
1.631 kelime · ~8 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
İnsanlığın bilimsel literatürdeki, biyolojideki adını herkes bilir. Homo sapiens. Sapiens, bilge ya da bilen demek. Homo sapiens ise bilen insan. Aklı yani bilme ve anlama yetisini insanın alameti farikası olarak öne çıkaran, diğer canlılardan ayırt edici bir özellik olarak konumlandıran bir tanım bu.
Ama insana Latince kelimelerle verilmiş tek isim bu değil. Ve tabii ki farklı alameti farikalarda arandı farklı kültürlerde tarih boyunca insan için. Ekonomi bilimi mesela. Uzun yıllar insanı homoekonomikus diye tanımladı. Çıkarları doğrultusunda hareket eden rasyonel insan demek bu.
şimdilerde pek kullanılmıyor. Herhalde o kadar da rasyonel olmadığımız, arzu ve duygularımızla da hareket ettiğimiz anlaşıldığından olsa gerek eski ağırlığını yitirmiş olabilir. Veya başka bir isim, homofaber ya da homoteknolojikus. Alet yapan, doğanın dışında yapay şeyler üretebilen insan anlamına varıyor ikisi de. Şimdi gelin en iyisi biz biraz daha sessiz bir yerde konuşmamıza devam edelim.
Gerçekten tarihin başından bugüne, teknoloji ve insanın nereden nereye geldiğini düşündüğümüzde bu tanımın değeri daha iyi anlaşılıyor. Ama insanlık yalnızca alet-edevat, yani yalnızca maddi şeyler üretmedi. Tabii homo-grammaticus var mesela, yani grammatik insan. Grammatik bir yapıya ve soyut kavramlara sahip bir dili olan insan yani.
Bu en karmaşık teorileri veya en anlaşılmaz duygularımızı bile karşımızdakine dil yoluyla az ya da çok aktarabilen canlılar olduğumuzu vurguluyor. Ve bu da bizi, benim de bugün asıl konuşmak istediğim tanıma getiriyor. Homo Narans. İlk defa Alman etnolog Kurt Ranke tarafından 1967 yılında ortaya atılmış bu kavram. Homo Narans kavramı. Hikaye anlatan insan demek. Arkeolojik ve antropolojik verilerin tamamı bize insanın tarih boyunca içinde yaşadığı dünyayı anlatma çabası içinde olduğunu gösteriyor. En eskisi bundan ta 67 bin yıl önce neandertaller tarafından çizilen o mağara resimlerini bir düşünsenize.
Bunlar hikaye değilse nedir? Mesela şöyle bir hikaye hayal etmek hiç de zor değil bizim için. Gelin, gidelim şimdi bundan çok çok öncelere. Hadi, bu sabah kabileyle avlanmak üzere düzlüğe çıkıyoruz. Yolumuz uzun. Bakıyoruz, biraz ileride kocaman bir bizonla karşılaşıyoruz. Önce bir duruyoruz, sonra bir düşünüyoruz. Evet, şimdi dört bir yanını sardık ve mızraklarımızı fırlattık ona.
Ben öyle bir hızla fırlattım ki mızrağım bizonun tam sırtına saplandı ve bu darbe yere serdi onu. Ardından tüm ganimeti toparladık ve hemen yola koyulduk. Ama sonra yolda bir aslan sürüsü önümüzü kesti. Biz yorulmuştuk, mücadele edemezdik. Yükümüzün taşıyabileceğimiz kadarını yanımıza alıp gerisini aslanlara bıraktık. Aceleyle ve korkuyla hemen evin yani mağaranın yolunu tuttuk.
Ne gündü. Ne dersiniz? Bu da bizim günlerimiz gibi bir gün hikayesi değil mi sizce de? Trafik yok biz onlar var. Belki toksik ilişkiler değil aç bir aslan sürüsü var.
