja dönüştüğü için de günümüze kadar ulaşmayı başardı. Ki bu günümüz kalıbını 2023 içinde kullanabiliriz, 2063 içinde.
O yüzden sanat kendisi için midir yoksa toplum için midir? İşte bu çok kişisel çıkarımlarla verebileceğimiz bir cevap. Onu bir kalıba sokmasak da olur. Ancak söyleyebileceğim şey şu ki sanat ve tasarım bizim deneyimlerimizi ve hatta düşüncelerimizi şekillendiriyor. Aslında mesele bir mesaj verip vermedikleri değil, bize hayal ettirdikleri.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.