
3.332 kelime · ~17 dk okuma
Merhaba sevgili arkadaşlar, umuyorum siz ve sevdikleriniz iyidir, iyi olacaktır. Hepinize en içten sevgilerimi ve tabii ki sabır dileklerimi iletiyorum. Hepimize bir kez daha geçmiş olsun ve başımız sağ olsun. Belki haberdarsınız, belki de şimdi haberdar olacaksınız. 6 Şubat, Kahramanmaraş Merkezi'nde depremin hasarlarına ve kayıplarına bir nebze yarar ve dayanışma sağlamak amacıyla YouTube'da 30'u aşkın bilim, teknoloji, kültür, sanat kanalı bir araya gelerek 100 saat süren ortak bir destek yayını yaptık.
Eğer ben denk gelmemiştim diyeniniz varsa da şu an hala bağış butonumuz aktif ve 100 saatlik yayının tekrarına YouTube sayfamdan kolayca erişebilirsiniz. Güncel olarak baktığımda bağış kampanyamızın neredeyse 650 bin dolar civarında olduğunu görüyorum. Yayınların tüm gelirleri ve yapacağınız bağışlar YouTube Giving özelliğiyle oluşturduğumuz ortak havuza Turkish Philanthropy Fund'ın aracılığıyla Ahbap, Açev, TOG, İhtiyaç Haritası ve TGEV gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı bir şemsiye platformu olan Afet Platformu'na gideceğiz. Bu yayını depremden etkilenen tüm insanlara maddi ve manevi destek olabilmek için başlattık. Yayınlar boyunca gözlenen ihtiyaçlar ve yardım önerileri, yaşanılan problemlere bilim ve teknolojinin sunabildiği çözümler, psikolojik destek ve eğitim konusunda yapılabilecekleri aktardık ve elbette tüm dünyaya yayılmış olsak da yüreğimiz deprem bölgesinde mesajını iletmeye çalıştık.
Uzun saatler boyunca konuştuğumuz çok değerli iletişimlerin olduğu bu destek yayınlarımızdan sevgili Podbee Medya'daki ekip arkadaşlarımla bir kürasyon hazırlamaya karar verdik. Bu yayınlardan derlenen ilk iki bölümümüzü geçtiğimiz günlerde paylaştık. Şu an dinlediğiniz bölüm ise 11 Şubat akşamı gerçekleştirdiğimiz 5. canlı yayınımızdan.
Haber Doğrulama Platformu Teyit Org'un eş kurucusu, vizyon ve strateji sorumlusu Gülin Çavuş'la haber almak, post-truth kavramı ve hakikat arayışı üzerine önemli bir sohbet gerçekleştirdik. Doğru habere neden ihtiyaç duyuyoruz? Doğru haber vermenin esasları nedir? Doğru habere nasıl ulaşırız gibi konuları sorguladık.
Gülin Hanım, 2016'da gerçekleşen Reyna saldırısının ardından oluşan bilgi kirliliğinin yolaştığı zararı hatırlatarak sözlerine başladı. Bu bilgi kirliliği sebebiyle pek çok masum insanın hedef alındığına dikkat çekti. Bu durumun bir benzerinin de deprem bölgesinde yaşandığını söylüyor. Teyit Orgun amacının bu bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak ve doğru habere erişimi sağlamak olduğunu ifade ediyor. Teyit'i 2016 yılında kurduk.
