
3.725 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Hiç
lafı uzatmayıp direkt konuya gireceğim. Bugün dinleyeceğiniz 111 Hz öncekilerden biraz farklı. Fazlasıyla çok sesli bir bölüm olacak bu. Çünkü konuğumuz rezonans bir kişi değil, iki kişi hiç değil, tam 36 kişi.
Pardon, 36 artı 1. Çünkü rezonans bir koro. Duyduğunuz bu sesler bir pazar günü provasının başlangıç anları. Her prova ses ısınmalarıyla başlıyor.
Bu konuşan kişi ise, hani 36 artı 1 davetli dedim ya, işte onun artı biri. Burak Onur Erdem. Kendisi, kurulduğu 2010'dan bu yana Rezonans'ın şefi. Aynı zamanda 2017'den beri de hem Devlet Çok Sesli Korosu'nun şefliği hem de Avrupa Korolar Federasyonu'nun başkan yardımcılığı görevini yürütüyor.
Ve bu bölüm boyunca kendisi bize eşlik edecek. Koro müziğinin felsefesini anlamamızda rezonansla birlikte bize yardımcı olacak. Ama şimdi bırakalım onlar biraz seslerini ısıtsın. Ben size neden bir koro ağırlıyoruz ki bugün sorusunu cevaplayayım. Şimdi aramızda kalsın size bir sır vereyim. Podcast dinleyicilerime özel bir sır olsun. Bana dair az bilinen ve belki de çoğunuzu şaşırtacak bir bilgi olacak bu. Ben eskiden bir koristtim.
Üniversite yıllarımda müziğe çok meraklı olduğundan hem piyano hem de koro şan eğitimi almıştım ve orada bir koronun parçası olarak, bas bariton ses olarak ben de koro şarkıları söylüyordum. Bir başka neden 25-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleşecek bir etkinlik, Dünya Koro Müziği Sempozyumu. Bu, Uluslararası Koro Müziği Federasyonu'nun en büyük etkinliği. Yurt dışından 11, Türkiye'dense 30'dan fazla koro davetli.
Dünyaca ünlü ve hatta ödüllü korolar ve şefler yer alıyor bu sempozyumda. İstanbul'da bir dolu konser gerçekleşecek bu etkinliklerde ve konuğumuz Resonans da bir konser verecek orada. Aranızda eğer gitmek isteyenler olursa bölümün açıklamalar kısmına etkinliğin detaylarını bulabileceğiniz bir linki de bırakıyoruz ve eğer gitmeye karar verirseniz bu bölümden önemli bilgiler elde etmiş olarak gideceksiniz. Tabii etkinlik bahane, sohbet şahane çünkü bu bölümden hepimizin öğreneceği pek çok şey var.
Koro müziğinin felsefesinden bahsedeceğiz mesela. Bölüm boyunca çok sesliliğin ve birlikte şarkı söylemenin anlamı üzerine konuşacağız. Bir koro ne yapar? Ne üretir? Nasıl üretir? Bunca kişi bir araya gelip uyum içinde söyleyebilmek için neler yaparlar? İşte bunlar üzerine düşüneceğiz biraz. Çünkü insan seslerinin bir araya geldiği bu ortamın insan hayatına da ilham olacak çok önemli bazı prensipleri var.
Bir saniye, duyuyor musunuz? Aaa, rezonans ısınmayı tamamladı demek. Gelin gelin, biraz daha yakına gidelim. Bu söyledikleri eser, Türkiye'nin yaşayan en önemli koro beslecilerinden Hasan Uçarsu'ya ait. Adı, Kar şarkısı. Neyse, ben susayım da biraz dinleyelim.
