Podcast

45 - Renkleri Koklamak: Sinestezi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Renklerin kokusunu, seslerin tadını almak veya kelimelerin dokusunu duyumsamak. Biz sıradan insanlar için, bu ifadeler anlamsız olabilir. Ancak "sinestetler" için değil. Bu bölümde duyuların birbirine karışmasını, yani sinesteziyi konuşuyoruz.



Wassily Kandinsky'nin Impression III tablosu için tıklayın.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Ant Arın Şermet, Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.693 kelime · ~8 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Bu

bölüme bir yemek tarifiyle başlıyoruz. Şaka şaka yemek tarifi falan vermeyeceğim ama size anlattığım sahneyi zihninizde iyice canlandırmanızı, sanki karşınızdaymışçasına hayal etmenizi istiyorum. Şimdi, mutfaktayız. Ve ocağın üzerinde bir sos tenceresinin içinde şöyle bol sarımsaklı bir domates sosu kaynıyor. Hayal ediyorsunuz değil mi? Kıpkırmızı, buram buram domates. Hatta içine biraz da yeşil ekleyelim. Fesleğen iyidir. Biraz da karabiber ekledik mi pizza sosumuz tamam. Kokusu tüm mutfağa sarmış. Siz de alabiliyor musunuz kokuyu? Domates, sarımsak, fesleğen... Eğer kokusunu alamadıysanız bir de tatmayı deneyelim. Şimdi bunu bir şekilde deneyimlemiş olabilirsiniz. Aslında fiziksel olarak var olmayan bir şeyi yeterince düşündüğümüzde onun sesini, kokusunu, tadını alabiliyoruz veya en azından hayal edebiliyoruz. Mesela size su dediğimde gözünüzün önünde bunu canlandırabiliyorsunuz.

Hatta kafanızın içinde suyun sesini hayal edebiliyorsunuz. Veya ona dokunduğunuzda avucunuzdaki o soğukluğunu bile düşleyebiliyorsunuz. Hafıza duyuları geçmişten şimdiye çağırabiliyor. Ve duyular birbirlerinin etkisini arttırıp azaltabiliyor. Bunda pek çoğunuzla hemfikir olabiliriz sanıyorum.

Transkriptin tamamını oku

O halde ikinci tarifimize geçelim. Bu kez bir yemek tarifi değil, bir resim tarifi vereceğim size. Bir resmi anlatmaya çalışacağım. Hatta resmin bağlantısını bölümün açıklamalarına da ekledim ki böylelikle ben anlattığım sırada siz de bu bağlantıya tıklayıp resme bir bakabilirsiniz.

Malum daha bir önceki bölümde podcast hakkında konuştuk ve buranın seslerden oluşan bir evren olduğunu söyledik ve bir resim tarif etmeye giriştiysek görsel materyale ihtiyacımız olabiliyor. Mevzubahis resmimiz Vasily Kandinsky'nin 1911 tarihli Impression 3 adlı tablosu, bir piyano konserini konu ediniyor. Bu eser Kandinsky'nin hem sanatında hem de sanata yönelmesindeki duyusal geçişinde çok önemli bir yere sahip. Kompozisyonun sol alt kısmı ve sağ tarafı tamamen sarı rengin hükmünde. Kandinsky'nin kendine has fırça darbeleriyle çizdiği konser izleyicileri bu eserin merkezinde önemli bir yer tutuyor.

Merkezle sağ üst kısmın birleştiği noktada da zifiri karanlığı andıran bir siyahlık var. Bu, insanların orada toplanmasının nedeni olan müzik aleti yani bir piyano. Peki, Kandinsky'nin bu kompozisyonu ve renkleri sizin zihninizde de bir ses oluşturdu mu? Veya baştaki sosun kokusunu aldığınız gibi resmin tadını alabildiniz mi?

Ya bu nasıl bir soru diye mi soruyorsunuz? Renk renktir. Nasıl ses veya tat oluştursun ki değil mi? Yani aslında bir bakıma haklısınız. Ama aynısı Kandinsky için geçerli değil. Hatırlar mısınız bilmem 111 Hertz'in 13. bölümü olan Transhumanizm'de Neil Harbison adında bir sayborg'u tanıtmıştım sizlere.