Ve aslına bakarsanız tam da benzer, yani benzer değil ama hissiyat olarak benzer diyebileceğimiz travmatik dönemlerdi. Eminim sizler de unutuyorsunuzdur. Çok fazla bombalı saldırının olduğu, pek çok insanın öldüğü ve bu travmalarla birlikte de sosyal medyanın kullanımının hayatımızın artışıyla ciddi yanlış bilgilerin insanların, hayatlarının etkileyebileceği günlerdi. Ben hatta şöyle bir benzerlikle de başlayayım, hani teyidin hem misyonunu anlamak hem de bizim neyle uğraştığımızı anlatmak açısından. Aslında ilk uğraştığımız şeylerden birisi Reyna saldırısında yanlış ve hedef gösterilen kişilerin başlarına gelen ve masum insanların hedef alınmasıyla sonuçlanan yanlış bilgi sorunuyla uğraşıyorduk 2016 yılında. Şimdi tekrar işte dün görmüşsünüzdür depremde yağmacı diyerek dövülen ya da işte insanların hayatlarını etkileyebilecek ve işte deprem bölgesinden, enkaz bölgesinden kaçmasına neden olabilecek yanlış bilgilerin nasıl hayati sonuçları olduğunu görmeye başladık. Benim zihnimde birden çok o günlerdeki hissiyatlarımız canlandı. Ne yazık ki biraz da böyle Türkiye'de bunları sık yaşıyoruz. TEİD'in misyonu da özellikle sosyal medyadaki ve medyadaki yanlış bilgilerin önüne geçmek ve bunları bir metodoloji ışığında incelemek, şeffaf bir şekilde kaynaklarıyla bunları okurlarıyla paylaşmak. Aynı zamanda bizim tabii çok önemsediğimiz bir şey ve
Evrim ağacıyla her zaman böyle çok takdir ettiğimi ve sizleri sevdiğimi de tekrar vurgulayayım buradan. Ortaklaştırdığım şeyin şu olduğunu düşünüyorum. Bizim için eleştirel düşünme alışkanlığını yaygınlaştırmak çok önemli. Çünkü bir şeye sadece yanlış ve doğru demenin ötesinde bir sorunla mücadele ediyoruz. Bence bugün karşılaştığımız felakette de şunu çok iyi görüyoruz. Aslında keşke bilimin ışığında bilimin verileriyle bilimsel olanla uzmanlara biraz daha önem vererek davranıyor olsaydık ki biz metodolojimizde bu sınırları çok önemsiyoruz.
Böyle davranıyor olsaydık belki de bu felaketlerin boyutlarına bu derece tartışmıyor olurduk. Fake checking aslında doğrulama, verification dediğimiz şey. Yine bilimsel, doğrulanabilir, incelenebilir açık kaynaklarla insanlara gerçekliğin ne olduğunu göstermeye çalışmak, bazen doğrusunu söylemek, bazen yanlışı söylemek, bazen de elimizdekilerin ne olduğunu aktarmak sadece. Bu deprem döneminde de biraz bu skalada, spektrumda bir daha biraz gidip geliyoruz.
Dediğim gibi TEİD'in ana misyonu bu eleştirel düşünme alışkanlığını beslemek. Bunun için de çok fazla çaba sarf ediyoruz. Özellikle öğretmenlerle yaptığımız projeler var, öğrencilerle yaptığımız projeler var. Çünkü bunun bütünlüklü bir perspektiften geçtiğini inanıyoruz. Ve bizim her zaman şeffaf ve tarafsız olma gibi çok önemsediğimiz ilkelerimiz var. Tarafsızlığımızı da parçası olduğumuz networkler ve ağlarla sağlamaya çalışıyoruz.
Türkiye'de de bizim gibi kurumlar var ama dünyada da pek çok kurum var. Yüzün üzerinde teyit gibi platform var aslında. Her ülkede neredeyse bir teyit platformu var. Ve sürekli standartlarımız, takip etmeye çalıştığımız etik kodlar her yıl denetleniyor. Bu bence çok önemli. Niye önemli? Şeffaflık, hesap verilebilirlik bizim gibi teyit platformlarına kesinlikle bence yakışan bir şey. Ama bence bir ilke olarak sürekli tekrarlanması gereken bir şey olduğu için de önemli. Ki yine bugün bence tartıştığımız bu deprem felaketinde hesap verilebilirlik, denetlenebilirlik, şeffaflık konuları da yine ilkeler anlamında da çok önemli görünüyor. Biz bunları önemsiyoruz. International Fact-Checking Network'ın bir parçasıyız. Aynı zamanda şu an European Fact-Checking Standards'ın isminde yeni bir network da kuruldu. Ben de buranın yönetim kurulundayım. Bu sadece Avrupa'daki teyitçilere bağlıyor. Ama burada önemli olan sürekli o şeffaflık standartlarını yükseltmek, doğrulama pratiklerini en iyi hale getirmek ve bunlarla aslında kamuyu bilgilendirmek ve kamu yararı üreten içerikler yaratabilmek. En genel anlamıyla aslında teyit bunlara yapmaya çalışıyor.
