
3.327 kelime · ~17 dk okuma
Merhaba sevgili arkadaşlar, umuyorum siz ve sevdikleriniz iyidir, iyi olacaktır. Hepinize en içten sevgilerimi ve tabii ki sabır dileklerimi iletiyorum. Hepimize bir kez daha geçmiş olsun ve başımız sağ olsun. Belki haberdarsınız, belki de şimdi haberdar olacaksınız. 6 Şubat, Kahramanmaraş Merkezi depremin hasarlarına ve kayıplarına bir nebze yarar ve dayanışma sağlamak amacıyla YouTube'da 30'u aşkın bilim, teknoloji, kültür, sanat kanalı bir araya gelerek 100 saat süren ortak bir destek yayını yaptık.
Eğer ben denk gelmemiştim diyeniniz varsa da şu an hala bağış butonumuz aktif ve 100 saatlik yayının tekrarına YouTube sayfamdan kolayca erişebilirsiniz. Güncel olarak baktığımda bağış kampanyamızın neredeyse 650 bin dolar civarında olduğunu görüyorum. Yayınların tüm gelirleri ve yapacağınız bağışlar YouTube Giving özelliğiyle oluşturduğumuz ortak havuza, Turkish Philanthropy Fund'ın aracılığıyla Ahbap, Açev, TOG, İhtiyaç Haritası ve TGV gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı bir şemsiye platformu olan Afet Platformu'na gidecek. Bu yayını depremden etkilenen tüm insanlara maddi ve manevi destek olabilmek için başlattık. Yayınlar boyunca gözlenen ihtiyaçlar ve yardım önerileri, yaşanılan problemlere bilim ve teknolojinin sunabildiği çözümler, psikolojik destek ve eğitim konusunda yapılabilecekleri aktardık ve elbette tüm dünyaya yayılmış olsak da yüreğimiz deprem bölgesinde mesajını iletmeye çalıştık.
Uzun saatler boyunca konuştuğumuz çok değerli iletişimlerin olduğu bu destek yayınlarımızdan sevgili Podbee Medya'daki ekip arkadaşlarımla bir kürasyon hazırlamaya karar verdik. Depremin üzerinden iki haftadan fazla bir süre geçti. Hepimiz hala büyük bir üzüntü içindeyiz. Bir daha böyle bir felaketi yaşamamak için neler yapabileceğimiz üzerine kafa yormamız, doğru tedbirleri almak adına birlikte çalışmamız gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz.
Türkiye gibi 3 aktif fay hattının üstünde bulunan bir ülkede yaşayan insanlar olarak şehir plancılığı çok önemli bir konu. Bu podcast bölümünde daha önce YouTube'da YouTube yayıncılarıyla birlikte ortak olarak gerçekleştirdiğimiz 100 saatlik yayının 12 Şubat tarihinde bize katılan konuklarımızdan Melih Birik ve Özgül Öztürk'ün şehir tasarımı ve doğayla uyumlu mimari üzerine anlattıklarını derledik sizler için. Önce Melih Bey'le başlayalım. Kendisi bir şehir plancısı. Öte yandan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde akademisyenlik yapıyor ve kentsel tasarım disiplininde bir uzmanlığa sahip. Ben de şehir tasarımı olmasa da grafik tasarımı kökenli biri olarak
Konuyu kavramaya çalıştım, dinlemeye, öğrenmeye çalıştım. Bir yandan problemin kaynağını, bir yandan da çözümü olabilecek bu işi çok önemsiyorum. Konunun uzmanlarını yayınımıza davet ederek meselenin özünün ne olduğu ve nasıl çözümler üretilebileceği üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Şimdi daha fazla ben sözü uzatmayayım ve Milh Bey'e bir kulak verelim.
