Podcast

58 - Dikkat Dağınıklığına Son!

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Odaklanamıyor musunuz? Korkmayın, yalnız değilsiniz! Günümüzde insanların büyük kısmı, korkunç bir "dikkat dağınıklığı krizi" yaşıyor. 111 Hz'in bu bölümünde, odağımızın neden dağıldığını araştırıyor, ardından bu sorunu çözmek için başvurabileceğimiz çözümler üzerine konuşuyoruz. Sizlerin bölümü dinlerken tek yapması gereken şeyse, odaklanmak.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.918 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ve affedersiniz, müziği kapatıyorum. Malum, dikkat dağıtabilir. Çünkü bu bölümde konumuz odaklanmak olacak. Ve bölüme başlar başlamaz sizden odağınızı rica edeceğim. Bir şeye, tek bir şeye odaklanmanızı istiyorum. Nefesinize.

10 saniyeliğine gözlerinizi kapatın ve sadece ciğerlerinize dolan havayı takip edin. Bu ne şimdi? Durun, durun sakin. Sizin telefonunuz değil kulaklıktan geldi sadece. Mesaj filan gelmedi. Whatsapp'ınız da gayet sakin. Ama işte...

Transkriptin tamamını oku

Odağımız gitti, dağıldı bir kere. Şimdi nasıl toparlayacağız bunu? İşte bunun üzerine konuşacağız bu bölümde. Ama yalnızca nasıl sorusunun cevabını aramayacağız, neden odaklanamıyoruz sorusunu da masaya yatıracağız. Çünkü bu problemi gerçekten inanarak çözebilmek için bizi çözüm aramaya iten nedenlerin de farkına varmamız gerek. Bu anlatacağım şeyin başınıza geldiğinden eminim. Sabah güzel bir saate alarm kurdunuz.

Kalktınız. Kapattınız. Misler gibi uykunuzu almışsınız. Oh çok güzel bir sabah. E güzel bir sabaha ne yakışır? Aynen öyle. Şöyle içinizi ısıtacak bir fincan kahve. Birazdan hazır olur. Böyle sakin bir kafayla tatlı bir çalışma ortamı hazırlıyorsunuz kendinize. Yapılacak işler çok ama yaparım ya kafasındasınız. Belki ders çalışmanız gerek. Belki bir şeyler yazmanız. Hah kahve hazır.

Pincanı aldınız. Masanın başına oturdunuz. Açtınız bilgisayarı. Özgüveniniz de yerinde. Yapılacak ne varsa vız gelir tırıs gider bugün. Tam çalışmaya başladınız. Hop! Telefonunuzda bir bildirim. Kimden geldi acaba? Aa, Instagram'dan biri. Oo, birkaç fotoğrafınızı beğenmiş. Hmm, kim acaba? Profiline girdiniz. Ortak arkadaşlarınız var.

sırasıyla fotoğraflarına bakmaya başladınız. Oradan başka profilleri atladınız. Hatta belki de Instagram ana sayfasına düştünüz. Ve başladı sonsuz bir kaydırma serüveni. Birdenbire ne yaptığınızı unutuverdiniz.

Sahi ne yapıyordunuz ya? Hani bugün işleri halledecektik? Bu anlattığım aslında her insanın başına gelen klasik bir dikkat dağınıklığı senaryosu. Bu türden bir hikaye size de tanıdık geliyordur ve bunun karşısında siz de utanç veya suçluluk duyguları yaşıyorsunuzdur. Eğer öyleyse üzülmeyin, yalnız değilsiniz. Yaptığımız işe bir türlü odaklanamamak aslında çağımızın en kronik problemlerinden biri.