Allahümme salli Rezonans önemli bir kültürün mirasçısı. Bu miras her şeyden önce klasik koro müziği geleneğinden oluşuyor. Repertuarlarında pek çok farklı kültürden hem klasik hem de modern eserler var. Tüm bu eserlerin ortak yanıysa polifonik olması yani çok sesli olması. Çok sesli kelimesini ve sellim.
ben özellikle çok seviyorum. Bu bölümü de en çok bu kavram üzerine kuracağız zaten. Çünkü günümüz dünyasında sanki çok sesliliği kaybediyoruz gibi geliyor bana. Giderek kutuplaşan, farklı seslere kulaklarını tıkayan, rengarenk değil de öyle siyah-beyaza indirgenmiş seslerin olduğu bir dünya. Böylesi bir dünya işte kederli bir dünya demek bana göre. Bu yüzden çok sesli kelimesinin anlamını daha iyi kavramamız, değerini daha iyi öğrenip bilmemiz gerekiyor. En çok da günümüzde. Bugün çok sesliliği öğreneceğiz. Farklılıklarımıza rağmen ahengi ve uyumu yakalamamızın mümkün olduğunu göreceğiz. Üstelik bir korodan ve koronun şefi Burak Onur Erdem'den dinlemek gibi bir ayrıcalığımız da olacak.
Ama ben konuya önce Koro'nun adından başlamak istiyorum. Rezonans. Biliyorsunuz bu aslında bir fizik terimi. Bir diğer adı tınılaşım. Ve bu çok seslilik hakkında konuşmak için bence harika bir başlangıç noktası. Nedenini bırakalım Koro'nun şefi Burak Onur Erdem anlatsın bizlere.
Şimdi fizikte rezodans, bir ses kaynağının bir sistem içerisinde, bir mekan içerisinde başka bir ses kaynağının aynı frekansta olduğuna göre titreştirmesi gibi bir basit tanım yaparsak, çok daha detaylı tanımlanabilir tabii ki. Böyle düşünürsek esasında rezodansı birkaç katmandan okuyabiliriz. İlk okuduğumuz katman gerçekten ses frekansı, fiziksel olarak olabilir. Çünkü biz insan sesinde çalışıyoruz ve her sesin birbiriyle titreşmesi gerekiyor. Ama bunu duygusal ve düşünsel katman arasında okuyabiliriz.
Yani sonuçta biz icra eden bir topluluk olarak konserler yapıyoruz, seyirciyle buluştuğumuz alanlar var. Bu alanda seyircimizle, dinleyicimizle de bir rezonans, bir duygusal frekans buluşması. Fiziksel bir titreşmeden duygusal bir buluşmaya geçtik. Ne demek istiyoruz? Şöyle anlatayım. Fizik öğretmenlerinin rezonans kavramını anlatmak için en sık kullandığı deney diyapazon deneyi. Diyapazon dediğim şey de vurduğunuzda
belli bir ses çıkaran, bir ton veren ufak metal bir alet. Böyle U şeklinde bir çatala benziyor ve vurduğunuzda bir ton veriyor. Yaptığı şey bu. İşin büyüleyici tarafıysa şu. Aynı tonu veren iki diyapazonun birini sola, birini ise sağa yerleştirdik diyelim. Soldaki diyapazona vurduğumuzda
Hiç dokunmadığımız sağdaki diyapazonda titreşmeye ve ses çıkarmaya başlıyor. Aralarında hiçbir fiziksel temas olmamasına rağmen. Ama birinin çıkardığı ses dalgaları havada yayılıp diğerine ulaşıp onu da titreşime geçirme gücüne sahip. Çünkü aynı tonu veriyorlar. Yani bir nevi aynı dili konuşuyorlar. İletişim halindeler.
Hmm, bir dakika ya. Bu benim aklıma bir soruyu getiriyor. Biz insanlar da aynı dili konuşuyoruz. Yani demek istediğim sesimiz aynı zamanda bizim iletişim kurma yöntemimiz. Bir diyapazonla en iyi titreştiren ses aynı türden bir diyapazonun tınısıysa, O halde bir insanın duygularını da en güçlü şekilde titreştiren şey yine bir insanın sesidir diyebilir miyiz? Şöyle düşün, celloyu bile anlatırken celloyu övmek için insan sesinden en yakın enstrüman diyoruz ya. Demek ki insan sesi iyi bir şey. Bir kere buradan bunu anlıyoruz ve insan için etkili bir şey. Bir kere doğduğun anda ağlıyorsun. Bir ses çıkartmaya başlıyorsun. Bebekliğinden beri işte annen sana ne söylüyor, sen arkadaşınla beraber işte şarkı söylüyorsun. Sesini hep kullanıyorsun.