Şehir planlama dendiği zaman bir şehir plancısının bir şehri başından sonuna kadar planlayacağı, tasarlayacağı, bütün sosyal yapısıyla, binalarıyla, yollarıyla oturup çizeceği bir meslekmiş gibi algılanıyor en başta. Aslında bu böyle işlemiyor, böyle de değil. Bu ciddi bir ekip. Şehir plancısı bu aktörlerden bir tanesi. İşin içinde sosyolojiden tutun mimarla diğer bütün mühendislik alanlarını da içinde barındıran ciddi kompleks bir süreç. Tasarım boyutu, tasarım işi bir nevi bunun ete kemiğe bürünmesine destek olan bir yan dalı. Tabii ki burada mekan bilgisi, mekanın biçimlendirilmesi, işte sizin biraz önce bahsettiğiniz doğayla bu ilişki nasıl kurulabilirin tartışılması yine bu katkı sağlayacak dilim dallarından gelen bir süreç. Kentsel tasarım işi daha çok mimari ölçüye yakın çözümler üretmeye çabalıyor şehirde. Şimdi bu konu biz maalesef hep afetlerle tekrar karşılaşıyoruz, gündeme geliyor ama çok uzun zamandır zaten çabaladan ulaşılan ve çok örneği olan çalışmalarla da karşımıza çıkıyoruz. Hatta yakın zamanda doğa temelli çözümler üzerinden kentlerin nasıl tekrar tasarlanabileceğini, planlanabileceğini, biraz önce bahsettiğim bu ekiple birlikte nasıl biçimlendirilebileceğini dert edilen Birleşmiş Milletler bir ajanda yayınladı.
doğal temelli çözümler yüzünden mevcut kentleri nasıl yeniden rehabilite edebiliriz, yeniden nasıl yaşanılır hale getirebiliriz gibi bir süreç de işliyor bir yandan. Buradaki en sıkıntılı konu, elimizde dev gibi şehirler var. Sıfırdan, en baştan olmayan bir arazi üzerinde yeni şehirler kurma şansımız çok kısıtlı oluyor. Öncelikle bu elimizdeki şehirleri nasıl tekrar doğayla ilişkilendireceğiz?
tekrar nasıl yaşanılır hale getireceğiz? İşte bunun çözümü oldukça zor. İmkansız değil ama süreç alan, biraz önce bahsettiğim gibi bir kişinin değil, büyük bir ekibin uğraşısıyla gerçekleşmesi gereken bir süreç. Tasarım konusu gerçekten bunun belki de son adımı diyebileceğimiz yerde karşımıza çıkıyor.
Benim aklıma gelen şöyle bir şey var. Ben dünkü yayınımda da bunu söyledim. Şimdi benim yaşadığım New York kentinin Manhattan bölgesi 1800'lü yıllarda tasarlanmış bayağı böyle cetvelle hatta çizilmiş gibidir. Haritadan bakılırsa da görülebilir. 2000 tane blok çizilmiş ve 1800'lerden bahsediyoruz. Yaklaşık 200 yıl öncesinden söz ediyoruz. O zamanlar New York şimdiki algımızda olduğu gibi böyle çok büyük bir dünya kenti falan değil bu arada.
Yeni Dünya diyorlar hatta yani Amerika için öyle. Amerika da bugünkü bir süper güç falan değil. Ve New York'un o zamanki valisinin inisiyatifinde böyle bir tasarım yaptırmışlar. Bu tasarım benim okuduğum kadarıyla ben bir şehir plancısı falan değilim ama dünya tarihinde bir kentin kaderini belirleyecek derecede önemli bir kilometre taşı olarak gösteriliyor. Ben New York'la ilgili okuduğum kitap ve belgesellerde bunu çok gördüm.