Demek istediğim, hikaye anlatıcılığı bilinen insan tarihinin ilk günlerinden beri var. Mitler, mitolojiler, destanlar, daha yakın döneme geldiğimizde romanlar, sinema, diziler... Hatta iyice yakına gelelim, şu anda dinlediğiniz podcast de öyle. Bu podcast'ı dinliyorsunuz çünkü hikayelere ilgilisiniz. Ve yalnız siz de değil, insanlık olarak dinlemeye, izlemeye ve anlatmaya doğuştan ilgiliyiz. Ve bir başka alameti farikamız, yani bizi diğer tüm canlılardan ayıran başka bir yetimiz de şüphesiz hikaye anlatabilmemiz.
Şimdi, ama herkes hikaye anlatmıyor ya da yazmıyor, herkes hikayeci değil ki diye düşünüyorsanız üzgünüm, yanılıyorsunuz. Şu an kiminle konuşuyorsam bu sırrı bozalım isterim artık sevgili biricik dinleyici dostum. Yaşamımız boyunca aslında biz hep hikayeler anlatıyoruz. Gün içinde sürekli olarak, durmaksızın. Geçmişte yaptıklarımız, başımıza gelen ilginç olaylar, komik anılar, canımızı sıkan tartışmalar ya da hepsini toplayalım bir araya ve onlara diyelim ki yaşam öykülerimiz.
Tüm bunlar günlük hayatın boşluklarında fırsat buldukça anlattığımız hikayeler aslında. Önce yaşanıp sonra durduğunda anlattığımız hikayeler belki de. Hikayeler anlatmak dünyada var olurken gerçekleştirdiğimiz en temel uğraşlardan biri. Çoğu zaman bunu yaptığımızın farkında olmasak da.
Aynen öyle. Hepimiz birer hikaye anlatıcısıyız. Çünkü hikayeler bizi yalnızca homo narans türü olarak diğer canlılardan ayırmıyor. Aynı zamanda bizi diğer insanlardan da ayırıyor. Bu dünyada bizi biz yapan, özel ve biricik kılan şey, yaşamımızdan bazı parçaları bir araya getirdiğimiz ve onları yaşam süzgecimizden geçirerek kurduğumuz hikayelerimiz.
günümüzün en güçlü hikaye anlatım araçlarından birinin sinema olduğunu düşündüğümden ben de sözü Hindistanlı bir film yönetmeni olan Shekhar Kapoor'a bırakayım şimdi. Hikaye nedir? Hikaye biziz, hepimiziz. Bizler kendimize anlattığımız hikayeleriz. Var olup olmadığımız ve kim olduğumuz ikilemiyle yaşadığımız bu evrende ve varoluşta kendimize anlattığımız hikayeler, varolma olasılığımızı tanımlayan hikayeleriz. Bizler kendimize anlattığımız hikayeleriz. Yani hikayelere baktığımız kadar genişiz. Bir hikaye, kim olduğunuz veya kim olabileceğinizle sınırsız evrenle geliştirdiğiniz ilişkidir ve bu bizim mitolojimizdir. Hikayelerimizi anlatırız ve hikayesi olmayan bir insan yoktur. Hepimizin hikayelerinin elementlerini oluşturan temel sorular vardır.
O seçimleri neden yaptık? İşler neden ters gitti? Neden başka türlü değil de bu şekilde davrandık? ve dahası yarattığımız hikayeler işte tüm bu sorulara cevap vermek için varlar. Onlar hayatımızı anlamlandırma şeklimiz. Kendi kendimize sohbet eder, kendimize yaptıklarımız, hissettiklerimiz ya da hissetmemiz gerekenlerle ilgili bir şeyler anlatırız. Klinik Psikoloji Profesörü Ruth Ellen Jossas'ın William Randall'ın kitabı Bizi Biz Yapan Hikayelere yazdığı önsözde
Her birimizin hem yazarı hem anlatıcısı, hem ana karakteri hem de okuyucusu olduğumuz hikayelere sahip olduğumuzu söylüyor ve ekliyor. Bu hikayeler sayesinde bugünü sağlama alır, geçmişi düzenler ve yarına ilişkin öngörülerde bulunuruz. Geçmişi düzenlemek ve bunu yaparak bugünü şekillendirmek ve yarına dair tahminlerde bulunmak. Burada en önemli cümle muhtemelen bu.