O yüzden yakın bir enstrüman. Yakın. Hatta yani enstrüman diyoruz ama bunu anlayalım diye söylüyoruz. Aslında ses karakterdir. O yüzden koro şefinin çalışma biçimi daha farklıdır. Koro şefi bir orkestra şefi gibi çalışmaz. Orkestra çalıştığında çünkü arada enstrüman var. Flüt var. Keman var. Fagot var. İnsanda öyle bir şey yok. Sen bir kişiye senin sesin dediğin zaman sen diyorsun aslında. Yani kişiden bahsediyorsun, karakterden bahsediyorsun. O yüzden çok daha hassas çalışmak gerekir. İnsanla çalışıyorsun. Ruhla çalışıyorsun resmen. Ve duygularla çalışıyorsun. O açıdan insan sesi yakındır. Bir de tabii başka bir tarafı da var. İnsan sesinin hikaye anlatıcılığı var. Yani sen...
Bir koro konserine gittiğinde bir metin duyuyorsun. Bir edebi metinle karşı karşıya. Bu bir, ne bileyim, çok kadim bir dini metin de olabilir. Kyrie Eleison gibi. Ya da bir şiir de olabilir. Kar Yağıyor Sıcak Sıcak. Avçar Temüş'ün şiiri de olabilir. Birçok şey olabilir. Ama bu duyduğun hikaye sende tabii ki bir etki yaratıyor dinleyici olarak.
Bu, koro'nun yalnızca dinleyiciyle kurduğu bir etkileşim değil. Hatta belki de ondan da fazla koro üyeleri kendi aralarında bir rezonansın içine giriyorlar şarkı söylerken. Zaten dinleyicinin performanstan ne kadar etkilendiği de, koro üyelerinin birbirleriyle ne ölçüde etkileşim içinde olduğuyla doğrudan bağlantılı. Mesela rezonansın baritonlarından Süleyman koroda söylerken yaşadığı deneyimi şöyle anlatıyor. Şöyle bir duygu oluyor yani sonuçta vücudunla aslında vücudunu kullanıyorsun bir enstrüman olarak ve o sırada diğer insanlarla beraber de söyleyince senin vücudun da onlarla beraber rezonansa giriyor. Yani kendi boğazında ya da şeyde hani o tınıyı hissediyorsun. O da çok farklı bir his oluyor yani. Bedensel bir hissi de var yani.
Birlikte titreşmek ve tınlamak çok sesliliğin en önemli anahtarlarından biri. Birlikte titreşmek diyoruz da şunun farkına bir varalım. Tüm bu insanlar bir araya geldiklerinde öyle kafalarına göre şarkı söylemiyorlar. Yoksa ortaya bir kakafoni çıkardı, onu duyardık. Çok seslilik dediğimiz şey, düzensiz, ahenksiz bir şey değil asla. Soprano, alto, tenör ve bas şeklinde dört farklı partisyon ve bu dört farklı partisyonda en az 10'ar farklı insan var.
Buna rağmen burada bir uyum yakalamak mümkün. Bu nasıl oluyor peki? Koro ile söylemek için, yani birlikte söylemek için, bunu ensambulda diyoruz, Fransızca bir kelime ama Türkçe'ye de geçti. Ensambul olarak beraber, toplu olarak söyleyebilmek için söylemekten çok, icrardan çok dinlemek gerekiyor.
Çünkü burada önemli olan şey, ben mesela bir soprano sesiysem alto'nun o anda ne yaptığı üzerine ben ancak var olabiliyorum. Hele acapella müzikte. Acapella eşliksiz demek. Yani herhangi bir enstrüman eşliği olmayan acapella, şapelde olduğu gibi anlamına geliyor. Hele acapella müzikte. Örneğin benim arkamda basslar oturuyor. Ben diyelim ki bir alto'yum, arkada basslar oturuyor. Benim söyleyeceğim bütün müzik basslara bağlı. Ama işin ilginci bassların söyleyeceği bütün birisi de bana bağlı. O yüzden birbirimize görünmez ağlarla bağlı olduğumuz biraz da merkezsiz bir yönetim gibi koro çünkü diyelim ki do majör akorusu tırnatıyoruz beraber. Do, mi, sol. Ve örnek veriyorum basslar do söylüyor, tenorlar sol, alto mi, soprano sol. Bu akoru tırnatırken herkes birbirine referansla söylüyor. O yüzden merkezsiz.
