Podcast

44 - Kulağına Bir Şey Fısıldayacağım

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bazı hikayeler yalnızca dinleyerek anlaşılabilir. 111 Hz'in bu bölümü, bu türden hikayeleri dinlememizi mümkün kılan "podcast" üzerine. Bir podcast programında, podcast konuşuyoruz. Onu özel yapan, diğer iletişim ortamlarından farklı kılan şey ne?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin, Şevval Balkan

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Kutay Çilesiz

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.021 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Dur. Bu bölüme müziksiz başlamak istiyorum. Ses 1-2. Ses pazartesi, salı, çarşamba, perşembe. İyi mi böyle? Güzel, devam. Tamam. Bu bölümde biraz farklı bir şey yapacağız. Podcast hakkında konuşacağız.

Meta bir bölüm olacak yani bu. Podcast üzerine bir podcast bölümü. Bu yüzden kurgusal anlamda da biraz farklı bir bölüm dinleyeceksiniz. Yer yer kurgu sürecine bizzat sizinle birlikte dahil olacağız. Az önce sesini duyduğunuz kişi mesela. 111Hz'in ses kurgusunu yapan Metin Bozkurt. Her şey yolunda değil mi Metin? Belki şey yapabiliriz, mikrofona böyle bir tık yaklaşırsak daha iyi olacak galiba, tamam? Heh, şahane.

Aslında bu bölümün fikri 111 Hertz için çalışan ekiple yaptığımız bir online toplantıda ortaya çıktı. Ben Hulu'da yayınlanan bir dizi var, Only Murders in the Building adında bir dizi. Onun birkaç bölümüne rastlamıştım. Konusu da New York'ta aynı binada yaşayan komşuların binalarında işlenen bir cinayetin ardından kendi podcastlerini böyle true crime, gerçek suç türündeki bir podcastlerini başlatmaları üzerine kurulu.

Transkriptin tamamını oku

Sonra dedim ki, biz niye podcast üzerine bir bölüm yapmıyoruz? Çünkü daha 111 Hertz'e ilk başladığımız zaman size bir şey söylemiştim hatırlarsanız. Öyle hikayeler vardır ki onları sadece dinleyerek anlayabiliyorsunuz. Peki ne demek bu? Bu bölümde işte biraz bunu konuşacağız. Ama önce konuyu nereden ele almak istediğimden size biraz bahsedeyim.

Kanadalı iletişim uzmanı Marshall McLuhan 1967 yılında bir kitap yayınladı. Medium is the message yani ortam mesajın kendisidir. Aslında bu medya ve teknolojiye dair söylenmiş en ünlü sözlerden biri. Sizin de daha önce duymuş olma ihtimaliniz yüksek. Peki anlamını hiç düşündünüz mü? Ne demeye çalışıyordu McLuhan? Ortam mesajın kendisidir sözüyle. Bir derdiniz var diyelim, başkalarıyla paylaşmak istediğiniz bir mesajınız var. McLuhan diyor ki, mesajınızı iletmek için kullandığınız ortam ya da araç mesajın ta kendisidir.

İyi de nasıl olur? Bu bir paradoks değil mi? Yani diyelim ki bir şişede bir mesaj aldık. Şimdi mesaj dediğimiz şey mesajdır. Yani o şişeden çıkan kağıtta ne yazıyorsa, içerik neyse mesaj da odur değil mi? Mesajın iletildiği ortamsa sadece bir araçtır.

Ama Marshall McLuhan'ın derdi başka. McLuhan'a göre mesajın iletildiği ortam, yani iletim aracı, insanlar üzerinde mesajın kendisinden çok daha büyük bir etkiye sahip. Doğrudan McLuhan'dan alıntılamama izin verin şimdi. İletişim aracı sadece mesajın taşıyıcısı rolünü üstlenmez. O, insanların düşünce yapılarını ve algılayışlarını belki de mesajdan bile çok değiştirir.

algımızı şekillendirir ve algılayışımızı başka formlara sokar. Kitap, radyo, televizyon ve sinemada verilen mesajların hepsi farklı etki oluşturur. Gördüğünüz gibi McLuhan'a göre iletişim araçları ve teknoloji bir toplumu şekillendirmekte mesajın kendisinden çok daha büyük bir etkiye sahip. Fransız Devrimi'ni düşünün mesela. Tek tek yazılan kitaplar ve bu kitaplardaki fikirler elbette Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesinde etkili oldular. Bunu yok saymak saçma olur.

