Podcast

57 - İnternet Tarihinde Sörf 🏄‍♀️

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnternet aracılğıyla bilgiye istediğimiz an, dilediğimiz yerde erişebiliyoruz. Ancak bu hep böyle değildi. İnternetin bugünkü halini alması için bir dizi engelleri aşması gerekti. Dahası birçok yeni engeli de aşması gerekiyor. İşte tam da bu sebeple yeni 111 Hz bölümünde internetin dününü, bugününü ve yarına dair hayal ettirdiklerini konuşacağız. Web 1.0'dan, Web 3.0'a doğru seyreden yolculuğumuzdaki duraklara uğrayacağız.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Bu podcast Turknet hakkında reklam içerir.

Türkiye'nin yalnızca bağlantı hızıyla değil, abonelik süreciyle de en hızlı internet sağlayıcısı Turknet'in GigaFiber altyapısından faydalanmak ve altyapı sorgulaması yapmak için tıklayın.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

2.179 kelime · ~11 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ortam, mesajın kendisidir. Yani the medium is message. Bu söz Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan'a ait ve içinde yaşadığımız çağ en iyi tanımlayan cümlelerden biri. 111Hz'in sıkı takipçileri olarak bu önermeye önceki bölümlerden de aşinasınızdır sanıyorum. Bu sözle içeriğin sunulduğu ortamın en az içeriğin kendisi kadar hatta bazen içerikten bile önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyordu tabii ki Marshall McLuhan.

mesajı ilettiğiniz mecranın, mesajın algılanış şekline doğrudan etki ettiğinin altını çiziyordu. Bunu daha iyi anlayabilmek için mesela 111Hz'de sizlere anlattığım herhangi bir hikayeyi düşünün. Bu hikayeyi size bir podcast bölümünde değil de e-posta yoluyla, bir video konferans görüşmesinde ya da bir makalenin içinde de anlatabilirdim. Hikayemin içeriği, kurgusu, hatta kullandığım kelimeler tümüyle aynı olsa bile anlattıklarımı algılama şekliniz bu içeriği tükettiğiniz ortama göre değişecekti emin olun. Belki daha ciddi bir şekilde dinleyecektiniz beni. Belki daha heyecanlı. Belki de bu hikaye üzerinden bir tartışma, bir diyalog fırsatı yakalayacaktık.

Transkriptin tamamını oku

Evette, Mahkûh'un bu sloganı iletişim ve reklamcılık dünyasını düşünerek ortaya atmıştı fakat artık iletişim kurduğumuz her alanda bu önermenin ne kadar doğru olduğunu görebiliyoruz. Şimdi bu sözün anlamını size burada uzun uza diye anlatmayı düşünmüyorum. Bu cümlenin ne anlama geldiğini 111 Hertz'in 44. bölümünde detaylı olarak incelemiştik, konuşmuştuk o bölüme bir kulak verebilirsiniz. Ama konuyu McLuhan'dan açmamın makul bir sebebi var çünkü McLuhan bu sözle iletişim araçlarının ve ortamın yalnızca taşıdıkları mesajı değil, insanların algılama şeklini, davranışlarını yani kısaca dünyayı değiştirdiğini ifade ediyordu aynı zamanda.

Dünyayı değiştirmek. Peki şimdi bir düşünün. Dünyayı radikal biçimde şekillendirmiş ve günümüzde en çok vakit geçirdiğimiz iletişim ortamı neresi? Radyo değil mi? Değil tabii ki. En çok kullandığımız iletişim aracını soruyorum size.

E internet tabii canım. Bakın radyo yerine artık podcast ile iletişim kuruyoruz. İnternet bizim iletişim kurma şeklimizi kökten değiştirdi. Hatta sadece iletişim kurma şeklimizi de değil, alışverişten tutun eğitime kadar pek çok alanda devrimsel bir etki yarattı. Sanat, moda, tasarım, politika, dil, aklınıza ne geliyorsa her şeyi internetle daha farklı bir şekilde algılar olduk artık.

İşte tam da bu sebeple yeni bölümümüzde internetin hikayesine, temellerinin atılışına ve zaman içinde geçirdiği değişime odaklanacağız. Öyleyse atlayın şimdi surf tahtanıza fiber dalgaları birlikte karşılayalım. Aslına bakarsanız internetin temeli 1960'lara hatta daha öncesine dayanıyor. Fakat bu dönemdeki girişimler bilginin paylaşılması ya da iletişimden ziyade bilgiyi işlemeye odaklanmıştı.