Tabii ki en başta şef bir ses veriyor ya da bir referanstan bir ses alıyoruz ama eser boyunca acapella'da hep birbirimize tutunuyoruz. O yüzden koro bir yandan tabii şunun da en çok yaşandığı yerlerden biri oluyor. Birbirimiz olmazsak bir bütün olamayız. Yani biz ancak beraber varız dediğimiz bir yer oluyor işin arka planında. Birbirini referansla söylemek ve merkezsizlik.
Bu bana neden bilmem bir kuş sürüsünü anımsatıyor. Gökyüzünde uçan kuş sürülerini takip etmişsinizdir siz de. Bir o tarafa bir bu tarafa süzülürler ahenk içinde. Uçtukları süre boyunca aralarında yer değiştirirler. Bazen de böyle ani hareketlerle bir anda yön değiştirebilirler. Ve tüm bunları yaparlarken birbirlerine çarpmadan böyle tek bir vücutmuş gibi havada seyrederler. Sanki ortak bir akılla hareket eden
yeni bir tür organizma gibi. İşte koro tam da bu yüzden bir kuş sürüsüne benziyor. Birbirlerine çarpmadan, zıtlaşmadan uyum içinde var olabilmek galiba biraz da böyle bir şey. Ama beni burada en çok düşündüren Burak'ın az önce söylediği şu söz. Beraber şarkı söylerken uyumu yakalayabilmek için söylemekten çok dinlemek gerekiyor.
Hmm... Söylemekten çok dinlemek. Korodaki insanlar şarkı söylemek için bir araya gelmiyorlar mı? Dinlemek bilet alıp konsere gelen dinleyicinin işi değil mi yalnızca? Hayır.
Kuş sürüsü gibi düşünün. Tek başına uçmaya odaklanıyor olsalar da eğer, böylesi bir ahenkle hareket edebilirler miydi acaba? Hepsinin birbirlerinin hareketlerine göre pozisyon almaları gerek. İşte aynı şey bir koro içinde geçerli. Koroda söyleyen bir kişi eş zamanlı olarak diğerlerini de dinlemek zorunda. Ve eğer dinlemezse,
Dinlemezsen uyumsuz söylemeye başlıyorsun. Çünkü dinlemediğin, yani referans alamadığımız zaman senin oradaki frekansın... Bu frekanslar, bu arada biz şimdi tabi notaları çok kıslı düşünüyoruz. 12 nota var gibi işte. Do, do, diyez, re, re, diyez, mi değil. Yani arasında, her bir notanın arasında da çok ince frekanslar var. Vardır ya fine tune diye bir şey vardır. Radyolarda falan böyle. Birazcık eski radyoları biraz çevirirsin, tam o denk gelir o frekansa.
Müzikte de böyle. Diyelim ki bu sefer de bir re majör akorundaki fa diyes, piyano da duyduğumuz fa diyes olmayabilir o anki referansa göre. Belki ondan 3 cent daha pes olması gerekebilir. Bunu da ancak işte kulak dinledikçe alışıyor. Madem ki bir koro için dinlemek bu kadar önemli...
E bizim de dinlememiz lazım. Başından beri bir koro ne yapar, bir koro ne yapar diye konuşup duruyoruz. E bir şeyler de anlıyoruzdur herhalde. Ama çok sesliliği ve kolektif müziği esas dinleyerek anlamak lazım. E hazır rezonans provasındayız. Bize şöyle bir şarkı söyleyerek anlatsınlar çok sesliliğin anlamını. Aaa bir dakika bir dakika niye herkes ayaklandı?
Ha tamam, provaya ara veriyormuşuz. O zaman biz de bölüme bir ara verelim. Unutmayın, döndüğümüzde normal oturuyoruz, kristallenden fina açıyoruz. Anlamını merak ediyorsanız bir yere ayrılmayın. Aradan önce söylemiştim. Şimdi geldik işin en eğlenceli kısmına. Bir koro hep birlikte şarkı söylerken ne olur? Çok seslilik ne anlama gelir? Hep birlikte bu soruların yanıtlarını alma vakti.
Çok sesli koro müziğinin mantığını anlayabilmek adına rezonansla birlikte repertuarlarından bir eser seçtik. Bir Norveç halk ezgisinin modern bir koro adaptasyonu. Adı Kristallen den fina. Türkçesi narin kristal. Aslında bir şarkı içinde dört farklı ezgiyi barındıran bir parça bu. Yani bir şarkı içinde dört şarkı var.