Güline Hanım, gerçeği bilmeye ihtiyacımızın doğrudan hayatlarımızı etkilediğini de sözlerine ekledi. Hakikat arayışının evrimsel bir çabanın ürünü olduğunu, gerçekler sayesinde hayatta kaldığımızı ifade etti. Fact check yani doğruluk kontrolü meselesinin demokrasiler içinde çok önemli olduğuna dair hatırlatmalarda bulundu bizlere. Evet, o kadar belki yani bu çok hakikat arayışı, hakikat ya da postürüt tanımları da, hakikat, gerçeklik bunlar da aslında kavramsal olarak da Türkçe eleştirirken de çok tartıştığımız şeyler. Ama ben hani bugün biraz konuda gereği biraz daha işin o boyutundan ziyade hayatımıza nasıl dokunduğunu biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü zaten içerisinden geçtiğimiz dönem daha ne olabilir ki? Gerçekleri bilmek, o bilimsel bilgiyle hareket etmenin önemine dair bize çok fazla şey söylüyor.
Bunu neden bilmeliyiz? Bir kere zaten hayatta kalabilmek için bilmeliyiz gibi görünüyor. Şimdi deprem sırasında da bizim karşılaştığımız çokça içerik oldu. Yani şunu yapmalı mıyız? Enkazdan çıkana böyle mi davranmalıyız? Su içirmemeliyiz, içirmeliyiz gibi. Aslında uzmanların kendi işlerine ortaklaştığı ama sosyal medyada, belki de sosyal medyanın dışında da insanların kendi aralarında bir fısıltı haline dolaşan yanlış bilgiler oluyor. Yani hayatınızı etkiliyor. Bunu zaten COVID döneminde de gördük. Yani aşı karşılıklarının çok yükseldiği bir dönemden geçiyoruz zaten. Hatta aşı karşılıklarının daha siyasi bir kutuba doğru da çekildiği bir dönemdeyiz. O yüzden bence en en önemlisi doğru da hayatlarımızı etkiliyor olması. Bir yanlış bilginin gerçeği bilme ihtiyacı hayatta kalabilmek için yani evrimsel bir çabanın ürünü olarak gerekli. Bir diğeri, Bizim dışımızda yani o bireysel hayatlarımıza dokunmasının da ötesinde aslında yaşadığımız toplumsal düzeni ve dengeyi bozabilecek bir yapıda. O yüzden de doğrulara ve gerçeğe ihtiyacımız var. Bunu nasıl düşünebiliriz? Şimdi bir kere zaten demokrasiyi etkilemek gibi bir anlamı var. Bunu seçimlerde görüyoruz. Zaten neden bu kadar fake checking organizasyonu var, neden bu konu bu kadar popüler diye hatırlamaya kalkarsak, 2016 yılındaki ABD seçimlerini konuşmamız gerekiyor, Trump'ı hatırlamamız gerekiyor. Burada nasıl gerçeklerin bir öneminin kalmadığı ve siyasetin nasıl buna göre şekillendiğini gördüğümüz bir dönem. ve bunun ardından da biraz aslında herkesin gözü bu konuya ve bu tartışmalara dikildi. Neden dezenformasyon bu kadar önemli dediğimizde, bizim seçmen davranışlarını etkileyebilen, demokrasimizi etkileyebilen, siyasi yaşamımızı etkileyebilen ve üyesi liderlerin daha da popülerleşmesine neden olan bir sürece doğru bizi götürdü. Bir ikincisi bu. Tabii ki ekonomiyi etkiliyor, sağlığımızı etkiliyor. Yani aklınıza gelebilecek her şeyi,
