Podcast

37 - Hafızanın Labirentleri

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hiçbir şeyi unutmamak, her şeyi hatırlamak ister miydiniz? Bu bölümde, hafızanın labirentlerinde bir gezintiye çıkıyoruz. Neden unutuyoruz? Nasıl hatırlıyoruz? Hiç unutmanın olmadığı bir yaşam, nasıl bir yaşam olurdu? Bu bölüm, hafızanızı nasıl daha etkili kullanabileceğiniz üzerine.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Cemre Dalyan

Yapımcı: Podbee Media








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.146 kelime · ~11 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Herkese

merhaba. 111 Hertz'in yeni bölümünde tekrar sizlerle birlikte olmanın mutluluğu içerisindeyim. Dile kolay bir yılı geçtik ve dikkatli dinleyicilerimiz herhalde fark etmişlerdir. Bir takım değişiklikler yapmaya başladık.

İşitsel olarak jingle'ımız değişti mesela ve nihayet görsel olarak da kapağımız değişti bu bölümle birlikte. Normalde bahar ayları yenilenme zamanıdır ama biz geçtiğimiz yaz bu yayınlara başladığımız için aradan bir yıl geçtikten sonra böyle bir yenilik yapma kararı verdik. Umarım sizler de hem görsel hem işitsel olarak yeni halimizi beğenmişsinizdir. Daha fazla sözü uzatmadan şimdi bölümümüze geçelim.

Transkriptin tamamını oku

Eğer uygun bir pozisyondaysanız sizden gözlerinizi kapatmanızı rica edeceğim. Ve anlatacağım her şeyi gözünüzde canlandırmaya çalışmanızı. Eğer uygun değilseniz de zihninize izin verin o sizi anlattıklarıma götürecektir. Tamam mıyız? Hazırsanız başlıyorum. Kendi odanızı hayal edin şimdi. Yumuşacık yatağımızda mışıl mışıl uyuyoruz ve

Birdenbire sabah alarmı çalıyor. Göz kapaklarımız yorgun argın açılırken iyice aydınlanan hava gözlerimizi açmaya yardımcı oluyor ve fırlıyoruz yataktan. Fırlar fırlamaz o da ne? Tavandaki avizenin yerine biri kocaman bir karpuz asmış. Ya bu nasıl bir eşek şakası? Zaten geç kaldık şimdi bir de üstümüz başımız yapış yapış karpuz oldu. Hızlıca bir duşa girmek gerek. Hemen odanın kapısına koşuyoruz. Kapı kolunu tutar tutmaz

Yine ne var diyeceksiniz. Bu kez de kapı kolunun olduğu yerde bir domates var. Aceleyle kapı kolu sandığımız domatesi sıkınca elimiz domates suyuna bulandı. Elinizde ıslaklığını hissedebiliyorsunuz değil mi? Her neyse, aldırmayıp kapıyı açıyor ve duşa koşturuyoruz. Çeşmenin soğuk su kolunu çeviriyoruz.

Ama su yerine kahverengi bir sıvı akıyor. Üstelik kokusu da şekerli gibi ve oldukça tanıdık bir koku. Nedir bu? Tadına bakıyoruz. Aa, kola! Ya kola ne alaka? Kim böyle saçma sapan bir düzen kurdu evimize? Peki, madem belli ki bu taraftan bize bir hayır yok, bir de diğer su kolunu deneyelim. E ondan da süt akıyor. Neyse, bu yine fena değil. Krallara layık bir süt banyosu yaparız bahaneyle.

Hemen hızlıca süt banyomuzu yapıp yine hızlıca duştan çıkıyoruz. Dışarıya çıkmadan evvel bir dişleri de fırçalamak gerek. Alıyoruz fırçamızı elimize ve diş macununun kapağını açıyoruz. Macun tüpünü sıkar sıkmaz koyu kırmızı bir şey çıkıyor macun yerine. Bu ne peki? Buram buram biber kokuyor bu. Kokuyu siz de alabiliyorsunuz değil mi? Evet sanırım bu bir...

Biber salçası. Hazır diş fırçamızın üzerindeyken bir tadına bakalım isterseniz. Evet. Gerçekten de biber salçasıymış. O yoğun biber tadını tüm tad reseptörlerimizde hissediyoruz. Neyse artık çıkma vakti. Giymek için ayakkabılarımızı alıyoruz elimize. Eee ama bu ayakkabılar bu kadar ağır değildi. Şimdi neden böyle ağırlar?