Neyse müziği böyle sözlerle anlatmak çok zor. Sizi lafla boşu boşuna yormayayım. Rezonans göstersin bunu. O halde partisyonların ilkini yani sopranoları duyalım.
Korodaki en ince ses onlar oldukları için en üstte ve seçilmesi en kolay olanlar da sopranolar. Zaten melodileri de akılda kalıcı. Sizin de aklınızda kaldıysa sıradaki partisyona geçiyoruz hemen. İnce olan sopranoydu. Şimdi sıra kalın kadın sesi olan altolarda.
Biraz böyle ne alaka dedirten bir ezgi ilkine hiç de benzemiyor değil mi? Neyse biraz sabredin. En sonunda ne çıkacağını hep birlikte duyacağız. Ama şimdi sıra erkeklerde. Önce ince sesliler yani tenorlar.
Etti üç parti. Her birini hatırlamaya çalışın bu arada. Hepsini birlikte dinlediğimizde her birinin girişini ayırt edebilin istiyorum çünkü. Yaptığımız egzersizin amacı bu. Sıra son partisyonumuz olan basslarda. Evet, buyurun beyler.
Şimdi dördü de bence birbirine benzemez ezgiler dinledik. Eğittiğimiz kulaklarımız eğer hazırsa toplu halde duyacağız tüm bunları. Her partisyon başka şeyler de söylüyor olacak ama ben özellikle bu tek tek dinlediğiniz ezgileri seçmeye ne zaman girdiklerini fark etmeye çalışmanızı rica ediyorum sizlerden. Hanımlar, beyler koronun tamamı hazırsa buyurunuz dinliyoruz.
Sonsuza kadar, yıllarca, yıllarca, yıllarca, Evet, farkındayım tüm partisyonların giriş çıkışlarını duyabilmek kolay değil. Ama birbirinden böylesi farklı ezgilerin bir araya geldiklerinde yarattıkları o bulutsu, dalga dalga hissi algılayabildiniz değil mi sizler de benim gibi? Bence eminim fark etmişsinizdir. Her bir partisyon kendi sözünü söylüyor. Hatta bu parça özelinde bunları ayrı ayrı dinlediğinizde oldukça farklı sözler söylüyorlar. Ama ortaya çıkan bütün de birbirlerini tamamlıyorlar.
Koristlerden Sinay, Süleyman ve Berkant ki Berkant 111 Hertz'ten bir ekip arkadaşım. Kendisi de bu koronun bir üyesi. Aralarında şöyle konuşuyorlar bakın. Ben mesela şey hissediyorum. Böyle kendim bir partisyon söylüyorum. Zaman zaman Burak mesela durduruyor ya insanları. Tenor şunu hadi bu partiyi tenor söylesin şimdi bakalım şu pasajı falan diyor.
Orada şey diyorum, oha tenör bunu mu yapıyormuş ben hiç duymadım falan diyorum. Ve aslında şeyi fark ediyorum birazcık ben, yani hepimiz bir nevi en nihayetinde beste bunlar da hepimiz farklı farklı şeyler yapıp daha büyük bir şey koyuyoruz ortaya gibi hissettiriyor. Senin dediğine de yakın bu birazcık. Daha büyük bir şeyin parçası olma hissi sanırım. Şöyle orta bir noktada buluşabiliyorsun ve yani kırk kişi bir aradasın ve ortak bir amaç belirliyorsun ve ortak bir müzikal ifadeyi karşı tarafa beraberce iletiyorsun. Bu yeri geliyor aynı zamanda senkronizasyon olabilir, aynı duyguyu vermek, aynı duyguyu aynı anda hissetmek olabilir. Bu açıdan kesinlikle içsel dünyamızda beslediğini düşünüyorum herkesin tek tek.