O yıllarda bilim insanları bir bilgiyi bilgisayara kaydedebilmek için sıra beklemek durumundaydı. Bunun da büyük ebatlı bir sebebi var. Kullanılan bilgisayarlar neredeyse bir oda büyüklüğündeydi ve bilgiyi işleme hızları da oldukça düşüktü. Dolayısıyla makineler arasında bilgi paylaşımı yapabilmek o günler için hayallerin de ötesinde bir durum. Hatta bu hızı sadece Asimov'un romanlarında filan görebiliyorduk. Ancak bazı fikirler hiç düşünmediğiniz ihtiyaçlar sonucunda ortaya çıkıyor.

İnternet ağının kurulması da biraz böyle bir hikaye. Bu kadar büyük makinelerin enerji ihtiyacı da çok büyük olmuştu ve zamanın bilgisayar bilimcileri bilgi işlemeyi sürekli kılabilmek amacıyla bir çözüm arayışına girişmişti. Ve bu çözümü de makineler arasında enerji paylaşımına olanak tanıyan bir sistem üretmekte buldular. İşte bu ortak enerji ağı bilgisayar bilimcilerinin bakış açısını değiştirdi.

Eğer bilgisayarlar arasında güç paylaşımı yapabiliyorsak bilgiyi de bir ağ üzerinden paylaşabiliriz diye düşündüler. Elbette bu gelişme öyle hemen olacak bir şey değil. Bunun için 70'lerin ortasına kadar beklememiz gerekecekti. O dönemde birçok farklı bilgisayar teknolojisi tasarlanmıştı. Tasarlanmasına da bunlar farklı altyapılara sahiplerdi. Ve haliyle bu makineler arasında iletişim kurmak çok karmaşık bir süreci doğuruyordu.

Şimdi bize çok garip gelebilir ama o zamanın şartlarında bu farklı bilgisayar altyapıları bilgisayarların birbiriyle uyumlu bir şekilde iletişim kurmasını yani aynı dili konuşmalarını engelliyordu. Yani çünkü bir nevi elma ile armudu konuşturmaya çalışmaya benziyordu bu. Derken... 1975'te ABD Savunma Bakanlığı ARPANET adında bir ağa geliştirdiğini ilan etti. Bu sayede bilgisayarlar arasındaki ilk ortak iletişim ağa kurulmuş oldu. Bir bakıma bugün bildiğimiz internetin öncüsüydü bu ağa. Ancak esas kırılma anı ondan da yıllar sonra 1989'da benim çok sevdiğim o CERN'de yaşandı. Laboratuvar var ya hani şu çok büyük çarpışmalar falan oluyor orada.

Bütün süreç 80'lerin ikinci yarısında İngiltereli bir bilgisayar bilimcisinin gözlem yapmak için CERN'e gitmesiyle başladı. Timothy Berners-Lee isimli bu bilim insanı CERN'de geçirdiği süreçte büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Çünkü Avrupa'nın bu en büyük araştırma merkezlerinden birinde bile bilgisayarlar arasında güvenilir bilgi akışı mekanizması yoktu. CERN'de kullanılan ağ ile bilgisayarlar arası iletişim sağlamaksa son derece kompleks, son derece zaman alan bir süreçti. Hatta sırf daha kolay olduğu için enformasyon akışı çoğu zaman faks makineleri ile gerçekleştiriliyordu. Bir kısmınızın hayatında faks makinesi görmediğine eminim. Ama görseydiniz bunun ne kadar ilkel bir iletişim metodu olduğunu anlayabilirdiniz.

Bu hayal kırıklığının üzerine yeni bir sistem geliştirme kararı aldı Berners-Lee. Araştırma merkezinde elde edilen verileri düzenleyecek, bu verileri işleyecek ve farklı bilgisayarlardan kolay erişilebilir hale getirecek bir sistem oluşturmak amacıyla hemen kollarını sıvadı işe koyuldu. Ancak süreç içinde daha önemli bir misyon edindi kendisine. Tasarlayacağı sistem sadece bunları yapmakla kalmamalıydı. CERN'de elde edilen verileri tüm Dünya'yla da paylaşabilmeliydi. Çünkü CERN için çalışan bilim insanlarının çoğu zamanlarının büyük bir kısmını kendi ülkelerindeki üniversitelerde ve laboratuvarlarda geçiriyorlardı. Yani Dünya'nın her yerinden bu ağa erişilebilmesi şarttı. Gerçekleştirmesi oldukça zor bir misyondu ama