Renk körü olan bu kişi kafatasına taktığı bir anten yardımıyla normalde göremediği renkleri ses olarak duyuyordu. Bir anten yardımıyla. Kandinsky'nin durumuysa bundan biraz daha farklı. Bu ressamın kafasında bir anten yok. Renk körü de değil, renkleri görebiliyor. Ehsaar da değil, sesleri duyabiliyor. Onu farklı kılan şey bu iki duyu arasındaki ilişki. Çünkü Kandinsky renkleri yalnızca görmekle kalmıyor, onları duyabiliyor da. Üstelik yapay bir anteni olmadan.

Kandinsky, az önce sözünü ettiğimiz resmini yakın arkadaşı, besleyici Arnold Schoenberg'ün bir performansını dinlerken yapmıştı. Eserdeki her bir renk, her bir figür, her bir boşluk aslında Schoenberg'ün performansının Kandinsky'nin zihnindeki izdüşümleriydi. Siyah mesela. Kandinsky'e göre armoniden en uzak renkti. Armoninin sınırlarını zorlayan Schoenberg'in müziğini ifade etmek için en uygun renklerden biriydi yani. Ama resmin geneline hakim olan sarı rengine geldiğimizde işler değişiyor, daha oyuncaklı bir hal alıyor. Sarı renk, Kandinsky için çok yüksek, çok tiz, keskin trompetlerin oluşturduğu bir orkestra demek.

Yani anlayacağınız Kandinsky'nin bu tabloda ve daha pek çok tablosunda kullandığı renklerin sebebi, her bir renk seçiminin onun için spesifik bir sese sahip olmasıydı. Kandinsky bir sinestetti. Onu farklı kılan nörolojik durumun adıysa sinestezi. Sinestezi, Yunanca iki kelimenin birleşimi. Sin ve estesis. Sin, birliktelik demek. Estesis ise duyu veya duygu olarak çevriliyor. Dolayısıyla sinestezi, duyuların bir aradalığı, birlikte algılanması veya birbirine karışması oluyor.

Aslında sinestesiye çok benzeyen bir kelimeye tıp literatüründen aşinayız. İçinde yine estesis yani duyu olan bir kelimeden söz ediyorum ama bu sefer duyusuz anlamına geliyor. İpucu vereyim, ameliyatlardan önce hastanın hislerini duyularını kapatmak için verilen narkozu bir düşünün. Kelimeyi tahmin edebildiniz mi? Evet. Anestezi, duyuların kapanması, hissizleşmek hepsi birbiriyle bağlantılı. Ama biz konumuza yani sinesteziye geri dönelim.

Bilim dünyası bundan birkaç yıl öncesine dek sinestezinin oldukça nadir görüldüğünü düşünüyordu. Tahminler her 20 ila 25 bin kişiden birinde olduğu yönündeydi ama bugüne geldiğimizde bu tahminlerde büyük bir değişime uğradı. Bilim dünyası günümüzde her 25 kişiden, evet yanlış duymadınız her 25 kişiden birinin sinestet olduğu konusunda fikir birliğine varmış durumdalar. Yani ortaokuldaki veya lisedeki sınıf arkadaşlarınızdan birinin sinestet olması pek muhtemel. Böylesine dramatik bir değişim sadece teknolojinin ve araştırmaların genişlemesine değil, aynı zamanda farklı sinestezi türlerinin keşfine de bağlı.

Biz Kandinsky'nin renkleri ses olarak algılamasına değindik ama aslında 60'tan fazla sinestezi türü olduğu söyleniyor. En yaygın karşılaşılan türleri yazı renk, ses tat, renk tat ve ses renk. Bunların yanı sıra ses dokunma, gün renk, şekil ses, şekil sayı, harf renk gibi ilk gruba göre daha az karşılaşılan türlerine de rastlanıyor. Örneğin yazı renk sinestezisine sahip olan insanlar için her harfin belli bir rengi var. Bu insanlar bir gazetenin veya bir kitabın sayfalarını açtıklarında normal insanların siyah puntolarla gördüğü metinleri rengarenk görüyorlar.