Suçluluk duygunuzu bir kenara bırakın dememin sebebi tam da bu. Çünkü odaklanamama problemi üzerine yazılmış en popüler kitaplardan Stolen Focus yani Çalınmış Dikkat'in yazarı Johan Hari araştırma sürecine bizim gibi suçluluk hissettiği için başlamış. Evet, Hari'de sürekli meşgul olmasına rağmen işlerini bir türlü halledemediğini ve bir işe uzun süre odaklanmakta zorlandığını fark edince suçu uzunca bir süre önce kendinde aramış. Herhalde ben zamanımı yönetemiyorum diye düşünmüş. Bir başarısızlık hissine kapılmış ki çok normal. Neticede insanız. Böyle düşüncelere fazlasıyla yatkın olabiliyoruz.

Ama zaman geçtikçe odaklanma sorununu yalnızca kendisinin yaşamadığını, çoğu insanın aynı sorundan şikayetçi olduğunu fark etmiş Harry. Ve vaktini bu meseleyi araştırmaya adamış. Araştırmaların sonucunda fark ettiği şey ise şu. Yaşadığımız odaklanamama durumu bireysel bir problem değil, tam aksine toplumsal bir sorun.

Hari'ye göre günümüz toplumu bir dikkat krizi içinde. Ve kitabında bu krize yol açan 12 farklı neden sıralıyor. Ama bazıları diğerlerinden çok daha kritik nedenler. İşte bunlardan ilki. Teknoloji. Şimdi 16. yüzyılda yaşadığımızı hayal edelim. Ama öyle büyük bir şehir falan değil, sakin, sessiz bir kasaba olsun yaşadığımız yer. Hayatımız, şayet bir gezgin falan değilsek yaşadığımız kasabada geçiyor.

Yalnızca insanlar için de geçerli değil bu. Havadisler de öyle. Küçük kasabalarda yaşayan insanların dünyaları da küçük ve çoğu zaman yalnızca kendi kasabalarında olup bitenden haberdarlar. Büyük şehirlere ise gezginler ya da tüccarlar aracılığıyla ulaşıyor haberler. Ya at sırtında ya da bir geminin güvertesinde.

Bu yüzden bir haberin bir şehirden başka bir şehre ulaşması haftalar hatta bazen aylar alabiliyordu o zamanlar. Ama insanlığın teknolojiyle ilişkisi bu durumu radikal bir biçimde değiştirdi. Sanayi devrimiyle birlikte önce tren, sonra da buharlı gemi bazı ulaşım araçları mesafeleri kısalttı. Ardından iletişim araçları gelişti. Önce telgraf, sonra radyo, televizyon gibi teknolojiler bilginin yayılmasını hızlandırdı. Artık haberler bir şehirden dünyanın öte ucundaki başka bir şehre saniyeler içerisinde ulaşabiliyor.

Öyle ki iletişim araçlarının teknolojiyle artan hızı aldığımız informasyonun yoğunluğunu da arttırdı. 1986'da sıradan bir insanın günlük aldığı bilgi miktarı 40 gazeteye eşdeğer hale gelmişti. 40 gazete! Ve düşünün 1986'da daha henüz ortada internet falan yok.

Web'in gelişmesi ve hızla yaygınlaşmasıyla bilginin yayılma hızı hepten arttı. Öyle ki 2004 yılına geldiğimizde sıradan bir insanın maruz kaldığı günlük bilginin 174 gazeteye eşdeğer olduğunu ifade ediyor yazarımız Harry. Bilgisayar ve telefon ekranlarımıza gelen bildirimler yüzünden bilgi hayatımızın her anında artık. Enformasyona erişim hızımız tarihte hiç olmadığı kadar yüksek ve bu hız her geçen gün artıyor. İşin tatsız yanı beynimiz bu hıza yetişebilecek bir kapasiteye sahip değil.

bu enformasyon işleyebilecek bir kapasiteye de sahip değil. Ve hiçbir zaman olamayacak. Bilginin akış hızı tarih boyunca katlanarak artsa da insan beyninin bilişsel kapasitesi son 40 bin yılda öyle pek de fazla değişmedi. İşte bu nedenle bu enformasyonu ne işleyebiliyoruz ne de yaratıcı amaçlarla öyle tam verimli bir şekilde kullanabiliyoruz. Aksine bu bilgi akışı çoğu zaman odağımızı baltalayan bir unsura dönüşüyor. Tıpkı odağımızın derinlerine inmeye başlamışken bizi yakalayan bir kanca gibi derinlerden alıp yeniden yüzeye çekiveriyor.