Diyorlar ki o zamanlar 1 milyonun altında nüfusuyla hani geçmişi tarihi olmayan Roma gibi bir kent değil çünkü İstanbul gibi bir kent değil binlerce yıllık geçmişi olan bir yer değil. Böyle neredeyse bataklık diyebileceğimiz bir yerde yeni kurulmakta olan bir göçmen yeri. Fakat böylesine düzgün bir planlamayla çünkü orada 1 milyonun altında olmasına rağmen nüfusu 10 milyonun üstüne göre bir planlama yapılmış. Ve 2000 blok her şeyle böyle işte yürüme şeyi düşünülerek, efendim ileride teknoloji gelişince toplu taşıma sistemleri falan düşünülerek planlanmış. Şimdi planlanma işin bir kısmı. Türkiye'de de planlamalar yapılıyor. Mevzuatımız bu konuda da dünya standartlarında diye biliyorum ben. Fakat bence işin asıl başarısı şu New York tarafı için söylüyorum. O kararın arkasında 200 yıldır duruyorlar. Yani burada da işte birçok parti yönetici, siyasetçi geliyor, gidiyor vesaire oluyor ama o plan orada duruyor. O plana kimse değiştirmiyor, müdahale etmiyor. Yani orada aynı şekilde şu anda yaşayan bir şehir, o yüzden 24 saat yaşayan bir şehir olarak da şey yapılır. Şimdi 200 yıl boyunca, bu arada iyi bir tasarım olup olmadığından da kuşkuluyum. Yani hani burada övüyor gibi gözüktüm ama belki şimdi Melih Bey de gülüyor.
böyle cetvelle çizilmiş gibi hatta haritadan bakınca böyle bir park var central park dikdörtgen bir park böyle şey gibi ortada pul yapıştırılmış gibi duruyor ağaçlar onu yapmışlar iyi kötü derme çatma ama istikrar bence burada çok önemli yani 200 yıl boyunca kimler gelmiş kimler geçmiş tamamen katılıyorum İşte bu plan dediğimiz süreç aslında işte belli bir adımda yapılan... ...sonra bittiği zaman yenisi yapılan bir şey değil. Sürekliliği olan, devamlılığı eden, kontrol edilen, yaşayan bir şey. Şehir planı. Şehir planını yaşatması gereken de zaten biraz önce bahsettiğim bu ekip. Bu ekibin içinde yerel yönetim, politik süreçler, politikalar, kararlar... ...hepsi bir arada bir paket olarak devam ediyor. Ama bunun teknik bir konu olduğunu...
Değişmeyen kurallar ama adapte edilecek, çağdaşlaştırılacak kurallarla birlikte söyle gelen bir uygulama olacağının bilincinde olmamız gerekiyor. Bizde maalesef işte bunlar biraz zor idrak ediliyor. Hele kendi toprağı ranta dönüştürüldüğü zaman, rant üzerinden çalışır hale geldiği zaman bahsettiğimiz bir sürü değeri kaybetmeye başlıyoruz, kimliği de kaybetmeye başlıyoruz. kentlerin kimliklerini de kaybetmeye başlıyoruz. Müdahaleler öyle bir hale geliyor ki işte yaşadığımız şeylerin herhangi bir sokaktan yürürken hangi şehrin hangi şehri olduğunu anlamakta bile güçlük çekiyoruz. Yani bir İstanbul'daki bir sokakla Malatya'da yürüdüğünüz bir sokak bazen hiçbir fark kalmıyor birbirinden ayrı. Tipik uygulamalar, standart uygulamalar, yere özgü olmayan uygulamalar bu hale getirebiliyor.
Bahsettiğiniz nottaki uygulama gibi uygulamalar evet işlevsel uygulamalar işlev üzerinden mekanı biçimlendiren uygulamalar işte modern dönemin getirdiği uygulamalar tartışılır eleştirilir ayrı konu ama esas arkasında yatan sizin dediğiniz gibi bir sistemin var olması ve bu sistemin işletiliyor Olması. İşte bizim tasarıma inip işin hakikaten estetik veya biçimsel detaylarını konuşmak hep istiyoruz. Ama hep bu sistemin işleyişinde takıldığımız için oralara gelme fırsatı bile bulamıyoruz çoğu zaman. Dün Hatay'dan kendisi de Hataylı olan Mert Fırat katıldı yayınımıza ve çok güzel bir şey söyledi.