A-ah! Biri ayakkabıların içine pirinç doldurmuş. Hem de ikisine birden. Ters çeviriyoruz ayakkabılarımızı ve pirinç taneleri dökülüyor, saçılıyor etrafa. Yapacak bir şey yok. Eve döndüğümüzde temizleyeceğiz etrafı. Ayakkabıları giyip evden çıkıyoruz. Ve koştura koştura otobüs durağına gidiyoruz. Otobüs kartını çıkarmak için elimizi cebimize atıyoruz ama bunca gürültünün arasında otobüs kartını evde unutmuşuz.

Hatta daha kötüsünü söyleyeyim size. Evimizin anahtarını da cebimize atmayı unutmuşuz. Dışarıda kaldık. Kötü bir rüya gibi değil mi? Böyle bir olay hiç başınıza geldi mi? Yani tabii ki hayır kafanızda karpuz parçalanması veya musluktan kol akmasından filan söz etmiyorum. Bunlar gerçek olamayacak kadar absürt şeyler. Ve bu kadar absürt bir giriş yapmamın aslında

Çok önemli bir sebebi var ama şimdi açıklamayacağım yoksa sürprizini kaçırmış oluruz. Siz şimdilik bu absürt ve karman çorman sabahı dikkatinizi dağıtan kaotik bir atmosfer olarak ele alın sadece. İnsanın aklını karman çorman yapan bir sabah. Başınıza geldi mi diye sorduğum şey ise, böylesi kaotik bir sabahın sonrasında anahtarınızı, kartınızı, telefonunuzu veya herhangi başka bir şeyi unutup unutmadığınız. Eminim olmuştur. Çünkü unutmak çoğu zaman bir şeyi zihnimize doğru şekilde yerleştirememekten kaynaklanıyor. Hani olur ya bir odaya gireriz, sonra ya ben buraya niye gelmiştim diye kendi kendimize sorarız. Halbuki daha 10-15 saniye ancak geçmiştir aradan ama biz ne yapacağımızı hemen unutuvermişizdir. İşte bu tür tatsız anların en büyük nedeni, aklımızda tutmak istediğimiz şeyi doğru bir şekilde zihnimize yerleştirememek, ona gereken duysal emeği verememekten kaynaklanıyor.

Bu bölümde hafıza unutmak ve hatırlamak üzerine konuşacağız. Bölümü bitirdiğinizde ise umuyorum ki yeni bir hafıza tekniği öğrenmiş olacaksınız. Şimdi, hafıza kelimesi zihninizde ne canlandırıyor? Onu günlük hayatta bir nesneye benzetecek olsaydınız neyi seçerdiniz?

Benim aklımda şöyle büyükçe bir sandık canlanıyor. Neden mi? Kelimenin kendisinden ötürü. Hafıza Arapça kökenli bir kelime. Türkçe'de aynı kökü paylaşan ve günlük hayatta da rastladığımız bir kelime daha var.

Bulabildiniz mi? Muhafaza, korumak, saklamak demek. Veya başka bir kelime daha, muhafız. Bu da koruyucu anlamına geliyor. Hafıza, muhafaza, saklamak, korumak eylemi hafıza kelimesinin içinde zaten hâlâ hazırda var. Bu yüzden de hafıza, geçmiş deneyimlerimizi muhafaza ettiğimiz bir sandıkmış gibi geliyor bana.

Bu durumda deneyimlerimiz ve anılarımız da sandığa konulacak nesneler gibi diyebiliriz. Hatırlayabildiklerimiz sandığın içinde, unuttuklarımızsa sandığın dışındalar. Hatta belki de daha en başından sandığa konulmamışlar. Sandığın dışında bırakmak, yani unutmak günlük hayatta çoğu zaman hayal kırıklığıyla birlikte deneyimlediğimiz türde bir şey.

Cüzdanı nereye koymuştuk? Arkadaşımızın doğum günü neydi? Ya da neydi adı? Tam dilimin ucunda da bir türlü aklıma gelmiyor türünde yaşanmamasını tercih ettiğimiz bir şeyi unutmak. Sanki insan beyninin bir tür arızası.

