Podcast

33 - Rüyalarda Buluşulabilir mi?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Neden rüya görürüz? Uyurken, rüya görürken beynimizde, vücudumuzda neler olup biter? Rüyalar bilinçaltına açılan bir kapı mıdır, yoksa öte alemlerle kurulan bir köprü müdür? Peki ya labirentin içinde koşturan fareler, bize rüyalarla ilgili neler öğretebilir? Rüyaların gizemli dünyasına dalmaya hazır olun.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Cemre Dalyan

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.509 kelime · ~8 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Hayatımızın üçte birini ayırdığımız bir şey var. Hayatta en fazla yaptığımız aktivite. Ben, siz, hepimiz. Günümüzün 8 saatini ona ayırıyoruz. Uykuya. Beşikten mezara kadar herkesin, neredeyse tüm canlıların yaptığı bir şey bu. Uyumak.

Memeliler, kuşlar, arılar, sürüngenler, böcekler, balıklar... Hepsi bir şekilde, öyle ya da böyle uyuyor. O kadar temel bir şey ki bu, uyumaktan kendimizi alamıyoruz. Ne kadar uyanık kalmaya çalışırsak çalışalım, uyku bir şekilde bastırıyor. Bedenimizi yavaş yavaş ele geçiriyor ve bir noktada artık dayanamayacak bir hale geliyor. Ve yine dalıyoruz usul usul uykuya.

İşin ilginç tarafı şu, bilim dünyası bugün hala neden uyuduğumuzu tam olarak açıklayamıyor. Yani tamam uykunun işlevinin, fonksiyonunun ne olduğunu falan biliyoruz. Yorulan bedenimizin ve özellikle de beynimizin dinlenmesini, ertesi güne hazırlanmasını, toparlanmasını falan sağlıyor. Ama evrimsel açıdan ne diye kendimizi potansiyel olarak böyle tehlikeli, tamamen savunmasız olduğumuz bir uyku durumuna soktuğumuz, hatta bundan keyif aldığımız hala üzerinde çalışılan bir soru? Eskiden olsa buna verilen cevap belliydi. Yüzyıllar boyunca insanlar uykuyu uyanık olmanın, bilinç halinde olmanın, hatta yer yer hayatta olmanın zıttı gibi düşündüler.

Transkriptin tamamını oku

Harekete karşı durağanlık, deneyime karşı sükut ve sessizlik. Ama bu resimde insanların kafasını kurcalayan ufak bir detay var. Uyku-uyanıklık zıtlığında yapbozun oturmayan bir parçası var. Rüyalar. Mademki uyku tamamen bir durağanlık hali, rüyayı bunun içine nasıl konumlandırmalı, rüyayı nasıl anlamlandırmalı?

Yüzyıllar boyunca insanlar rüyaların anlamını düşündüler. Niye rüya görüyorduk? İlk uygarlıklara göre rüyalar tanrıların evreninden bizim fani dünyamıza uzanan bir köprüydü. Örneğin Tevrat, Yusuf'un rüyalarını anlatarak söze başlar. Kim bilir belki de mağara duvarlarına çizilen resimler insanların rüyalarında gördükleri sahnelerdi.

Öyle ya da böyle Mısırlılardan ve Yunanlılardan tutun mayalara, Romalılar ve Çinlilerden tutun İslam medeniyetine kadar. Neredeyse tüm uygarlıklar rüya tabirleri kitapları yazdılar. Çünkü rüyaların belirli kehanet güçleri olduğuna inanıyorlardı. Gelecekte olan şeylerin bir habercisiydi rüyalar. İlahi bir vahiy, tanrısal bir mesajdı. Mesela rüyada yılan görmek,

Bir düşmanla karşı karşıya kalınacağının habercisiydi. Yağmur yağdığını görmekse bolluğun ve bereketin sembolüydü. Anlayacağınız bu rüya tabiri kitaplarındaki rüya yorumları biraz kahve falına bakmak gibiydi. Uykunun duvarlarına yapışmış hayal tortularından geleceğe dair anlam çıkarma çabası.