dedi ki benim küçük çocukluğumun içtiği sokakları falan tanıyamaz hale geldim ben. Bu bir bellek kaybıdır. Biraz önce dediniz ya kentler ve sokaklar sadece bir tasarım gibi deyip geçmemek lazım. Bunlar bizim inşa ettiğimiz o zihin saraylarımızın Çocukluğumuzun hatıraları aynı zamanda. Ve biz mesela, birçok şimdi izleyicimiz de katılacaktır. Bazı hayatlarındaki önemli noktaları hiç unutamaz insanlar. Böyle bir screenshot gibi alır adeta. Ve aldığı mekan, o anki o sokak, o evde, o resmin bir parçasıdır. Dolayısıyla bunların kendine özgü, hem bulunduğu coğrafya, hem içinde taşıdığı topluluklar, onların kattığı şeyler, önce bir kentin kimliğini, sonra da o kentte yaşayan insanların kültürünü, Yaratır ve o yüzden zaten hani işte ben İstanbulluyum, İstanbul beyefendisi falan gibi hani tabirler vardır. Eskiden şey yapılmış bu çünkü bir şey ifade ediyordu eskiden. Şimdi biraz belki yani bu çok uzun bir tartışma hani işin içinde globalizasyon falan gibi birçok kavram da var elbette ama tasarım boyutuna baktığımızda
O kenti tasarlarken mesela işte kent mobilyalarından söz ediliyor oraya kadar. Bir kentin simge, anıt bina deniyor herhalde değil mi? Yanlış bilmiyorsam. Anıt binalarından söz ediliyor. Bunlarla anıyoruz. Onlarla simgeleştiriyoruz, avatarlaştırıyoruz, ikonik hale getiriyoruz kent.
Bravo, evet kesinlikle. Hatta burada öyle bir hale geliyor ki konu, bir mimarın ya da şimdi süper star mimarlar dediğimiz daha da meşhur olan mimarlarımızın yaptığı yapılar üzerinden değil de biz kente ne kadar dahil olup kente ne kadar katkı sağlayabilirsek onlar üzerinden de kenti hatırlar, düşünür, tanımlar hatta sahiplenir olmaya başlıyoruz. İş doğa ve kentten biraz daha kent ve kimliğe doğru gitti ama sanki hakikaten çok da ihtiyaç duyuluyor bu konuya. Birbirinden de çok da ayırmamak da gerekiyor. Geçenlerde öğrencilerimle konuşurken aklıma bir örnek geldi.
Hatırlattım. 90'lar benim çocukluğum değil ama yine de zevkle seyrettiğim bir çizgi film vardı. Hey Arnold. Hey Arnold da Amerikan futboluna benzeyen kafasının şekli bir kahraman var. Galiba New York'ta yaşıyor. Arka mahallelerde çocuklar sokakta koşturuyorlar. Sokakta sürekli oyun oynanıyor. Hatta boş arsalara bir takım uygulamalar yapıyorlar. Bir gün park yapmaya karar veriyorlar ve kendi parklarını inşa ediyorlar.
İşte sokağın üstünde bir şeyler çiziliyor, yapılıyor. Aslına bakarsanız... ...sokağın, mahallenin, kentin sahiplenilmesi... ...kimliklendirilmesi... ...ve sizin biraz önce söylediğiniz... ...anı mekanlarının oluşturulması. Böylelikle o mekanın sadece fiziksel yapısı değil... ...o fiziksel mekan ile birlikte ona yüklediğiniz anlamın da... ...kalıcı hale gelmesi mümkün oluyor. Hey Arnold basit bir çizgi filmdi ama... ...neredeyse şehircilik...