Şimdi burada ufak bir parantez açayım. Hani var ya o çok bilindik söz, bir kişinin özgürlüğü başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter. Hatırladınız değil mi? Çoğumuzun özgürlük anlayışını etkileyen bir ifade bu ve özgürlük meselesini bireye indirgiyor. Belki de bu yüzden topluluğun istekleri, görev ve sorumlulukları birer dayatma ve bireysel alanının sınırlanması olarak anlatıldı çoğu zaman. Bireysel başarılar. solistlik, assolistlik, öne çıkma arzusu modern çağın değerleri haline geldi. Ama koronun ve çok sesli müziğin felsefesini anlamak bize başka bir dünyanın da mümkün olabileceğini hatırlatıyor sanki. Duydunuz, konuşan hiçbir koro üyesi bireysel olarak yaptığı şeyin topluluk içerisinde baskılandığını düşünmüyor. Hepsi bir tatmin, bir bütün olma hissinden söz ediyor. Birlikte uyum içinde var olabilmekten.
Hatırlayın az önce kuş sürüsü örneğini vermiştim. Sürünün bir uyum içinde hareketinden, birbirlerine göre pozisyon almalarından söz etmiştim. Ama işin daha güzel yanı bir sürünün her bir üyesi için en uygun aerodinamiği sağlaması. Sürüdeki her bir kuş birbirlerinin kanat çırpışlarından güç alır.
Böylelikle tek başlarına uçmalarına kıyasla daha az enerji harcar. Her birinin özgürlüğü bir diğerininkiyle veya sürünün sorumluluklarıyla kısıtlanmaz. Aksine artar. Burak da bu sözleri destekleyecek şeyler söylüyor aslında. Bir yerde bir yoldaşlık yapıyorsan o yolu daha kolay yürürsün zaten. Yanında bir komşun, öbür yanında başka bir komşunla şarkı söylemek
...daha cesaret verici bir şeydir ama... ...daha kolay bir şeydir demiyorum. Solistikten daha zor bir şey... ...de oluyor çoğu zaman çünkü... ...dinleme oranının... ...yüzde ellileri aşması gerekiyor. Söylemekten çok dinlemen gerektiği bir yerdeyiz. Bir de herkes bunu tercih de etmeyebilir. Yani herkes... ...ben bir solist olarak şarkı söyleyeceğim demeyebilir hayatta. Ama bir koroda herkes söyleyebilir. Zaten söylüyoruz da bu arada. Bu tarihimizde de var. Yani yakılan altları düşün. Anadolu'da. Stadyumda da var ya. Stadyumda da şarkı söylüyoruz beraber. Tabii ki çok daha gelişine, üzerinde çok müzikalar durulmamış bir şekilde şarkı söylüyoruz ama. Veya ne bileyim bir mitingde buluşan bir topluluk birlikte kollektif bir söylem eyleminde bulunuyor. Bunların hepsinin gücü var. Yani bunu görmek lazım. Birlikte var olmak başlı başına önemli bir güç getiriyor Burak. Bunun için daha en başta konuştuğumuz o rezonans kavramını tekrar hatırlayalım. ...rezonans frekansı diye bir kavram var fizikte. Belli sistemlerdeki belli frekansların... ...diğerlerine göre daha güçlü, daha genliği gür şekilde etki yapması. Köprüleri yıkan rezonans var ya, mimaride falan bu çok kullanılır. Yani öyle bir titreşim seviyesine geliyor ki o sistem. Bu bir köprü de, bir inşaat da olabilir. Bir odada, ya bazen banyoda şarkı söylerken hani bazı sesler daha yüksek çıkar ya... ...onun da aynısı aslında. O mekanın rezonans frekansını buluyoruz bir anda. Şimdi bunlar inanılmaz güç yaratabiliyorlar, inanılmaz bir gürlük yaratabiliyorlar belli ses frekansları. Bunu tabii ki başka alanlara uyguladığımız zaman açıkçası bir araya geldiğimizde oluşturabileceğimiz gücün çok daha fazla, çok daha büyük olduğu ve o yüzden de şarkı söylemenin, beraber şarkı söylemenin yani kolektif şarkı söylemenin çok güçlü olduğu noktasına varabiliriz buradan.
Örneği biliyor musunuz bilmiyorum. Bilmeyenler için hemen anlatayım. Her sistemin, mesela boş bir odanın bir rezonans frekansı var. O odayı doğru frekansta bir sesle doldurduğunuzda odanın içindeki boşlukta büyüyen bir titreşim yaratıyorsunuz. Peki köprünün yıkılması ne alaka? Klişe örnek üzerinden gidelim. Hani şu şarkı söyleyerek kadeh kıran operacılar var ya, işte onlar. Boş bir kadehe vurdunuz diyelim.