Ama 1899 yılında yazılan bir kitap rüyalara dair bu bakış açısını adeta yerle bir etti. Rüyaların yorumlanması adlı bu kitabı Sigmund Freud yazmıştı. Freud kendisi de çok sık rüya gören ve rüyaları üzerine aktif olarak düşünen biri. Ona göre de rüyalar bir çeşit sırdılar ama taşıdıkları mesaj öyle öte alemlerden falan gelmiyor, gelecekten haberler getirmiyordu. Aksine çözüldüğünde geçmişe, şimdiye ve ruhun derinliklerine dair bir içgörü edinebileceğimiz birer mesajdılar.

Rüyalar bilinç dışına inen bir kuyuydu. Rüyaya daldığımızda... ruhumuzdaki çözülmemiş, düğümlü kalmış anıları tekrar tekrar yaşar, uyanıkken yapmayı isteyip de yapamadığımız şeyleri gerçekleştirir, tatmin olamamış duygularımızı tatmin etmeye uğraşır, bilinçli halimizle itiraf edemediğimiz, kabul edemediğimiz isteklerimizi, arzularımızı çıplak halleriyle görebiliriz. Sanırım bugün hala pek çoğumuzun rüyalara bakışı biraz freudiyen. Yani böyle garip bir rüya görüp ardından yahu ben bunu şimdi niye gördüm bilinçaltım acaba bana ne anlatmaya çalışıyor diye eminim sizler de kendinize soruyorsunuzdur. Açıkçası ben soruyorum çünkü hatırladığım rüyalar genellikle böyle garip oluyorlar. Peki gerçekten her zaman öyeler mi? Ah işte bu konu birazcık şaibeli.

1951 yılında Chicago Üniversitesi'nde iki araştırmacı Eugene Aserinsky ve Nathaniel Kleitman uyku üzerine çalışmalar yapıyordu. Laboratuvarlarında bir elektroensafalograf vardı. Biz bunu daha çok onu kısaltılmış haliyle biliyoruz. EEG cihazı. Beyin dalgalarındaki aktiviteleri elektriksel yöntemle ölçebiliyorlardı. Onlar da uyuyan insanların beyin dalgalarını izlemeye karar verdiler.

Gönüllüler geldi, kafalarına elektrotlar yerleştirildi... ...ve başladılar... ...uyumaya. Aserinsky ve Kleitman'ın bulmayı bekledikleri şey, sakin, stabil bir beyin aktivitesiydi.

Öyle ya ne de olsa uyku beynin dinlendiği bir andı. Ama EEG sonuçlarında keşfettikleri şey bunun tam tersiydi. Uyku süresince beyin aktivitesi belli bir döngü içerisinde farklı aşamalardan geçiyordu. Uyuyanlar başlangıçta hafif bir uykuya dalıyorlardı. Beyin aktivitelerinde uyanık oldukları hallerine göre belli bir azalma görülüyordu. Ardından yavaş yavaş daha derin bir uykuya dalıyorlardı.

Bu aşamada beyin aktivitesi en sakin düzeninde seyrediyordu. Ama bir de deneklerin uyanmaya çok yakın oldukları yarı uyanık halleri vardı. Bu aşamada deneklerin beyin aktiviteleri uyanık oldukları zamankiyle neredeyse aynıydı. Ve işi daha da ilginç kılan şey, bu aşamadaki insanların bedeni işlevsel olarak felç haldeydi. Bir organları hariç.

Göz kapaklarının altında bir pimpon topu gibi bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı hareket eden gözleri. Aserinsky ve Kleitman beynin son hızla çalıştığı bu aşamaya hareket eden gözlerden ilham alarak REM yani Rapid Eye Movements, çok hızlı göz hareketleri adını verdi. Ama bir soru vardı. Uyuyanların beyninde bu kadar yüksek bir aktiviteye neden olan ne olup bitiyordu acaba?