etiği ya da kentsel katılım diye bizim uzun zamandır bahsedip, katılımın kent için ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalıştığımız o söylemin neredeyse öğretisi gibiydi. Bu değeri zaten kente yüklediğimiz zaman kenti doğayla da barıştırıyoruz. İnsanla da barıştırıyoruz. Ve hatta şunu da anlıyoruz. Biz hep insan için kenti biçimlendirme çabasını güderken, İşte bu farkındalığa vardığımız zaman aslında yaşadığımız mekânların sadece insan için değil, doğa hakkı içinde, tüm canlı ve cansız varlıklar içinde bir mekân olduğunun farkına varıyoruz. İşte o zaman kent hem kimlikleniyor, hem doğayla barışıyor, hem yaşanılabilir bir mekân haline dönüşüyor. Farklı bir şey oluyor şu anda hissettiğimiz kentin dışında bir anlam kazanıyor.
Evet şehirler bizim, biz de şehirlerin kimliğini belirliyoruz. Bu açıdan doğayla uyumlu mimari tasarımlar üretmekten, şehirlerin dokusunu korumaya kadar pek çok sorumluluğumuz var. Bu noktada doğayla barışık, sürdürülebilir mimari alanında birçok çalışma yürütmüş ve bu alanda çalışmalarına devam etmekte olan Özgül Öztürk ile bu konuları masaya yatırdık. Kendisi başka türlü bir mimariyenin nasıl mümkün olabileceği sorusuyla yola çıkmış ve doğayla uyumlu tasarımlar üstüne bazı projeler geliştirmiş. Hatta bu projelerden bir kısmı dünya çapında ödüllerde kazanmış. Benim de çok ilgimi çektiği için hemen kendisine sordum. Nedir bu doğayla uyumlu tasarım diye? Şimdi bunun cevabını Özgül Hanım'dan dinleyelim.
Aslında şu anda bunu böyle tanımlıyoruz ama binlerce yıldır, yüzlerce yıldır ve binlerce yıldır buraya kadar gelen bir bilgi, kadim bilgi var. Ve son 50 yıldır, 70 yıldır üzerine gelişen beton lobisi ya da farklı tür hızlı çalışmalar ile bunlar unutuldu. Bu böyle şimdi konuşulduğunda yeni keşfedilmiş bir şey değil aslında. Tamamen yaşam alanlarımız doğaya uyumluydu. Sürdürülebilirlik bahsedilmeden zaten o şekildeydi. Yerelin yerindeki
Doğanın verdiği, iklimin verdiği malzemeye göre malzemelerin kullanılmasıyla yapı yapmak, doğanın yönüne göre ışığı, ısıyı kullanarak yapı yapmak, ekstra yani kuzeye kocaman bütün cam cepheyi açmamak gibi mesela. Işığın nereden geldiğini iyi gözlemleyerek o yöne cepheyi açtığımızda içeride enerjiyi daha az harcamak ve tekrar doğaya geri dönebilen malzemelerle de yapabilmek. Aslında bunların hepsi toplamında var olan şeylerdi de bugünün bilgisini ve aklını katarak bu nasıl olabilir dendiğinde ütopik gibi kaldı sanki böyle son 20 yıldır ama çok da hızlı bir şekilde bu konu doğaya uyumlu mimarlık ile ilerliyor açıkçası dünyada da. Ben dün de sormuştum. Bu biraz garip bir soru olabilir belki ama şeyi takip edebildiniz mi bilmiyorum. Şimdi ben dünyadaki ilginç tasarımlı binaları da bir yandan takip etmeye çalışıyorum. Bu Suudi Arabistan'da yapımına başlanan bir kent var. Çizgi Kent diye geçiyor. Şimdi doğaya uygun tasarımda teknoloji ve bilimin gelişmelerini de hesaba katarak... Benim bu konuda herhangi bir önyargım veya şeyim yok. O yüzden bunu açık yüreklilikle soruyorum.