yanlış bilgileri etkileyebiliyor ve bunun karşısına o doğruları koymak durumundayız. Gerçeklerle kurduğumuz ilişki aslında çok temelde hem birey olarak hem de toplum olarak hayatta kalabilmekle de alakalı. Yani biz bunları bilme ihtiyacı duyuyoruz çünkü hayatta kalmak durumundayız, ihtiyacındayız. Biraz böyle bu hakikat üttesi kavramlarını tartışan kitaplarda da bunu çok görüyoruz. İnsanlar birbirlerine neden doğruları söylemeye ihtiyacı duyar? Neden yalanlar etrafında kurulu toplumlar o kadar da ilerleyemez ve hayatta kalamaz? Bunu da insanlığın en başında toplumsal bir hale gelmeye, sosyalleşmeye başladığından beri görüyoruz, gözlemliyoruz. O yüzden biraz bu meseleye, o doğruluk meselesine, gerçeklik meselesine buradan bakabiliriz. Gerçeklerin hakikatlerinde ben en değerli yerinin o toplumsal barışı sağlayabilmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yine bugünlerde karşımızda olan şey işte özellikle farklı etnik, dini kimliklerimizden dolayı birbirimize karşı beslediğimiz düşmanlıkların yanlış bilgilerle, gerçeklerin avlanamamasıyla nasıl derinleştiğini tanık oluyoruz. O yüzden o birlikte yaşama arzusu için de bence gerçekten çok önemli. Bunun içerisine propaganda giriyor, tabii ki siyasi propaganda giriyor, başka belki amaçlar giriyor, başka çıkarlar giriyor. Ama bu yüzden değerli olduğunu düşünüyorum. Yani gerçeklik, bir arada yaşayabilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz en temel şey bence. Tehditçilikte ne kadar objektif olunabildiğini ve travmatik durumlarda gösterilmesi gereken sorumlu davranışları sorguladığımızı da verdiği cevaplarsa son derece önemliydi Gülin Çavuş'un.
Hepimiz tabii ki insanız ve bazen şeye düşebiliyoruz. Kendi değerlendirmelerimiz ve subjektif yorumlarımızın yapacağımız işe etki etme gibi riskli her zaman olabilir. Bunu nasıl minimize ediyoruz? Bir içerik ortaya çıktığında hem bunun incelenmesi aşamasında hem bunun yayınlanması aşamasında aslında hep 2 hatta 3 editörün mutlaka bakmasını önemsiyoruz. Çünkü birinin kaçırdığı bir noktanın, birinin belki de farklı yaklaştığı bir noktanın diğer kişiler tarafından yakalanabilmesini sağlıyor bizce. Tarafsızlık konusunda da bu uymaya çalıştığımız standartların ötesinde, bizim bu işi yaparken, yani teyit-i urgu kurduğumuzdan beri kendimize ilke edindiğimiz bir şey. Çünkü herkes yalan söylüyor, herkes yanlış bilgi paylaşıyor. Ve bu her zaman, bu arada kötü niyetli olmak zorunda da değil.
Yani gerçekten de böyle. Her zaman insanlar mesela deprem sırasında da gördüğümüz yanlış bilgilerin hepsi kötücül değil. Yani bazıları çok kötücül ama bazıları birbirlerine yardım etme arzusuyla insanların hareket etmesinden kaynaklanıyor. O yüzden biz işte onun yalanı bunun yalanı gibi bir şeye yani biraz daha böyle bunu uzaktan bakıp bir adım geri çekilip işte sürekli orada eleştirel düşünme mantığını çalıştırmayı önemsiyoruz. İnsanları da sürekli bunu hatırlatmaya çalışıyoruz. Bizim orada o bubble'ları yıkabilme ve oradan çıkabilmenin en önemli tarafı... Şöyle bir gerçeklik var tabii ki. Kimse T4'ü sevmiyor. Ama bazen de herkes T4'ü çok seviyor. Çünkü işinize yarayan bir doğru olduğunda ona tutulmak istiyorsunuz. Hoşunuza gitmeyen bir yalan olduğunda da burada tabii ki karşınıza birini koymak istiyorsunuz. Bu çok normal. O da bizim tarafsızlığımızı gösteren bir şey oluyor. Ve Türkiye'de de gerçekten bu kutuplaşma devam ettiği sürece, bu işler düşünmeden uzaklaşmaya devam ettiğimiz sürece,