Ama matbaa diye bir şey icat edilmeseydi ve kitaplar böyle çok sayıda, kitlesel ölçekte basılıp dağıtılmasaydı, yine böylesine kitlesel hareketler mümkün olabilir miydi acaba? İşte MacLuhan'ın bir bakıma kastettiği şey de bu. Fikirler yani mesajın içeriği erozyona benzer. Güçlüdür ama yavaştır.

Akan bir nehrin dere yatağını yavaş yavaş aşındırması gibi topluma zaman içinde nüfuz ederler. Oysa iletişim araçları deprem gibidir. Bir gecede bütün manzarayı radikal biçimde yeniden şekillendirebilir. Televizyonun veya internetin ortaya çıkışından itibaren toplumu nasıl bir hızla şekillendirdiklerini bir düşünün.

İnternette okuduğumuz makaleler izlediğimiz videolardan çok, internetin ta kendisi bunu başardı. İşte bu yüzden ortam mesajın ta kendisi. Ama mahlûhanın bu meşhur sözüyle kastettiği bir şey daha var. Medium yani mesajın iletildiği ortam, sunduğu mesajın doğasını da yeniden şekillendirir. Ne demek istiyorum? Mesela Twitter ve 280 karakter sınırını ele alalım. İçeriğin nasıl iletileceği, kullanılan kelime, dağarcığı, dil bilgisi gibi konularda bu sınır doğrudan mesajı şekillendirmiyor mu?

Ya da Instagram tamamen görsel içerikler üzerine kurulu bir platform olarak doğrudan mesajın yapısını ki burada mesaj bir fotoğrafa ya da videoya dönüşüyor ve o mesajın bizi nasıl etkilediğini belirlemiyor mu? Veya bir iletişim ortamı olarak ses, bir haberi, bir gazetede kuru kuru içinizden okumakla arkasında gergin bir müzik duyarak okumak arasında duygusal anlamda çok büyük farklar yok mu? Her mediumun kendine has bazı özellikleri var ve bu özellikler sunulan içeriği ve o içerikle nasıl etkileşime geçtiğimizi doğrudan etkiliyor. İşte podcast'i konuşmak istediğim yer tam da burası. Podcast nedir ve diğer iletişim kanallarından nasıl ayrılıyor? Bunu konuşmak istiyorum. İşin teknik boyutuna girmeye pek niyetim yok. Bu podcast bölümünü dinlediğinize göre onun ne olduğunu zaten az çok biliyorsunuz. Bu yüzden size uzun uza diye podcast nedir diye anlatmayacağım ama anlatmak istediğim konuya girebilmek için podcast kelimesinin anlamına bir bakmamız lazım.

Bu kelime ilk olarak 2004 yılında İngiliz Guardian gazetesinde bir köşe yazarı tarafından kullanılıyor. Apple'ın ikonik müzikçeleri var o zamanlar, iPod. İşte o iPod'un poduyla yayınlamak anlamına gelen broadcasting'in, casting'inin bir birleşimi. Apple'da daha sonra bu terimi sahipleniyor. Hatta 2005 yılında Steve Jobs yaptığı Apple Müzik sunumunda podcasting'e değiniyor.

Özetle, Steve Jobs, 2005 yılındaki bu etkinlikte, iTunes'a ve iPod'lara artık podcast yayınlarını arama ve oynatma özelliği eklendiğini duyuruyordu. Bu yüzden sanırım ilk ortaya çıktıkları dönemde insanlar podcastleri çok büyük bir oranda iPod veya benzeri müzik çalarlarla dinliyorlardı. Oralardan abone olma sistemiyle takip edebilmek kolaydı ve bu müzik çalarların hoparlörleri de yoktu. Haliyle podcast dinlemek için kulaklık kullanıyorlardı. Sanırım bu alışkanlık bugün bile sürüyor. Bugün de pek çok insan podcast dinlerken kulaklıklarını kullanıyor.