Geçmişimizi nasıl anlattığımız, bugün kim olduğumuzu, kimliğimizi inşa eder, demek istiyor Jossas'ın. Peki olur ya, ya kendimize dair pek de tatlı olmayan kederli hikayeler anlatırsak? O zaman ne olur? Laurie Godley'e bir psikolog ve TED'de yaptığı bir konuşmada tam da bu soruyu soruyor. Ne oluyor, anlattığımız hikayeler yanlış mı, tam da yanlış mı?
Peki ya anlattığımız hikayeler yanıltıcı, eksik veya basitçe yanlış olduğunda ne olur?" diye soruyor Laurie Godlie. Cevabı da hemen ardından veriyor. Böyle hikayeler hayatımızda netlik sağlamak yerine bizleri sıkıştırır. Kendimize dair anlattığımız hikayelerin bazıları alternatif hikayeleri susturan baskın bir ses haline gelebilir.
Bazı hikayelerse o kadar sorunlara gömülüdür ki bize kendimizi güçsüz ve çaresiz hissettirebilirler. Kimileri fazla monolitik anlatılar olabilir, yani esneklikten yoksun, değişime kapalı hikayeler olabilir. Deneyimimizi hikayeleştirme dürtümüz onu anlamlandırmamızı sağlarken aynı zamanda görüşümüzü de bulanıklaştırabilir. Geçmişe dair kurduğumuz hikayeler bugün de veya gelecekteki ihtimallerimizin önünü kapatabilir. Bunu çok basit bir örnekle açıklayayım şimdi.
Genç birini hayal edin. Şimdi diyelim ki hayalimizdeki bu kişi lisedeyken tek başına bir seyahate çıkıyor. Ama yolculuğu boyunca rötarlı trenlerden tutun, patlayan lastiklere ve çalınan telefonlara kadar bir sürü tatsız olay geliyor başına. Ve en sonunda kendisini şöyle bir şey derken buluyor.
Ay yok yok, yalnız seyahat etmek hiç benlik bir şey değilmiş ya. Benim yapabileceğim, girişebileceğim bir şey değil. Bir daha asla. Ne zaman bir seyahat ihtimali çıksa karşısına, hep o sıkıntılı anılar, o yol hikayesi aklına geliyor ve bir şekilde geçiştiriyor bu ihtimalleri. Ama bir gün kendisine yurt dışında bir pozisyon teklif ediliyor. Yalnız başına gitmesi gerek. Ve yine geçmiş deneyimlerini ve hikayesini hatırlayıp kendisine belki de bambaşka ufuklar açacak olan bu teklifi hemen reddediyor.
Olmaz demeyin. Olur mu olur? Bu fazlasıyla basitleştirilmiş bir hikaye ama hepimizin çeşitli korkuları, tatsız anıları ve bu anılardan devşirdiği hikayeleri var ve bu hikayeler hareket kabiliyetimizi azaltmaya hizmet ediyor olabilirler. Yani deneyimimizdeki boşlukları doldurma dürtümüz onu anlamlandırmamızı sağlarken aynı zamanda görüşümüzü de bulanıklaştırabilir.
belli düşünce kalıplarında sabitlenmemize, doğrudan sonuçlara atlamamıza ve bazı şeyleri yanlış değerlendirmemize neden olabilir? kendimize dair sağlıklı olmayan hikayeler bir hapishaneye de dönüşebilir. Bunların hepsi kendini gerçekleştiren kehanetlerimizden ve aklımızdaki binlerce düşünceden sadece birkaçı. Ama durun! Bizi hapseden bu hikayelerden kurtulabilmek de mümkün. Üstelik yine hikayelerimizin yardımıyla. Her şeyden önce şunu aklımızda tutmamız çok önemli. Hiçbirimizin yalnızca tek bir hikayesi yok. Bir hikayeden değil, pek çok hikayeden oluşuyoruz aslında. Yaşamımızda ve deneyimlerimizde sonsuz hikayeler çıkarabileceğimiz kadar pek çok çeşitli malzemeler var. Psikologların tamamı otobiyografik hikayeleri, anılarımız arasından seçerek oluşturduğumuz konusunda hemfikirler.