O tarafsızlık konusunda bir endişe de değiliz. Ne yazık ki toplumun her kesiminde bu tür yanlılıklar, inançlarımız doğrultusunda yayılan yanlış bilgilerle karşılaşıyoruz. Umarım tabi ki azalır bunlar ve daha farklı metodolojik tartışmaları konuşuyor oluruz fake-checking platformları için. Ama şu an hem bize koyulan ve yıllık olarak denetlendiğimiz o standartlar, politik bir bayesimiz var mı yok mu diye sürekli de kontrol ediliyoruz. İnternet sitemizdeki içeriklerimiz bu gözde taranıyor, tarafsız uzmanlar tarafından. O yüzden böyle denetleme mekanizmaları var ama en önemlisi bizim için toplumsal fayda. Şimdi dijital bir dünyada yaşadığımızı hep akıllı tutmak gerekiyor. Ve herkesin dijital ayak izleri var. Ve bu dijital ayak izleri konu çocukları olduğunda ve onların bir söz hakkı olmadığı bir konuda ve onlara bir soru sorulmadığında, onların bir hakkı varmış gibi davranılmadığında aslında ciddi bir ihlalden bahsediyoruz. O yüzden bazen tabii ki ben medyayı anlayabiliyorum ama medyada aslında çok genel bir standart olarak, yani çok küçük çocukların zaten gösterilmesi, yüzlerinin ifşa edilmesi doğru kabul edilmez. Yani bu çok temel bir gazetecilik etik standardı aslında. Biz de bundan farklı bir şey yapmıyoruz. Yani bizim en önemlisi dediğimiz şey bu. Ama ne yazık ki tabii ki Türkiye'de bazen durumu yakıcılığını, durumun kötülüğünü gösterebilmek için
ya da belki de umut olabilmesi için buraları kayabiliyor. Biraz böyle özellikle bu travmatik dönemlerde sıkça yapılıyor. Ama çocuklar birey ve onların da hakları var. O yüzden bu hakları ihlal etmemek çok önemli. Onların ne hissedeceğini bilmiyoruz ve travma yaşadıklarına umut olmak gerekiyor. Yıllar sonra bu travmalarını aşmaya çalıştıklarında karşılarına başka bir engel olarak, başka bir zorluk olarak çıkabileceğini akılla tutmak gerekiyor.
Bir de orada çok önemli başka bir şey var. Yani sürekli mağdur olarak gösterilmesi bir çocuğun, o mağdur rolünün sürekli yerleştirilmesi ciddi bir zarar oluşturuyor. Ve bunu bir de şöyle düşünmek gerekiyor. Bunun etkilenen çocuklar var. Yani birebir bu sorunun bir parçası olan, belki enkazdan kurtarılan bir çocuk var.
Ama bir de bunu izleyen, bunu gören çocuklar var. Oradaki etkiyi de düşünmek gerekiyor. Çocukların üzerinde depremin nasıl bir etki yarattığını gerçekten konuşmak lazım. Yani oradaki mağdurun da ötesinde birçok çocukla travmanın yaşanıyor olduğunu akıllı tutmak lazım. O yüzden dikkat etmek gerekiyor.
Bir de bir çocuğun işte hayatta kaldığını söylemenin kendisi zaten umut verici bir şey. Onu illa o çocuğu göstererek yapmak zorunda mıyız emin değilim. Ben buna gerek olmadığını düşünüyorum. O yüzden de medyanın buna daha özen göstermesi gerekiyor. Ve bu sadece aslında işte çocukları televizyonlarda görüyor olmak şey de değil bu arada. Hepimizde bir yara açıyor. Hepimizde psikolojik bir etki bırakıyor. Hepimizde bir travma yaratıyor. O yüzden bunlara böyle yaklaşmak gerekiyor.
İTEİT de her zaman buna dikkat ediyor. Sadece böyle dönemlerde değil, hiçbir zaman çocukların yüzünün göründüğü paylaşımları yapmıyoruz. Eğer yanlış bilgiyle ilgili bir şeyse mutlaka yüzünü gururlayarak vs. paylaşıyoruz.