Kanca demenin elbette bir sebebi var. Çünkü bir kere takıldığımı yakamızı bırakmıyor. Özellikle de bu kanca bir sosyal medya uygulamasından gelmişse. Harini'nin araştırmalarından elde ettiği sonuçlardan biri de bununla ilgili. Onun tezine göre Facebook, Instagram, Twitter ya da YouTube gibi uygulamaların çok fazla zamanımızı alması öyle bir tasarım hatası falan değil.

Hani meşhur bir söz vardır, bir ürüne para ödemiyorsanız ürün sizsiniz diye. Ücretsiz kullandığımız bu platformların çoğu etkileşime dayalı bir iş modeline sahip. Ne demek bu? Bir platformda ne kadar vakit geçirilsek o kadar reklama maruz kalıyoruz.

Daha fazla etkileşim kuruyoruz, beğenilerimize dair daha fazla veriler paylaşıyoruz ve bu sayede algoritmalar, davranışlarımızın haritasını kolaylıkla çıkarıp bizi daha spesifik reklamların hedefi haline getiriyor. Ücretsiz sandığımız bu uygulamalara bir şekilde ödeme yapıyoruz aslında. Belki parayla değil ama dikkatimizle, zamanımızla yapıyoruz bu ödemeyi. ve bunu yaparken çok bonkör davranıyoruz. O yüzden bu platformların bağımlılık yapacak şekilde tasarlandığını söylüyor Hari. Tüm bunlar bizi daha uzun süre çevrim içi tutmaya yönelik oluşturulmuş tasarım ögeleri ve bizden odağımızı çalıyorlar. Şimdi kısa bir ara verelim bir yere ayrılmayın aradan sonra tekrar birlikteyiz.

Odaklanamama sorununun tek nedeni sosyal medya değil. Benim önemli gördüğüm başka bir neden daha var. Her anınız dolu. Sürekli meşgulsünüz. Ama buna rağmen elinizdeki tek bir işi tamamlamakta bile zorlanıyorsunuz. Size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu bu? Sürekli meşgul olmak. Ama buna rağmen işleri bitirememek. Niye oluyor bütün bunlar? Basit bir soru sorarak başlayayım. Şu anda kaç farklı şeyle uğraşıyorsunuz?

Podcast'ı dinlediğiniz kesin. Peki beni pür dikkat mi dinliyorsunuz? Açıkçası ben aranızda bu bölümü dinlerken yemek yapan, internette gezinen veya sıkış tepiş bir metrobüsün içinde hangi koltuk boşalacak acaba diye düşünenler olduğuna neredeyse emin gibiyim. Ve eğer bu söylediğim kişilerden biriyseniz zihninizi bölmeye ve aynı anda birden fazla şeye odaklanmaya çalışıyorsunuz demektir.

Hala bahsettiğim kavramı çıkaramadınız mı? Multitasking yahu. Özünde bilgisayarlar için tasarlanmış bir çalışma prensibi biliyorsunuz bu. Ama günümüzde insanlardan da beklenen bir özellik oldu nedense. Gün geçtikçe hızlanan bir çağda yaşıyoruz ve bu çağın gerekliliği birden fazla işi eş zamanlı olarak yürütebilmek.