İşte bu çıkan ses o kadehin rezonans frekansı. Siz eğer o kadehin yakınında çok şiddetli bir şekilde bu frekansla şarkı söylerseniz bu kadeh önce titremeye başlıyor, titriyor, titriyor, titriyor ve titreşim öyle bir şiddete ulaşıyor ki en sonunda bu harekete dayanamayıp çatlayabiliyor. Başta konuştuğumuz diyapozon örneği gibi aynı frekansta iki sistem birbirinin titreşmesine yol açıyor. İşte bu rezonans frekansı dediğimiz şey aynı mantıkla koskoca köprüleri bile yıkabilecek güçte. Eğer bir örneğini görmek isterseniz YouTube'a girin Tacoma Köprüsü ve Rezonans yazın
Washington'daki bu köprünün rüzgarın yarattığı rezonansla nasıl adeta böyle bir lastik gibi sallandığını ve en sonunda yıkıldığını kendi gözlerinizle izleyin. Ama rezonansın yıkabileceği tek sistem fiziksel olmak zorunda değil. İnsan seslerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan rezonansın gücünü anlatmak için Burak bizi Estonya'dan bir örneğe götürüyor. Yaklaşık 150 yılı aşkın zamandır Estonya'da Şarkı Festivali diye bir festival var. Song Celebration, şarkı kutlaması. Song and Dance Celebration. Şarkı ve dans kutlaması. 3-4 yılda bir yapılıyor bu. Ve bu bir Estonyalılık ruhunu yaratan en önemli etkinlik. Yıllar boyunca ve Sovyet baskısı altında yaşayan toplumdan bahsediyoruz. Yani bir taraftan Stalin, bir taraftan Hitler. Düşünsene o dönemde yani ellilerden sonra. Ve bu toplum bu festivallerle ulusal aidiyetini koruyor. Hatta şarkı söylemenin gücüne bir örnek. Mesela orada 1980'lerde artık son, Sovyetlerin çıkışına yakın, bazı parçalar yasak Estonya dilinde. Çünkü yeterince Marksist değil gibi. O şarkılar yasak ama topluluk, yüzbinlerce kişi o festivalde biri o şarkıyı başlatıyor.
Bir diğeri katılıyor. Bir diğeri yüz binler bir şarkıyı söylüyor. Sovyet askerleri ellerinde silahlarla ne yapsınlar? Çaresiz kalıyor. Yani şarkı orada silahtan daha güçlü hale geliyor. O şarkıyı Sovyetler'e bir anı düşünün. Askerler çaresiz ne yapacak? Herkesi mi tarayacaksın? Ne yapacaksın? O yüzden komünitenin çok önemli bir gücü. Hani soft power diyoruz ya bazı şeylere. Türkçe'ye tam çeviremiyorum ama bir gücü. Ve de hatta bunu bence dinleyicilerimiz mutlaka bakmak isteyebilirler. Singing Revolution diye bir film var. Şarkı söyleme devrimi diye çevirelim Türkçe'ye. Estonya'nın bu festivallerle ve şarkı söyleyerek yüz binlerce kişi bir araya gelerek nasıl gayet barışçıl bir şekilde bağımsızlığını kazandığı Sovyetlerden anlatılıyor bu filmde. O yüzden çok büyük bir komünite gücü var. The Singing Revolution. Ben kenara not ettim açıkçası. En yakın zamanda izleyeceğim.
Burak'ın anlattığı hikaye bize her şeyden önce insanların bir araya geldiğinde ve seslerini birlikte çıkardıklarında nasıl bir rezonans, nasıl bir güç yaratabileceklerini gösteriyor. Ve bu gücün neler yapabileceğini. Örnek sadece şarkı söylemek olmak zorunda da değil. Birlikte herhangi bir şey yapılabilir. E atalarımız bile demiş, birlikten kuvvet doğar. Topluluk olarak omuz omuza durmanın başlı başına bir kuvveti var.
Ama bunun için her bir bireyin üzerine alması gereken sorumluluklar da var ki bazılarını da bize açıkladı zaten Burak. Ama tam bu noktada benim kendisine özel bir sorum olacak. Geçmişte hem korolarda söyledin hem de uzun zamandır koro şefliği yapıyorsun. Sence koro olmanın en önemli üç öğretisi nedir?