Bilgi çağında yaşıyoruz ve her gün üzerimize sonsuz sayıda enformasyon yağıyor. Bizim yanlış bilgilerden korunabilmemiz için şemsiyelere ihtiyacımız var. Eleştirel dijital medya okuryazarlığı ve iç görülerimiz burada çok önemli bir rol oynuyor. ne yapabileceğimize, hepimizin nasıl birer teyit-ork haline gelebileceğimize kafa yorması gerekiyor. İşte bu noktada Gülin Hanım bizlere bazı metotlardan ve projelerinden söz ediyor. Bizim neler yaptığımızı biraz anlatayım. Biz bunu şöyle tanımlıyoruz Bayeş Hocam, eleştirel dijital okuryazarlık diyoruz. Ve bu eleştirel dijital okuryazarlık için çok yakın zamanda yaptığımız ve bayağı iyi sonuçlar aldığımız güzel bir projemiz oldu. Geçtiğimiz sene yaptık. Öğretmenlere... Aslında biz sadece teyitçilik yöntemlerini aktardık. Öğretmenler kendi sınıflarında neye ihtiyaçları da olduğunu düşünerek, gözlemleyerek, algılayarak kendilerine bir kitapçık oluşturdular. Ve bu kitapçık aslında şöyle bir, öğretmenden öğretmene bir el kitapçığı. O da şöyle, yani bir öğretmen aslında bunu kendi öğretmenler odasında yaygınlaştırsın, başka okullarda yaygınlaştırsın diye üretildi. Orada çeşitli oyunlaştırmalar, bazı sınıflarda teyit hama gibi bir yöntem kullanıldı. Bazılarında masallarla, masalların içerisinde doğruya ulaşmakla alakalı yöntemler geliştirildi. Yani aslında bu çabaların içerisindeyiz ve yeni olarak da tam da çok yakın zamanda aslında hayata geçirmek üzere bir e-learning sistemi üzerine çalışıyoruz. Yeni bir membership, bir üyelik sistemi üzerine çalışıyoruz. O yüzden elimizden gelen bütün kaynakları ve çabaları aktarmaya çalışıyoruz. Ama kesinlikle sınaflara girmesi gerekiyor. Bizim geçen sene yaptığımız projede belirli sınırlıkları vardı. Ama müfredatın parçası olmalı. Kesinlikle bunun için de çaba sarp etmeye de hazırız. Onun dışında yaygınlaştırmak, tüm Türkiye'ye yaygınlaştırmak, hatta globale yaygınlaştırmak. Çünkü güzel bir yöntem bulduğumuza inanıyoruz. Öğretmenlerin kendi öğrencilerine bunları aktarışına tanık olduk. Çok hoş videolarla karşılaştık aslında. Çünkü çocukların öğrenme kapasitesi o kadar hızlı ve güzel ki. Bizim teyitçilik olarak kullandığımız çok basit yöntemler nedir bu? İyi bir arama yapabilmeniz. Aslında sosyal medyayı iyi kullanabilmek ve iyi bilgi alabilmenin en iyi yolu iyi arama yapmak.
Yani sizin arama motorlarında ya da sosyal medyada nasıl arama yaptığınız, hangi bilgiye ulaşacağınız anlamına geliyor. Örneğin bunları böyle çocukların çok hızlı öğrendiğini, bunları hatta sınav kağıtlarında gösterebilecek kadar, hayatlarına geçirebilecek kadar hızlı bir şekilde uygulayabildiklerini gördük. O yüzden bunlar çalışıyor, bunlar iyi yöntemler ve bunları kesinlikle yaygınlaştırması lazım. Biz de buna çaba sarf ediyoruz. E-learning dediğimiz sistemle de biraz daha bunu aslında herkese yaygınlaştırma isteğimiz var. Şu an öğrencilere eğitimler verebiliyoruz, üniversite öğrencilerine gidip eğitimler veriyoruz ya da birlikte işler yapıyoruz. Öğretmenlerle çalışabiliyoruz. Ama tabii ki bireysel olarak bundan faydalanmak isteyen, bunu öğrenmek isteyen kişilere de bir olanak, bir fırsat yaratabileceğimize inanıyoruz.