K harfi mesela maviyken A harfi sarı, M harfi yeşil, Z harfi yavru ağzı rengi olabiliyor. Her bir karakterin farklı rengi var bu insanlar için. Kimileri ise sesleri renk olarak veya tad olarak algılıyor. Mesela Do notası. Bu insanlar için kırmızı olabiliyor veya ağızlarında kekremsi bir tat bırakabiliyor.

Kimileri ise sesleri şekil olarak algılıyorlar. Do majör akoru böyle insanlar için kusursuz bir kare olabiliyor mesela. Veya mi minör akoru daha yuvarlak hatlara sahip bir şekle sahip olabiliyor. Bana en ilginç gelenlerden biri ise şu. Bazı sinestetler görsel girdileri doğrudan dokunma duyusu olarak algılayabiliyorlar.

Ayna dokunma sinestezisi adı verilen bu duruma sahip insanlar, örneğin karşılarında kafalarını kaşıyan birini gördüklerinde kendi kafalarını kaşıyormuş gibi hissediyorlar. Veya gördükleri kişi ayağını bir masanın kenarına çarptığında sızısını kendi ayaklarında hissediyorlar. Biraz ürpertici, biraz da telepatiye benziyor öyle değil mi? Burada kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

İyi de tüm bunlar nasıl oluyor diye merakınızın arttığını düşünüyorum. Sinestezi beyninizdeki lobların çapraz çalışması sonucunda ortaya çıkıyor. En yaygın sinestezi türü olan harf-renk sinestesesini ele alalım mesela. Bir harf veya sayıyı gördüğünüzde beyninizde hem görsel kısımla ilgili lobunuz hem de dille ilgili lobunuz çapraz şekilde çalışıyor.

Bilim insanlarına göre bunun sebebini bir bebeğin anne karnına düştükten sonra beyninin gelişim sürecinde aramak gerek. Normal şartlarda bebeğin gelişiminin hızlandığı süreçte farklı fonksiyonlar için görev dağılımı yapması yani ayrışması gereken beynin bölümleri ve sinir ağları arasındaki bağlantılar bu ayrışmayı gerçekleştiremiyor. Bu ayrışmanın evrimsel bir nedeni de var. İlk çağlarda yaşayan insanları düşünün mesela.

Tehlikenin her yerden, her an çıkabileceği türde bir yaşantı. Böyle bir yaşantı sırasında duyuların birbirine karışmaması, birbirini yanıltmaması ve birbirinden ayrılması son derece önemli. Bu yüzden sinestetler tarih içinde yavaş yavaş kaybolmuşlar ve sayıları sinestet olmayanlara göre azalmış olabilir. Zaten bazı bilim insanlarına göre sinestetlerin beyninde anatomik farklılıklar da bulunuyor. Üstelik sinestet insanların birinci dereceden akrabalarının da sinestet olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Yani bahsettiğimiz şey büyük oranda genetik bir durum. Ve doğuştan bir sinestet değilsek bir şarkının tadını almak veya renk paletinden seçtiğimiz bir rengin sesini duymak pek mümkün değil.

Ancak bunun aksini ispat etmek isteyen bilim insanları da oldu elbette. Scientific Reports dergisinin Kasım 2014 sayısında yayınlanmış olan bir rapor var. Buna göre sinestezi görülmeyen yetişkinlere iki ay boyunca 13 harfin çeşitli renklerle birlikte algılanmasına yönelik çalışmalar yapılmış. İki ay boyunca katılımcıların okudukları metinlerdeki belli harfler, belli renklerle birlikte verilmiş. Ve iki ayın sonunda bu katılımcılar harfler ve renkler arasında basit ilişkiler kurabilmeye başlamışlar.

tam bir harf-renk sinestezisi olmasa da ona yakın sayan bir deneyim yaşadıkları fark edilmiş yani. Bu araştırmanın ve sonradan sinestet olunabilir mi tartışmalarının en can alıcı noktasıysa çalışmanın bitiminden 3 ay sonra yapılan kontrol ölçümlerinde ortaya çıkmış. Araştırmacılar yapılan çalışmada öğrenmenin kalıcı olmadığı sonucuna ulaşmışlar. Denekler aradan zaman geçtikçe ve bu geçen sürede örüntüler tekrar etmeyince bağlantıları unutmaya başlamışlar. Araştırmacılar da harfler ve renkler arasında sadece çağrışma dayalı bir bağlantı kurulduğu sonucuna varmışlar. Yani beyin de harflerin ve renklerin algılanmasını sağlayan bölgeler arasında sinirsel bir bağlantı kurulmadığını anlamışlar. Yani sonradan sinestet olabilmek pek de mümkün görünmüyor.