Elbette farklı insanlar farklı türde podcast dinleme alışkanlıklarına sahip olabilir. Siz daha çok bilgisayarınızın ya da telefonunuzun hoparlöründen veya aracınızın ses sisteminden dinliyor olabilirsiniz. Bunların hepsi mümkün ama konuyu kulaklıkla dinleme pratiği üzerinden aşmamın birkaç sebebi var. İlki, 111 Hz ile kurmaya çalıştığımız ses evreni ile ilgili. Çoğunlukla kulaklığı düşünerek kurguluyoruz biz bu evreni.

İkinci neden, az önce de bahsettiğim gibi podcastin ilk ortaya çıktığı zamanlardan bu yana kulaklık kullanım alışkanlığı. Sonuncusu ise bu bölümde asıl bahsetmek istediğim şeyle ilgili. Podcasti diğer iletişim ortamlarından ayırdığına inandığım özellikle yani. O da yakınlık. Ama bu konuya girmeden önce burada kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ne diyorduk?

yakınlık diyorduk değil mi? Şimdi bir film izlediğimizi düşünün. Karşımızda bir ekran var. Tahminen bizden birkaç metre uzaklıkta. Ekrandaysa izlediğimiz oyuncular. Onlar da filmin çekildiği kameradan tahminen birkaç metre uzaklıktalar. Bu iki uzaklık yani bizim ekrana, oyuncularınsa kameraya olan uzaklığı

Bu içerikle bizim aramızda bir mesafe olduğuna işaret. Hem de basbayağı fiziksel bir mesafeden söz ediyorum. Oyuncuları karşımızda görüyoruz. Yanımızdaymış gibi değiller. Hatta bizden kopuklar bile diyebiliriz bunun için. Bizden bambaşka bir gerçekliğin içindeler. Onları bir kutunun içinde izliyoruz. Bu mesafe bir medium olarak televizyon veya sinemanın doğası gereği var.

ve Makluhan'ın söz ettiği mesajın iletim tarzını ve bizde uyandırdığı duyguyu ister istemez etkiliyor. Daha yakına gelelim. YouTube. Vloggerlar ve YouTuberların ortaya çıkışı bu fiziksel mesafeyi biraz daha kısalttı. Ben de dahil olmak üzere pek çok YouTuber kameraya çok daha yakın bir konumda oturduk hep. Siz de bizleri size çok daha yakın olan ekranlardan izlediniz. Telefonunuzdan ya da bilgisayarlarınızdan.

Yani aramızdaki mesafeler biraz daha kısaldı. Bu da yetmezmiş gibi bir de biz youtuberlar gözlerimizi kameranın lensine dikiyoruz değil mi? Doğrudan size hitap ediyoruz. Çoğu zaman göz göze geliyoruz. Yalnız fiziksel değil, duygusal anlamda da biraz daha yakınız artık. Peki ya podcast? Şu anda ne kadar yakınınızdayım? Eğer beni kulaklıklarınızla dinliyorsanız... İşte bu kadar yakınınızdayım.

Belki en yakın arkadaşınızın bile yaklaşmasının size rahatsızlık verebileceği bir mesafede. Kulağınızın dibinde yani. Hatta denebilir ki aramızda neredeyse hiç mesafe yok. Bırakın yakın olmayı, kafanızın içindeyim. Sanki sizin iç sesinizim.