Canlı yayınımızın ikinci yarısında ise şehir plancısı Dr. Bahar Aksel ve şehir plancıları odası İstanbul Şubesi Başkanı Doçent Doktor Pelin Pınar Giritoğlu bizlere katıldı. Pelin Hanım şehirlerin deprem gibi olayların ardından erişilebilir olmaları gerektiğine vurgu yapıyor. Bu depremde en önemli aksaklık olan erişilebilirlik meselesinden giriş yapmak isterim konuya. Biliyorsunuz bu acı depremde ilk iki gün boyunca neredeyse yardım etmekte bile zorlandı. Yıkıntılara erişmekte büyük büyük bir zorluk çekildi. Fay hatları üzerine yapılmış bir hava limanı vardı Hatay'da. O iptal oldu. Diğer hava limanlarında da kesintiler, aksaklıklar yaşandı. Şehir içi yollara baktığımızda zaten yıkıntılardan dolayı bunları kullanma şansı bulunamadı. Ve buradaki vatandaşlarımız, yıkıntılardan kurtulan vatandaşlarımız bile şehri terk etmek isteseler bile terk edemediler.
bir erişilebilirlik problemi yaşandı. Bu bize şunu gösteriyor ki, birincisi bir kenti depreme hazır hale getirebilmenin en önemli koşullarından bir tanesi, erişilebilirliği güçlü kılmak. Bunun için bir yandan havalimanları, bir yandan da karayollarının yüksek nitelikli olmasını sağlamak gerekiyor. Ben daha önce katıldığım yayınlarda da hep şundan bahsettim. Bizim kentlerimizin imar planlarında
Afet tahliye yolu diye bir öncelikli yol bulunmuyor. Yüksek nitelikli, yüksek güvenlikli, yüksek teknolojiyle yapılmış yollardan bahsediyorum. Bu depremde gördüğümüz ilk sarsıntıyla yarılan yollardan değil. Mutlaka bunların kentlerde, yeni kentlerde planlama unsurları içerisine katılması gerektiğini düşünüyorum. Kendisinin kompak kent modeli ve şehir planlamacılığına dair söyledikleri de son derece kıymetliydi.
Yeni kurulacak kentleri elbette ki bir kere fay hattından uzaklaştırmak gerekiyor. Onu da belirtelim. Yani yeni bir kentten bahsediyorsak artık şimdi bugün bölgeye bakın işte deprem bölgesinde 70 bin kilometre karabiye alanı 13,5 milyon yığmışız. Bir kere bu yaklaşımdan da uzaklaşmak gerekiyor ve fay hatlarından uzakta yeni kentleri güçlü noktalarda inşa etmek gerekiyor.
Bir şey daha söyleyeceğim. Bugün Avrupa kompak kent modelini benimsiyor. Yani saçaklanmamış kentleri öngörüyor ve bunları hayata geçiriyor. Bunu da çok önemsiyorum. Ne demek bu kompak kent saçaklanmamış mı dediniz? Evet, saçaklanmamış kent. Yani kontrolsüz bir şekilde dışarıya doğru büyümeyen kentler. Bunun birçok açıdan faydası var. Bir kere kamu hizmetlerine çabuk erişebilmek, bunların maliyetlerini azaltabilmek, denetimi daha güçlü kılabilmek gibi faydaları var. Bir yandan da bu kentler birbirinden kopuk. İstanbul'u düşünün, bir ucu Gebze'ye bir ucu Tekirdağ'a kadar uzanıyor. Halbuki Avrupa'daki bu kentlerin
Etraflarında yeşil alanlar var. Yeşil kuşaklarla, orman alanlarıyla, tarım arazileriyle birbirlerinden ayrılmışlar. Bu şunun için de önemli. Deprem kuşağında bir ülkeyiz. Birinci derece deprem kuşağında bir ülkeyiz. Olası afetlere karşı dirençli kılmak için etrafımızda toprağa da ihtiyacımız var. Pandemi'yi düşünün. Bir daha olmayacak diye bir şey yok.