Onlarca veriyi henüz keşfedilmemiş bir ortama yüklemek. Gerçekten çılgınca bir hayal. Ancak bu hayal dünyadaki insanların iletişim kurma yöntemlerini köklü bir biçimde değiştirdi. Burners Lee öncelikle makineler arasındaki iletişimi sağlayabileceği bir dili geliştirmekle başladı bu işe. Daha önceki bölümlerde de dediğimiz gibi. Bakın yine değişim nereden başlıyor? Dilden. Hypertext Markup Language yani hipermetin işaretleme dili ya da bizim onu daha çok tanıdığımız haliyle kısaltması olan

HTML ile bilgisayarlar arası iletişimi sağlayacak bir aracı keşfetmişti adeta Berners-Lee. Ancak bu iletişimin sağlanacağı bir de ortama ihtiyaç vardı ve onu da tasarladı elbette. Adına da World Wide Web dedi. Dünya çapında bir ağdı çünkü bu ortam. World Wide Web. Belki böyle deyince tanıyamamışsınızdır. Ama baş harflerine bir bakın. Bildiğimiz www.

Berners-Lee, webin nasıl ortaya çıktığını şu sözlerle anlatıyor. World Wide Web, çaresizlikten yarattığım bir şeydi. CERN'de bulunduğum dönemde bir internet ağı olmadan çalışmak fazlasıyla zordu. Çok yoğun bir veri akışı olmasına rağmen bunu karşılayacak hızda bir bilgi paylaşma sistemine sahip değildik.

Diğer taraftan hypertext, internet ağı, çoklu font ve metin objeleri gibi birçok araç elimizin altındaydı. Ben sadece bu araçları bir araya getirdim. Dil tamam. İletişimin kurulacağı ortam da tamam.

E bir de bunun paylaşılacağı bir alan lazım değil mi? Onu da himal etmedi Berners-Lee. 1989'da yayına giren ilk internet sitesi info.cern diye yazılıyor. .ch aracılığıyla internetin tanımını ve çalışma yöntemini de anlattı bizlere. Bu neydi biliyor musunuz?

şimdilerde web 1.0 olarak tanımladığımız bir dönemin başlangıcıydı. O zamanlar daha sonra bunun 2, 3 diye evrileceği belki de öngörülmediği için sadece web deniliyordu ama dediğim gibi internet tarihçileri artık o döneme web 1.0 diyorlar. Hani internete bağlanmak için o gıcık sesi duymak zorunda kaldığımız dönem en azından bazılarımızın. Yaşı biraz büyük olanlar hemen bu sesi hatırlayacaktır.

Evet, işte her şey bu sesle başladı. İnternetteki o büyük maceramız. Web 1.0'ın çalışma prensibi çok basitti. İçeriği üreten kişi, bilgileri bir servera yani bir sunucuya yüklüyordu. İnternete erişimi olan kişiler de bu içerikleri okuyabiliyordu. Statik web sayfaları ve basit bir çalışma prensibine sahipti Web 1.0.

Buradaki çalışma mantığı bizler için çok tanıdık geliyor aslında. Radyolar, gazeteler ya da televizyonlarda olduğu gibi bize sunulanı tüketmek durumundaydık. Yani belli bir merkezden dağıtılıp o merkezin kontrolünde üretilen içerikleri hep tüketiyorduk. Evet o yüzden Web 1.0 için internetin ilkel çağı da diyebiliriz. Ancak çok uzun sürmedi bu dönem.

2000'lerle birlikte internette hızlıca değişti. Ben bu dijital ortamlardaki zamanın akışıyla bizim gerçek analog dünyamızdaki zamanın akışını bazı dönemlerde 1'e 4, bazı dönemlerde 1'e 8, 1'e 12 falan gibi çarpanlarla hızlı geçtiğini düşünüyorum. İşte o yüzden Web 1.0 dönemi de böyle hızlı geçti, hızlıca değişti diyebilirim.

Öncelikle Google gibi gelişmiş arama motorları girdi hayatımıza. Bir anda bilgiye erişimimiz hiç olmadığı kadar hızlandı. Öte yandan internet kullanımının yaygınlaşması içerik üreten insanların sayısını da arttırmaya başladı. Veri tabanlarının genişlemesi, altyapının gelişmesi filan derken yeni bir web tanımlaması yapma gereği duyuldu.