Aslına bakarsanız oldukça yakın zamana kadar sinir bilimcilerin de unutmaya karşı yaklaşımı bundan pek de farklı değildi. Unutmak hafızanın bir arızasıydı. Bellek sisteminde bir aksamaydı. Çünkü beynin işi bilgiyi toplamak ve bu topladığı bilgileri depolamaktı. Bilgileri ve anıları saklayamama durumu bazı nörolojik veya psikolojik mekanizmaların başarısızlığıydı ya da zamana karşı aşınmasıydı.

Ama son 10 yılda bilimde yaşanan bir takım gelişmeler bize unutmanın sadece hafızanın bir başarısızlığı olmadığını gösteriyor. Hatta tam aksine unutmanın başlı başına bir işlevi var ve beyin aktif unutma diye bir mekanizmaya sahip. Ama bunu anlatmanın belki de en iyi yolu hiçbir şeyi unutmadığımız bir senaryoyu gözümüzde canlandırmak. Her şeyi hatırlayabiliyor olsaydık yaşamımız nasıl olurdu acaba? Hayatınızın her anını, her gününü net ve berrak bir şekilde gözünüzün önüne getirebildiğinizi bir düşünün. Gerçekten ister miydiniz böyle bir şeyi? Böyle hızlıca evet filan demeden önce sizi Jill Price'la tanıştırayım. Ama kısa bir aradan sonra.

Nerede kalmıştık? Sizi Jill Price'la tanıştırıyordum değil mi? Tamam, evet. Jill Price, 50'li yaşlarının sonlarında bir Amerikalı. Ve onu çok özel kılan nörolojik bir duruma sahip. Hipertimezi. Bu eşine çok ama çok nadir rastlanan bir nörolojik durum. 2021 yılının istatistiklerine göre, dünya üzerinde yalnızca 61 kişi de var.

Jill Price, bu 61 kişiden biri. Hatta bu hipertimezinin tıp literatürüne girmesine neden olan hipertimezi teşhisi konulmuş dünya üzerindeki ilk kişi. Jill'e özel kılan şey, inanılmaz üstün bir otobiyografik hafızaya sahip oluşu. Ama öyle çok güçlü bir hafızası var denilip geçilecek bir şeyden söz etmiyorum ha. Jill'in durumu, yani hipertimezi, bundan oldukça farklı.

Diyelim bu kişiye, Cile, 1982 yılının 13 Mayıs'ına dair ne hatırlıyorsun diye sordunuz. Alacağınız cevap şöyle oluyor. Hmm... Güneşli bir perşembe günüydü. Okuldan çıkıp birkaç arkadaşımla parkta bir pikniğe gitmiştik. O gün ben de evde yaptığım limonataya götürmüştüm pikniğe. Arkadaşım Margaret ise hepimize sandviç yapıp getirmişti. Sandviçler de füme, etli ve peynirliydi vesaire vesaire.

Tümünü yalnızca hafızasından anlatıyor bunları. İsterseniz 30 Ağustos 1978'i sorun. Jill size bunun ailesiyle birlikte ilk kez arabayı yıkatmaya gittikleri gün olduğunu söyleyecek. Ne kadar ufacık, önemsiz bir detay aslında. Ama Jill bunu bile hatırlıyor.

Aslında Cil'e istediğiniz tarihi sorabilirsiniz. Çünkü o, 14 yaşından hatta tam olarak 5 Şubat 1980, Salı gününden beri hayatının her gününü, HER GÜNÜNÜ diyorum bakın, hatırlıyor. O günün haftanın hangi günü olduğunu, havanın yağmurlu mu yoksa güneşli mi olduğunu, ne yediğini, ne içtiğini, ne yaptığını, ne izlediğini, nereye gittiğini en ufak ayrıntısına kadar hatırlıyor. Cil durumunu anlatabilmek için kendi zihnini ikiye bölünmüş ekranlı bir televizyona benzetiyor. Ekranın bir tarafı şu anda, şimdide neler olup bittiğini gösterirken ekranın diğer tarafı geçmişte yaşadıklarını, anılarını durmaksızın gözünün önüne getiriyor.