Denekleri bir bir uyandırdılar ve onlara ne yaşadıklarını sordular. Uyandırılan herkesin verdiği cevap aynıydı. ''Rüya görüyordum.'' Aserinsky ve Kleitman insanlara ne gördüklerini sordular. Ama anlatılan rüyaların çoğu hiç de öyle ilgi çekici falan değildi. Mesela bir gazeteci ofiste önünde son teslim tarihi yaklaşmış bir yığın iş olduğunu görmüştü. Veya bir anaokulu öğretmeni ağlayan bir sürü çocukla dolu bir çalışma gününü. Anlayacağınız rüyalar aslında insanların beklentilerinden çok daha sıkıcı gündelik şeylerle ilgiliydi.

Ama sanırım biz yalnızca garip olanlarını hatırlıyoruz. Bunun en önemli nedeni rüyaların %80'inin görüldükten 5 dakika sonra unutuluyor olması. Elbette üzerinde düşünülmezse, tekrar edilmezse veya yazılı ya da sesli olarak bir çeşit kayda dökülmezse. E bunun için de uyanmak gerek. Oysa sıradan rüyalar bizi öyle pek uyandırma gücüne sahip değiller. REM uykusundan sonra bizler yine derin bir uykuya dalıyoruz. Rüyalar da unutuluveriyor.

Ama heyecanlı, sıra dışı rüyalar daha güçlü duygusal etkilere sahip. Bir kabus bizi uykumuzdan uyandırabiliyor. Biz de bu duygusal etkinin üzerine, gördüklerimiz üzerine düşünebiliyoruz. Bu yüzden hatıramızda kalan rüyalar da genellikle sıra dışı olanlar.

Ama söylediğim gibi, bilimin bize gösterdiği şey, rüyaların çoğu zaman Freud'un iddia ettiği gibi bilinç dışına açılan gizemli bir yol olmadığı. Yani elbette yüzleşmekten kaçtığımız korkularımız ve dile getiremediğimiz arzularımız rüyalarımıza bir şekilde nüfuz edebiliyor. Yani Freud tamamıyla yanılmış demek yanlış olur. Ama rüyalar daha çok günlük hayatın bir tekrarı aslında. Uykuya dalmadan önce neler yaşamış, neler hissetmişsek rüyalarımızın çerçevesini de işte bu deneyimler çiziyor. Zaten rüyalar tam da bu yüzden bilinç dışına kurulan bir köprü olmasalar da başka bir işleve sahipler. Şimdi bu kez MIT'ye gideceğiz. Hadi gelin benimle.

Araştırma görevlisi Matt Wilson'ın laboratuvarındayız. Aslında Matt'in çalışma alanı öğrenme ve bellek. Beynin nasıl öğrendiği, öğrendiklerini nasıl hazmedip de uzun süreli belleğe aktardığını ve orada tuttuğunu araştırıyor. Bunun için de MIT'deki laboratuvarında nörobilimsel çalışmalar, deneyler yapıyor. Elbette deneylerin vazgeçilmez kobayları parelerle. Metin laboratuvarında bir ucu bilgisayara, diğer ucuysa denek farenin beynine uzanan kablolar var. Bu kabloları birer mikrofon gibi düşünebilirsiniz. Bu kablolar farenin kafasındaki beyin hücrelerinin, yani nöronların birbirleriyle sohbetlerini dinlemek için var. Asserinsky ile Kleitman'ın kullandıkları EEG makinesine benziyorlar biraz. Ama bu onun çok daha gelişmişi ve seslisi.

EEG kağıt üzerine dalgalar çizip sonuçları bize görsel olarak verirken, Matt'in kullandığı aletler doğrudan nöral aktiviteleri dinliyor. Şunun gibi. Bu duyduğunuz ses, kutusunda öylece oturan, dinlenen bir farenin beyin aktivitesi. Fare hala uyanık halde. Çıtırtıların ve patırtıların yoğunluğundan beyin hücrelerinin ateşlenme sıklığını anlayabilirsiniz. Dinlenme sırasında beyin aktivitesinin çıkardığı sese nispeten sakin diyebiliriz. Çünkü farelerin sakin olmadıkları anlar hiç de az değil.