Ve buna da yine dijital ortamların popüler versiyonlandırma biçimi olan bir sayı ve nokta sıfır şeklinde bir sürüm ile tanımlama ihtiyacı duyuldu. Web 2.0 dendi. Bu aşağının en temel özelliği dinamik bir ortam oluşturmasıydı. Bu sayede insanlar kolaylıkla içerik üretebilecek ve ürettikleri, tükettikleri içerikleri web ortamında paylaşabilecek ve başka internet kullanıcılarıyla etkileşim haline girebileceklerdi. İnternete bir içerik yükleyebilmek için teknik bilgileri öğrenmeye, server kullanmayı bilmeye falan gerek yoktu. Daha çok kullanıcı merkezli bir internet yapısı sunuyordu Web 2.0.

Sadece masaüstü bilgisayarlarla değil, telefon ve laptop, dizüstü bilgisayar gibi mobil cihazlarla da internete bağlanabiliyorduk. Facebook, Instagram, YouTube gibi birçok şirket platform da Web 2.0'ın gelişmesiyle kuruldu. Veya bunların kurulması Web 2.0 döneminin tanımlanmasına yol açtı. Hatta bu podcast bölümünü dinlediğiniz uygulamalar ya da siteler de büyük ölçüde. Web 2.0'ın tanıdığı olanaklar sayesinde hayat buldu. En önemlisi de blog tabanlı web sitelerinin ve sosyal medyanın önünü açtı bu ikinci web çağı. İşte tüm bu durum içeriği ve onun tüketim şeklini kökten değiştirmişti. E ne demiştik? Mesaj kadar o mesajın yayıldığı ortam da önemli. Kısaca Web 2.0 bizlere yepyeni bir internet ortamı sundu.

Tabii tüm bu bahsettiklerimizi yapabilmemiz ve web ortamının hızına ayak uydurabilmemiz için çok temel bir şeye, bir internet bağlantısına ihtiyacımız var. Gündemde olup bitenlerden geri kalmamak için, tüketmek istediğimiz içeriklere daha hızlı, daha kaliteli bir şekilde ulaşabilmek için bu internet bağlantısının çok güçlü olması gerekiyor. Bu noktada size bölümün sponsoru olan TÜRKNET'ten bahsetmek istiyorum. TÜRKNET, Bağımsız İnternet Hızı Ölçüm Şirketi Speedtest tarafından 2022'nin 2. ve 3. çeyreğindeki hız birincilikleriyle Türkiye'nin en hızlı internet sağlayıcısı seçilmiş. Bu ödül nedir derseniz, yılın her çeyreğinde hız ve stabilizasyon konusunda zirvede olan internet servis sağlayıcılarına verilen bir ödül. Türkiye'de de zirvede TÜRKNET var ki Speedtest ödülü onlara vermiş.

TürkNet'in sağladığı en büyük ayrıcalık GigaFiber altyapısı adını verdikleri bir altyapıyla 1000 Mbps eşit upload ve download hızı hizmeti. Türkiye'de upload hızları istenilen noktanın çok uzağında denilir hep. TürkNet sağladığı bu eşit upload ve download hızıyla bu konuda farklı bir konumda. Üstelik bu hızı sadece web ortamında değil abonelik ve kurulum süreçlerinde de gösteriyorlar.

bir dolu prosedürü, evrak işini ve o evrakları size getirecek kuryeyi bekleme süresini filan ortadan kaldırmışlar. E-Devlet üzerinden hızlı ve kolay bir şekilde kimlik doğrulama yaparak abunelik işlemlerini 3 dakikada, evet sadece 3 dakikada tamamlayabiliyorsunuz. Taahhüt falan da istemiyorlar. İnternetin doğası gibi kullanıcılarını da özgür bırakmışlar. Böylece sadece dijital olarak değil, gerçek hayatta da hız, zaman kazanıyorsunuz.

Hızlı internetten bahsetmişken biz dönelim Web 2.0'a. Web 2.0 iletişim alanında yeni bir çağ açtı ve iletişim şeklimizi kökten değiştirdi. Ancak beraberinde birçok sorunu da getirdi. Bunlardan belki de en büyüğü bilgi akışının tek merkezli işliyor olması. Bilgi akışının büyük teknoloji şirketlerinin eline geçmesi, manipülasyon, gözlenme korkusu ve sansür gibi bir takım durumları da ortaya çıkardı.