Gününün her anında geçmişinin tamamını eksiksiz biçimde yanında taşıdığını anlatmak için zihninin işleyişini böyle tanımlıyor. Bu yüzden bir mağazanın önünden geçerken kulak misafiri olduğu bir şarkı, duyduğu bir koku veya gittiği bir mekan geçmişte yaşadığı olayların hatırasını tetikleyiveriyor. Anlayacağınız Cil, mucizevi bir hafızaya sahip. Bütün hayatını hatırlıyor. Böyle bir hafızaya sahip olmayı kim istemez ki? Siz isterdiniz herhalde. Düşünsenize 9 yıl önce, tam bugün neler yaptığınızı. Akşam yemeğinde neler yediğinize kadar hatırlıyorsunuz. Böyle bir yetiye sahip olmaktan kim şikayet etsin ki? Aslına bakarsanız, bizzat Cil'in kendisi bu durumdan biraz şikayetçi.

Çünkü her şeyi hatırlamak başka bir anlama daha geliyor. Unutamamak. Ve Cel'in unutamadığı şeyler yalnızca güzel anıları değil. Hayatındaki pişmanlıklar, utanç verici davranışlar, hüzünlü anlar da unutamadıkları, daha dünmüş gibi hatırladıkları arasında. İşin daha kötü tarafıysa, Cil'in bu anılarına dair hisleri de tıpkı anıların kendisi gibi hiç aşınmamış bir şekilde öylece duruyorlar. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin. Mesela bir arkadaşının kendisine karşı yaptığı yanlışı affedebildiğini, ama bu yanlışı asla unutmadığını, içinde her zaman bir ukde olarak taşıdığını söylüyor. Ya da en kötüsü 2005 yılının 25 Mart'ı. Jill'in hayat arkadaşı Jim Price'in felç geçirdiği, kısa bir süre sonra da öldüğü günler. Jill o günleri sanki daha dün yaşanmış gibi hatırlıyor. Her anını, tüm duygularını.

Hani zaman her şeyin ilacıdır falan diye böyle bir söz vardır. İşte bu söz Jill için hiç de geçerli değil. Çünkü onun hafızası ve anıları zamana karşı direniyor. Jill'in öyküsü bize unutmanın ne denli değerli olabileceğini anlatıyor bence. Unutmayı zihnin ve hafızanın bir arızası olarak görmek tabii ki mümkün ama ya unutamamak, her şeyi hatırlamak zorunda olmak da hafızanın bir arızası olamaz mı?

Toronto Üniversitesi psikoloji ve fizyoloji profesörü olan Sheena Joseline'e göre durum oldukça açık. Evrimsel bir açıdan baktığımızda hafızanın amacı arkamıza yaslanıp, ''Aa hatırlıyor musun o eski günleri?'' dememiz değil, diyor José'nin. Hafızanın işlevi günlük hayatta kararlar, özellikle de önemli kararlar verirken bize yardımcı olmak. Unutmak diye bir şey olmadığındaysa güçlü bir hafızanın evrimsel faydaları da zayıflamaya başlıyor.

Çünkü gün içinde beynimiz çoğu tamamen önemsiz olan yüz binlerce bilgiyi kaydediyor. Çorabımızı giyerken ayağımızın kaşındığı an, otobüs durağında beklerken bir yabancının gömleğinin rengi, buna benzeyen yüz binlerce bilgi. Yani eğer unutmak diye bir şey olmasa, zihnimiz sonsuz miktarda gereksiz malzemeyle dolu olurdu. Ve ne zaman önemli, hayati bir şeyi hatırlamak istesek, bütün bu anlamsız ve gereksiz anılar da dikkat dağıtıcı unsurlar olarak ortaya çıkardı. McGill Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Oliver Hart'a göre, unutmak bu nedenle hafızanın bir arızası değil, aksine temel elementlerinden biri.

Unutmak olmasa hafıza oldukça işlevsiz hale gelirdi. Ama yine de hatırlamamız gereken şeyleri unutmasak, bunun için bir yol, bir yöntem bulsak hoş olmaz mıydı? Olurdu elbette. Ve aslına bakarsanız böyle bir yöntem var.

Her şeyden önce bir şeyi düzeltmem gerekiyor. Hafıza, başta bahsettiğimiz gibi bir sandığa, anıları içine doldurduğumuz bir kutuya benzemiyor. Sandık analogisi sağduyuya yatkın olsa da beynimizin işleyişi böyle değil. Beynimizde bilgilerin depolandığı, hafızaya ayrılmış tek bir bölge yok. Aslına bakarsanız bireysel anılarımız beynimizin yalnızca bir bölgesine değil, dört bir yanına dağılmış durumdalar.