Ama tüm bunlara rağmen sinestezi bir sinestete olmayan insanlara sandığımızdan çok daha yakın olabilir. Ünlü nörobilimci Vilayanur Ramachandra'nın yaptığı başka bir çalışma buna kanıt olarak gösteriliyor. Şimdi karşınızda iki farklı şekil hayal edin. Bunlardan biri köşeli hatlara sahip bir yıldız olsun. Hani deftere beş hamlede çizdiğimiz basit yıldızlardan söz ediyorum.

Diğer şeklimiz ise yuvarlak hatlardan başka bir şeyi olmayan bir daire. Hayal edebildiniz mi bu iki şekli? Ramachandran size iki kelime veriyor. Buğba ve kiki. Şimdi bu kelimelerden hangisini köşeli hatları olan yıldızla, hangisini yuvarlak hatları olan daireyle eşleştirirsiniz? Yıldız şekli mesela. Buğba mı yoksa kiki mi?

Ramachandran, deneyin katılımcılarına işte bu soruyu sormuş. Bu şekillerden hangisi buba, hangisi kiki? Katılımcıların %95 ila %98'i sivri köşeli şeklin kiki, yuvarlak köşeli şeklinse buba olduğunu söylemiş. Araştırmacılar sonuçlardan yola çıkarak insan beyninin bir şekilde şekiller ve sesler arasında kesin ve tutarlı bağlantı kurabildiği fikrini ortaya atmışlar. Buna da ideostezi adı veriliyor. Sinestezi gibi duyuların bir aradalığı olmasa da bu hepimizin bazı kavramları, bazı şekillerle, renklerle, seslerle veya duygularla birlikte, bağlantılı olarak algıladığımıza işaret ediyor.

Buğba çok daha yuvarlak bir sesken, kiki çok daha keskin bir ses. Yani aslında hepimiz ucundan kıyısından da olsa bir bakıma sinestetiz denebilir. Tamam, biraz abartmış olabilirim. Biz sinesteziye bu kadar yakın değiliz. Ama sinestezi bize ve insanlığa sandığımızdan çok daha yakın olabilir. Çünkü sinestetlerde görülen en yaygın özellik yüksek yaratıcı zeka.

ve bu tür insanların yaratıcı işlerde insanlık tarihine olan katkısı tahmin ettiğimizden çok çok daha fazla. Kanye West'ten tutun Nikola Tesla'ya, Billie Eilish'ten tutun Franz Liszt'e, Mozart'tan tutun daha en başında sözünü ettiğimiz Kandinsky'e kadar. Hatta Tevfik Fikret'in bile adı aynı durumla anılıyor. Günümüzde ve tarihte sanatın herhangi bir koluyla ilgilenmiş kişilerin hiç de azımsanamayacak kadar çok bir bölümünün sinestet olduğuna inanılıyor.

duyuları birbirine karışmış dokular, sesler, renkler ve görüntüler olarak algılamak, yaratıcı işlere imza atmakta küçümsenemez bir avantaj sağlıyor. Başta adını andığımız Kandinsky örneği şöyle diyor. Renkler klavye, gözler akord aleti, ruhsa çok tuşlu bir piyano olur. Sanatçı, ruhunuzda titreşimler oluşturmak için bir tuşu, sonra diğerini, ondan sonra da bir diğerini çalan eldir.

Bazen gündelik dilimizde bile buna benzer şeyleri kullanıyoruz. Mesela sıcak renkler, soğuk renkler derken, renkler arası yumuşak geçişlerden bahsederken, duyuları da biraz birbirine katıştırmış olmuyor muyuz? İşin içine mecaz ve metaforlar girdiğinde dilin kendisi bile bizzat sinestetik bir deneyime açık hale geliyor. O halde sinestetik bağlantıları madem hepimiz konuşurken bizzat kullanıyoruz, size sorayım. Bu bölümün tadı hoşunuza gitti mi?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)