Doğaya uygun tasarım sadece böyle doğaya uygun tasarım deyince benim aklıma hemen bir ağaç ev vesaire gibi şeyler geliyor. Ama acaba böyle yenilikçi, inovatif gösterilen, gözüken çizgi kent gibi tasarımlar da buna dahil edilebilir mi? Şöyle hani çizgi kent üzerinde Demeden, o da böyle çok çizgi şeklinde hakikaten ama şuna çok katılıyorum, ben de aynı görüşteyim. Bugünün aklını, bugünün teknolojisini geleceği tasarlamak için kullanmalıyız. Çünkü bugün de yaşayan insanların ihtiyaçları değişti, gelecek için de değişiyor.
doğaya uyumlu derken bundan 100 yıl önce yaşayan insanların yaşadığı gibi evde olamayız artık. O insanlar doğanın işçisi gibi de çalışıyorlardı ve daha kalabalık aileler, anneaneli, babaaneli, eltili, gelinli hepsi bir aradayken herkes bedeniyle de o yapının bakımı için ritüel şeklinde herkes bu vakti ayıran ve bu beceriye haiz insanlardı. Biz bedenden çok akılla çalışan bir nesiliz şu an. Hep beynimizle iş gücümüzü ortaya koyuyoruz. Çok daha hızlı bir yaşam içerisindeyiz. O yüzden ihtiyaçlar değişti. Ama şunu çok önemsiyorum, o yüzyıllardır gelen bu bilgiyi alarak, damıtarak, ona teknolojiyi katarak ne yapılabilir konusu çok önemli. Yani burada daha minimal mekanlarda, daha az enerji harcayan mekanlarla, malzemelerle, yapı teknikleriyle kesinlikle teknolojiyi katmalıyız. Ben buna hiç karşı değilim.
Yani bu da herhalde binaların şeklinden çok, direkt çünkü o dikkatimizi çekiyor, ilkeleri önde tutmak gerekiyor değil mi? Mesela sürdürülebilirlik ilkesi gibi. Mümkün olduğu kadar kendi kendine yetebilen, kendi kendini döndürebilen, sadece bu arada ekonomik anlamda içinde yaşayan insanlara ve ailelere katkı sağlamıyor. Aynı zamanda içinde yaşadığımız belki en büyük ev diyebiliriz değil mi? Gezegenimizin de sağlıklı bir şekilde sürdürülebilir olmasına yol açıyor.
Dolayısıyla... Kesinlikle. Çok doğru bir şey söylediniz. Tam da öyle yani. İçinde bulunduğumuz yuvamız dünyamıza pozitifisi bırakmak için yapacağımız yapılar çok büyük negatif anlamda dünyada ayak izi bırakıyor. Yani küresel enerji tüketiminin yüzde 40'ı bu. Beşikten beşiğe bakıldığında inşaat sektörü. Oradaki lojistik için harcanan malzemelerin dünyanın bir ucundan öbür tarafa gelmesi için. Atıyorum çimento sektöründeki, üretimdeki harcanan enerji. 1200 derece
ile ısıtılarak harcanan bir takım malzemeler. Şimdi artık lineer bir ekonomi de yok. Döngüsel ekonomi dediğimiz kısımda dünyadaki döngüsellik sadece %7'lere düşmüş durumda. Bunu inşaat sektöründe de illa her şeyi sıfırdan yapmak zorunda da değiliz. Bu kadar iyi ya da kötü yapılmış yapılar var. Artık bunların hepsini de yıkalım, hepsini de doğal diyelim, yapalım diye bir şey de akıllı ve mantıklı bir şey değil. Yeniden sıfırdan yapıyorsak
Evet doğayı ve sürdürülebilik kriterlerini tamamen dikkate alalım. Ama bu kadar bilirsizce yapılmış, şuursuzca bir sürü yapılar varken onları en iyi şekilde, en konforlu, enerji verimli ne yapabiliriz? Bu da çok önemli çünkü aşırı yapı stoğu var maalesef. Bu noktada Cevdet Acarsoy yayınımıza tekrar dahil oldu ve mimarinin insan psikolojisi üstündeki etkisine değindi. Şehir plancılığı ve mimariden bahsederken bu alanların psikolojiyle bağlantısı ilk etapta tabii aklımıza gelmiyor fakat aslında fiziksel sağlıkla mental sağlığın birbirinden ayrılamayacağını ve yaşadığımız yerin bizim sağlığımızı her anlamda etkilediğini de unutmamamız gerekiyor. İşte Cevdet Acarsoy konuya buradan yaklaştı. Şimdi gelin bir de onun sözlerine kulak verelim.