Yani seçici bir hafızayla bazı deneyimlerimizi hikayelerimizin içine katıyor, bazılarını ise dışarıda bırakıyoruz. Bunun en önemli nedeni hikayemizin içinde bir tutarlılık arayışı istememiz. Oysa hikayelerimiz öznel gerçekler, yani dünyanın güneşin etrafında dönmesi gibi nesnel gerçeklerin aksine değişebilir, dönüşebilirler. kendimize anlattığımız hikayelerin bilincinde olmak, aynı davranış ve düşünce kalıplarında sabit olarak kalmamızı engeller. Ve bu anlatıları değiştirdiğimizde, geçmişi yeniden yorumladığımızda ve hayatımızın aynı zamanda bir editörü haline geldiğimizde, dünyayı ve tabii ki kendimizi görme şeklimiz de değişir.
Dolayısıyla bizler değişmiş oluruz. Ve konuştuğumuz gibi zaman zaman kendi hikayemizin içine öylesine hapsoluruz ki hikayelerin alternatif bakış açılarının, farklı yorumlarının olasılığını içinde bulunduğumuzu hissettiğimiz o karanlık kasvetin içinden göremeyebiliriz. Böyle anlarda dışarıdan desteğe ihtiyacımız olabilir. E bu da en doğal hakkımızdır. Çünkü anlatmak isteriz. Kendimizi anlatarak anlamak isteriz. Neden böyle üzgünsün deriz bazen kendimizi. Hadi kalk toparlan. Hadi kalk gezelim. Ama bazen o kadar kolay toparlanamayabiliriz. Sandığımızdan derinleşmiştir hissettiğimiz bu hikayeler.
Nereden başlamamız gerekir bu hikayeleri toparlamaya? İşte tam da bu noktada birinin bizi dinlemesine ve sadece bize ait olan o hikayeleri paylaşmaya, anlamaya ihtiyaç duyarız. Teselli olmak, iyi hissetmek, farklı yerden görmek ve yalnız olmadığımızı duymak isteriz. Bu desteği istememizden doğal bir şey yoktur.
Bu bölümün destekçisi olan evimdekipsikologun sağladığı hizmet tam da bu. evimdekipsikolog.com hayatın zorluklarıyla mücadele ederken psikolojik danışmanlık almak isteyen herkese her yerde erişilebilir, kolay ve uygun maliyetli uzman desteği sağlayan dijital bir platform. Bu web sitesine giren kullanıcılar, ana sayfada yer alan uzmanların uzmanlık alanlarına, haklarında yapılan yorumlara, özgeçmişlerine ve ücretlerine bakarak kendilerine uygun bir uzman seçtikten sonra sesli, görüntülü ya da mesajlaşarak psikolojik destek alabiliyorlar. Üstelik 111Hz dinleyicileri için de bizimle bir indirim kodu paylaştılar.
açıklamadaki linke tıklayarak Baris Ozcan 15 koduyla ilk seansınızı %15 indirimli olarak gerçekleştirebilirsiniz. Hikaye anlatmak, tarihin başından bu yana insan olma deneyimiyle iç içe geçmiş bir etkinlik ve aslında hayatımızın her anında hikayeler anlatıyoruz. Ama şunu unutmamak gerek. Hayat hikayelerimiz ya da William Randall'ın ifadesiyle bizi biz yapan hikayeler bir romandan, bir öyküden veya bir sinema filminden bir yönüyle radikal bir şekilde ayrılıyor. Bir roman, sinema filmi ya da tam olarak şu anda dinlemekte olduğunuz bu podcast sabit bir anlatı. Çoktan yazımı tamamlanmış. Ama bizim yaşam hikayemiz, bizim öz anlatılarımız, biz yaşadığımız müddetçe devam eden serüvenler, geçmiş sayfaları düzenlemek ve gelecekte yazacağımız yeni sayfalara yön vermek de kısmen bile olsa bizim elimizde. Bunun için ihtiyacımız olan tek bir şey var, o da cesaret. Anlatmaya, anlamaya ve yeniden yorumlamaya.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.