Çağımız hıza ve randımana değer verdiği için aynı anda ne kadar çok işi yürütebilirsek kendimizi o kadar iyi odaklanabilen kimseler sanıyoruz. Ama Harry'e göre durum bunun tam tersi. Birden fazla işe aynı anda odaklanmak konusunda hiç de başarılı canlılar değiliz. Bir yanda oturup odaklanmanız, üzerine düşünmeniz, kafa yormanız gereken bir proje var diyelim. Öte yanda ise az önce gelen kutunuza düşmüş ve hızlıca cevaplanması gereken bir mail. Bu da yetmezmiş gibi bir de organizasyonunu yapmanız gereken bir toplantı var.

İşte benim multitaskingten kastım bu. Bakın Johan Hari multitasking hakkında neler söylüyor. Söylediklerini kısaca özetleyeyim size. Aynı anda birden fazla göreve odaklanmaya çalıştığımızda esasen iki iş arasında hiperhızda geçişler yapıyoruz ve her bir geçişin bize bir maliyeti var. Zaten Hari de buna geçiş maliyeti adını veriyor.

birden fazla iş arasında yaptığımız her geçiş odamızı kesintiye uğratıyor ve beynimiz her seferinde kendisini yeni görev için kalibre etmeye çalışıyor. Bunun için fazladan bir efor sarf ediyor ve bu durum zihinsel performansımızı düşürüyor. Ama Hari'ye göre günümüzün iş hayatı bizden çoğu zaman böyle çalışmamızı bekliyor. Ona göre multitasking'in verimlilik şahikası olarak görüldüğü çağımızda dikkat dağınıklığı kaçınılmaz bir sonuç. Hatta buna teşvik edildiğimiz bir çalışma sistemine sahibiz.

Peki çözüm ne? Bütün bu anlattıklarımla kendinizi içinden çıkılamaz bir bilmecenin içindeymiş gibi hissediyor olabilirsiniz. Ama başta ne söylemiştik? Bu bölümün esas sorusu odağımızı nasıl toparlayacağız olacaktı. Bu yüzden aman diyeyim enseyi karartmayın. Toplumumuzun odaklanma anlarına vurulan balta darbelerine karşılık kişisel kalkanlarla direnmek mümkün.

Her şeyden önce sorunun ilk ayağının teknoloji ve iletişim araçları olduğundan söz ettik. Bugün akıllı telefonlarımızın, bilgisayarlarımızın olmadığı bir dünyayı hayal edemeyiz. Hadi bakalım çözüm bilgisayarlardan cep telefonlarından kurtulalım değil. Bu cihazlar, bu teknolojiler modern yaşamımızın bir parçası, önemli bir parçası. Ama hayatımızda pozitif bir etki yaratabilmeleri için onlarla olan ilişkimize bazı sınırlar getirmemiz gerekiyor.

Teknolojiyle örülü rutinimizi kırmak, bildirimlerden uzak zaman dilimleri yaratmak bu konuda akla gelen ilk çözümlerden biri. Bir işe odaklanacağınız zaman telefonunuzu uçak moduna alabilirsiniz. Merak etmeyin birkaç saatten bir şeycik olmaz. Telefonumuzu uçakta olmamamıza rağmen uçak moduna aldık ama yine de odaklanamıyoruz değil mi? E buna da bir çözüm lazım. Kütüphaneleri deneyin. Uçağa binmekten çok daha güvenli. Eğer dikkatimizin dağılmasının en büyük nedeni çevresel unsurlarsa bu durumu tersine de çevirebiliriz. Çalıştığımız çevreyi odaklı insanlarla doldurmak bizim motive olmamıza, dikkatimizi toplamamıza yardımcı olur.

ve bence bu motivasyonu bulabileceğimiz en iyi mekanlardan biri kütüphaneler. Bir de tüm bunların yanında odaklanma problemine karşı daha köklü bir çözüm var. Flow State yani akış hali. Bu kavram ilk kez psikolog Mihaly Csikszentmihalyi'nin Flow adlı kitabında tanımlanmış. Mihaly uzun yıllar mutluluk ve yaratıcılık üzerine araştırmalar yapmış birisi ve bu araştırmaları süresince de yaratıcılığın zirveye çıktığı anları saptamış. Ona göre yaratıcılığın adeta zihnimizden fışkırdığı anlarda