Aslında mimarinin psikolojimize etkisiyle ilgili herkes kendi alanına çekiyor ya her zaman olduğu gibi ben de oraya çekeyim. Çevresel psikoloji diye koskoca bir alan var aslında. Psikolojinin elli alt alanından elli altı küsur alt alanından biri. Benim onun dikkatimi çekmiştir. Böyle belgesellerde vesaire yani çok basit değişikliklerin o ortamın hissiyatında büyük farklar yarattığını işte gün ışığını kullanmak. En son mesela Sagrada Familia Katedralini ziyaret etme şansına erişmiştim. Yani oradaki düşünce, arkasındaki felsefe okey, tamam. Onlar çok güzel. Çok kısa bence bilgi verelim. Sen ver istersen. Daha bitirilmemiş bir katedral bu, değil mi? Tabii, tabii, tabii. Ben tabii şey, Anthony Gaudi'nin daha bitirilmemiş Barselona'daki katedrali organik yapılara benziyor. Doğadan ilham alıyor Gaudi için. Oranın içindeki felsefe vesaire müthiş. Sanat müthiş ama ben yarattığı hissiyat açısından, verdiği hissiyat açısından içeride
Hani o böyle bir mabetteki his yerine ormandaki gibi his yaratıyor. Buna çalışmışlar zaten ve mesela camların renkleri, bir tarafı doğu tarafı, bir tarafı batı tarafı olduğu için camların renkleriyle o renk sıcaklığıyla bunu vermişler. Müthiş bir şey. Mimari ben her ay psikolog olmasam mimari okurdum diye düşünüyorum. Çok severim. Çok değerli bir noktaya değindiniz Cevdet Bey. Yani mimar olarak da çok sorumluyuz. Bu mekanların insan üzerindeki psikolojik, fizyolojik, sağlık açısından bir sürü etkisi var.
Yani hani otomatik böyle yapılan binalar, konserve kutusu gibi hepsinde aynı şekliyle yönüne dikkat edilmeden bir vaziyet planına, bir araziye konulduğunda o zuni bir yaşam alanı ama gerçek şu ki o yapanın sağlıklılığı, nefes alması, içerideki nem dengesi, bunların işte görünmeyen ciğerlerimize her nefes aldığımızda giren mikro minicik partiküller var. Yani iç hava kalitesi dediğimiz şey çok kıymetli. Nefes almıyorsa bina, şu anki menfik binalar, cildimizin üzerine böyle naylonla dolamışsınız da içeride kapatmışsınız gibi düşün. Bir cama açmakla içerideki kirli hava dışarı vakumla çekilir gibi gitmiyor. Ama yapı nefes alan bir yapı olsa, o zaten dengeli nefes almayla insan sağlığı da çok değerli bir şekilde onarılıyor. Ama çok fazla astım, rutubet, küf vs.