Bu da internette bulmayı beklediğimiz o demokratik iletişim ortamını sarsan bir etki yarattı. Bugün internete dair en çok bu sorunlarla baş etmeye çalışıyoruz değil mi? Bir taraftan da internette herhangi bir eylemi gerçekleştirmek için çok fazla kişisel veri paylaşma zorunluluğuyla, fedakarlığıyla, mecburiyetiyle karşılaşıyoruz. Bu verilerin şirketlere kar sağlayan kaynaklar haline dönüşmesi insan hakları açısından bile önemli bir sorunu ortaya çıkarıyor.

Ek olarak içerik filtrelerinin kişiye özgü olmaması durumu da büyük bir zaman kaybına neden oluyor. Gün içinde o kadar çok içeriğe, o kadar çok bilgiye maruz kalıyoruz ki artık bunları filtreleyebilmemiz imkansız bir hale geldi neredeyse. Bu kargaşada aradığımız şeyi hızlı bir şekilde bulabilmemiz de epeyce zorlaştı haliyle. Hatta bu içerik yığınlarında artık boğuluyor gibi hissediyoruz, dijital detokslara filan ihtiyaç duyarlar.

Ah işte tam da bu noktada yeni bir web devrimi gerçekleşmek üzere galiba. Aslında çok uzun zamandır da adını duyuyoruz. Evet web 3.0'dan söz ediyorum. İnternetin üçüncü çağı vaat ettikleriyle daha güvenilir, daha özgürlükçü bir internet deneyimi olasılığını sunuyor bize.

Aranan içeriğin en ilgili, en hızlı, en güvenli şekilde kullanıcıya sunulması. Web 3.0'ın en temel motivasyonlarından birisi. Bilgisayar bilimcileri bunun yapay zeka ile desteklenen web siteleri ve arama motorları ile mümkün olduğunu savunuyorlar.

Açık kaynaklı olması planlanıyor. Semantik yani anlamsal web dedikleri bir yapıyla daha kişiye özgü bir internet ağı oluşturulmak isteniyor. Sizin aradığınız kelime ya da kelime grubunun gerçek anlamını çözümlemeye çalışacak yapay zekalar tasarlanmaya başlandı bile. Yapay zeka elbette sadece internetteki deneyiminizi değiştirmek için geliştirilmiyor. Mid Journey, DALI gibi öğrenebilen makinelerle, sanat, chat GPT gibi yapay zekalarla, içerik gibi üretimler de ciddi ciddi değişikliğe uğrayacak.

Ancak Web 3.0'ın hayal ettirdiği en önemli şey merkeziyetsizlik. Son yıllarda bu kripto paralarla adını çokça duyduğumuz blok zincir teknolojisi internetin hikayesindeki seyri değiştirebilir deniyor. Blok zinciri sayesinde bilgi akışı merkeziyetsiz bir hale dönüşebilirse eğer, kişisel veri paylaşımının kontrolü tekrar bizlerin, yani kullanıcıların eline geçebilir. Daha da önemlisi, internetteki sansür ve manipülasyonların önüne geçilebilir. Ve bu, daha özgürlükçü, daha güvenilir bir yeni internet ortamı hayalini kurmamız için başlı başına güzel bir sebep.

Ve lütfen bu kripto paralar veya onların yükselmesi, düşmesi, popülerleşmesi, popülerliğini kaybetmesi bir nefret objesine dönüşmesi hatta bazı durumlarda bütün bunlarla Web 3.0'ı birbirine karıştırmayalım. Bu arada Web 3.0'da kullanılması planlanan bazı teknolojiler hayatımıza girmeye başladı bile. En basitinden internette gezinmek için kullandığımız tarayıcılardan bazıları, mesela benim kullandığım Brave gibi tarayıcılar, Web 3.0 fikrinin bir uzantısı olarak bazı özellikleri kademeli olarak hayatımıza geçirmeye başladı.

Tabii tüm bunlar, bu güzel düşler, istekler, internet kullanımımız hakkında bir çeşit Robin Hood hikayesi gibi yine romantik, yine ütopik mi olacak? Bunları yaşayarak göreceğiz hep birlikte. Ama özünde kulağa çok hoş geliyor, daha verimli, daha özgür, daha demokratik ve daha güvenilir bir internet fikri.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)