Beynimizin farklı bölgelerindeki nöronlar tek bir hatırayı saklayabilmek ve gerektiğinde hatırlayabilmek için birlikte, eş zamanlı olarak çalışıyorlar. Ve bu nöronlar farklı duyulara aitler. Mesela anneannenizin o meşhur çorbasını hatırlayın dediğimde beyninizde binlerce nöron harekete geçiyor. Bunların bir kısmı tabağın görsel bir resmini, bir kısmı o keskin karabiber kokusunu, bir bölümü ise çorbanın tadını hatırlamamıza yardımcı oluyorlar.

Tat, koku, görüntü. Bunlar beynin birbirinden farklı alanlarında ateşlenen nöronların bir sonucu. Ve hafızamızdaki anıları, mesela anneannemizin o meşhur çorbasını, tüm bu nöronların bir arada ateşlenmesi sonucunda hatırlıyoruz. Her bir duyumuz, bir hatıranın farklı parçalarını bir araya getiriyor. Bir yapboz gibi adeta. Ve aklımızda tutmaya çalıştığımız şey, duyusal ve duygusal olarak üzerimizde ne kadar büyük bir etkiye sahipse, hatırlamamız da o kadar kolaylaşıyor.

Dolayısıyla bir şeyi hafızamızda tutmayı istiyorsak onu duyularımızla olabildiğince sıkı ilişkilendirmemiz gerek. Ve bunu yapmanın en kolay yollarından biriyse aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri avucumuzun içi gibi bildiğimiz bir mekanla ilişkilendirmek. Bunun adı hafıza sarayı tekniği. Antik çağlardan beri var olan, temelini antik Yunanlıların attığı bir teknik. Hatta Sherlock Holmes okumuş ya da onun dizisini izlemiş olanlarınız varsa hatırlayacaktır. Sherlock Holmes de bu hafıza sarayı tekniğini kullanıyor.

Önce iyi bildiğimiz bir mekanı seçiyoruz. Bu evimiz olabilir, mahallemiz olabilir, okulumuz ya da kampüsümüz olabilir. Burası bizim hafıza sarayımız olacak. Amacımız bu mekanda hayali bir yolculuğa çıkmak.

Yolculuk için bir başlangıç noktası seçiyoruz kendimize ve seçtiğimiz mekanın çeşitli alanlarında veya odalarında bir gezintiye çıkıyoruz. Uğradığımız her durakta aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri mekandaki çeşitli objelerle ilişkilendiriyoruz. Ama bu ilişkilendirme öyle sıradan bir ilişkilendirme olmamalı. Dedim ya tat, koku, görüntü, duysal ve duygusal etkinin yoğunluğu burada önemli bir faktör. Eğer aklımızda tutmak istediğimiz şeyi tadabiliyorsak tadacağız. Kokusunu hissedeceğiz veya dokunacağız. En önemli püf noktası ise şu. Ne kadar saçmalarsak, aklımızda tutmak istediğimiz şeyleri ne kadar absürt bir hale getirirsek, üzerimizdeki duygusal etkisini ne kadar güçlendirirsek, onları aklımızda tutmamız da o kadar kolay oluyor. Aslına bakarsanız bu tekniği yaklaşık 20 dakika kadar önce birlikte denedik. Bu podcast'e başlarken size böyle saçma sapan bir hikaye anlatmıştım hatırlarsanız. Hani odanızda, yumuşacık yatağınızda falan uyanıveriyorduk ya.

Hatırladınız değil mi? Elbette hatırladınız. O kadar saçmaydı ki unutabilmek mümkün değil. Aslında bu hikaye aracılığıyla siz farkında olmasanız da evinizi bir hafıza sarayına çevirdik birlikte. Ve sarayın her köşesine belli nesneler yerleştirdik. Basit bir alışveriş listesi. Alışveriş listesindeki ilk nesne yataktan kalkar kalkmaz kafanızı çarptığınız ve üstünüzü batıran o karpuzdu.

Peki karpuza çarptıktan sonra ne yapmıştık? Aradan 20 dakikadan fazla geçmiş olmasına rağmen hikayenin devamını ve listedeki diğer ürünleri de hatırlayabiliyor musunuz bakalım? Ben bulabileceğinize, hatırlayabileceğinize inanıyorum. O halde şimdi deneme zamanı.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)