Bu konu hakkında Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmayı sizinle paylaşayım. Araştırmacılar insanların podcastler, sesli kitaplar ve radyo haberleri gibi işitsel mesajları kulaklıkla dinlediklerinde hoparlörle dinlemeye kıyasla içerikle daha güçlü bir empati kurduğunu bulmuş. Deneylerin birinde katılımcılara görme engellileri için destek sağlayan bir organizasyonun konuşma klibini dinletmişler. Konuşmayı dinledikten sonra katılımcılara organizasyonel çalışmaları için destek mektubu yazmak isteyip istemedikleri sorulmuş. Ve konuşmayı kulaklıkla dinleyenlerin evet deme oranları hoparlörle dinleyenlere göre iki kat fazla çıkmış. Kendilerini daha yakın hissetmişler ve yardım etmek istemişler.

Araştırmacılara göre bunun en önemli nedeni kafa içi lokalizasyon adı verilen bir fenomen. Gerçekten de bir şeyi kulaklıkla dinlediğimizde sesi sanki kafamızın içinden geliyormuş gibi hissetmiyor muyuz? Bu daha daha yakın, hatta çok ama çok yakın bir ilişki anlamına geliyor. Kulaklıklar bizde samimiyet hislerinin uyanmasına neden oluyor. İşte bu yüzden podcast'i diğer iletişim ortamlarından ayıran temel özellik bana göre yakınlık. Mesafelerin ortadan kalkması.

Üstüne üstlük kulaklıklar yalnız sizin kulağınızda takılı olduğu için size özel, hatta birazcık da mahrem bir deneyim bu. Ama yakınlığın tek nedeni kulaklıklar değil, bir nedeni daha var. O da görsel uyaranlardan uzakta kalmamız. Podcast, görsel uyaranlardan yalıtılmış yalnızca işitsel bir evren. Bu yüzden YouTube'daki bir videomu kulaklıkla dinlemenizle

Bu podcasti 111 Hz'i kulaklıkla dinlemeniz arasında da önemli bir fark var. Dedim ya, burada kafanızın içinde gibiyim. Oysa YouTube'daki Barış Özcan kulaklıkla dinleseniz bile karşınızda, ekranın içinde bir yerlerde. Görsel olarak beni algıladığınızda sesimi de kendi bedeninizden bilissel olarak ayırıyorsunuz. Yüzümü karşınızda görmek, kafanızın içindeyim büyüsünü bir şekilde bozuyor.

Görsel dünyaysa sizinle benim arama bir mesafe koyuyor ister istemez. Ama görsel uyaranların yarattığı tek mesafe sizinle benim aramda değil. Aynı zamanda bizimle hayal gücümüz arasında da bir mesafe yaratıyor. Ve podcast ortamının mesajın içeriğini şekillendiren bir diğer özelliği tam da bu. Hayal gücü.

Başta görsel dünyanın olmamasını bir eksiklik olarak değerlendirebilirsiniz. Televizyon ortaya ilk çıktığında da insanlar radyoların sonunun yaklaştığını, sadece işitsel iletişim araçlarının yakında yok olacağını, öleceğini düşünmüşlerdi. Ama sesi öldürmek zordur. Çünkü salt ses görselin başaramadığı bir şeyi başarır. Hayal gücünü harekete geçirir.

Görsel içeriğin aksine ses size ne görmeniz gerektiğini söylemez. Duyduklarınızdan ilhamla sahneyi kafanızda siz canlandırırsınız. Bu biraz kitap okumaya benziyor. Mesela yapımcım PodBeMedia'nın podcast dizileri bunun özgün örneklerine giriyor. Gelin sizi Beyoğlu sokaklarında, son sevgililik günlerinde onlara eşlik ettiğimiz Mina ve Birkan'la tanıştırayım.

Epik Olmayan Bir Aşk Hikayesi adlı podcast dizisinin ilk bölümünün son dakikalarına gidiyoruz şimdi. Salt sesin gücü tam da burada işte. Biraz sanal gerçeklik gözlüğü kullanmaya da benziyor. Bir sahneyi bir ekrandan izlediğimizde sahne tam karşımızda, bizim dışımızda bir dünyadır. Ama podcast'te sesin gücünden faydalanarak sizi bir tren istasyonunun tam ortasına bırakabilirim.