Bence toplulukla iş yapmanın en önemli anahtarlarından bir tanesi empati kavramı üzerine sürekli düşünmek zorunda kalmamız. İyi bir şey bu zorunda kalmak bence. Çünkü sürekli hem şef tarafında hem korist tarafında sürekli kendimizi, empatinin çok güzel bir tanımıdır bu bence, kendimizi başkalarının gözünden görmek... durumunda kalıyoruz ve bunu yapmazsak eğer ortaya sonuç çıkartamıyoruz. Bir şef orada bir tenorun ne yaşadığını, nasıl bir rejisterde söylediğini, nasıl bir partisyon icra etmesi gerektiğini, nerede nefes alacağını, hatta o gün nasıl bir gün yaşadığını, belki de iyi hissetmediğini falan hissedecek kadar, bunu anlayacak kadar empati kuramıyorsa ortaya iyi bir iş çıkmıyor. O yüzden empati bence bizim işimizin en önemli
anahtardan bir tanesi. İkinci anahtar, dinlemek. Dinlemek olmazsa hiçbir şey olmuyor. Çünkü biz bir şey söylemeden önce, bu şef için de çok önemlidir. Şef provaya gelir, kafasında bir şeyler hazırdır. Ben işte şu ölçüde bunu çözerim, bu ölçüde etanasına bakarım. Burada, ama belki o günkü malzeme o değil.
Belki tahmin ettiğin yerden gelmeyecek, o günkü bambaşka bir problem çıkacak karşına. O zaman da işte kulağımızın açık olmasına göre geri bildirim. Çünkü Koro da bunları yemez bu arada. Yani Koro mesela provaya çok hazır gelen şefi de yemez. Çok hazır, kendi elindeki şeyi ortaya koyuyor, bizi dinlemiyor.
Ben burada bir şey ortaya koyuyorum. O yüzden o feedback makinesi çok önemlidir. Üçüncü bir şey düşünürsek, bu kadar yılın deneyimi üzerine, o da bence iyi anlamda kendinden feda etmek. İyi anlamda. Yani burada Emil Dürkheim'in söylediği bir feda vardır. Sacrifice kavramı. Dürkheim'in bir topluluk için, toplum için bir fedanın getirdiği bir işçisel sıcaklık vardır der Dürkheim.
Bence Korobun'un en güzel yaşandığı yerlerden bir tanesi. Çünkü ne bileyim, şarkıcı orada belki kendisi böyle forte, büyük bir sesle vibrato söyleme arzusundan feda ediyor. Yanındaki belki çekingenliğinden feda ediyor ve söylüyor. Şef de kendi yönetmek isteğinden feda edip dinliyor ve topluluğun bir parçası oluyor. Gibi gibi örnekler verebiliriz. Ya da pazar sabahı uykundan feda edip topluluk işin geliyorsun.
Yani topluluğu kendinin önüne koyduğun ama kendini de içinde yok etmediğin, yine var ettiğin çok ilginç, mucizevi bir yapı bence koru. Müzikten öğreneceğimiz çok şey var. Tüm bunlar yalnız şarkı söylemek için değil, birlikte yaşamak için de önemli değerler. Ben topluluk halinde yapılan müziğin bir arada yaşamaya dair öğretici ve ilham verici olduğuna inanıyorum.
Hani birlikte barış içinde yaşamak diye bir söz vardır ya, bölüm boyunca dinlediklerim bana biraz da bu sözü hatırlatıyor. Burak'ın sözüne ettiği o üç kavram, dinlemek, empati ve özveri, bunların hepsi birlikte yaşamak için de ihtiyacımız olan şeyler. İçinde yaşadığımız toplumu ve bu toplumu var eden bireyleri düşünün. Hiçbirimiz aynı düşünmek, aynı şekilde hissetmek veya aynı görüşü paylaşmak zorunda değiliz. Ama buna rağmen hepimiz ayrı bir melodiyi söyleyebiliriz. Ama ortaya çıkan sesin uyumlu olabilmesi için anahtar kelime söylemek değil yalnızca. Söylemekten evvel dinlemek.
Sonsuza dek gözyaşlarım kalmasın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.