Bunlar yapıdan ya da tamamen renk bile mekan içerisindeki. Bulunduğu kuzey tarafına doğru küçük cephelerin pencere açılması ama güney ve doğudan alınan ışıkla insanların o o ferahlığa doğru bakması bunların her biri çok kıymetli. Şimdi bana iletilen notlar oluyor eşim tarafından arkada. Elazığ'da doğal malzemeden evler yapılmış galiba depremden önce ve sonra etkilenmemiş diye bir not geldi. O konuda da kısaca bir bilgi verdikten sonra ben size teşekkür edeceğim. Tabii, evlerde bir projeydi. Sürdürülebilir kalkınma dalında bir ödül sonrası onu orada uygulama için 2019'un Temmuz ayında gittim. Aralıkta teslim edip topraktan yerelin yöredeki 10 kilometre çap içerisindeki kirli toprağını, bu konuda da 102 yaşına vefat eden bir hocamın aşağı yukarı 10 yılda yakın gönüllüsüydüm. Onun 40 yıl önce
İcat ettiği bir toprak yapım tekniği var. Kerpiç değil, Alker diye bir teknik. Daha günümüzün modern kerpiç uygulaması gibi. İçi de TÜBİTAK projesi olarak yapılmış. Tüm analizleri yapılmış. O malzemeyi yerelden bularak, sadece kireç ve alçı ve su katarak yerinde pişirmeden, hiç enerji harcamadan topmakla yapılıyor. uyguladığımız bir toprak yapı oldu. 45-50 santim duvar kalınlığında nefes alan, yazın dışarısı cayır cayır sıcaktan yansa da duvar termos gibi ısı içerisinde toplayıp akşam sıcaklık veriyor. Akşamdan sabaha soğuyan duvar gündüz derinlik veriyor. Hiçbir klima da kullanılmadı. Çatısı yeşil çatı yapıldı.
Hem orada bir izolasyon etkisi oldu. Yağmur suyu toplanıp, depolanıp, gazetelerin rezervalarına geri kullanıp, geri kazanabildiğimiz bir yapı oldu. Güneş paneli koyamadık ama altyapı olarak güneş paneli de koyulsa oradaki elektrik ihtiyacı da karşılanacak bir yapıydı. Bu tam depremden bir ay önce teslim edip ben oradan çıktım. Bir ay sonra Elazığ depremi gerçekleşti. Çok şükür sağlam bir şekilde orada ayakta halen daha. Yani tekniğine uygun, prosedürüne uygun yapılan her yapı depreme uygun. Bunun çelik de olması, beton da olması tekniğine uygun değilse hiçbir güven vermez. Hani toprak yapılar yıkıldı, beton güvenilir diye bir şey. Teknikle, uygulanmayla, etikle, adil duyguyla da alakalı bu uygulamaların her biri.
Bu uygulamaların her biri teknikle, uygulamayla, etikle, adil duyguyla alakalı diyor Özgür Öztürk. Çok önemli bir noktaya bir kez daha vurgu yapıyor. İşte buradan hareketle doğru teknikleri doğru şekillerde uygulayarak ve tabii ki bir etik ve adalet duygusu çerçevesinde şu anda büyük oranda yıkılmış olan şehirlerimizi onarabiliriz. Şehirlerini terk etmek zorunda kalan insanlarımıza umut olabiliriz.
Bununla birlikte yine uzmanların yönlendirmesiyle aktif fay hattı üstünde olduğunu bildiğimiz diğer bölgelerimiz için de bu uygulamaların hayati önem taşıdığının altını çizmem gerekiyor. Teknolojinin faydalı bir şekilde kullanıldığı, doğayla barışık şekilde tasarlanan, sürdürülebilir mimari tasarımlarıyla istikrarlı şehir plancılığının birleştiği noktada birçok felaketle başa çıkılabileceğini düşünüyorum. Her zaman olduğu gibi gerek deprem nedeniyle bir araya geldiğimiz ve bir dayanışma örneği göstermek için 100 saat kesintisiz ortak yayın yaptığımız yayıncı arkadaşlarıma ve bu sırada bizi yalnız bırakmayan konuklarımıza teşekkür ediyorum. Bu konuştuklarımız ortak canlı yayınımızın 6. bölümünden yaptığımız bir derlemeydi. Tamamını izlemek isterseniz YouTube kanalımıza rahatlıkla erişebilirsiniz.
Tekrar hepimize geçmiş olsun, başımız sağ olsun, birlikte iyileştiğimiz çok daha güzel günlerde tekrar görüşmek dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.