Siz de gözlerinizi kapatıp bu tren istasyonunun resmini sağınızdan solunuzdan yürüyen insanları, rayların üzerinde usul usul ilerleyen trenleri hayalinizde resmedebilirsiniz. Veya yağmurlu bir günde bir şehrin sokaklarında usul usul dolaştırabilirim sizi. Size özel ve sizin merkezinde olduğunuz bir yolculuğa çıkarabilirim. Anlayacağınız sesler sayesinde sizi istediğiniz yere götürebilirim. Ama benim aklımda götürmek istediğim spesifik bir yer var. Takılın peşime. Çünkü bu podcast bölümünü mümkün kılan insanların çalıştığı Pod B'nin Galata Kulesi'nin hemen yanındaki stüdyosuna gidiyoruz. Durun, asansörün kapısını sizin için tutayım. Dördüncü kata çıkacağız.

Şu an sizi götürdüğüm ofiste tüm PodB Media podcastlerinin 360 derece hizmeti yapılıyor. Nasıl yani? İçerik geliştirme, kayıt, kayıt sonrası tüm düzenlemeler, yayın ve yayın sonrasındaki pazarlama süreçleri. Önden buyurun lütfen. Sizi buraya getirmeyi istedim. Çünkü podcast hakkında konuştuğumuz bir bölüm yapıyorsak, bu bölümün çıktığı mutfağa da, ucundan da olsa bir deneyimlemelisiniz bence. Tam şu anda bu bölümün kayıtları üzerine çalışıyorlar. Bakalım içeride bizi kim karşılayacak? Merhabalar, hoş geldiniz. Biz de sizi bekliyorduk. Gelsenize içeri. Selam Şevval, hoş bulduk. Ooo, bizimkiler dalmış çalışıyorlar.

Bak şurada bir cümle var ya abi, bir hani podcast diye baştan dinletir misin bir onu? Tamam, şu mu? Podcast diyorduk değil mi? Diğer iletişim ortamlarına göre epeyce yeni bir mecra. Ha, o cümleden bahsediyorsun. Aynen, aynen. Onun bir tık öncesine müzik girelim yazmışsın, bir girebilir misin oraya? Tamam, dur bir dakika. Şey peki, nasıl bir şey? Bir şey seçmiştim, ben onu dinleteyim mi? Hı hı, ver bakalım, güzel.

Evet bence çok güzel. Ben bölümü kapatayım sonra arayı kapatırız. Şimdiden elinize sağlık. Biz nerede kalmıştık?

Podcast diyorduk değil mi? Diğer iletişim ortamlarına göre epeyce yeni bir mecra. Türkiye'de de bilinirliği günden güne artıyor ve oldukça yüksek bir dinleyici potansiyeline sahip. Üstelik fazlasıyla kendine has bir ifade alanı. Birinin dudaklarından dökülen kelimeleri yalnızca ses olarak duymakla onu karşınızda izlemenin yarattığı büyük bir ayrım var ortada.

Her ne kadar radyo programına benzetilse de aslında ondan da farklı. Çünkü ne dinleyeceğimiz bizim seçimimizde, bizim kontrolümüzde. Radyoda bir istasyona bağlandığımızda görece pasif dinleyiciler haline geliyoruz. Neler olup bittiğine gerçekten dikkat etmeden saatlerce dinleyebiliriz o radyo yayınını.

Oysa bir podcast'i çoğunlukla o şovun veya bölümün konusu ilgimizi çektiği için dinliyoruz. Milyonlarca podcast bölümü içinden o bölümü dinlemeyi biz seçiyoruz. Ve bu yüzden aktif bir dinleyici haline geliyoruz. İşte ben bu nedenle ister kulaklıkla, ister aracımızın ses sisteminden veya bir hoparlörden dinleyelim, podcast'in daha yakın ve samimi bir mecra olduğuna inanıyorum.

Seçtiğimiz podcast bölümleri ilgi alanlarımıza yakın olanlar bize hitap edenler. Onlar sadece duymak istediklerimiz. Sesler, kelimeler ve hayal gücü hepsi bu.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)