Akış yani flow adı verilen özel bir odaklanma durumuna giriyoruz. Kendisi akışı şöyle tanımlıyor. Akış durumu, bir kişinin tam olarak odaklandığı ve bütün dikkatini bir aktiviteye verdiği zamanlarda yaşanan bir deneyimdir. Bu durum, insanların zaman ve mekan farkındalığını azaltır ve kendilerini aktiviteye tam olarak kaptırmalarına yol açar.

Akış hali insanların daha mutlu ve tatmin olmalarına yardımcı olur ve yüksek bir verimlilikle yapılan aktiviteler sırasında daha sık yaşanır. Şimdi, Miha'ya göre iyi haber şu. Birkaç temel koşulu yerine getirdiğimiz takdirde hepimizin bu akış halini yakalayabilmesi mümkün. İlk koşulumuz, odaklanmayı planladığımız proje, her neyse, manevi anlamda bizi ödüllendirmeli. Çalışırken bizi motive edecek. Hatta mümkünse keyif alarak yapacağımız türde bir iş olmalı bu. Çünkü nihaya göre akışa girmemizi sağlayan şey, iş bittiğinde ortaya çıkacak. Sonuçtan çok, sürecin ta kendisi.

İkinci koşul ise şu. Odağımızı verdiğimiz iş tüm dikkatimizi gerektirecek kadar zorlayıcı olmalı. Ama of yeter ya vazgeçtim dedirtecek kadar da bunu atmamalı. Arada bir denge. Ve son koşul, akış haline girebilmemiz için kendimize bir odak süresi belirlememiz gerek. Bu süre boyunca bizi hiçbir şey rahatsız etmemeli. Ne zihnimizi meşgul eden başka bir düşünce, ne bir WhatsApp bildirimi, ne de bizi lafa tutacak birileri. Yalnızca tek bir işle ilgilenmemiz şart.

Multitasking yasak. Zihinsel enerjimizin tamamı o işe kanalize olmalı. Eğer farklı işler arasında geçiş yapmaya kalkarsak daha önce bahsettiğim gibi sürekli yeniden adapte olma sorunuyla baş başa kalırız ki bir yerlerde okuduğum bir araştırmaya göre odak bozukluğu durumunda tekrar dikkatimizi toparlayabilmek bazen 23 dakika gibi çok uzun süreler alabiliyor. Ona göre.

Odaklanabilmek dijital uyaranlarla dolu çağınızda her zamankinden daha zor. Ben de sizin gibi bunun farkındayım ama ne olursa olsun. Bunun için elimizden geleni yapmamız gerektiğine de inanıyorum. Çünkü odaklanmak kelimesiyle anladığımız yalnızca bir işe odaklanmak olmamalı. Hayat işten ibaret değil. Aynı zamanda sevdiklerimize, hayatta değer verdiğimiz diğer şeylere, şu ana yani kısaca yaşamın kendisine de odaklanmayı anlamalıyız bence bununla.

Unutmayın, önemli olan hayatımızda ne kadar zamanımız olduğu değil. Sahip olduğumuz bu zamanı bizim nasıl değerlendirdiğimiz, nasıl geçirmeyi seçtiğimiz. Çağımız dikkatimizi dağıtmak için elinden geleni varsın yapa dursun. Farkındalık, kararlılık ve doğru alışkanlıklarla bu soruna karşı direnebiliriz. Zihnimizin kontrolünü geri alabiliriz. Bizi sürekli yüzeye çekmek için atılan o kancalara inat,

anda kalmayı, yaptığımız şeylere, sevdiklerimize odaklanmayı, tüm bunların içinde kendi akışımızı bulmayı başarmak mümkün. Ben size inanıyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)