Diyelim ki bir süre yardım alamadı bu şehir, hiçbir yerden yardım gelemedi. Gıda yardımı gelemedi, başka hiçbir yardım gelemedi. Etrafındaki topraklar kısa bir süreliğine de olsa o kenti besleyebilmeli. Yani böyle bir ihtiyacımız da var. Bu da aslında geleceğin kentlerinde mutlaka dikkate alınması gereken, tasarımda dikkate alınması gereken konulardan bir tanesi.
İlerleyen sürelerde Dr. Bahar Axel sözü devraldı, Bahar Hanım bir kentin geleceğini akılcı ve ilkeli planlarla tasarlayabileceğimizi bize hatırlatıyor. Burada kararlı ve hassas davranmamız gerektiğini, coğrafyaya göre planlamanın ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor. Yönetmeliklerimiz de var. İlgilenenler bakabilir. Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği. Hemen Mevzuat.gov.tr'den indirebilirler. Bu halka açık olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın web sayfasında da var. Bizim bir plancı olarak imza attığımız bir planda eğer donata hesabı bu kadar nüfusa, şu kadar park, bu kadar sağlık yerleştiremezsem ben o plana, benim planım
Ya da işte ilkokulları aile sağlık birimlerini 500 metre yarı çaplı erişilebilirlik daireleri içinde bir kent satkına eğer dağıtmazsam benim planım çalışan bir plan olmaz. Biz bunların hepsini kendi eğitimlerimizde de yani üstüne basa basa vurguluyoruz. Şehir plancıları odası bunun için bir sürü savaş veriyor aslında uygunsuz planların işte iptal edilmesi daha iyi şekilde yapılması için. O yüzden diyorum bizim araçlarımız var. Bunlar yeni şeyler değil. Sadece bizim bunları kendi coğrafyamıza göre yani Mardin'i planladığınız yaklaşımla Antep'i planlayamazsınız. Antalya'yı hiç planlayamazsınız. Hani bizim ülkemiz gerçekten bambaşka coğrafi bölgeler ve durumlardan oluşan bir ülke. Ne kadar şanslıyız. Hani yapmamız gereken şey bu teknik bilgiyi kendimize en iyi şekilde adapte ederek kendi mükemmelimize gidebilmek. Bu araçlarımız var, uygulamamız gerekiyor ama. Ciddiye alarak, hassasiyetle, önemle uygulamamız gerekiyor.
Ne demiştik önceki bölümlerde? Birlikte iyileşeceğiz. Bu uzun bir maratonun başlangıcı olacak. Ancak birbirimizi desteklememiz, bir arada olmamız ve 7'den 70'e kendimizi eğitmemiz çok çok önemli.
Bu bölümden sonra heybemize birkaç ilke daha atmamız gerekiyor bence. Öncelikle doğru bilgiye ulaşmayı, bilgi çağında her enformasyonu sorgulamayı kendimize ilke edinmeliyiz. Öte yandan şehir tasarımlarımızda doğru ve akılcı metotları seçmek bizler için çok önemli olmalı. Bunu asla unutmamamız, yeni tasarlayacağımız ya da iyileştireceğimiz şehirlerde bilimsel metotlardan şaşmamamız çok kritik bir rol oynuyor.
Bunların takibini yapmak, aktif birer vatandaş olarak refleksleri göstermek son derece mühim. Ama bir de adeta bir kent gibi olan kendi yaşadığımız küçük toplulukları düşünelim. Onların da tasarlanması konusunda bence sorumluyuz. En azından kendi içinde yaşadığımız aileyi, toplumun en küçük kenti diyebileceğimiz birimini tasarlamamız gerekiyor.
Katılan tüm konuklarımıza ben bir de buradan teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Onların uzmanlıklarını bizlerle paylaşması, bizlerin yoluna ışık tutması çok ama çok kıymetliydi elbette. Bir sonraki bölümde şehir planlaması konusunu daha da derinleştireceğiz ve sürdürülebilir mimari ilkelerine odaklanacağız. O zamana kadar lütfen kendinize çok iyi bakın. Tabii ki çevrenizdekilere de.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.