Metin Kobay fareleri gün boyunca bir labirentin içinde dolaşıyorlar. Hani bilirsiniz şu meşhur deneyi. Labirentin ortasında bir peynir yerleştirilir. Fare de o peynire ulaşmak için labirentin içinde böyle fellik fellik dolaşır. Bir sağa, bir sola. E şimdi de düz. Hımm, buradan yine sağa. diye düşünüyorlar mıdır bilmiyorum ama öyle dolaşıp duruyorlar. Ve bunu yaptıkları sırada beyin aktiviteleri deliler gibi sinyaller veriyor. Şunun gibi. Kesinlikle çok yorucu bir iş. Zaten günlerini böyle labirentin içinde bir oraya bir buraya koşturarak geçiren fareler de bir noktada yorulup uyuyorlar.

Ama Matt uyumuyor. Onları dinlemeye devam ediyor. Ve Matt Wilson farelerin REM uykularında bir örüntüye rastlıyor. Bizzat kendi sözlerini aktarayım. Hayvanlar uyurken beyin hücrelerinin rastgele ateşlenmediğini fark etmeye başladım.

Fare, REM uykusuna girdiğinde duyduğumuz aktivite örüntüsü, hayvanın az önce içimden dolaştığı labirente çok benziyordu. Öyle ki farenin uyuduğunu bilmiyor olsanız, aa hayvan kalktı ve yine labirentte koşturuyor diye düşünürdünüz. Ama sonra dönüp bakıyorsunuz ve görüyorsunuz ki fare olduğu yerde öylece uyuyor. Aslında farenin rüyasında gördüğü aktivite gün boyu sürekli tekrar ettiği labirentin aynısı. Uyanıkken yaşadıklarını rüyasında yeniden deneyimleyerek öğrendiklerini pekiştiriyor. Ama işte bunları gören Matt yaptığı bu keşifle yetinmedi. Bu kez bir fareyi gün içinde iki farklı labirente yerleştirdi.

İki saat bir labirent, iki saat diğer labirent. Ve ardından uyuduklarında yine beyin aktivitelerini dinledi. Çıkan sonuç fazlasıyla ilginç. Farenin rüyasında gördüğü labirent ne tamamen birinci labirente benziyordu, ne de tamamen ikinci labirentin örüntüsüne benziyordu.

Farelerin rüyalarında gördüğü labirent bu iki labirentin bir Remix idi. Labirent 1'in bir kısmını ve labirent 2'nin bir kısmını içeren yepyeni bir model. Farenin hafızasında birden fazla labirent olduğunda rüyasında tamamen yeni labirentler icat etmeye başlıyordu. Bir sentez.

O halde rüya görmenin tek işlevi yalnızca öğrendiklerimizi uzun süreli hafızaya aktarmak değil, rüyaların içinde yaratıcılığın da tohumları saklı. Gün boyunca yaşadığımız tüm deneyimler gece rüya kazanının içinde hep beraber kaynıyorlar, karışıyorlar birbirlerine. Rüya halindeyken, yaşadıklarımız arasında uyanık haldeyken birbiriyle ilgisiz gördüğümüz şeyler arasında bağlantılar kuruyoruz. Duymuşsunuzdur belki Mendeleyev'in o bizim bildiğimiz meşhur periyodik tablonun yapısını kendi rüyasında gördüğü söylenir ve kalkar kalkmaz da bu tabloyu bir kağıda çizdiğinden söz edilir. Veya tarihte rüyasında duyduğu bir melodi, bir müziği uyanır uyanmaz notalara döken bestecilerin hikayeleri bu yüzden vardır belki de. Çünkü rüyalar gizli kuralları, keşfedilmemiş perspektifleri keşfetmekle ilgili.

ve dahası daha önce hiç var olmamış yeni şeyler yaratmakla.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)